• 208 syf.
    ·Puan vermedi
    kitapta, finlandiya'nın, 19. yüzyılda, cahil, fakir, rusya'ya bağlı küçük bir ülke olmasına isyan eden johann vilhelm snelman önderliğinde; papazların, doktorların, öğretmenlerin, işadamlarının halkı kalkındırmak için gösterdiği çabalar anlatılıyor. bu çabalar sonucunda finlandiya refaha, kaliteli bir eğitime, daha sağlıklı insanlara sahip oluyor. 

    kitapta gerçekle kurgu iç içe; anlatılanların tamamı doğru değil, ama işin özü kitapta anlatıldığı gibi. kitabı türkçe'ye çevrilir çevrilmez okuyan atatürk, kitabı askeri okullarda okunması zorunlu kitaplar arasına koyuyor. zaten snelman denen adam, birçok açıdan atatürk'le benzer. atatürk'ün, 1923 sonrası devrimler sürecinde bu kitaptan etkilendiği kesin. 

    1960 darbesini yapan subayların eğitim ve kültür düzeyini belirlemek için yapılan mülakatta şu soru sorulmuş: en sevdiğiniz kitap hangisi? verilen cevapların büyük ağırlığı, bu kitap olmuş. 

    grigori petrov: 1866 - 1925 yılları arasında yaşamış. rus. aslen papaz. fakat kiliseye ve çarlık yönetimine olan eleştirilerinden dolayı sansüre, baskıya maruz kalıyor. bolşevik devrimine karşı. hatta beyaz ordu'da savaşmış bir süre. kızıl ordu'nun galibiyetinden sonra isveç'e, finlandiya'ya gidiyor. 

    snellman: finli. (1806-1881) filozof, diplomat, öğretmen. hegel felsefesi üzerine çalıştı. yaptığı çalışmalar, getirdiği görüşler nedeniyle baskıya uğradı. hatta bir ara sıradan bir okulda müdür yardımcılığı yapmak zorunda kaldı. rus çarı 1. nikola'nın ölümünden sonra tahta geçen 1. alexandr, 1. nikola'ya göre daha modern, yumuşaktı. finlandiya'ya hoşgörüyle bakıyordu. snelman böylece tekrar eski günlerine geri döndü, devletin çeşitli kademelerinde görevler aldı. finlandiya'nın aydınlanmasında, gelişmesinde, kültürel açıdan çağ atlamasında önemli yeri var. finlandiya'da her yıl 12 mayıs snellman günü adıyla kutlanıyor. 

    finlandiya: 6 asır boyunca isveç'in yönetimi altında bulunan finlandiya kendine ait dilini, kültürünü koruyamıyordu. ülkede isveç kültürü hakimdi. 1809'da rusya'nın isveç'i işgaliyle, finlandiya rusya'nın yönetimi altına girdi. özerklik kazandı. kendine ait anayasası, yönetim merkezi oldu. lönnrot, runeberg ve snellman'ın önderliğinde kendi dilini, kültürünü, eğitimini, vatandaşlarını geliştirdi.
  • Kusura bakmayın, sizinle açık konuşacağım: Diğer bütün mesleklerde olduğu gibi, öğretmenler arasında da bu mesleğe layık olmayan, öğretmen ruhundan yoksun insanlar bulunduğunu biliyorum. Bu insanlara sanatkâr bile diyemeyiz, onlar öğretmen emeğine saygısı olmayan, hatta bu mesleği lanetleyen birer gündelikçidir. Kendilerine arkadaşça tavsiyem var-lütfen, okulu bırakın! Kendinize farklı bir iş bulun, yazıhaneleri dolaşın, tüccar olun. Her türlü işi yapın, ama canlı bir ruha ve derin bilgiye sahip insanların bulunması gereken yerleri işgal etmeyin.
    Grigory Petrov
    Sayfa 91 - Koridor Yayınları
  • Snelman ve arkadaşları Finlandiya'nın uyanmasıa  dair geleceğe dönük bütün umutlarını genç neslin iyi yetiştirilerek, eğitilmesine bağlamışlardı. Gençlik Snelman'ın büyük aşkı, aynı zamanda zayıf damarıydı. Snelman bazen gençleri gözlerinin içine bakarak azarlar, fakat kendilerini yaşlılara karşı her zaman savunurdu. Özellikle de, her zaman ve her yerde alışılmış olduğu üzere, gençleri ahlaksızlıkla suçlayan ve ''adam olmayacaklarını'' öne süren büyükleri uyararak, şunları söylerdi:
    ''Genç nesli değil, kendinizi suçlayın. Siz nasıl yetiştirdiyseniz, gençler de öyle olacaklar. Gençlere terbiye verdiğinizi söyleyebilir misiniz? Hayır! Anneler ev işlerinden başlarını kaldıramıyor, günleri mutfak, alışveriş, temizlik ve çamaşırla geçiriyor. Memuriyet, ticaret ve diğer işlerle uğraşan babalar akşamları meyhane ve kulüplerde oturup kağıt oynuyorlar. Çocuklarla kimse ilgilenmiyor, buna zaman yok, ayrıca çocuklarla uğraşmak sıkıcı ve meşakkatli bir iştir. 
    Çocuklarla konuşmuyor, hayatlarının nasıl geçtiğini sormuyorlar. Zaman bulunca biraz okşayarak, ellerine birer oyuncak veriyorlar ve ''çocuklar, şimdi gidin ve kendiniz oynayın'' diyorlar. Bu aslında ''Gözümden kaybolun, ne yaparsanız yapın, yeter ki bizi rahat bırakın" demektir.
  • 168 syf.
    ·8/10
    Snelman adlı bir finli bir aydının tüm halkını siyasi, ekonomik ve en önemlisi kültürel olarak cehaletten, yoksulluktan kurtulmasını harekete geçirmiş . Ülkede bulunan finli halkın ülkelerini nasıl ayağa kaldırdıklarını anlatıyor. Uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilermesi için umutlarını yeni yetişen gençlere terbiye vermeye ve düzenli çalışmaya baglanmistir."suç genclerde değil sizde , siz gençleri nasıl eğitirseniz, onlarda öyle yetişir gençlere ne terbiye verdiniz?"gençlerin yetiştirilmesinde aile kadar, devletin ve toplumun da sorumluluguda var.
    Tarihten ibret almak...yıllar önce moskovodaki devlet tiyatrosunun duvarlarında birden bire büyük çatlaklar meydana geldiğini fark etmişler. Bütün binanın yıkılma tehlikesi baş göstermiştir. Çatlaklarin sebebi araştırılmış devlet tiyatrosunun sağlam olmayişının nedeni yere kalın kazıklar çakılmış ve bunlar ustunede kalın taş duvarlar örülmüş. Mühendisler tehlikeye karşı ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlar. Çürüyen kaziklar yerine sağlam granit taşlar yerleştirilmiş. Bu şekilde bütün temeli yenilemisler devlet tiyatrosu eski sağlam temellere kavuşmuş. "Zaman geçtikçe nesilller sürekli değişiyor, yenilesiyor her nesil kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor yeni nesillere artık eskimiş zaman aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uygulanamaz.
    Kahramanlar mi milleti millet mi kahramanları yönlendirir. Devletlerin güç ve zaafı yönetim kabiliyetlerinden ve beceriksizliklerinden kaynaklanmaz, "yöneticiler iyi veya kötü olsunlar kahraman veya zalim olsunlar onlar milletlerin yansımasıdır. Her millet layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur."
    Snelman ve arkadaşları halk öğretmenleri sıfatıyla sürekli hizmek ederek batakliklar ülkesini beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmeyi başarmışlardır. Snelman gittiği her yerde rastladığı. Zeki insanları uyandırıyor ve onlarla sürekli mektuplaşıyordu bir iki nesil sonra bütünüyle bambaşka yeni fin milleti ortaya çıktı . Millet kültürel ve ahlaken yukseldiler. Bir millet için örnek bir toplum oldular.
    Snelman dan önce kislalarda askerlere kötü davaranilir. Yiyecekleri ve yapacaklarını az verirlerdi kislalarda kötü küfürlerin edilmesi sıradan hale
    gelmiştir . Büyük rütbelilerin hepsi isveçliydi finlandiyalılara çok kötü baskılar Yapiyorlardi. Snelman yeni kışla dönemi başlattı. Kışlayi halk okuluna dönüştürecek ti. Erler her gün banyo yapmaya mecbur bırakılmış çevre temizliğine özen gösterilmiş artık küfür edilmez bir ortam oluşmuştu. Millet çocuklarını daha saygılı ve eğitim gormelri için kışlalara gönderiyordu..
    İngiltetenin savaşta galip gelmesiyle olmasıyla bütün avrupa ıngiltere yi örnek almaya
    Başladı futbol salgın hastalık gibi yayılmış hatta futbolu ibadet haline getirenler bile gerek olmuş.. Snelman "hiçbir şeyde aşırıya kacmamalidir, hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Herşeyde orta. yolu gözetmeliyiz herşeyi zamanında ve yerinde yapılmalıdır." Der hem spora hemde bilime teşvik eder.
    Yeni nesillere akılcı terbiye verme meselesi snelman ve arkadaşları bütün ümitlerini yeni
    Nesile bağlamislardir. Gençlik meselesi snelmanin en çok sevdiği konu idi.
    Anneler ve babalar çocuklara ogrettileri şeyler kendilerinin yapması gerekttigini vurguluyor.
    Genç aydınlar snelmanin çevresine toplanmışlar di oldukça aydın kesimden diler. Halk üniversitesinin çalışması kağıt üzerinden kalmaktan çok uzaktı herkes çalışıyor ve herkes birer kültür misyoneriydi. Snekman üniversiteye geçen v iyiye aç insanları guduleyici konuşmalar dinleterek toplum eğitimi içinde yer alır.
    Karokep, haydut ve hırsız di. Polislere meydan okuyarak hirsizlik yapar adam öldürür tanrıya bile kafa biri haline gelmiştir. Kliseler soyar rahipleri öldürür yine kaçmaya çalışırken bacagi kurşun ile yaralanir, herkes onun öldüğünü arkadaşları tarafından gömüldüğünü düşünüyordu . Jarvien onu italya da ilk önce tanımadığını onun kendisini tanıdığı ni belirtir . Karokep . Eskisi gibi haydut ve hırsız değildi .. Papaz sayesinde iyi bir tücca olmuş r oğullarına iyi eğitim vermiş ....
    Yöneticiler halkın yaşantısını kendi başına bırakmışlardır bütün bunları düşünmek hiç kimsenin görevi değilmiş gib davranışlar, her çağda ve her bölgede halk kitleleri sabır ve tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır. Ormandaki ağaçlar nasıl bahçedeki gibi canlı agacsa, halkın her ferdine insan gözüyle bakılması gerekiyor insan eşit ve akıllı yaratılmıştır.
    Halkıni, devletini, satan yazar ırk yönünden asıl bir slav olduğu halde almanca yazar ve almanları savunur. Yazar zevk ve eğlence düşkünü menfaatci para için herşeyi yapabilen biridir. Snelman ile konuşmasından sonra yaptıklarından halkını küçümsediği için çok pişman olmuş intihar edip ölmüş...
  • Snelman ve arkadaşları Finlandiya'nın uyanmasına dair geleceğe dönük bütün umutlarını genç neslin iyi yetiştirilerek, eğitilmesine bağlamışlardı. Gençlik Snelman'ın büyük aşkı, aynı zamanda zayıf damarıydı. Snelman bazen gençleri gözlerinin içine bakarak azarlar, fakat kendilerini yaşlılara karşı her zaman savunurdu. Özellikle de, her zaman ve her yerde alışılmış olduğu üzere, gençleri ahlaksızlıkla suçlayan ve ''adam olmayacaklarını'' öne süren büyükleri uyararak, şunları söylerdi:
    ''Genç nesli değil, kendinizi suçlayın. Siz nasıl yetiştirdiyseniz, gençler de öyle olacaklar. Gençlere terbiye verdiğinizi söyleyebilir misiniz? Hayır! Anneler ev işlerinden başlarını kaldıramıyor, günleri mutfak, alışveriş, temizlik ve çamaşırla geçiriyor. Memuriyet, ticaret ve diğer işlerle uğraşan babalar akşamları meyhane ve kulüplerde oturup kağıt oynuyorlar. Çocuklarla kimse ilgilenmiyor, buna zaman yok, ayrıca çocuklarla uğraşmak sıkıcı ve meşakkatli bir iştir.
    Çocuklarla konuşmuyor, hayatlarının nasıl geçtiğini sormuyorlar. Zaman bulunca biraz okşayarak, ellerine birer oyuncak veriyorlar ve 'çocuklar, şimdi gidin ve kendiniz oynayın'' diyorlar. Bu aslında ''Gözümden kaybolun, ne yaparsanız yapın, yeter ki bizi rahat bırakın demektir.
    Grigory Petrov
    Sayfa 123 - Koridor Yayınları
  • Köylüler, İşçiler ve İmalatçılar


    ...

    Snelman, bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin
    her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi
    saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’ in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.

    Snelman her yerde şu sözleri söylüyordu:
    -Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz kalmasına
    seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesiyle aydınlanan bir insanın buna
    duyarsız kalması cinayettir.

    Devlet denilen şey, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunlu, bol ve
    temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve
    penceresiz bir şato değildir.

    Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir.
    Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir.
    Vahşi kabilelerin yoksul olduğunu, ülkelerinin zenginliklerinden yararlanma
    yollarını bilmediklerini ve bu yüzden açlıktan öldüklerini ileri sürüyorlar.

    Ancak bir ülkede yaşayan her insanın, maddi ve manevi yönden güçlenmesine
    duyarsız kalmak, farkında olmamak ve istememek de vahşetin en büyüğüdür.

    En iyi cins ve en değerli on milyon ağaca sahip bir orman düşününüz.
    Bu ormanla kimse ilgilenmez, kimse bakımını üstlenmez ve korumazsa bu
    ağaçların ne yararı olabilir? Koca ağaçlar fırtınaların şiddetiyle devrilir,
    yağmur sularında çürür, o güzel orman da sıtma yuvası bataklığa döner.
    Saf orman havası yerine, yüzlerce kilometre çevresinde sıtma mikropları
    dolaşmaya başlar.

    Anlayınız!.. Anlayınız!.. Anlayınız!..
    Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bunun yediği-içtiği
    her şeyi, tüketimini hesaplayınız. Mantıklı bir şekilde yetiştirilen her
    insanın, ülkeye neler kazandırabileceğini bir düşünün!..
    Bir de üretmeden tüketenlerin, sarhoşların, asalakların maliyetini karşılaştırın.
    Eğer halkımız eğitim görmüş olsaydı, bunların her biri,
    ülke için millet için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.

    * * *

    Snelman konuyla ilgili, Avrupa gezisinde yaşadığı bir anısını anlatır.
    Berlin’de ünlü bir Avusturyalı yazarla tanışmıştır.
    Bu yazar aslen Slav olduğu hâlde kitaplarını Almanca yazmaktaymış.
    Yazdığı birçok gazete makalesi ve kitaplarında, Avusturyalı
    Almanlar’ın, Galiçya’daki Lehler’e; Moravya’daki Çekler’e ve Slovaklar’a;
    Voyvodina’daki Sırp ve Hırvatlar’a egemen olmakla haklı olduklarını
    savunmuş ve bu konuda şunları yazmıştır:

    “Slav ırkı uysal bir ırktır. Bu ırka mensup olanlar hayalperesttirler ama
    romantik şair de olamamışlardır. Doğuştan tembeldirler. Uzun süre esir
    olarak yaşadıklarından çalışmayı sevmezler. Yararsız ve serseri bir
    millettirler. Başarısızlık karşısında insanlık onurunu kazanan uygar
    Avrupalı’yı kendilerinden nefret ettiren bir sefalet ve miskinlik içinde yaşamayı
    tercih ederler. Başarılı olma ve refaha erme halinde ve özellikle ticari hayatta
    vicdansız, yalancı, rüşvetçi, açgözlü, sinsi ve hilecidirler. Büyük ve kolay
    kazançlar peşinde koşarlar.
    Kazandıklarını da aptalca israf ederler.
    Slavlar’a mantıklı ve sert bir Alman disiplini gerekmektedir.
    Slavlar, sık ve yumuşak yünlü ama pis kokulu bir koyun postuna benzerler.
    Bunu temizlemek için Alman Tabbakı’na vermek gerekir.
    O zaman bundan güzel ve sıcak bir kürk olur.”

    Oldukça zeki olan bu dönme yazar, yüksek bir eğitim görmüştü.
    Başlıca Avrupa dillerini iyi biliyordu. Yazıları yalın, akıcı ve espriliydi.
    Makalelerin arasına çeşitli dönemlerde yaşamış filozof, tarihçi ve edebiyatçıların
    eserlerinden alıntılar serpiştirirdi. Ancak bu yazarın yazıları namusluca
    değildi. Çünkü bu yazılarının karşılığında Avusturya hükümetinden
    yüksek paralar alırdı.

    Bu dönme yazar, yapı olarak kötü biri değildi. Sadece zevk ve eğlenceye
    düşkün, kadın ve kumar tutkunu bir ahlâksızdı. Böyle bir hayat içinse bol
    para gerekiyordu. Oysa aldığı eğitime ve sahip olduğu yeteneğe dayanarak
    namuslu bir kazanç elde edebilirdi.
    Ancak böyle bir hayat için, ruhun tutuşmuş olması lazımdı.
    Temiz düşünce, temiz ahlâk, inanç ve bir ideal gerekliydi.

    Oysa bunların hepsi dönme yazara yabancı şeylerdi. Avusturya
    Üniversitesi’nde eğitim gördüğü yıllarda, ülkeye Matternich’in gerici
    politikası egemendi. Matternich, bu eski saray tilkisi, Avrupalı parlamenter
    görünümünde olan bu Bizans uşağı, kendi zorba ve baskıcı politikasıyla
    servetler edinerek, sinsi planları gereği tüm Avrupa toplumlarının ahlâkını
    bozmuştur. O, insanları kendisine bağlamak için bir tek şey bilirdi; o da
    rüşvet. Matternich’in ayrıca rüşveti sistemleştiren uzmanları ve memurları
    vardı. Bunlar kimin, neyle satın alınabileceğini inceler ve araştırırlardı.

    Matternich döneminde rüşvet yoluyla kolay kazançlar peşinde koşmak âdeta
    bir din hâline gelmişti. Toplumda ahlâk oksijeni kalmamıştı. Çoğu aydın bile,
    Matternich’in uyguladığı alçakça politikalar sonucunda kirlenmişlerdi.
    Gerçekte yüceliklere tutkun olan gençlik bile alçalmış, yozlaşmıştı. Gençliğin
    büyük ülküleri, öncüleri yoktu. Düşünceden yoksun ve ilkesiz olarak yetişiyorlardı.

    İşte bu dönme yazar da böyle boğucu bir ortamda yetişmiş ve ahlâk duygusunu
    yitirmişti. O, idealist girişimleri, çabaları; gülünç, ciddiyetsiz ve yapay
    buluyordu. Hayatta Schiller gibi güzellik ve doğruluk arayanlara şaşıyordu.
    Yıllar geçtikçe bu dönme köpeği bir felsefeci oldu. Almanların çıkarı uğruna
    Slavlar’a saldırmaktan adeta zevk alır olmuştu.
    “Ben çok iyi yazıyorum ve Almanlar da bana iyi para veriyorlar.”
    diyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu.

    Kendisine ateş püsküren Slav milleyetçilerine karşı ise yazılarında
    kendini şöyle savunuyordu:
    “Benden ne istiyorsunuz? Siz Floransa ve Venedik’teki iki İtalyan heykeltraşı
    Donatella ile Verrochio’nun yaptıkları heykelleri görmediniz mi?
    Floransa ve Venedik kentleri, bu heykelleri paralı askerlerinin, paralı
    komutanları adına dikmişlerdir.

    Bu kentler, komutanlara iyi ücret ödediklerinden, onlar da efendilerine
    karşı görevlerini yerine getirmişlerdir. Eğer Milano, Cenova, Piza, Verona ve
    Roma kentleri bu komutanlara daha fazla ücret vermiş olsalardı, bu kez onların
    hizmetine girecekler ve Venedik ve Floransa için yaptıkları gibi
    kahramanca çarpışacaklardı.

    İşte ben de yazarlık alanında bunlar gibiyim. Bana Almanlar’ın verdiğinden
    daha fazla kazanç sağlayın, sizin için mücadele edeyim. Bunu sağlamazsanız,
    sağlamak istemezseniz, o zaman benim saldırılarıma katlanmayı biliniz ve
    kendinizi savununuz. Ben güçlü düşmanlarla mücadele etmesini severim.”

    Slavlar bu basın yılanından nefret ediyorlardı. Almanlar ise parlak yazarı,
    cesur Slav felsefecisini çok takdir ediyorlardı.

    İşte Snelman, Berlin’deyken bu kişiyle karşılaşmış. Ancak
    Finlandiya’dayken bu yazarın çalışmalarından hiç haberdar olmamış,
    ismini de duymamıştı. Berlin’de biri Fin, diğeri Slav olan
    iki önemli konuğun, Almanlar’ın deyimiyle “Kültürtröger” (uygarlık
    öncüsü) onuruna bir ziyafet düzenlenmişti.

    Ziyafet sonrası davetlilerin azalmasıyla Snelman bu uygarlık öncüsü
    sayılan Slav’ı bir köşeye çekti ve geri kalmış ülkelerle ilgili yapılması gereken
    çalışmalarla ilgili görüşlerini aktardı:
    -Samimi olalım. Almanlar içten gelen bir sevgiyle bizi sevmezler.
    Bu konuda geçmiş için haklı sayılabilirler, ama gelecek için değiller.

    Biz Finler ve siz Slavlar, geleceğin büyük güçleriyiz. Almanya artık güç
    kaybediyor, bizim ülkelerimiz ise henüz enerjik ve üretkendir.
    Ancak çalışmamız lazım. Biz genç milletler, Almanlar’dan,
    Fransızlar’dan, İngilizler’den iki-üç, hatta on kat daha fazla çalışmalıyız ki,
    onların düzeyine ulaşabilelim ve onları geçebilelim.

    Biz onları mutlaka geçeceğiz. Çünkü biz, yalnızca kent insanını aydınlatmakla
    kalmayacağız, ilköğrenimle yetinmeyeceğiz; aynı zamanda hiçbir
    köyü okulsuz ve kütüphanesiz bırakmayacağız. Her köylünün,
    balıkçının, katrancının kulübesini bilgi ışığıyla aydınlatacağız. Çocuklarımızdan
    yepyeni, güçlü, eğitimli, aydın ve asil bir nesil yetiştireceğiz.

    Snelman, karşısında Slav milletinin bir uygarlık hizmetkârı bulunuyor
    zannıyla, bu konuda coşkuyla uzunca bir nutuk çekmişti.
    Avusturyalı hain ise gözlerinden hiç eksilmeyen alaycı bakışıyla, kendi
    kendine, “İşte can sıkıcı bir budala daha,” diyerek dinlemiş,
    Snelman’dan bir an önce kurtulmak için fırsat kollamıştı.

    Ancak daha sonra Snelman’ın ruh tutuşturan coşkulu sözleri karşısında
    yüreğindeki buzlar erimiş, bir şişe içkiyi büyükçe bir bardakta içmeye başlamış.
    Kendini konuşmasına kaptırmış olan Snelman, karşısındakinin içkiyi
    bitirdiğinin farkında olmamış. Avusturyalı yazar, sarhoş bir halde
    ayağa kalkarak Snelman’a şu sözleri söylemiş:

    -Aziz Snelman, bu kadar yeter...
    Büyük ruhunuzun ateşini bu kadar israf etmeyiniz.
    Onu kendi milletiniz için saklayınız.
    Siz bahtiyar bir insansınız... Böyle insanlara sahip olduğundan, sizin
    milletiniz de bahtiyardır. Siz yarın yola çıkıyorsunuz. Çok iyi...
    Ben sizinle ilk kez burada görüştüm.
    Daha önce ne ben sizi tanırdım, ne de siz beni... Bu da iyi.
    Yani beni tanımadığınız daha çok iyi...
    Hâlâ da benim kim olduğumu bilmiyorsunuz.
    Ancak sizi tanımış olmam, benim için iyi mi oldu, kötü mü oldu, bunu bilmiyorum...

    Ey aziz Snelman!.. Nereden böyle ansızın karşıma çıktınız?
    Yalçın bir kaya gibi karşıma dikildiniz. Niçin bu kadar geç rastladım size?
    O sırada saat 24’ü vurdu. Snelman, “Artık geç oldu sanırım.” dedi.

    Avusturyalı şöyle karşılık verdi:
    -Gerçekten de vakit geç oldu. Ama geç olan vakit, bu geceki vakit değildir.
    Geç olan asıl vakit, asıl benim hayatımda ki zamandır.
    Ah, ne olurdu, ben daha genç yaşımdayken, Snelman’la böyle bir kez
    görüşmüş olsaydım. O zaman ben büsbütün başka bir insan olurdum.

    Snelmanlarla görüştükten sonra benim neslim de bambaşka bir nesil
    olurdu. Ama şimdi iş işten geçti... Artık vakit geç oldu... Artık uyumaya
    gidelim... Aziz Snelman, aramızda garip bir iletişimsizlik var...
    Bana elinizi veriniz...
    Bu istek karşısında Snelman elini uzatmış.
    Avusturyalı bu eli tutup öpmüş.

    Snelman şaşkın bir hâlde elini çekip “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuş.
    Avusturyalı:
    -Siz en iyisi, beni kendi hâlime bırakın!
    Ben sizin elinizi değil, her dürüst insanın yüreğindeki Snelmanlığın
    elini öpüyorum. Kendi içimde gömülü olan ruhumu öpüyorum, cevabını vermiş.
    -Ben bu sözlerden bir şey anlamadım, demiş Snelman.
    -Anlamanıza da gerek yok zaten, demiş Avusturyalı, “Siz benim Slav
    ruhumun özelliklerini biraz zor anlarsınız!..

    Ertesi gün Snelman, Suomi’ye hareket etmiş.
    İki-üç hafta sonra beş satırlık imzasız bir mektup almış.
    Mektupta şunlar yazılıymış:
    “Siz benim ruhumu tersine çevirdiniz. Şimdi artrk benim bu hayata
    tahammülüm yok. Şimdiye kadar yaşadığım şekilde yaşamak, bana iğrenç
    geliyor. Sanki istemeyerek hayatıma son veriyorum.”

    Snelman mektuptaki yazıyı tanıyamamış. Bundan bir şey anlamamış.
    Son bir ayın Viyana gazetelerini taramış ve şu haberi görmüş:
    “Üzücü bir kaza... Büyük bir kaza...
    Slav yazar, korkusuz düşünce adamı, dikkatsizlik sonucu ağır bir şekilde
    kendini yaralamış ve üç saat sonra ruhunu teslim etmiştir.”

    Bu haber üzerine araştırma yapan Snelman, kaza sonucu ölen kişinin,
    Berlin’de verilen ziyafette elini öpüp de
    “Eğer ben böyle Snelmanlar’a rastlasaydım, ben ve benim neslim
    büsbütün başka insanlar olurduk. Gençliğimde niçin sizinle tanışmadım?”
    diyen Slav yazar olduğunu öğrenmiş.

    Snelman bu anısını anlattığında dostları bu yazarın hangi milletten
    olduğunu sordular:
    -Çek mi, Leh mi, Bulgar mı, Sırp mı,
    Hırvat mı, hangi milletten? İsmi nedir? diye ısrar ettiler.

    Snelman:
    -Boşuna merak ediyorsunuz. Bu kişinin hangi milletten olduğunu bilmeniz
    neye yarar? Adam ağır bir hata işlemiş ve cezasını da yine kendisi vermiş.
    Kendi varlığını yeryüzünden yine kendi eliyle silmiş. Bunun adını niçin analım?
    Burada asıl önemli olan şeye dikkat edin. Üstün yeteneklere sahip bir insan,
    büyük bir zekâ, ender bulunan geniş bir bilgi, parlak bir edebi yetenek ve sonuç:
    Zevk ve eğlenceye düşkün, kumarcı, müsrif, sefih, kalemini kiraya vermiş,
    mensup olduğu millete ihanet etmiş bir ahlâksız.

    Oysa bu adam mantıklı bir eğitim görmüş olsaydı ve gençliğinde ona halk
    kitlesinin ruhunu ve gönlünü tutuşturmaktan doğan zevkin, hayatı boşa
    geçirmek zevkinden daha üstün olduğu söylenmiş olsaydı; bu insan kendi
    ülkesinde bir uygarlık havarisi olurdu. Üniversite okumuş, bilimadamı ve
    edebiyatçı olmuş, başkentte yetişmiş, daha ne istersiniz? Böyle biri adam
    olmazsa; hiç okulu, kütüphanesi olmayan ve hayatın daha güzel, daha mutluluk
    dolu, daha düzenli olması için neler yapılması gerektiğine dair hiç söz
    edilmeyen bir yerde yetişen sıradan halktan ne beklenebilir ki?

    *

    Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da hiç kimse
    bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu
    yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki.
    Ama bu böyle mi olmalıdır?

    Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefalet içinde yaşıyor ve ölüyor.
    Bu böyle mi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki insan bulunmasına rağmen
    milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor. Sayısız küçük
    kardeşiniz huy olarak zalimleşiyor. Peki bu böyle mi olmalıdır?

    “Evet böyle olmalıdır!” diye yüzlerce kez tekrarlanan iğrenç sözlerden
    utanmıyor musunuz? Snelman’ın konuşmaları yüksek bir
    ilham kaynağı oluyor, o zorlama ve nasihatleri en uyuşuk ve durgun akılları
    uyandırıyor, kalplere ateş ve enerji saçıyordu.

    *

    Doktorlar, köy papazları, ilköğretim öğretmenleri, hükümet memurları; çeşitli
    bölgelerdeki toplum kesimlerinin hayatlarını araştırmaya koyuldular.
    Gazetelerde, dergilerde, ve çeşitli kitaplarda halkın hayatını konu edinen
    haberler, röportajlar, araştırma yazıları yayınlanmaya başlandı.

    Özellikle iki kitap çok daha fazla ilgi görmeye başladı.
    Bunlardan birisi Bir Köy Doktorunun Hatıraları, diğeri de
    Bir Köy Papazının Notları adlı kitaplardı. Bu iki kitap kültür ve basın
    dünyasında bir fırtına kopardı. Kimi yazarlar bu kitapları çok beğendiklerini
    söyleyerek göklere çıkarıyor ve eleştirilerinde övgüye yer veriyorlardı.

    “Halk için yüreği sızlayan ve okuryazar olan herkes, mutlaka bu
    kitapları okumalıdır. Bu kitaplar körlerin gözlerini açar, ruhu henüz
    tamamen körelmemiş biri, bu kitapları okuyunca utancından kızarır.”

    Kimileri de bu kitaplara fena hâlde kızıyorlar ve yazarlarına ateş
    püskürüyorlardı. Bunlar da şu eleştirilerde bulunu yorlardı:
    “Her iki kitapta da Fin milleti küçük düşürülüyor. Bu kitaplar yalanlarla
    doludur. Bu anlatımlarda her şey olduğundan fazla abartılmış ve
    karikatürize edilmiştir.”

    Bu iki kitap hakkında yapılan birinci eleştiri, hakkı teslim etmektedir.
    Gürültüleri koparanlar, millet kavramını yanlış anlayanlar ve “Milletin, kaba ve
    çirkin de olsa, her şeyi gizli tutulmalıdır!” diyenlerdi. Onlar çöldeki
    deve kuşu gibi, önlerindeki tehlikeyi görmemek için başlarını kuma
    gömüyorlar ve başları dışarı çıkarılınca da hiddetleniyorlardı.

    Her iki kitabın yazarı da Finler’in yüksek tabakasına var
    güçleriyle şöyle sesleniyorlardı:
    -Uyanınız! Yurttaşlarınızı kurtarmak için işbaşına geçiniz! Halkımızın dörtte
    üçünün yaşamakta olduğu hayat fecidir.
    Köylümüz ve işçimiz ölümle pençeleşiyor, ruhen ve bedenen çöküyorlar.
    Güçlü yazarlarımızdan olan sayın Doktor ve Papaz, eserlerine uydurma
    şeyleri yazmamışlar ve sizleri öfkelendirmemek için olayları tek yanlı
    ele almamışlardır. Bunlar sadece bulundukları köylerde yaşayan halkın
    hayatına yakından tanıklık ederek, gerçekleri olduğu gibi yansıtmışlardır.

    İnsanı dehşete düşüren gerçekleri öğrenenler
    “1,5 milyon insanımızın böyle bir hayat sürmesine nasıl
    dayanabiliriz? Bu durumun suçlusu biziz!..” diyorlar.
    Kitapları okuyunca dehşete düşen diğer bir kesimse “Acaba
    bu insanlar böyle hayata nasıl tahammül edebiliyorlar? Bunlar azizler
    zümresinden midir, yoksa iki ayaklı birer hayvan mıdırlar? Bu hayat,
    Dante’nin Cehennem’inde tasvir ettiği hayattan daha berbattır.
    Orada insanlar, günahlarından dolayı o azabı görüyorlardı.
    Peki ülkemizdeki insanların günahı nedir?
    Sonuçta Dante’nin Cehennem’i baştan sona dahice kurgulanmış bir romandır.
    Burada ise kahredici bir yazgı, acı bir gerçek ve utanç verici bir iğrençlik var!..”
  • Jarvinen, Okunen ve Gulbe Nasıl Kral Oldular?


    Reçel Kralı Jarvinen anlatıyor...

    Ben önceleri yoksul bir sokak çocuğuydum. Şimdi ise yurdumuz için
    büyük ve iyi bir güç olduğumu söyleyebilirim.
    Ben bu konumumu kime borçluyum?
    Tesadüfen dinlediğim bir konferansa değil mi?

    Daha önce de söylemiştim. Küçük dükkânımda kurabiye ve şekerlemeler
    satıyordum. Böyle sınırlı ve ilgisiz bir hayat yaşamaya mahkûm olduğumu
    düşündükçe canım sıkılıyordu. Az kazanıyordum. Ruhumdaki acıyı
    dindirmek için içkiye başladım.

    Bu sırada ünlü bilim adamlarımızdan biri kasabamıza geldi ve
    duvarlara şöyle ilanlar astırdı.
    “İhtiyar, genç, bilgili, cahil herkesi davet ediyorum!..
    Ben bütün hayatımı, güzel ülkemiz Suomi’nin yükselmesine adadım.
    Boş zamanlarınızda bana haftada bir saat ayırınız.
    Ümit ediyorum ki, bu bir saat içinde alacağınız bilgilerle, hayatınızın bundan
    sonrası sizin için ve yurdumuz için yararlı olacaktır!..”

    Ben o ana kadar birkaç kez açık konferanslara gitmiştim.
    Orada tanıdıklarıma da rastlamıştım. Doğrusu
    ben konferanslardan hiç hoşlanmazdım. Çünkü bu konferanslar çoğunlukla o
    kürsüye çıkmaya layık olmayanlar tarafından verilmekteydi.
    Bu konferansları verenler, ya dişleri dökülmüş, dindar bir takım kişilerdi ki,
    genellikle bizim anlamadığımız şeyleri mırıldanır dururlardı ya da genç, ama
    şarlatan tipli kimselerdi ki, ciddi düşünceler sergileyecekleri yerde saçma
    sapan şeyler söylerlerdi. Üçüncü türden olanları da Eğitim Bakanlığı’nın
    memurlarıdır. Bunlar da devletten harcırah ve fazla mesai ücreti almak için
    dolaşırlardı. O güne kadar dinlediğim konferansların hayati bir konusu yoktu.

    Bu kez kasabamıza gelen bilim adamlarının konferans ilanı birçok
    kimsenin ilgisini çekmişti. Tabi ben de bu konferansa gittim. Salon hınca hınç
    doluydu. Konferans beni heyecanlandırdı, derin uykudan uyandırdı.
    Hayatın anlamını öğretti. Amacıma nasıl ulaşabileceğimi gösterdi bana.

    Konferansın konusu “Yağmalanmış Kitap”tı.
    Konuşmacı ise Robinson Crusoe’dan söz ediyordu.
    İfade biçimi Sokrates’in dili gibiydi. Hem derin felsefi konuları anlatıyor,
    hem de çocukların bile anlayacağı kadar sade bir dil kullanıyordu.

    Şöyle diyordu konuşmacı:
    “İnsanlık her zaman koca bir çocuğa benzemiştir.
    İnsanlar kendi aralarındaki anlaşmazlıkları kavga ve gürültüyle
    çözmeye kalkışırlar. Allah inancı ve hayır işlemek gibi istek ve düşüncelerini
    bile şiddet yoluyla savunmaya yeltenirler. Hikmet ve felsefe konularını
    oyun ve eğlence hâline getirirler. Birçoğunuz Robinson’un hikâyesini
    okumuş veya duymuşsunuzdur.

    Ne zaman okudunuz?
    Küçükken değil mi?
    Diyorlar ki: Robinson küçük çocuklara mahsustur.
    Kesinlikle hayır!

    Bu kitap büyük bir millet olmak isteyen her millet için bir felsefe kitabıdır.
    Robinson, dünyanın en büyük kahramanıdır.
    Bütün kahramanların üstünde bir kahramandır.
    Romulus’ten, Cesar’dan, Napoleon’dan daha büyüktür.
    O, uygarlık alanında bir kahramandır, sarsılmaz bir iradenin canlı bir örneğidir.

    Robinson Crusoe, İngiltere’nin ve Kuzey Amerika’nın büyüklük ve
    kudretlerinin anlaşılmasına hizmet eden bir delil, bir anahtardır.
    Robinson, yeryüzünde sevincin müjdecisi ve havarisidir.
    Leonardi, Schopenhauer ve Hartmann’dan çok daha filozoftur.
    O, daha iyi bir insan hayatının sağlanması için yapılan savaşta zaferi
    teşvik ve ilan etmiştir.

    Robinson’dan öğreniyoruz ki, insan yeryüzünün ve dünya hayatının
    hükümdarıdır. Robinson bize bu dersi kuru sözlerle değil, canlı örneklerle,
    çalışmasıyla öğretiyor. İnsanın zekası, dehası, kudretli iradesi, doğanın
    acımasız güçlerinden daha üstündür.

    Robinson diyor ki: “Bitkin ve hastalıklı beyinlerin uydurduğu
    saçmalıkları bir tarafa atınız. Bir defa bana bakınız! Benim misalim göz önünde!
    Fırtına gemiyi parçalıyor, çevrede değil bir yurt parçası, üzerinde
    yaşanılacak küçük bir ada bile yok. Her taraf amansız dalgalarla denizlerle
    dolu... Bütün yolcular boğulmuş... Bir genç çocuk, bir tahta parçası üzerinde
    yalnız başına kurtulmuş... Dalgalar onu sürükleyerek ıssız bir adaya atıyorlar...
    Kendisi aç ve çıplak...

    Bu çocuk acaba ne oldu dersiniz?
    Acaba perişan bir hâlde öldü mü, yoksa çaresizlikten ve üzüntüsünden
    intihar mı etti dersiniz?

    Robinson, batan gemiden kurtarabildiği şeyleri güçlükle adaya sürüklüyor.
    Orada önce kendisine bir barınak yapıyor. Sonra buğday ekiyor,
    yaban keçilerini evcilleştiriyor. Daha sonra da adaya gelen yerlilerden birini
    yakalayıp kendisine yardımcı yapıyor.

    Kısacası o uzak adada yerleşik ve düzenli bir hayat kuruyor.
    Hem de yalnız başına!.. Genç bir çocuk!.. Issız bir adada!..

    Konuşmacı şu sözlerle konuşmasını sürdürdü:
    -Ey Fin kardeşler!.. Milletimizi oluşturan iki milyon Fin, bu Robinson
    denen çocuktan daha güçsüz, daha iradesiz, daha akılsız mıdır?

    Değerli öğretmenler.. Rahipler..
    Hâkimler.. Mühendisler.. Memurlar..
    Avukatlar.. Genç Suomi’nin evlatları..
    Aydın filizleri...
    Sizler de kendi milletiniz arasında birer Robinson olmak istemez misiniz?

    Robinson, ıssız adanın orta yerinde kendi kültürüne yabancı Müslüman bir
    yerliyi kendisine dost edinmiş, kendi kültürüyle eğitmiş.
    Sizlerse büyük kentlerde, üniversitelerin, gazete merkezlerinin,
    tiyatro ve müzelerin duvarları dibinde durduğunuz hâlde milletimizin
    milyonlarca mensubu hakkında “Bunlar cahildir, kabadır, sarhoştur.” diye
    şikâyet ediyorsunuz. Bu durum karşısında bir kere Robinson’u gözünüzün
    önüne getiriniz. Hayata ve insanlara karşı görevinizin neden ibaret olduğunu düşününüz.

    * * *

    Jarvinen konuşmasını sürdürüyordu:
    -Bu konferans benim gözlerimi açtı.
    Sırtımda büyük ve güçlü kanatlar çıktı sandım.
    Şimdi bende de büyük adam olma isteği oluştu.
    Bizim şu küçük Suomi için ben de büyük bir iş yapayım diye düşünmeye başladım.
    Fakat ben ne yapabilirdim? Bütün sermayesi birkaç bin Mark’tan ibaret
    olan bir kurabiyeci ne yapabilirdi?

    O sırada benim üç dostum vardı.
    Onları da konferansa götürmüştüm.
    Düşüncemi onlara açtığım zaman, aynı itirazlarla karşılaştım. Arkadaşlarımın
    biri kunduracı, biri demirci, üçüncüsü de yumurtacıydı.
    Konferanstan dönerken bunlar:
    -İşte herbirimiz birer kahraman değil miyiz?
    Birimiz yumurtacıyız, birimiz kunduracı... Sen de çocuklara şekerleme,
    kurabiye satıyorsun. Biz nasıl birer Robinson olabiliriz? diyorlar ve gülüşüyorlardı.

    O an bana ilham geldi. Bir şair gibi konuşmaya başladım:
    -Ne demek baylar!.. Ben kurabiye satarım ama niçin kendi mesleğimde,
    kendi işimde bir Robinson olmayayım.
    Ben yalnız ballı simitler satmakla kalmam, bu ülkede arıcılığı da ilerletebilirim.
    Bu işi o derece ilerletebilirim ki, ballı ve şekerli kurabiyeler bu ülkede yalnız
    zenginlere mahsus bir lüksten ibaret kalmaz.
    Yoksullar bile bunları rahatlıkla alabilirler.
    Arkadaşlar, ben kararımı verdim! Ben bu ülkede tatlılar kralı olacağım!

    Bunun üzerine arkadaşlarım:
    -Peki biz ne olacağız? diye sordular.
    -Biriniz ayakkabı kralı, diğeriniz de yumurta kralı olabilirsiniz, cevabını verdim.
    Ve hep birlikte plan yapmaya başladık.

    Eve gittik, sabaha kadar gözümüze uyku girmedi.
    Hep aynı konu üzerinde konuştuk.
    Çok sürmeden azim ve iradeyle sürekli çalışmayla gençliğimizde
    kurduğumuz hayallerin gerçekleştiğini gördük.

    *

    Kunduracı olan arkadaşımız biraz para biriktirerek eğitim almak üzere
    Paris’e gitti ve orada en ünlü ayakkabı imalathanelerinin birinde üç yıl çalıştı.
    Tam anlamıyla usta bir kunduracı olarak yetişti.

    Şimdi kendisiyle birlikte iki oğlu da çalışıyor. İkisi de yüksek öğrenim
    görmüştür. Biri kimya okudu, Finlandiya’da en büyük deri fabrikasına
    yönetici oldu. “Okunen ve Oğulları” firması tüm Avrupa’da tanınmıştır.

    “Okunen Ayakkabı Mağazaları, Finlandiya’nın tüm şehir ve kasabasının yanısıra
    Avrupa’nın büyük şehirlerinde de vardır. Londra’nın Piccadilly
    Caddesi’nde, Paris’in Opera Bulvarı’ nda “Okunen Ayakkabı Mağazaları”na rastlarsınız. Bu imalathaneler ve mağazalar, Okunen’in küçük oğlu tarafından
    yönetilir. Almanya’nın Jena Üniversitesi’nde eğitimini
    tamamlamıştır. Bir Parisli gibi Fansızca konuşur.

    İngiliz Veliahtı Prens Edward -ki modanın mucididir- ayakkabılarını
    “Okunen Ayakkabı Mağazaları”na sipariş ederdi. Prens, Okunen’in oğluna
    meslektaşım diye hitap eder ve şaka yollu:
    -İkimiz de birer krallığın veliahtıyız.
    Ben İngiltere Kraliçesi’nin oğluyum.
    Siz de Ayakkabılar Kralı’nın oğlusunuz, derdi.

    Arada bir keyfi yerindeyse:
    -Veliahd unvanını taşımaya siz benden daha layıksınız, diye eklerdi.
    “Okunen ve Oğulları” firması, her yıl Finlandiya’nın en seçkin 8-10 gencini
    seçer ve yüksek öğrenim görmeleri için,
    Almanya’daki Wirchov Laboratuvarı’na, Fransa’daki Pasteur
    Enstitüsü’ne ve Amerika’da Edison Enstitüsü’e gönderirler.

    *

    İşte burada Robinson hakkında dinlenilen güzel bir konferansın verdiği
    verimli sonucu görüyorsunuz. Ama hepsi bundan ibaret değil tabi ki.
    Pazar yerinde sepetle yumurta satan Thomas Gulbe de “Yumurta Kralı” oldu;
    ismi İngiltere, Fransa ve Almanya’da duyuldu.

    Thomas Gulbe de o günden sonra köy köy dolaşıp, yumurta toplamaya başladı.
    Her köy ve kasabada kapı kapı dolaşıp her evden 2-3 veya 8-10 yumurta
    satınalırdı. Gulbe, aldığı yumurtalara karşılık para yerine onların işine
    yarayabilecek ve hoşlarına gidebilecek ufak-tefek eşya verir; toplanan binlerce
    yumurtayı sandıklara doldurarak, dış ülkelere ihraç ederdi. Ancak Thomas
    Gulbe, en taze yumurtaları satın alırdı. Üç günlük yumurtaları bile bayat diye
    satın almazdı.

    Her yumurtanın üstüne “T.G.” harfleri, yani “Thomas Gulbe” markası basılırdı.
    Bir yıl sonra Londra, Paris ve Berlin’in en büyük lokantaları “T.G”
    markalı yumurtalar istemeye başladılar. Yol masrafı fazla olduğundan Thomas
    Gulbe, Finlandiya’nın her tarafına seyahat edemiyordu. Bu nedenle Gulbe,
    ülkenin her yanından yumurta toplamak için bir çözüm buldu. İlkokul
    öğretmenleriyle yazışarak, ülkede mükemmel bir satın alma ağı kurdu. Bu
    aslında çok geniş ama kendi çapında çok basit bir işti.

    Gulbe, ülkeyi çeşitli bölgelere ayırdı.
    Her bölgeye Latince rakamlarla işaret koydu.
    Bir ilçede kendisiyle temas hâlinde olan öğretmenlerin isimlerinin
    baş harflerini Arap rakamlarıyla, Latince rakamlarının yanına yazdı.
    Bundan sonra da yumurta getiren ailenin baş harflerini işaretleyip yazdı.
    Her öğrenci sabah okula gelirken, birgün önce kendilerinin veya
    komşularının taze yumurtalarını da yanlarında getiriyorlar ve öğretmene
    teslim ediyorlardı. Öğretmen, hergün topladığı birkaç yüz yumurtanın üzerine gereken işareti yazdıktan sonra, hemen Thomas Gulbe’nin yumurta depolarının
    bulunduğu Abo şehrine sevk ediyordu.

    Depoda da yumurtalar hızlı bir şekilde sandıklara yerleştirilerek gemilerle
    gideceği ülkeye ihraç edilirdi. Bu teşkilat sayesinde Paris, Londra,
    Brüksel, Anvers ve Berlin lokantalarında müşterilere iki-üç günlük
    taze yumurta sunulurdu. Eğer yumurtalardan birisi bozuk çıkarsa,
    Gulbe Firması’na şöyle bir mektup gönderilirdi:
    “15 Nisan, VII, 15 M. işaretli yumurta bozuk çıkmıştır.”
    Gulbe Firması’nda kısa bir incelemeden sonra VII numaralı Kuopio
    kasabasından, 15 numaralı öğretmenin, Madam M.’den aldığı yumurtanın
    bozuk çıktığı anlaşılırdı. Hemen öğretmene bir mektup yazılır ve
    “15 Nisan’da Madam Makinen’den alınan yumurta bozuk
    çıkmıştır. Tekrarı hâlinde bir daha kendisinden yumurda satın
    alınmayacağını ihtar ediniz.” şeklinde bildirilirdi.

    On yıl sonra Thomas Gulbe, Finlandiya’nın “Yumurta Kralı” oldu.
    Londra, Hamburg ve Filsingen’de yumurtaları muhafaza etmek için, yaza
    mahsus soğuk hava depoları ve kışa mahsus kaloriferli mahzenler kurdu.
    Finlandiya’nın belli başlı her merkezinde tavuk çiftlikleri kurdu.
    Burada damızlık için yetiştirilen cins tavuklar ucuz bir fiyata köylülere
    satılıyordu.

    Yumurta ticaretinin yanı sıra kümes ve av kuşları ve av hayvanları ticaretine
    de başladı. Gulbe artık çok zengindir. Ancak işin en önemli yanı sıra yaptığı
    ihracat sayesinde Finlandiya ekonomisine yaptğı katkıların ötesinde,
    ülkeye milyonlarca döviz kazandırmış olmasıdır.

    Thomas Gulbe Firması, her yıl çeşitli kurum ve kişilere şu yardımlarda
    bulunmaktadır: Köy kütüphaneleri için 100.000 Mark,
    Zeki köylülerin tarımda uzmanlaşmaları amacıyla, Norveç,
    Danimarka ve İsviçre’ye gönderilmeleri için 100.000 Mark,
    Ünlü bilim adamı, öğretmen ve sanatçıların yabancı ülkelerde araştırma
    yapmaları için 100.000 Mark.

    İşte Thomas Gulbe, bu amaçlaruğruna sekiz yıldan beri her yıl 300.000
    Mark ülke kalkınmasına yardımda bulunuyor. Bugüne kadar verdiği para
    2.500.000 Mark eder ki bu para Gulbe’nin servetinin küçük bir kısmıdır.

    *

    Sizi daha fazla sıkmamak için sözü kısa tutarak kendi taç ve tahtımdan söz
    edeceğim. Küçük bir simitçi çocuğunun nasıl Reçel Kralı olduğunu anlatacağım.

    Robinson hikâyesinden aldığım ilhamla kendi işimde bir Napoleon
    olmaya karar verdim. Önce Finlandiya’yı işgal etmeye, sonra da
    Avrupa’yı kendi sömürgem hâline getirmeye karar verdim.

    Görüyorsunuz ya, yoksul ve cahil bir Fin çocuğunun kurduğu bu hayal, pek
    yüksekten uçan cinsten ve cüretliydi. Ama ben aklıma koyduğum şeyi
    kesinlikle yapmaya karar ver miştim. Ben bu amacıma ulaştım. İşe küçükten
    başladım. Küçük bir meyve suyu fabrikası açtım. Bu fabrika hâlâ üretime
    devam etmektedir.

    Burası daha çok samanlığı veya pancar deposunu andıran ahşap bir binadır.
    Yeni fabrikam çok ilkel ve basit bir fabrikaydı ama bunu işletmek için bile
    param yoktu. Banka Müdürü’ne giderek, kuracağım işle ilgili planlarımı anlattım.

    Banka Müdürü:
    -Bir kez girişimde bulununuz, dedi.
    Sizin gelecekteki krallığınız için, biz de bir miktar sermayeyi riske atalım,
    diyerek destek verdi.
    “Tatlı Krallığı” gibi cazip bir kelimeyi ilk kez Banka Müdürü’nden duydum.
    Girişimim başarıyla sonuçlandı. Ürettiğim meyve suyu temiz, koyu ve
    tatlıydı. Önce köyleri dolaşıyor, meyve suyu karşılığında pancar satın
    alıyordum.

    İkinci yılın sonunda, Finlandiya’da böyle beş fabrikam oldu.
    Ondan sonra yeni bir işe giriştim. Finlandiya ormanlarında çok çilek olur.
    Kışın köyleri dolaşırken, köylülere binlerce litre veresiye meyve suyu
    dağıttım. Bunlar yazın meyve sularının karşılığını çilekle ödemeye başladılar.

    Köylüler çoluk-çocuk topladıkları çilekleri bana taşıyıp teslim ettiler.
    Bu çilekler bana çok ucuza maloluyordu, öyle ki pancardan daha ucuza
    maloluyordu. Köylüler ve işçiler Jarvinen’in reçellerini yemeye alıştılar.
    Reçel ve ekmek, çoğu kez köylülerin öğle ve akşam yemeğiydi.
    Çünkü ürettiğim reçel, tatlı, lezzetli, ucuz ve bol proteinliydi.

    Ertesi yıl Finlandiya’da toplanan çilekler yetmez oldu.
    Rusya ve Almanya’ya siparişlerde bulundum.
    Rusya’dan ünlü Vladimirovsky vişneleri, İrlanda’dan da pancar getirttim.

    Aynı zamanda köyleri dolaşarak, köylülere meyve fidanı ve tohumluk
    pancar dağıtıyor, bunların ekimi ve yetiştirilmesi konusunda bilgiler
    veriyordum. Bütün ülke âdeta benim çiftliğim hâline geldi.
    Bu sanki benim vücudum gibi bir şeydi. Sayısız kan hücreleri,
    sinirler, kaslar hiç durmadan benim için çalışıyorlardı. İşlerin böyle güzel
    geliştiğini gördükçe keyifleniyordum.

    Bütün düşüncelerim meyve suyu, pancar, çilek ve vişne üzerinde
    yoğunlaşmıştı. Sürekli bunların nasıl daha kaliteli üretebileceklerini
    düşünüyordum. Reçel ve tatlıyı seven sanatçılar, şairler benim gönüllü
    danışmanlarım olmuşlardı. Üretimde yaptığım her yenilik önce onları
    sevindiriyordu.

    Bense sürekli bir tek şeyi düşünüyordum: Jarvinen Reçelleri’ni
    nasıl daha ucuza mâl edebilirdim? Günlerce nehirlerde emek sarfeden
    kayıkçılar, aylarca dağlarda maden ocaklarında didinen kömürcüler, benim
    reçellerimle besleniyorlardı.

    Bir keresinde Finlandiya’ya ticari temaslar için gelmiş olan İngiltere
    Orman İşletmesi Müdürü, işçilerin yedikleri reçel ve tatlı besinleri
    görünce şaşırdı:
    -Bu reçeller işçilere özgü bir gıda değildir, kral sofrasına yaraşan bir
    tatlıdır. Bunların bu kadar ucuz satılmasını aklım almıyor, diyerek
    hayretini dile getirdi. Sonra kendisi de sipariş verdi:
    -Eğer size 50.000 kutuluk sipariş verecek olsam, bana aynı fiyattan
    verebilir misiniz?
    -Bu takdirde size % 2 iskonto yaparım, cevabını verdim.

    Jarvinen’in reçelleri böylece İngiltere’de de tanındı.
    Sonra Danimarka, Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa ve hatta Amerika’da
    bile tüketilmeye başlandı.

    İşimin çeşitli birimleri vardır. Her birimin başında kimyagerler, uzmanlar
    bulunur. Bu uzmanlar zaman zaman ülkede seyahatlar yaparak köylülere
    meyve ağaçlarının yetiştirilmesi ve bakımıyla ilgili sade bir dille
    konferanslar verirler.

    Bugün reçel sevkiyatını yazın soğuk hava, kışın sıcak hava tertibatına sahip
    özel vagonlarla yapıyorum. Her yıl Mesina Limanı’ndan bir gemi yükü
    portakal ve Singapur Limanı’ndan yine bir gemi yükü pirinç satın alırım.

    Fin gençleri benim sayemde diledikleri kadar muz yiyebilirler.
    Benim meyve sularım, reçellerim; rom, İsveç puncu, bira, likör ve konyakla
    mücadele ediyor; halk, “Fazla içmek yerine, tatlı yemeye alışıyoruz.” diyerek
    memnuniyetini ifade ediyordu.

    Jarvinen, Halk Üniversitesi profesörlerine hitaben yaptığı konuşmayı
    şöyle sürdürdü:
    -Sizler benden daha iyi bilirsiniz ki; şeker gereksiz bir gıda değildir.
    Şeker sağlıklı beslenmenin temelidir. İyi beslenen bir insan, iyi beslenen bir
    toplum, daha az içki tüketir.
    Tatlı, acının düşmanıdır; acının da tatlının düşmanı olduğu gibi.

    Sarhoşlar tatlıyı sevmezler, tatlıyı sevenler de ispirtolu içeceklerden
    hoşlanmazlar. İşte bundan dolayı Jarvinen’in reçel
    kutularına “içkiden alıkoyar” ibaresi yazılmıştır. Bu reçellerin girdiği her
    köylü ve işçi evine güneş doğuyordu.

    Reçeli gören çocukların yüzleri gülüyor, ev hanımları, aile reisinin kazandığı
    parayı içkiye değil de, reçele vermiş olmasına seviniyorlardı.
    Jarvinen, konuşmasına şu sözlerle son verdi:
    -Limanda Jarvinen markalı binlerce sandığın gemilere yüklendiğini
    gördüğüm zaman, kalbim mutluluk ve neşeyle doluyor. Bunları askerlerim
    olarak görürüm. O askerler, milletin refahı, ailelerin mutluluğu için çalışırlar.

    Ben kendi dünyamda her reçeli ayrı ayrı kutsarım. Uzun yıllar alan emeğimi
    kutsarım. Bütün hayatımı kutsarım. Çünkü biliyorum ki hayatım anlamsızca
    geçmedi. Gerek Finlandiya’da, gerekse yabancı ülkelerde, insan hayatını
    tatlılaştırmak için üzerime düşen görevi, üstün bir gayretle yerine getirdim.

    Bütün bunları, bende kutsal ateşi alevlendiren o güzel kitabın dâhi yazarına borçluyum. Halkımıza ışık saçan ve ufuk saçan siz aydınlarımıza,
    bilim adamlarımıza da teşekür etmeliyim. Tesadüfen uzaktan
    gelen bir profesörün çaktığı parlak bir kıvılcım, sizin sayenizde sönmedi,
    büyük bir ateş oldu. Sizler benimruhumun ışığını yaktınız. Sizlere
    teşekkürler ediyorum, sonsuz teşekkürler...

    Yapmakta olduğunuz büyük uygarlık uğraşınızın mükâfatı, böyle sade bir
    teşekkürle ödenmez biliyorum. Yorulmadan ve daha büyük işler
    başarmış olmanızı temenni ediyorum. Dünya tarihini okudum. Birçok hoca
    ve öğretmenle görüştüm. Sürekli düşünüyorum ve öyle sanıyorum ki,
    yeryüzündeki birçok millet hâlâ vahşilikten kurtulamamıştır. Yalnız
    bugünkü vahşilik başka şekilde oluyor.

    Başka milletlerin topraklarını işgal eden kumandanlardan niçin bu kadar
    saygıyla bahsedildiğini anlamıyorum. Büyük İskender, Anibal, Scipion,
    Cesar, Charlmange, Napoleon ve daha bunlar gibi binlerce kumandan, başka halkların topraklarını işgal etmekten başka ne yapmışlardır?

    Gerçi bu işgaller sonucunda büyük devletler meydana geliyor; ama sayısız
    insan da sıkıntılardan ve açlıktan ölüyor. Milyonlarca insan cahil kalıyor.
    Her yerde ahlâksızlık, hırsızlık, sefalet, sefahet, çatışmalar, toplumsal nefretler
    artıyor ve herkes kabalaşıyor. Baba serveti veya okul diplomaları
    sayesinde, halkın yuvarlandığı çürümüşlük ve yozluk bataklığından
    kurtulmuş ve sağlam zemine basabilmiş olanlardan hiçbiri, milyonlarca halktan
    birini bile, karanlıklardan kurtarmak için parmağını bile oynatmıyor. Bunlar cahil,
    sarhoş ve aç bir halktan oluşmuş büyük bir devletin, bataklıklar üstüne taşlardan
    yapılmış yüksek kalelerden farksız olduğunu bilmek istemiyorlar.

    Tarih, kaç kez bu mağrur kahramanlara ibret dersi verdi.
    Kaç kez hatalarını başlarına geçirdi. Dolandırıcı Metternichlerin, zorba Dured
    Albaların kurdukları görkemli yapılar bir darbede yıkılmadı mı? Tarih, bunları
    çocukların kartondan yaptıkları evler gibi yıktı. Ama bunlardan hiçkimse ders
    almadı. Politikacılar ve generaller, hâlâ o eski zorbalık ve yağmacılık oyununa
    devam ediyorlar. Sürekli devletlerinin sınırlarını genişletmeye çalışıyorlar.

    Fakat egemenlik sürdükleri sınırlar içinde bulunan halkın özgürleşmesini,
    aklını, düşüncesini, inancını ve ahlâkını yükseltmesini istemiyorlar.
    Bizim küçük Suomi’mizin toprakları bundan daha fazla büyüyemez. Ben
    ülkemizde yurttaşlarımızın gittikçe çoğalmasını istiyorum. Suomi’nin iki
    milyonluk halkı eğitim ve terbiye görsün, gerek kendi hayatlarını, gerekse toplum
    hayatını iyileştirmeye ve yükseltmeye çalışsınlar istiyorum.


    Jarvinen orada bulunan öğretmenleri de saygıyla selamlayarak
    konuşmasına son verdi.
    Bu konuşma üzerine Torsten Forsten isimli yaşlı bir köylü, yüksek sesle
    “amin” dedi. Diğerleri de hep birlikte “amin, amin” diye tekrarladılar.

    Bu köylünün üç oğlu da Helsinki Üniversitesi’nde profesördüler.
    Kendisi ise ağaçlardan çam sakızı toplamayı sürdürüyordu.
    Başkan ayağa kalkarak “Jarvinen’in bu mantık ve duygu dolu konuşmasından
    sonra başka söz söylemeye gerek kalmadı.” dedi. “Jarvinen’in sözleri,
    halkın, tepedekilere ‘Bizim yanımızda olunuz!.. Bize kalkınmayı ve gelişmeyi
    öğretiniz!..’ şeklindeki feryatlarının bir ifadesidir.” diyerek yerine oturdu.

    * * *

    Bu tören ve Jarvinen’in konuşması tüm ayrıntılarıyla bütün Fin
    gazetelerinde yer aldı. Bu konuşma Finlandiya’da yankılar uyandırdı. Uzun
    süre bu konuşmadan söz edildi. Halkı ve işçi sınıfını aydınlatmak isteyenlerin
    ordusu yüzlerce gönüllü kazandı.

    Kimi şehirlerde zengin tüccarlar, Halk Üniversiteleri’nin kurulması için
    bina bağışladılar, ya da yeni bina yapımı için yüksek miktarlarda para bağışında
    bulundular. Birçok öğretmen, hâkim, avukat, memur ve doktor, akşamları kulüp ve
    lokallerde oturup kumar oynamaktan ve habire bira içmekten vazgeçtiler. Tekrar
    kitap okumaya, mesleklerinde araştırmalar yapmaya başladılar. Halkı
    aydınlatabilmek için, önce aydınlanmış olma gereğini kavradılar. Artık her
    yerde bilgili konuşmacılar ve konferans verenler görülmeye başladı.

    Bütün toplantılarda, oyun ve eğlence yerlerinde, lokantalarda toplanan yardım
    paralarıyla kitaplar satınalınıp, en ücra köylere kadar gönderilmeye başlandı.
    Öncelikli konular belirlenerek bu konularda en kapsamlı ve bilgi dolu
    kitapları yazabilecek olanlar ödüllerle teşvik edildi. Yazarların eserlerinin
    basımına yardımcı olundu. Bu şekilde ortaya çıkan kitaplar ucuz fiyatlarla
    piyasaya sürüldü.

    * * *

    Hayatının sonlarına doğru Snelman, dostlarıyla şöyle sohbetler yapıyordu:
    -Finlandiya’nın bugünkü hâliyle, çocukluğundaki durumunu kıyaslarken,
    şöyle bir tablo tasavvur ediyorum:
    Büyük bir harabe ev... Bütün pencereleri örtük...
    Dışarıdan bakıldığında metruk bir ev izlenimi veriyor... İçerisi karanlık, boğucu,
    rutubetli ve ağır havası olan bu ev, büyük bir mezarlığı andırıyor.

    Ama birtakım genç, korkusuz ve güçlü insanlar çıkıp geliyor. Çok neşeli ve
    zeki insanlar... Hemen evin perdelerini çekip, pencerelerini açıyorlar. Evin
    içine gün ışığı, temiz hava ve çiçek kokuları doluşuyor. İçeriye canlılık
    katıyor. Binanın dışı da onarım görüyor, yenileniyor. Çevredeki insanlar da artık
    cinli-perili bir evden kaçar gibi bu evden uzaklaşmıyorlar. Yanına gelip,
    yenilenen binayı hayranlıkla seyrediyorlar.

    İşte böyle bir değişim, her ülkede, her kentte, her ilçede ve unutulmuş,
    terkedilmiş her köyde yaşanabilir. Bunun için yalnızca dinamik fikirli, uyanık
    ruhlu ve uygarlık yolunda çalışmaktan yorulmayan, usanmayan; aksine heyecan
    ve zevk duyan insanlara ihtiyaç vardır.


    Dipnot:
    Robinson Crusoe adlı eserde geçen hikâyeyi,
    yazar Daniel Defoe’nin, İbn Tufeyl’in “Hay bin Yakzan” (Ruhun Uyanışı)
    adlı Şark Klasiği’nden alıp uyarladığı, edebiyat çevreleri tarafından tespit edilmiştir.