Pelin Sueda, Babam İflas Edince'yi inceledi.
 Dün 13:45 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Çok sevgili Asude'den okuduğum yedinci kitaba da son verdim.Gül ve Avcı ile başlayan Asude maceramı hala devam ettirmek bana mutluluk veriyor.Komedi türünde oldukça başarılı bulduğum bir Türk yazar.Bu kitaptan önce okuduğum Dikkat! Aşk Çıkabilir de bana çok keyif vermişti.Babam İflas Edince ise Asude'nin en sevdiğim kitapları arasına yerleşti bile,çünkü gerçekten çok eğlenceli bir romandı.Tebessümler saçarak okudum.

Verda tam anlamıyla bir sosyete.Gösterişli ve pahalı kıyafetler giyiyor,modaya büyük ilgi duyuyor,İngiltere'de yaşıyor ve okuyor...Paranın dibine vuruyor anlayacağınız.Zengin bir ailenin tek çocuğu olması da işin cabası.Bu sosyetik hayattan çok memnun olan Verda'yı kötü bir haber de bekliyor elbette.

Marka giysilere,lüks yaşama veda etmesi gerekiyor çünkü babası aniden iflas ediyor.Verda'nın yeniden zengin hayatına dönmesini isteyen ailesi onu zengin biriyle evlendirmeyi öneriyor.Verda da bunu kabul etmek durumunda kalıyor.O zengin ise bir aile dostunun oğlu Murat Arsever oluyor.Bir taraftan marka takıntısını yenemeyen Verda,diğer tarafta yakışıklı ve kendinden emin Murat.Peki bu ikilinin arasında neler geçtiğini öğrenmek ister miydiniz? Bence öğrenmelisiniz.

Verda ile Murat'ın sosyeteyle donatılmış öyküsü gerçekten komikti ve eğlenceli bir okuma sunuyordu.Yoğun zamanlar geçiriyorsanız ideal bir komedi,sinema filmi tadında.Kapağını ve cildini de çok tatlı bulduğumu eklemeliyim. :) Bence elinize geçirdiğiniz an okuyup bitirebileceğiniz çok akıcı ve dinlendirici bir kitap.Romantik komedileri sevenlerin de çok hoşuna gideceğini düşünüyorum.

Hepinize bol okumalı günler,,hep neşeyle ve kitaplarla kalın.

MEHMET KÖROĞLU, Başlangıç'ı inceledi.
 Dün 10:40 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Genç adam, aniden üç büyük dinin temsilcilerine döndü. “Şaşırtıcı bulacağınızı tahmin ettiğim bilimsel bir buluşum sebebiyle bugün buradayım. İnsanlık deneyimimizin en temel iki sorusuna cevap bulma ümidi ile yıllardır peşinden koşuyordum. Bu bilginin tüm inananları derinden etkileyeceğine inanıyorum. Nasıl desem, ‘yıkıcı’ diye tanımlanabilecek bir değişikliğe sebep olabilir. Birazdan
görecekleriniz, dünyayla paylaşmayı umduğum sunumun kaba bir kesiti. Fakat bunu yapmadan önce dünyanın en etkili din adamlarına danışmak, en çok etkilenecek kişilerce nasıl algılanacağını öğrenmek istedim.

Şerife Karakaya, Ölümlü Nesneler'i inceledi.
 24 May 23:14 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Yine José Saramago'nun farkının ortada olduğu bir eserdi. Şimdiye kadar okuduğum kitaplarından da aşina olduğum üzere karakterlere, ülkelere isim vermemiş yazar. İhtiyar adam, memur, adam gibi sözcüklerle yetinmiş ve yazarın tarzını benimsemiş biri olarak benim için de yeterli oldu açıkçası. Yazar bu eserinde de isimler yerine olaylara yoğunlaşıyor.


Kitabın içeriğinden bahsetmek gerekirse; Birbirinden bağımsız 6 farklı bölümden oluşuyor.
-Sandalye
-Ambargo
-Kısır Döngü
-Nesneler
-Sentor
-Kısas.

Sandalye adlı bölümde yazar, ihtiyar bir adamın sandalyeden düşmesini anlatıyor. Çok basit gelebilir fakat yazar bunu o kadar profesyonel bir şekilde anlatıyor ki hayran kalmamak mümkün değil.

Ambargo ve Kısır Döngü bölümlerinde siyasi taşlamalar fazlasıyla dikkat çekiyor.

Nesneler bölümü çok tuhaf ve özgündü. Kanepenin ateşinin çıkması, posta kutusunun aniden ortadan kaybolması gibi garip olaylar sonrası ülkede yaşananları konu alıyor. Büyük bir krize dönüşen olaylar neticesinde sonunu en çok merak ettiğim bölüm oldu. En sevdiğim bölüm oldu diyebilirim de aslında...

Sentor ve Kısas bölümlerini ilk dört bölüm kadar sevemedim maalesef.

Ama genel olarak baktığım zaman, yine Saramago farkının olduğu bir eserdi. Hangi yazar, sandalyeden düşen ihtiyar bir adamı anlatır ve okuyucu sıkılmaz ki? José Saramago mutlaka okunması gereken yazarlardan. Jose Saramago okumamışlar için de yazarla tanışmak için de güzel bir başlangıç olabilir. Keyifli okumalar dilerim...

Elif, Artık Özgürsün'ü inceledi.
21 May 10:06 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

"Geçmişten kaçabileceğimi sanmak büyük bir aptallıktı. Ne kadar hızlı koşsam da, ne kadar uzağa kaçsam da, geçmişten kurtuluş yoktu..."
Jacob Jordan, sadece beş yaşındaydı... Okuldan dönerken yol boyunca annesinin elini tutmuş, o gün okulda yaşadıklarını anlatıyordu. Artık kendi sokaklarına geldiklerinde annesine 'hadi yarışalım' diyerek elini bırakıp koşmaya başladı. Evleri artık çok yakındı, tam karşılarındaydı! Ama Jacob'ın o eve bir daha giremeyeceğini kimse bilmiyordu.. Aniden ortaya çıkan, ara sokakta olmasına rağmen aşırı hızlı bir araç, çarpmanın etkisiyle havada takla atan küçücük bir beden ve bir annenin acı çığlığı... Anne oğulun keyifli anları saniyeler içinde trajediye dönüştü. Üstüne üstlük bunun sorumlusu olan sürücü arabadan inme zahmetini bile göstermeden geri vitese takıp kaçtı. ...
Bir yıl sonra, Jacob'a çarpan aracın sahibi bulunup tutuklandı. Mahkeme önünde toplanan öfkeli kalabalık "Jacob için adalet" sloganları atıyordu. Sanık, herkesin gözünde, kontrolsüz araç kullanan küçücük bir çocuğa çarpıp yardım çağırmadan olay yerini terk eden bir KATİLdi.
Peki ya herkesin SUÇLU bildiği kişi de aslında sadece bir KURBANsa... İşte Bristol kriminal şubeden komiser Ray Stevens ve yardımcısı Kate burada devreye giriyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak onların işi değil mi? Ve bunu çok iyi yapıyorlar...
Sürükleyici bir hikayeydi. Dizi tadında bir kitap. İlk bölüm daha sakinken olayların çözümlendiği ikinci bölüm daha heyecanlıydı. Kitabın sağlam bir kurgusu var ve sanırım bunda yazarın da önceden polis olmasının etkisi var. 12 sene polislik yapmış ve hikayeyi de gerçek bir davadan esinlenmiş. Tabi bu özellikler anlatım yeteneğiyle birleşince güzel bir eser çıkmış ortaya.

Engin Özek, Kusursuz Katil'i inceledi.
19 May 21:18 · Kitabı okuyor · 9/10 puan

Doktor Christine Palmer,Atlantik üzerinde babasından kalan teknesi Windsom ile yol almaktadır.Aniden büyük bir şeyin teknesine çarptığını hisseder.
Atlas Okyanusu'nda tanıştığı ,soğuk sularda hayatta kalan , kurtulmak için ,Doktor Palmer 'e ahtapot gibi sarılan Slaton kimdir ? Christine Palmer'in hayatı nasıl değişecektir?
Ward Larsen 'in ilk olarak 2000 yılında basılan ,temposu yüksek bir aksiyon ve teknik detaylarla süslü , heyecan duyarak okuyacağınız ,benim ne yazık ki , yeni keşfettiğim , iyi bir kitap...

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 32
Yazar: Umut S. Balcı
Hikaye Adı : Çardaktaki Kadın
Link: #29764363

Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

------------------------------------------------
Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
"Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
Şiirin bir bölümü şöyleydi;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


"Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

------------------------------------------------
Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
“Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
“Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
"Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
"Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

------------------------------------------------
Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir kelime yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey: Son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.

ÇARDAKTAKİ KADIN (Mayıs ayı hikâye yazma etkinliği için yazılmıştır)
Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

------------------------------------------------
Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
"Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
Şiirin bir bölümü şöyleydi;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


"Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

------------------------------------------------
Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
“Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
“Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
"Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
"Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

------------------------------------------------
Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir kelime yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey; son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.
...

Uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Nihayet başladım. Bir Psikiyatristin Gizli Defteri bu kitap benim için çok değerli bunun ilk nedeni şudur ki kitap bana hediye olarak geldi. Diğer nedeni de şudur ki ben Psikoloji okumak istiyorum ve bu eserin içindeki tamamen gerçek hayattan alıntılarla Gary Small ve eşi Gigi Vorgan ile beraber kaleme aldığı hayatlar bulunmakta. Kitabı okurken birçok bilmediğim terim ile karşılaştım. Düşündüm taşındım, bu iletide her öğrendiğim yeni kelimeyi sizlerle de paylaşmaya kadar verdim. Hem benim için hem de sizin için faydalı olacağını inanıyorum.

Başlayalım o zaman ;

> Psikiyatri: Hekimliğin ruh ve sinir hastalıklarıyla, kişide görülen önemli uyumsuzlukların tanımlanmasıyla ve bunların sağaltımıyla uğraşan uzmanlık dalı.

> Narsistik Kişilik Bozukluğu: Bu kişiler başkasının düşüncelerine ve isteklerine ilgisiz kalan kişilerdir. Kendini beğenmiş, başkalarının yaşattıklarına ve yaşadıklarına duyarsız kalan sürekli kendini ön plana çıkarmak isteyen kişiler narsistikdir.

> Histrionik Kişilik Bozukluğu: Hayatların da sürekli aşırı dramatik davranarak dikkat çekmeye çalışan insanlarda histrionik kişilik bozukluğu vardır.

> Terapötik: Tedaviye ait.

> İçgörü: Hastanın psikolojik işlevini ve kişiliğini anlamasıdır.

>İçgörü Yönelimli Terapi: Psikiyatri hastalarının hisleri, yanıtları, davranışları ve özellikle diğer kişilerle son ilişkilerinin son dinamiklerinde yeni içgörülerin değerini vurgular.

> Psikanaliz: Ruh çözümü.

> Nevrotik yada nörotik : Sinirceli

> Psikotik Olmak; geçici olarak gerçeklerden kopmak demektir. Bu rahatsızlık algılamayı ve algıların işlemesini değiştirir.

>Analist: Sorunların çözümü için teknikler saptayan ve geliştiren uzman kişi.

>Şizofren: Kişide, gerçeklerle olan ilişkilerin büyük ölçüde azalması, düşünce, duygu ve davranışlarda önemli bozulmaların ortaya çıkması gibi belirtiler gösteren bir ruh hastalığı.

> Psikoz: Her türlü ruh hastalığının genel adı.

> Sanrı: Gerçekte var olmayan şeyleri görmek, işitmek gibi dayanaksız algılama.

> Erotomani: Halk arasında "Eros Hastalığı" olarak bilinen "Erotomani" karışıklıksız, takıntılı ve platonik aşk olarak bilinir be kişinin birinin kendisine aşık olduğuna inandığım sanrılı bozukluktur.

> Antiseptik yada Nöroleptik de denir; Başka şizofreni olmak üzere psikozların tedavisinde kullanılan ilaçlar.

> Hiperseksüalite: Cinsel isteği çok artmış ya da aniden beliren kişiler için kullanılan terimdir.

> Delişmen: Delice davranışları ve tavırları olan, delidolu şımarık kimse.

> Kakafoni: Kakışma

> Ajite: Çok hareketli, yerinde duramayan akıl hastası.

> Entelektüalizm: Anlıkçılık

> Bipolar Afektif Bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle ilişkilere ve kariyere zarar veren, tedavi edilmediği zaman intihara bile yol açan ciddi ruhsal hastalık.

> Tendon: Kasım kemiğe yapışma yeridir.

> Derin Tendon Refleksi: Refleks çekici ile kas tendonuna vurulduğunda o kasta kısa sürede olan kasılmaya denir.

> Hidrosefali: Beyin omurilik sıvısının çoğalmasıyla, beyin karıncıklarının, kimi zamanda kafatasının büyümesine yol açan hastalık.

> Hezeyan: Abuk sabuk konuşma, saçma sapan sözler etme, saçmalama.

> Parkinson Hastalığı: Titreme, kaslarda katılık, istençli devinimlerde azalma gibi belirtilerle kendini gösteren bir hastalık.

> Son kerte: Sonuçta

İsmail | Synergy, Kızıl'ı inceledi.
18 May 23:05 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Herkesin kendi düşüncelerine göre soğuk durduğu yazarlar vardır muhakkak. Benim için de Zweig bunlardan bir tanesiydi. Onun eserlerini hiç okumama karşın bu soğukluk nereden geliyor diye kendi kendime çok sorular sordum, kendimi en derin düşüncelerde buldum. Belki fotoğrafından, belki eser isimlerinden belki de bu kadar göz önünde olduğundan. Bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa yanıldığım. Peki onun eserlerinden bir tanesini okumayıp da, soğukluk derecesine kadar gelme önyargımı nasıl açıklarım, bu da zor elbet. Nihayetinde son birkaç eserini okumakla birlikte Zweig, yıkılmaz ön yargılarımı yıkmış, ağlarla kaplı düşüncelerimi berrak bir seviyeye getirmiş oldu.

Zweig'i okuyanlar bilir ki, eseri elimize aldığımız andan itibaren, bizi içine çeken büyük bir güçle karşılaşıyoruz. Nesnel anlatımının yanında, yazarın kendi hayat hikâyesi ve duygularını da, aynı kapalı kapılar ardında oluşan bir ses gibi işitiveriyoruz. Bu eserde de büyük bir yalnızlığın ötesinde, genç bir delikanlının ruhu ve çevresi ile verdiği mücadeleyi gördüm. Tıp öğrencisi adayı olan Bergen'in, öğrenimi tamamlamak üzere gittiği Viyana şehrinde; başlangıçta olan şevk ve mutluluğu, belki içindeki arzuların gerçekleşmemesi, belki de karşılaştığı insanlardan gelen olumsuzlukla birlikte aniden sönüverir. Bir yandan mesleğinin verdiği sorumlulukla yüzleşirken bir yandan da şehrin korkutucu yalnızlığı hem ruhunu hem bedenini esir alır. Komşu ve arkadaşlarının feci bir şekilde yapmış oldukları riyâkar iki yüzlülükleri, delikanlıda onulmaz yaralar açar. Çocukluğunu kaybetmek üzere olan bir tıp öğrencisi, yine aynı yaşadığı şehirde yaşayan, hastalıkla (Kızıl) pençeleşen bir kızın çürümekte olan bedeninde, kaybettiği çocukluğu bulmak ister.

Şimdi de bir alıntı ile yazarın ne kadar güzel cümlelerle, biz okuyucuları nasıl da anlatılmaz duyguların içine sokacağını görüyor ve betimlemenin en üst zirvesine yakından bakıyor olacağız:

Şimdi odasında durmuş çevresine bakınıyordu. Birkaç eşya yan yana dayanmış ve unutulmuş gibiydi, hiçbirinin diğeriyle içsel bir bağı, zarafeti ve enerjisi yoktu: Biri yaklaşacak olsa iç geçiren öne doğru meyil vermiş iki eski dolap, üzerindeki yıkanmaktan solmuş örtüsüyle bir yatak, loş odanın karanlığında sıkıntılı sıkıntılı sallanan beyaz bir lamba, her yeri dökülen eski Viyana tarzı bir soba...

Bunun gibi sade, hoş anlatımıyla dolu dolu cümleler, eseri bir çırpıda bitirmeme neden oldu. Kendisinin, Nazi zulmünün çirkinliğini ve mesleğine, meslektaşlarına olan yıpratıcı baskıları gören Zweig eşiyle birlikte intihar etmiştir. Ölümünden önce insanlığa bıraktığı eserler, yine insanların insanlığını sorgulamasında faydası dokunacak çok güzel kaynaklar olmuştur. Zaten, 20. yy başlarında vermiş olduğu yapıtları, olayda geçen kişi ve kişilerin duygularını, okuyucunun gözlemiyle birlikte, o anki yaşamın bütün gerçekliklerini en güzel yoldan okura sunmaktadır. Yalnızlık, dram, ahlaklı şehvet (bunu ben uydurdum ama okuyunca anlayacaksınız), orijinal aşk, yüzde yüz kadın tarifi, insan ruhunun 7 boyutlu hallerinin yazıya aktarımı gibi konuları yazarımız en iyi şekilde açıklıyor ve tarif ediyor. Yalnızlıktan ölüyorsanız, aşkla da tekrardan karşılaşmak istiyorsanız Zweig okuyun. Ama sonunda kendinizi kaybedebilirsiniz ha...

Ben, Hiçbir Şey
Hayatın içinden şarkılar söylemek, şarkıların içinde bir hayat yaşamak yahut bir şarkı olmak.. Dostlarım payıma düşen çiçekleri sakladılar benden, düşmemek için dikenlere tutundum.. Nerde başladı bu rüya belki de kabus? Nerde bitecek? Yanımda oturup ölümden çok korkuyorum dedi. Devam etti... Çürümekten çok korkuyorum, karanlıkta ve küçücük alanda yalnız kalmaktan çok korkuyorum dedi. Ben de çok korkuyorum dedim. Başını kaldırıp yüzüme baktı. Abi bana kalan ne? Yaşadığım bunca hayatta bana kalan ne? Bugün yürüyorum, dün de yürüyordum, ondan önceki gün de yürüyordum ve yarın da yürüyeceğim... Yorgunluktan başka bana kalan ne o küçücük alanda. Uykum geliyor, yorgunum dedi. Sonra başını dizlerimin üzerine koydu. Uyumasıyla kaybolması bir oldu. Nereye gitti? Kimdi? Ne işi vardı yanımda. Bilemedim.

Eski bir köyde, toprak bir evin damında oturuyorduk. Gizliden gizliye sigaralar içip dertleşiyorduk. altımızda bir kilim, iki üç tane de minder. Yaz akşamı, serin bir rüzgar esiyor. Varoş evlerin ışıkları tek tek sönüyordu. Annem beni çağırdı uyku vakti diye. Ben de gelirim bir iki saate yatağımı balkonda sereceğim dedim. Sesi kesildi, herhalde olumlayıp uyumaya geçti diye düşündüm. Arkadaş sessiz ol, sesleri duyuyor musun dedi kısık bir ses tonuyla, yüzünde tereddütlü, dikkatli bir ifadeyle. Hiçbir şey demedim ve sustum, kulak kesildim acaba ne gibi sesler diye. Bir kadının çığlık sesi yankılandı karşı dağda. Tüyleri diken diken edecek kadar yüksek ve acı bir çığlık. Biraz taş yuvarlama sesleri de ardından geldi. Sesler aniden kesildi, bir daha hiç çıkmadı. Gecenin bir yarısı hiç kimsenin yaşamadığı karşı dağda bir kadının çığlık sesi niye gelsin ki dedim arkadaşa. Arkadaş korkuyordu ve sigarası parmaklarının arasından düştü. Küçük bir tokat yapıştırdım. Kendine geldi. Rüzgar biraz daha sesiyle beraber hızını da arttırdı. Baykuş sesleri geliyordu, ara sıra at kişneme sesleri karışıyordu. Sessizliğe büründü köy, bütün ışıklar kapalı, ay parlamıyordu gökyüzünde.

Çantasıyla birlikte koşuyordu. Hızlı hızlı koşuyordu, biraz dursa sanki bütün her şeyini kaybedecek kadar büyük bir korkuyla koşuyordu. Selam verdim, selamı almadan hızlıca uzaklaşıp gitti. Biraz daha ileriye gidince. Aleyküm selam dedi. Akşamüstü nereye koşuyorsun diye sordum. Çok da merak etmiştim. Bir şeyler söyledi, tam duymadım. Yoluma devam ettim ağır adımlarla.

Okulda oturuyordum, kaçıncı sınıfta olduğumu hatırlamıyorum. Sanırım ilkokuldu. Arkadaşımla sıraya oturma kavgası yapıyoruz. Önümüzdeki sıraya sarı saçlı bir kız oturdu. Kavgayı bırakıp oturduk.. Belki de ondan utandığımız için didişmeyi bıraktık. Belki de bizi kıro gibi görmesinden korktuk belki de onun bizi sevme ihtimali durdurdu bizi. Bilmiyorum. Öğle arasına girdik. Sarı saçlı kız arkadaşlarıyla oturup konuşuyordu, ben öğle yemeğimi getirmedim, ev uzak, eve de gitmeyeceğim dedi. Arkadaşım cebinden incir ve kayısı kurularını çıkarıp verdi. Cebinden bitince sırasına gidip çantasında kalan son kuruları da getirip verdi. Kız sevindi, teşekkür falan da etti. Arkadaşım da sevindi. Niye hepsini verdin oğlum benle sen ne yiyeceğiz dedim. Kıza bakıp o bugün doydu, ben aç kaldım. Yarın o da benim yüzüme gülebilir dedi.