• Ebook olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...%A7...%20A5.pdf?dl=0

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, rutubet evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için 1 ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından adam atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça şeklindeki yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime bata bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya atım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısı oldum. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni evine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesiz yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donuna da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekice burnumdan iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırması bir oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu döndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazı geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ise ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafanı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler iyice nefessiz bıraktı beni. Sonra elimden tutarken sürükleyip, kapının önüne kaldırıp attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu yeniden. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kan gölüne döndü. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip, beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyordu. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa soktu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına oturdum. Açlığın verdiği uyku ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da bir çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark ettim. Usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip hedefime yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp altı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Büyük bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin buram buram kokusu esiyordu mağara eşiğinden doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Öğrenciyken kaldığım evde iki arkadaşım var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve doğru Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnunuzu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâye var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riski bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım zemindeki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen ses kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Çıkmak için çok yüksekti. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istediğim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Oda bulunan tekli koltuğa oturdu gelen iri adam. Kumaş bir lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi “Yaşar’a kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın acısıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza geçme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğru siyah perdeli pencerenin ardında. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat hayatlarımızı bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar ismet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettin, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti çiçekler hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısınız.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılındı Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim artık bile. Kitap okumaya bile başlamıştım. Çiftlikçe kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinon bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. “Diretmedi, yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan elemanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasını oynattı. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktılar. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturur haldeydi. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğim ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı kim bilir kimlerde, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşük zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiikoşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • Evet güzel insanlar, evet canlar, bir kaç evvel size Hz.Ali ve Hz.Fatıma anacığımı elimden geldiğince yorumlamaya , sevgilerini anlatmaya çalıştım. Öyle ki kalbimden Hz.Hatice anam'da geçiverdi kendimce onuda sizlere anlatmaktan büyük mutluluk duyacağım, biraz uzun yazmış buyuracağım ama buda hatice annem , nasıl olurda anlatmam onu kalbimden geçenlerle, isteyen okur, istemeyen geçer ne diyelim. Sözlerime alıntı söz katmayıp kalbimden dökülen parçalarla sizlere Hz.Hatice anamızı anlatmak istiyorum, ben dilinde elbette.

    Hz. Haticeyi en yakınından soralım mı? O güzeller güzeli Allahın resulu, her daim ÜMMETİM diyen o dostumuz, o canımız, o yoldamış Hz. Muhammed efendimiz'den soralım mı?

    Efendimiz derki;

    “Allah’a yemin ederim ki bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım verilmemiştir. İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.” buyurdular. Bakın, bir insanın hayatına gelebilecek en kötü şeyleri yaşamıştır efendimiz, zulmün, çirkinliğin , bela ve musibetin en zilletleri gelmiştir başına, işte tüm bunlar olurken de yanında Hz.Hatice anamız sabrıyla, duruşuyla, peygamberimize olan sevgi ve sadakatıyla, tüm bu olumsuzlukların arasında resmen dost, yoldaş olmuştur.

    Efendimizin ilk hanımıdır, ilk göz nuru'dur efendimizin, ilk canı, ilk cananı'dır efendimizin Hz.Hatice anamız.

    Anacığım Hz. Hatîce (r.anhâ), asâleti, güzelliği, zekâsı, yumuşak huyluluğu ve serveti ile Kureyş kadınlarından pek âla en üstteydi. Hz. Hatice anacığım Rasûlullah (s.a.s.) ile evlendikten sonra ise tüm servetini İslâm’ın yayılması için harcayıp tüketmişti. Böylesine alçak gönüllü böylesine mükemmel bir adamın, böylesine mükemmel bir hanımı olması kaçınılmazdı elbette. Anacım, son Peygamber’imizin hanımı ve Rasûlullah’a ilk îmân eden hanım olma özelliğini ve şerefini taşıyordu. Ne büyük onur, ne büyük şerefti bu.

    Hatîce Validemiz, ticaretle uğraşan zengin bir hanımefendi idi ve işlerinin başına geçecek güvenilir dosdoğru birisine ihtiyacı vardı. Peygamberimiz ise çevresinde dürüstlüğü ve güvenirliğiyle ün salmış bir genç idi. Ona Muhammed-ül Emin derler'di.

    Eee ne demekti bu? Güvenilir olan, temiz olan idi, hatta bilir misiniz , inanmayan ehil halk dahi emanetini efendimize bırakırlardı, işte o derece doğru ve dürüst bir insan idi efendilerin efendisi Hz.Muhammed efendimiz.

    El-Emin lakaplı bu gençten haberdar olan Hz. Hatîce, kölesi Meysere aracılığıyla Peygamberimize, Suriye ticaret kervanında çalışması için teklif gönderir. Peygamberimiz'de bu teklifi hemen kabul eder. İşte o derin sevgi bağının, hani İlk görüşte aşk deriz ya sümme haşa tabiren derim, ilk tohumları da bu iş anlaşmasından sonra atılmış olur.

    İsmi aziz, kendi doğru, Alemlerin Rabbi olan Allah-ü Têala'nın Habibi, sevgilisi, dostu olan Peygamberimiz çalışmaya başlayalı henüz üç ay olmuştur. Hatice anamız'da bu kadar temiz, bu kadar güvenilir, yakışıklı bir genç ile hayatını birleştirmek arzu eder ve en yakın arkadaşı Nefise’ye konuyu açar.

    İşte her şey edeptendir ya, Hayırlı bir iş için hemen harekete geçen Hz. Nefise, Rasûlullah’a giderek meseleyi konuşur detaylıca. Peygamberimiz de amcalarıyla istişare eder. Oradaki herkes bu habere çok sevinir. Zira çok sevdikleri yeğenlerine ancak Hatîce anacığım gibi asil bir hanımı yakıştırırlar. Eh ne diyeyim benim kalbimde der şimdi; görmedik etmedik ama hissederiz Hatice anam , Güzel peygamberime pek yakışır. Gözlerim görmedi ama kalbim gördü imanda etti, kabul buyurursa sevgilim.

    Aradan çok geçmeden kıyılan nikâhla yirmi beş yıl sürecek gelmiş geçmiş en mübarek izdivaç gerçekleşmiş olur, Alemlerin Rabbi'nin izniyle.

    Hz. Peygamber ile Hz. Hatice arasında derin bir muhabbet vardı. Ben bu kısımda kendimi pek tutamıyorum yazarken'de ellerim içim pek ala üzülür kan ağlar ama bilin isterim, bilirim iyi bilirsiniz ama yazmak ûsulden olsa gerek, yazarım ben deniz fakir kul.

    Eh nerde kalmıştık? Hah, Güzeller güzeli insanlar evlendiklerinde Efendimiz 25, Hatîce Validemiz ise 40 yaşındaydı. 25 yıllık evlilikleri süresince Peygamberimiz başka bir kadınla evlenmemiştir.

    Üzülüyorum şimdi buraya geldiğim için ama size artık bunu da demem gerekiyor, Hüzün yılı...

    Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Kim dayanır ki diyeceklerime, Sabrı veren'de , daraltıp açan'da sensin Ya Sevgili. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım'ın vefâtı oldu.

    Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Evlat acısı derim dostlar, en zor acıların en büyük dağıdır, evlat acısı...

    Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına döndü sevgililer sevgili Efendimiz, buyurdular üzüntüyle;

    "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın." Vay benim canım efendim , vay benim canım efendim, vay benim gözyaşlarım...

    Mübârek gönülleri henüz Kasım'ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefat etti. Görüyor musunuz? 2.Evladı Abdullah efendimizi de kaybetti. Hani diyoruz ya?
    Sümme Haşa " Nedir bu başıma gelen! " "Yeter Artık" "Dayanamıyorum" ... Ah insanlar vah insanlar, neler çekti sevgililer sevgilisi iyi okuyun beni...

    Devam edeyim, iznin olursa sevgilim.
    Allah'ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu. O'da bir insan idi, bizden idi, farklı değildi, ağlıyordu, o ağlayınca yer'de gök'te onla beraber ağlıyordu. Bilmiyor muydu? Uykudan uyanış idi ölüm sadece, biliyor'du evvela bizden iyi biliyordu. Ama ayrılık ey insanlar, ayrılıktı onu pek âla uzun süre üzen, üzecek olan.

    Hz. Hatice anamız, hakiki sahibine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek,

    "Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?" diye sordu.

    Resûl-i Kibriya,

    "Onlar, Cennettedirler." diye cevap verdi.
    Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin, o canlar canının kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. evet ağlıyordu. Hüzünlüydü. Ama peygamberimizin üzülmesine sevinenler, cirit atanlar'da yokmuydu dersiniz, vardı, vardı. Olmaz mı? Elleri kurusun!

    Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek,

    "Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır." edepsizliğinde pek âla işin ehli olarak yaptı yapacağını!

    Ah' olsun geliyorum işte canım anacığımın vefatına...
    Ebû Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi'setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken, fani dünyadan ebedî âleme göç etti.

    Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz , canların canı kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti. Dünya o anlar'da hüzün'de idi, herkes istemsiz bir şekilde, dünyada olan herkes, kasvete , sıkıntıya bürünmüştü, herkeste iç sıkıntısı olmuştu, Alemler ağlıyordu en sevgiliyle beraber...

    Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ'ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi.

    Günün birinde Hz. Hatice' anacığımın kız kardeşi Hâle'nin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; "Allah'ın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini." söylemişti. Kötülükten mi dedi bunu şimdi? Hayır, hayır olmaz öyle şey, kötülük değil sadece artık üzülmemesini isterlerdi, o üzülünce alemler üzülür olurdu yapmasın isterlerdi bunu. Nasıl yapmazki?

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe'nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice'nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.) içtenlikle,

    "Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice'nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum." dedi Aişe anacığım...

    Ne kadar'da tamam dese, tutamaz kendini kıskanıverirdi sevgililerin sevgilisini, eee sen olsan kıskanmazmıydın haşa? kıskanırdın elbet, düşün işte nasıl aşıktır, nasıl sevmiştir, nasıl dosttur'ki onu hiç unutmadı, hiç ağzından düşürmedi, çünkü yâr olmuştu peygamberimize Hz.Hatice anacığım. YÂR .. Yâr ne demek idi? Aşk ile bekleyen , aşk kokan, dost , sevgili, ana, baba, kardeş, can demek idi, Anacığımda bu saydıklarımın pek âla sınırsızcası var idi. Hatice'ydi o , Haticem derdi ona efendimiz, haticesiydi efendimizin anacığım Hz.Hatice.

    Efendimiz sürekli överdi anacığımızı, Ali efendimiz birzati duymuş idi;
    "Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir." dediğini efendimizin. Öyleydi And olsun öyle idi.

    Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi'setin bu 10. yılını "senetü'l-hüzün (hüzün yılı)" olarak isimlendirdi. İşte böyle canlar , AŞK , KAYBETMEK , SABIR , İMTİHAN , DOSTLUK , AİLE kokuyordu Efendimiz ve Hatice anacığım...

    Sizi buraya kadar okuttuysam ne mutlu bana biraz yorulmuş olabilirsiniz , sıkılmış olabilirsiniz hakkınızı helal edin ama, bu dünya bir HATİCE gördü, o öyle bir HATİCE İDİ Kİ onu nasıl anlatırsak anlatalım, asla anlatamıyoruz, ama çabalıyoruz. Kabul buyurur umarım sevgilim,

    -Ogz
  • "
    EVLENMEDEN ÖNCE YAPILAN EN BÜYÜK HATA

    Evlenmek niyetiyle görüşmeye gelmişlerdi.
    Delikanlı, genç kızı, şöyle bir süzdü ve sessizce düşündü:
    “Güzel kız fena değil. Ama biraz kendini beğenmiş. Acaba bu hali devam eder mi? Ya ederse? O zaman bununla yaşanmaz. Ben dayanamam ukala bir kadına, kadın dediğin biraz uysal olmalı… Neyse canım, hele bir evlenmeyi kabul etsin. Ben onu değiştirmeyi bilirim.”
    Genç kız da simasının ortasına sinsi bir tebessüm kondurdu.
    “Fena çocuk değil. İşi de yerinde. Rahat bir hayat yaşarım. Lâkin biraz ‘dediğim dedik’ gibi. Acaba buna, sözümü dinletebilir miyim? Aman canım, düşündüğüm şeye bak. Evlenelim de ben onu mum gibi yapmasını bilirim.”
    Ve “değişim savaşı”nın imzaları alkışlar arasında atılır.
    Ayaklar birbirini ezmek için yarışır.
    “Bal/ayının” tatlı meltemi yerini yavaş yavaş kuzey rüzgârlarına bırakır.
    Genç adam, sabah işe gitmeden eşini uyandırmaya çalışır:
    “Ben hazırlanırken sen de kahvaltı hazırlayabilir misin?”
    Genç kadın uyumaya devam eder.
    “Hayatım, geç kalıyorum haydi uyan.”
    Genç kadın sağından soluna dönerek,
    “Sabahın bu saatinde de kalkılmaz ki? İşyerinde bir tostla çay alırsın.” der.
    “Allah! Allah! Ben akşama kadar çalışacağım, sen bir kahvaltı hazırlamaya zorlanıyorsun.”
    “Ama çok uykum var.”
    “Benim de uykum var ama kalkıp işe gitmek zorundayım.”
    Kadın istifini bozmaz, kapıyı çarpıp çıkarken “Can çıkmayınca huy değişmezmiş.” diye söylenerek işe gider genç adam.
    Başka bir gün…
    “Hayatım, bugün yemek yapamadım. Dışarıya çıksak diyorum.”
    “Yine mi? Ama çok yorgunum, şöyle evimde dinlenmek istiyorum. Dışarıya hafta sonu gideriz.”
    “Annem haklıymış. ‘Bu adamı değiştiremezsin’ demişti de inanmamıştım.”
    Kimse ‘ben onu değiştiririm’ demesin…
    Birbirini değiştirme hayaliyle kurulan bir aile tablosu bu.
    Her iki taraf da
    “Acaba eşimi nasıl mutlu ederim?”
    yerine
    “Nasıl değiştiririm?” sevdasında.
    Daha doğrusu “güç savaşında”.
    Oysa eşler güçlerini” değişim savaşı”nda tüketmek yerine mutluluğu yakalamak yolunda sarf etmeli.
    Evlilik,
    “Ben seni adam ederim”
    yerine
    “ben seni mutlu ederim”
    düşüncesi üzerine kurulmalıdır.
    O zaman evin pencerelerinde mutluluk meltemi eser.
    Saksılarında huzur çiçekleri açar.
    Odalarında şen kahkahalar çınlar.
    Eşler, birbirini mutlu etmek için yarışır.
    Planlar, “onu nasıl değiştiririm” yerine “onu nasıl mutlu ederim” üzerine yapılır.
    Mürebbiye gibi değil, psikolog gibi davranılır.
    “Değişim savaşı” vererek ne kendisini tüketir ne de eşini.
    Aksi halde kadın “dırdırcı”, erkek “baskıcı” mutluluksa “toz-duman” olur.
    Bu sebeple, evlenecek gençler, ruhen uyum sağlayabilecekleri kişileri seçmelidir.
    “Ben onu değiştiririm” diye düşünerek başlıyorlarsa, boşuna evlerini dayayıp döşemesinler. Silahlarını yağlasın, kelime mermilerini yığsın, savaş yerlerini belirleyip sığınaklarını hazırlasınlar.
    Gelin arabasının arkasına da “Evleniyoruz mutluyuz” yerine “Evleniyoruz savaşa gidiyoruz” diye yazmayı unutmasınlar.
  • Mumlar söndüğünde köyde, hepimiz toplanırdık ninemin dizinin dibinde. Çiçekli bir fistanla yamalanmış bir elbise. En çok dikkatimi çeken buydu çocuk aklımla. Hâlâ hayretle hatırlarım... Nineme sorduğumda uyumuna rağmen fistanı, ellerimde tutarak çiçekleriyle, bahar gibi bakardı, genç kız gözleriyle... Ve anlardım ve elbet ki yıllar sonra çok daha iyi anladım bu fistan genç kızlığının, evlendiği o ilk zamanların hatırasıydı. Dedemin hatırası.

    Bu mu gızım? derdi, okşayarak çiçekleri...
    Başımla onaylayarak, birgün o güzel gözlere bir parçada olsa sahip olabilmeyi dilerdim. O sevince, o sadakate…

    Dedenin hatırası ya, kıymetlimdir, kıymetli… Yiyecek ekmeğimiz dahi yokken ve üstüm başım çok daha çiçekken, güldü o an; ahada bu kumaştan elbise almıştı bana.
    Öyle güzeldi... Pembe sarı iri gülleri ve beyaz tomurcuklarıyla öyle güzel... Solmadı ha, solmasın diye de nasıl çabaladım gızım.. Giymeye kıyamadım çoğu zaman. Giydiğimde ise dedene giydim en çok. Kahvesini yaparken, aşını pişirirken, bebesini taşırken, onun göreceği yerlerde giydim. Çoğu zaman görmezdi ya yorgunluktan. Acırdı elleri topraktan. Toprak ki bizim herşeyimizdi. Toprak…
    Bakışları yeniden yaşlanmıştı sanki.. Beli çok daha büküktü şimdi. Yorgun ve yalnız. Dedemden sonra, yaşlanmıştı…

    Haydin bakalım toplaşın daha çok yanıma da masal anlatayım size, sesiyle irkildim. Bir masalın içindeydim, başka bir masala ihtiyacım var mıydı?


    ... Pencerenin hemen yanındaydım ve çaktırmadan pencerede asılı perdeden küçük bir parça yama alırken kendime, sadakatten, o sevinçten pay sahibi olduğumu düşündüm. Öyle mutluydum, döne döne kutladım beni. Benimde bir dedem olacak!! dedim. Beni gören annem ise, yan odada duaya duran ninemi unutup çığlığı bastı!!

    Yaramaz seni!! Bir perdeyi kesmediğin kalmıştı, gel buraya!!
    Anne terliklerinin isabet noktasının ki ne kadar tuttuğunu bilirsiniz. Hesaplarımıda katarsak durum dahiline, o an kaçmam gerekti. Ama ben kaçmak yerine bulunduğum yerde dimdik durup, afacanlığımı güçbela saklayıp,

    “Ninemde de var aynısından!! “ dedim.
    Ninem ise odadan çıkıp ve büyük ihtimal duasını tamamlayamadan,
    “ Bende de var ya, hemde çiçekli ve aradığım böyle birşeydi” dedi.
    - Anne, kemirir bu senin evini. Böyle durduğuna bakma, uysallığına, 10 çocuğa bedeldir.
    Utanmıştım o an, tüm afacanlığım kristal bir vazo gibi tuzla buz olmuştu gözlerini görünce... Perdenin o bir parçasını ninemin ellerine bırakırken, hiçbir şey söyleyemedim.
    O ise bebeğine elbise yapalım mı? dedi.
    Bebeğim yok ki nine dedim..
    Olmaz tabii afacan, dedi, saçlarımı şevkatle okşarken.
    O halde sana bir bebek yapmalı...
    ...

    Hiçbir şey onun kadar güzel değildi. Yalnız bir fark var ki ninemin perdesinin o bir köşesinin yanında, çok daha sonsuz güzellikte bir şey. Ninem, dedemin fistanının o son parçasını bebeğime etek dikmişti ve bendeki tülde üst olmuştu ona. Öyle güzeldi ki..
    Pembe yün ipliklerle diktiği saçlarını toprak elleriyle okşarken,
    Sen birgün bu kızdan da güzel bir kız olacaksın yavrum, dedi.
    Koyu kahve gözlerle bakarken nineme ve sonra bebeğe..
    Ve birgün dedeyi de bulacaksın, dedi.

    Kalp atışlarında kaybolabilirdim, sıcaklığında, beni sararken o kısık seslerle ettiği dualarda..
    Birgün ben de büyüyecektim…

    ...


    Ve şimdi işlemeli ceviz kaplama bir sandığı kaldırırken o bebeği buldum yeniden. Pembe saçlı, gül desenli ve tül elbisesiyle yazgımın gülen tarihçesini. Söz verilmiş bir dost gibi hatıramda olduğu kadar karşımda duruyordu işte… Büyümüştüm ve tek fark dede eksikti.

    Sandığı yavaşça kapatırken sırtımı sandığa verdim ve bebek kucağımda dinlendim, kısacık da olsa bir ömrün, bir nefesle yorgunluğunu atabilmek için.
    Varlığın... dedim bebeğe, varlığın dahi sadakatin ve sevginin en güzel göstergesi.

    O hiç vazgeçemediğim leylak işlemeli kanaviçe örtüsüne sahip yatağımın hemen yanındaki komidinin üzerine koydum bebeği. Sana bir yer bulana kadar yerin burası ve aslında burası!! dedim kalbimi göstererek ve bebeğin saçları çok daha pembeydi şimdi…


    Yağmur.. işte yağıyor. Biten bir haftanın sonunda eve topuklu ayakkabılarıyla yetişen ben. Üstüm başım sırılsıklam ve yağmur, giydiğim beyaz gömlekten tenimi göstermekte. Ne var ki? Pekala normal bakışları altında utanıp sıkılarak eve gitme çabam. Herkesin normal olarak gördüğü ben de nasıl başka... Saçlarım sırılsıklamdı ve durduğum bir trafik. Allahım nasılda bitmeyen bir yol, ne zor bir gün…
    Derken bir omuz çarptı omzuma!! Yağmurdan ötürü çok daha iyi hissettim, tenimdeki dokunuşunu. Boyu benden pekala uzun bir adam. Aramızda pek bir yaş olduğunu düşünmüyorum ve bu genç yaşında, oldukçada yakışan sakalları var.. Güldüm.. Güldüm ya bu fikir geçerken aklımdan.

    Dede de nereden çıktı dedim gökyüzüne bakarken…
    Ah şu masallar…

    Yeşil ışık yanarken ve sırılsıklam halimle bir yandan da üşürken, bir sıcaklık hissettim hemen yanımda. Soğuk ve bir o kadar sıcak bir sıcaklık.. Sol yanıma baktığımda aynı adam. Beni takip etmiş olabilir mi?
    - Üşümüş olmalısınız, kusura bakmayın, dedi.
    Paltosunu çıkarıp ona verirken ve gözlerine bakmamaya çalışırken,
    - Çok kibarsınız ama gerek yok. Yağmur dindi zaten, dedim.

    Yağmur hızlanmıştı ve hemen karşımda bir gökkuşağı. Şehrin tüm kirliliğine rağmen, şehri aşan ve önümde hemen bir gökkuşağı. Pembesi ki nasıl belirgin. Ardıma baktım, görmeyeceği şekilde hızlı hızlı yürürken.. paltosu bıraktığım gibi ellerinde ve gözleri bendeydi.
    İhtimal vermedim, şaşırdım..
    Masallar, masallarda kalmalıydı…


    Eve vardım, kapımı kapattım hızlıca. Ve bir o kadar hızlı bir şekilde ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp banyoya doğru yol aldım. Tam varmışken ve arınacakken düşünceler olduğu kadar kirden, o herzaman odanın dönemecinde duran aynaya takıldım, gözlerimle.
    Büyümüştüm... Uzun siyah saçlarımda damlayan suların fayansta biriken yoğunluğunda tekrar söyledim içimden bu sözü.. Büyümüştüm!! Dimdik duruşuyla, kökleri ninem, kökleri annem ve bakışlarının kahvesini o tüm koyuluğuyla babasından alan bir genç kadın olmuştum. Saçlarımı topladım, son bir sözü varmış gibi yağmur tanelerinin saçlarımda, dinlemedim onları.. Yağmur, yağmurda kalmalıydı birazda, tıpkı masallar gibi…


    Saat: 4. Gün hangi gün olursa olsun aynı saatte uyanışım... Bir Cumarteside 5 dakika sonra kalksam hayret.... Seviyorum bu disiplinimi ve hepsini nineme borçluyum. Aynı şevkatle uyandırırdı gün doğmadan. " Güneşten sonra uyanılmış zaman yitirilmiş bir zamandır " derdi..
    Ve güneşle boy ölçüşen ben, perdesiz o geniş pencerelerimden sızan keskin taze ışığa doğru seslenen..

    " Gün Aydın Güneş!! Bak senden önce uyandım!!!
    Güneş ise hiç bozuntuya vermeden, nasılsa dağ tepe yok gördüğün kozunu kullanarak pekala kibirli gözlerle ve beni hiç görmeden, aslında bana doğru o tüm gücüyle parlayarak, gün aydın " derdi..

    Gün Aydın!!


    Üstümü başımı güzelce giyip ve bugüne özel, bana özel bir günde.. tatil günümde en sevdiğim ve vazgeçemediğim boyu dizlerimde buz mavisi elbisemi giyip yollara düşmekti çabam. Hiç bilmediğim... Telefon yok, aramalar yok.. Sadece ben. Şehre rağmen, yaşamla sadece ben…

    Bebeğimle gözgöze geldik o an, beni unutacak mısın der gibi bir bakış attı, gördüm..
    Unutulur musun? dedim ve kafası çantamdan sarkacak şekilde, aslında onunda bu geziden eğlenme payında yollara düştük birlikte.
    Kaldırımlar dünün hatırasını taşıyan yağmur birikintilerindeydi. Kurutamamıştı, gücü yetememişti şehrin yağmur damlarını yok saymaya. Gün ışığında parlarken herbiri ve kırık beyaz babetlerimle incitmekten korkarak yürürken, bir balerin gibi yollarda, rüzgarda bana eşlik etmekteydi...

    Bebeğimin pembe saçlarının birkaç tutamını ve saçlarımı uçuşturan rüzgar... Gözlerim hafifçe kapalı, dudaklarımda sevdiğim bir şarkı…

    Fotokopi makinasından çıkmış insanların içinde bir ben..
    Aykırı? Hayır sadece İnsan.. Yaşamaya çalışan ve onu dinleyen…



    O an bir şarkı daha derken içimde ve bebeğim bir önceki şarkıyı hâlâ söylerken birşeye çarptım. Duvar desen değil, yastık desen sokağın ortasında işi ne? Soğuk sıcak arası bir şey....

    Gözlerimi açtım, bakışlarımı kaldırdım.
    O oradaydı..
    Yağmur adam..


    Ve yağmur yağdı yeniden...
    Hava günlük güneşlik, gökkuşağı birşeyi bekler gibi çıktı çıkacak…
    Yağmur yağdı, gözlerine bakarken.


    Saçlarım ki pembeydi artık, onun ise sakalları bu yüzden vardı;
    O dedeydi…

    Yağmur yağdı ve asla dinmedi….

    ...


    Ee nine sonra ne oldu??
    Böyle işte çocuklar masalımız...
    Peri kızı nerede hani bu masalda nine? Peri var demiştin, dedi çocuklardan biri… Peri ya... Siz periyi kanatlı, gerçekten sihirli bir şey mi zannettiniz? " Gerçek sihir sevgidir " çocuklar ve peri dahil biz insanların gizemi onu anlamadıklarına, çözemediklerine, aykırı gördüklerine verilen bir addır. Asıl sihir sevgidir…


    Siyah saçlarıyla izliyordu tüm masalı..
    Gerçek olabilir miydi tüm bunlar? dedi küçük kız...
    Sevgi sihirdi evet ama gerçek gerçekten olabilir miydi?
    Üstelik " Başlangıçlarla…"

    Odanın tahta kapısını yavaşça kapatırken küçük kız, pembe sarı ve beyaz çiçekli basmasıyla.. Saçlarının ucunda beliren bir renk vardı.
    Nine gördü, çocuklar gördü...
    Bir çocuk ki bakışlarını ayırıp ve tüm bakışları gördüğü şeyde toplayacaktı biraz sonra...
    Küçük parmaklarıyla pencereyi işaret etti, aslında ardını...
    Yağmur yağıyordu.
    Dinmeyecek bir yağmur...
    Ve bu yağmuru ki sadece kalbiyle görebilenler farkedebilirdi.
    Islanmak ki çok büyük bir marifet ve sihir...
    Tıpkı sevgi gibi,
    Başlangıçlar gibi..
    Hep yeniden bir sesle....


    " https://soundcloud.com/...e-willow-maid-erutan " :)

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim...
    Sevgiyle parlayın :)
  • https://hizliresim.com/1EWN2j
    Beş yıl.. Dile kolay beş yıl birbirlerini sevmişler olmaz denildiği halde. Şimdi olan sevgiler gibi saçma sapan, boş değil gerçekten sevmişler. Tertemiz, sonsuz, adam gibi. Büyük olan defter  bunun kanıtı. Babam annemden ayrıyken yazmış beş yıl boyunca bütün sayfaları dolu. Dolu dediğim yazı ile değil aşk ile.. İkinci cüzdan ise bilinen evlilik cüzdanı son sayfasına koymuşlar bu cüzdanı. O sayfalarda yazan kavuşacağız sözünü kanıtlamak için belki de. Kocaman bir defter, kocaman bir kalp ve kocaman bir aşk. Şimdikiler gibi seni seviyorum dememiş hiç. Seni seviyorum demek kolay da insan gerçekten sevmeli işte. Bir sayfasında söyle yazmış babam, "Daha ilk gün sevmiştim seni.." ne kadar da güzel değil mi?Daha ilk gün sevmiştim.  Aradan 24-25 yıl geçmiş ama babam hala annemi ilk günkü gibi seviyor..sadece babamın aşkından bahsetmek olur mu? Bir de annemin ki var. Bir gün bir şarkı dinlerken şarkıda "bende bir resmin var yüzüme bakmıyor." diyormuş. Annemde nasıl daldıysa "yooo bendeki resim bakıyor" demiş. Hala bahseder yengem. Dalga geçerler annemle. Yani anlayacağınız sevgi iki günlük değildir. Sevgi eve işten geç geldi diye kavga etmek hiç değildir. Olmuyor demek hiç hiç değildir. Eğer olmasaydı annem ve babam evlenmezdi, evlenemezdi.  Annem beni bıraktı der başkasıyla evlenir,  babam o olmazsa Ayşe olur der başkasıyla evlenirdi.. Onlar da yaşamadı mı zor günler elbet yaşadı. Ama onlar vazgeçmedi hiç birbirlerinden.Bunları bir düşünün. Gerçekten sevgi neymiş bir görün.. Seni seviyorum demekle olmadığını bir görün aşkın.
  • PEDRO PARAMO
    Yazar: JUAN RULFO
    Çeviri: SÜLEYMAN DOĞRU
    DOĞAN KİTAP 3. BASKI


    *** İYİLİĞİN KARŞITININ HİÇBİR GERÇEKLİĞİ YOKTUR.

    ÖKLİD

    130 Sayfalık bir kitap Pedro Paramo. Kitabı okunmaya bitirdiğimde aklıma ilk gelen şu oldu: iç içe olan 3 öyküyü içeren 130 sayfalık dev bir roman ve acaba kaç yazar bu kadar kısa sayfaya bu kadar olay kurgusunu bu kadar anlatıcı ve zamana sığdırabilirdi. Kitabı elime alıp okumaya devam ettikçe karşıma zamanın, anlatıcıların ve mekanların değiştiğini gördüm ve ister istemez notlar alıp okumaya devam etmek zorunda kaldım. Kitaba olan hayranlığım her sayfasını çevirdikce artarak devam etti. Juan Rulfo ya hayranlığım kitabı 2. kez okuduğumda bir kat daha arttı. Çünkü farklı anlatıcılar farklı zamanlar ve iç içe geçen 3 öyküde ( yaklaşık 8 sayfa fax kağıdı not tutmama rağmen) ve bunların birleşmelerinde kurgularında ben tek hata bulamadım.
    Juan Rulfo Pedro Paramo kitabında bazı cümleler varki anlattığı mekanın fotoğrafını öyle bir çekmişki anlatısında tek bir toplu iğne başı kadar ışık dışarı sızmıyor bana göre.
    Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazarı Gabriel Garcia Marquez, yoksulluk içinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazılış sürecini daha sonraları anlatırken, edebiyat çevrelerinden bir dostunun bir gece evine geldiğini ve “Sen yazı yazdığını sanıyorsun. Al da bunu oku.” diyerek Marquez’in önüne bir kitap attığını anlatır. Arkadaşı gittikten sonra Marquez kitabı büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla okur. Bitirir ve yeniden bir kez daha okur. Kitabı bıraktığında tanyeri ağarmaktadır. Kitap Juan Rulfo’nun “Pedro Paramo” sudur. Marquez kitaptan o denli etkilenmiştir ki Yüzyıllık Yalnızlık eserinde Pedro Paramo’dan bir cümle alarak Rulfo’ya bir selâm gönderir. Susan Sontag’a göre Marquez, Pedro Paramo’yu ezbere bilir. Pedro Paramo’nun hayaletlerle dolu kasabası Comala, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık eserindeki Macondo kasabası için bir esin kaynağı olmuştur. (ALINTIDIR.)
    Juan Rulfo Pedra Paramo; umarım ki romanın roman tadında nasıl olabileceğini, roman kurgusu, romanın anlatıcıları, mekan ve zaman geçişlerini daha iyi anlamak ve hissetmek adına 130 sayfaya bunları sığdırabilmenin muhteşemliği gözden kaçırmadan okunması gerektiğine inancımı bu kitap perçinlemiştir.

    *** Kitabı okumayanların bu noktada sonra okuyup okumaları kendi tercihleridir.

    *** Bu noktada sonra yazacaklarım tamamen 3 kurgu ve öyküyü sayfa sayıları ile anlatmaktadır.

    Bana göre kitap muhteşem bir girişle başlıyor.

    Comala’ya geldim, çünkü bana babamın burada yaşadığı söylendi, Pedro Paramo adında biriymiş. Bunu bana söyleyen annemdi. Ben de o öldükten sonra babamı görmeye geleceğime söz verdim. Bunu yapacağımın bir kanıtı olarak da ellerini sımsıkı tuttum, zira o sırada annem ölmek üzereydi ve ben de her türlü sözü verebilecek durumdaydım. ‘’ Onu ziyaret etmeyi sakın ihmal etme – diye nasihat etti bana-. Bu isimle ve başka isimlerle tanınıyor. Seni görmekten mutluluk duyacağına eminim. ‘’ O anda bunu yapaçağımı söylemekten başka bir şey gelmezdi elimden ve bunu o kadar çok tekrarladım ki, ellerimi onun ölü ellerinden uzun uğraşlar sonucu kurtardıktan sonra bile aynı şeyi tekrarlamaya devam ediyordum. Sayfa:7
    Bana göre roman adına muhteşem bir giriş paragrafı ile başlıyor roman. Şimdiki zaman ve geçmiş zaman dilimini içeren bir anlatıcı ve bu anlatıcı Pedro Paramo isminde bir babanın oğlu ve annesi ölmek üzere iken ona söz vermiş hiç tanımadığı babasını bulmak adına Comala’ya geldiğini söylüyor bize.
    Juan Rulfo romanını öyle incelikle dokumuş ki; Pedro Paramo isminde hiç tanımadığı bir babayı Comala’ya aramaya giden anlatıcının ismini karşımıza Sayfa:63 Sayfa:65 ve Sayfa:81 de aşağıdaki şu paragraflar da hem ismi hemde ölmüş olarak çıkarmaktadır. ))
    *** Seni öldürenin havasızlıktan boğulma olduğuna mı inandırmak istiyorsun beni, Juan Preciado? Seni köyün meydanında, Donis’in evinden çok uzakta buldum; o sırada yanımda o da vardı ve senin ölü numarası yaptığı söylüyordu. İkimiz birlikte seni gölgelik bir yere sürüklediğimizde, korkudan ölenlerin öldüğü gibi kasılmış ve kaskatı kesilmiştin. O bahsettiğin gece soluyacak hava olmadığı için, seni taşıyacak ve sonra da gömecek gücü kendimizde bulamamıştık. Ve gördüğün gibi, şimdi seni gömüyoruz. Sayfa 63
    *** Bunu sana da aha ilk başt söylemiştim. Babam olduğu söylenen Pedro Paramo’yu bulmaya geldim. Beni buraya bir hayal getirdi.
    ***Burada sırtüstü yatmış, yalnızlığımı unutmak için o günleri düşünüyorum, çünkü buraya sadece bir süre için yatmış değilim. Ayrıca yattığım yer annemin yatağının üzeri değil, ölüleri gömmek için kullandıkları türden siyah bir tabutun içi. Çünkü ben ölüyüm. Sayfa 81

    Pedro Paramo’nun hikayesi ile başlamak istiyorum ve kitap da şu cümleyi paylaşmadan başlamak istemedim.

    ***Bana kalırsa, o kötülüğün ta kendisi. Pedro Paramo işte bu.
    Pedro Paramo kesinlikle kurnaz bir adam ve kendi çıkarları adına her yolu tercih eden her yol kendince kullanan bir adam. Borçlarından kurtulmak adına toprak ağasının ölmesiyle birlikte her şeyin tek sahibi olan Dona Dolares’ e evlenme teklifi etmiş ve evlenmiştir. (Dona Dolares Juan Preciado annesidir.) Bunun ile birlikte tüm mirasın tek başına Pedro Paramo’nun hakimiyetine geçmiştir.
    *** Dolares’i ikna etmek çok kolay oldu. Hatta teklifi duyunca gözleri parladı ve suratı allak bullak oldu. Sayfa:43
    Bir yıl sonrasında Pedro Paramo’dan nefret etmeye başlayan Dona Dolares oğlu Juan Preciado’yuda yanına alarak bir daha geri dönmemek üzere kızkardeşi Gertrudis’in yanına gider. Sayfa:22-23
    Yıllar sonra ölmek üzere iken oğlu Juan Preciado ( giriş paragrafdaki anlatıcı) vasiyet etmiştir.
    *** Gidip ondan bir şey isteme sakın. Bizim olanı talep et. Bana vermek zorunda olduğu ama asla vermediği şeyi… Bizi unutmuş olmasını ona pahalıya ödet, oğlum. Sayfa:7
    Pedro Paramo için her şey kendi çıkarları içindir.
    1926-1929 yılları arasında ki iç savaş sırasında devrimcilere vaade bulunmuş hiç birini yerine getirmemiş kendi adamlarını göndermiş avukatı bile gitmek istediğinde hiçbir ödemesini yapmamış parasının tamamını bile yatırımlarda olduğunu söyleyecek kadar utanmaz bir kurnazlık sergilemiştir. Sayfa 103-110

    Tüm Media Luna Pedro Paramo’nun hakimiyetinde acımasızca hüküm sürmektedir.

    ***Şu tarafa bakın dedi katırcı birden durarak bana. Domuz mesanesini andıran şu tümseği görüyor musunuz? Media Luna işte onun hemen arkasında. Şimdi şu tarafa dönün. Şu tepenin doruğunu görüyor musunuz? Oraya bakın. Ve şimdi de şu tarafa dönün. Şu çok uzakta olduğu için zar zor seçilen doruğu görüyor musunuz, peki? Güzel, işte bir uçtan diğer uca tamamı Media Luna. Bir başka deyişle, göz alabildiğine uzanan arazinin tümü. Ve bütün bu topraklar ona ait. Gerçek şu ki, biz Pedro Parama'nun çocukları olmamıza rağmen analarımız bizi bir hasırın üzerinde doğurmuşlar. Ve işin en gülünç yani bizi vaftiz olmaya o götürmüş. Siz de bunun aynısı yaşamış olmalısınız değil mi? Sayfa 10-11
    Bu arada başka karakterlerde var devam eden Pedro Paramo’nu Hikayesinde. Ölen oglu Migael Paramo.
    *** Hepsi Miguel Paramo’yla başladı. Öldüğü gece ( Tüm roman kahramları ölüdür aslında ) Sayfa:25
    *** Eduviges Dyada & Kardeşi Maria Dyada& Daminia Cisneas& Peder Renteria& Pederin Yeğeni Ana….


    Pedro Paramo’nun çocukluk aşkı Susana

    *** Seni düşünüyordum, Susana. Yemyeşil tepelerin üzerinde rüzgar çıkınca kağıttan uçurtmaları uçurduğumuz o günleri. Tepenin üzerindeyken aşağından gelen köyün sesini işittik; derken birden rüzgar şiddetlenir, kınnap elimizden kaçacak gibi olurdu. Susana, bana yardım et. Ve yumuşacık eller bizim ellerimizi sıkıca tutardı. Sayfa 17

    Çocukluk aşkı Susana Babasına mektuplar yazar Babasına çiftliğin kahyalığını teklif eder sırf onu görmek yanında olmak için Susana ‘nın babası Bartolome ise bırakın okumayı mektupları alır almaz yırtıp atar. Safya:82 Madenci olan babası Bartolome den tek istediği en değerli en güzel yaptığınız şey kızınız der.

    *** Bartolome San Juan , ölü bir madenci. Susana San Juan, La Andromeda madenlerinde ölmş bir madencinin kızı. Her şey apaçıktı. ‘’ oraya ölmeye gidiyorum ‘’ diye düşündü. Sayfa:90

    Juan Preciado ise Pedro Paramo ile Dona Dolares’in Oğlu. Romanın ilk anlatıcısı; Juan Rulfo Pedro Paramo kitabında değerli cümleleri ve Comala köyündeki anlatılarını yazmadım tasvirlerini okumak anlatılarında ki değerli cümlelerini de Romanı okumak isteyenlerin zevkine bırakarak yazmıyorum. Perspektifin düzleme indirgendiğinde mükemmellik insanüstü bana göre...

    *** Hayali kötülük denen şey romantik ve çeşitlidir. Gerçek kötülük kasvetli, monoton, boş ve sıkıcıdır. Hayali iyilik sıkıcıdır. Gerçek iyilik ise daima yeni, muhteşem ve baş döndürücüdür. Dolayısıyla ‘’ hayali edebiyat’’ ya sıkıcıdır ya ölümsüz, ya da ikisinin bir karışımı
    SIMONE WEIL

    *** Ad perpetuam memoriam
  • Fakir Baykurt’un Annesiyle Yaşadığı İlginç Anısı
    Kahveden gelen güzel kokulara dayanamayan,
    Fakir Baykurt annesine “Çay isterim, ille de çay!” diye tutturmuş.
    Annesi ise bu isteği geri çeviremez.
    Fakir Baykurt’un elinden tutup kahveye götüren annesi,
    kahveci Topal Hüseyin’i yanına çağırıp, Hüseyin bir bardak çay getir benim oğlana” der.
    Çay geldikten sonra ise o an ki heyecan ile çayın nasıl içileceğini bilemeyen
    Fakir Baykurt sıcak çaydan büyük bir yudum aldıktan sonra ağzı yanınca bardağı birden yere fırlatır.
    Çay bardağı toprağa düştüğü için kırılmasa da Fakir Baykurt annesinin ona tokat atacağını düşünür.
    Fakat öyle olmaz, Annesi Topal Hüseyin’i çağırıp bir çay daha getirmesini ister.
    Fakir Baykurt’a ikinci çay geldikten sonra bu kez çayı üfleyerek içer.
    Yıllarca annesine o gün niye kendisine tokat atmadığını sorsa da annesi
    bu soruyu hep cevapsız bırakır…
    Fakir Baykurt’un annesi bu sorunun cevabını yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı
    köy okulunda verir.
    Annesi Elif Baykurt’un dersine girdiği o günü ise şu sözlerle anlatır;
    Sınıfta estim, gürledim!.” Ders bitince dışarıda anneme sordum “
    Anacığım beğendin mi öğretmenliğimi?”
    Annem ise “Eh, işte fena değil” dedi. “Müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor.
    Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?” diye sordum.
    Fakir Baykurt’un annesi ise herkese ders olması gereken şu sözleri söyler;
    Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle!
    Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi.
    Dövseydim, o aslan ölürdü!
    Böyle öğretmen falan olamazdın.
    İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol.
    Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!…”