• BEN

    - III -

    Peki bugünlere nasıl gelmiştim? Daha 21 yaşındaydım ama çocukluğumu bile hatırlayamıyorum. Takip edemediğim bir süreç olduğu kesin ama bu halimin başlangıcını kestirememek, nedenlendirememek beni delirtiyor. Neler oldu, neler yaşadım, neler yaşayamadım da buralara geldim, bilemiyorum açıkçası. Yazara göre: '' İnsan, onaylanmak isteyen bir hayvandır. Hatta onay, insan için kan gibi hayati bir ihtiyaçtır ki; tüm 'ruhsal problemler' dediğimiz hastalıklar bir şekilde onay eksikliğinden kaynaklanır.
    Onay takviyesi anne ve babadan başlar. Bu takviye süreci kahvaltı gibi en temel aşamadır. Anne ve babadan sonra bu takviyeye yardımcı olmak üzere bir de 'öğretmen' dediklerimiz görevlendirilir. Ancak öğretmenlerin temel görevi onay vermek olmadığından, onlar bu göreve dolaylı olarak katılırlar. İyi ya da kötü bir onay üçgenine giren çocuk, kendini güvende hissetmeye başlar. Ancak ne acıdır ki, bir üçgen kurulan bu aşamada da çocuk, kendini fark etme gafletine düşmeye başlar. Evet, o da bir bireydir ve olması gereken bir üçgen değil, dörtgendir. Üçgenden dörtgen elde etmek en ızdıraplı aşamadır. Tam bu noktada, aslı ''isyan'', yetişmişler tarafından 'ergenlik buhranları' diye adlandırılan, 'bağırma, öfkelenme, mutsuzluk' dönemleri yaşanmaya başlar. Tüm kavgası bir kenar için olan isyankar, tüm üç kenara da meydan okur. Ancak kendi kenarı için açılacak olan alanın tek anahtarı mantığıdır. Mantık, kendi kenarı için açması gereken alanı sağlamak amacıyla diğer kenarlardaki zayıflık ve boşlukları gözetir ve bulabildiği zayıflık ve boşluklardan kendi kenarını oluşturma aşamasına geçer. Bu aşama, tüm kenarlar yok olana kadar devam eder ki, isyankar, her kenar zayıflığında ya da eksilişinde yeni bir denge kurmak ve bunu yaparken eksilen ve kalan kenarları gözetmek zorundadır. Daha kendi kenarını tam olarak oluşturamayan isyankar, diğer kenarların sürekli bozulan rijitlikleri yüzünden, bir türlü bitmek bilmeyen sarsıntılarla uğraşmak zorunda kalacaktır. Bu farkındalığa sahip olan bireyler ömür boyu uğraşmak zorunda kalacakları bu sarsıntılarla ya 'ölü gibi' yaşayabilecekler ya da 'yaşayamayacaklardır'. İstisnalar yok değildir ve tabi ki farkında olmayanlar da bu tartışmanın konusu değildir.''

    Peki ben ne biliyorum şu anki durumumla ilgili? Sanırım tek bildiğim yazarın da dediği gibi ölü olduğum; ''Ölüyüm mutlak yolumda, tek bavulum da cesedim. Tüm kesici aletler sevenlerimin elinde, olmasaydı onu da yok ederdim.''
    Karşımda duran tabanca bile annemin üstüne kayıtlı sanki, bir türlü gitmiyor elim. İstemeden de olsa onlara aidim ve onlara borçluyum ya da ben öyle hissediyorum. İçimdeki ses bu duruma hep karşı çıkıyor; sevdiklerime kur yapmak için gelmediğimi söylüyor dünyaya. Haklı da, fakat neden hep ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Somut olarak tamamen bana ait olan bu tabancanın tetiğinde neden babamın parmağı var, ''Sana izin vermeyeceğim!'' diyor? Neden söyleyemiyorum onlara, ''Aldatıyorum hepinizi ölümümle, ayrılmamız hepimiz için daha iyi'' diye? Daha ne kadar aldatabileceğim onları? O kadar iyi ezberledim ki kuralları, en iyi dedektifi bile tutsalar yakalayamazlar beni. İtiraf etsem suçumu ne kadar ceza verebilirler ki bana? Eminim ıslah olmadan salarlar ve aldatıldıklarını öğrendikleriyle kalırlar. Sonra yine devam ederim en büyük günahıma, ne de olsa değişmeyecek ezberler. Yalan makineleri aklayacak beni hep. En iyi yöntem hangisi diye düşünürken ben, soracaklar bana nabzıma bağladıkları yalan makineleriyle, '' Niye dalgınsın yine?'' diye. Cevabı çok iyi öğrendim, kalbimle, damarlarımla. Hepimiz birden '' Hiiiç! '' diyeceğiz, utanmadan gülümseyerek üstelik ve onlar yine inanacaklar başka şansları olmadığından. Nasıl ben istemeden gelmişsem dünyaya, onlar de eminim böyle bir çocuk istemezlerdi, gerçeğimi bilselerdi.
    Tabancamla baş başa ölümü düşünüyorum şu an. Belki hiç öldürmeyeceğim kendimi ama böyle bir süreç yaşamış olacağım yine de. Hanginizin haberi olacak bundan? Öğrenemeyeceğiniz bu gerçek, sizi büyük bir üzüntüden kurtaracak belki, peki ama ben ne olacağım? Bu süreci yaşayan çocuğunuz, bu ölümle yaşayan adamın bilmediğiniz hastalığı sizi mi mutlu edecek, yoksa beni mi diriltecek? Hangi ezberinizde var bu sorunun cevabı, hangi kitabınızda, öğretinizde, sayfanızda..? Şu halimin bir fotoğrafını çekip yollasam size, ne düşünürsünüz bilmem, ama kızacağınızdan eminim. Üstelik anlatamam da sizlere ''Ölülere kızılmaz!'' diye. İlla ki ölmesi gerekir bedenimin ki, inanasınız öldüğüme. Evet, siz bedenimi kanlar içinde görünce anlarsınız kızmamanız gerektiğini? Seçenekler bunlar desem, hangisi olsun isterdiniz acaba? Yoksa bu sefer de sizleri tehdit etmekle mi suçlanırdım? Benim ölümün de dirimin de hayrı yok desem sizlere, ayrılmak isteyen sevgili bahanesi der geçer miydiniz? Ya da tüm bunların hepten ergenlik buhranları olduğunu düşünüp, nasıl olsa biter diye geçiştirir miydiniz?

    ...

    Ama ispatlamama az kaldı. Göreceksiniz, duyacaksınız ve tüm duyularınızla algılayacaksınız benim hissettiklerimin gerçekliğini ve tedavisiz bir ben olduğunu bende. Yanlış anlamayın, kızmıyorum kimseye, suç ya da suçlu olmadığının farkındayım. Nedensiz bir ben varım ortada ve tüm sorun bu. Evet, problem benim var oluşumla ilgili. Var oluşum hataysa, hayatımın da telafi olduğunu söyleyebilirsiniz bana. Ama ben bunu da reddediyorum. Adem ile Havva’nın suçlarının sorumlusu ben değilim. Redd-i miras, bu yaptığım. Hayırsız evlat damgası basabilirsiniz bana, umurumda da değil. Tüm insanlık da bilsin bunu, bazı miraslar kabul edilemez. Gücüm yok bu telafi için üstelik, tabancamı koymuşken karşıma ya da ben oturmuşken onun karşısına. Şükretmekten de bahsetmeyin sakın bana. Dedim ya insan bencildir. Başkasını düşünmez ve kendisinden daha kötü durumda olanlar için üzülmez, acır sadece, acır ve rahatlar. Derdim ne acındırmak kendimi ne de şükretmek. Ayrıca kim daha kötü durumda? Ölçütleriniz neler, ''huzur ölçer'' diye bir şey icat edildi de haberimiz mi yok? Bana bakıp şükretmek isteyenler buyursun, ona ''Eyvallah'' derim ve başkalarının mutlu olması için elimden geleni yaparım bu konuda. Nasıl olsa bir uğraş değil bu benim için, oynamam da gerekmiyor. Hatta saf iyilik olduğunu bile söyleyebilirim bunun ki bir çıkarım da yok kimseden karşılığında. Gelin izleyin beni, acıyın, sevinin ama bana belli etmeyin. Sadece belli etmeyin, yoksa sizi de zehirlerim içinden çıkılmaz sorularımla. Ne dost ne düşman olalım. İki türlüsüne de gelemezsiniz emin olun. Kimseye kızmıyorum dediğim gibi, isyan ediyorum sadece. Kendi beynimin akustiğinde kendime anlatıyorum her şeyi. Söz, ele de vermeyeceğim sizleri. En kötü düzen, düzensizlikten iyidir ne de olsa!!! Söz veriyorum, kışkırtmayacağım aç insanları, yazarın yaptığı gibi; ''Doyurun karınlarınızı en illegal yollardan. Korkmayın, doldurun hapishaneleri. Sizin için yeni hapishane açamayacaklarına göre, emin olun aftan karnı tok çıkarsınız. Üstelik devlet de başka çözüm yolları arar açlığınıza. Her türlü kazanan olursunuz!'' Demeyeceğim kimseye. Neyse kızmayacaktım kimseye, ama yine sinirlendim elimde olmayarak. Size değil ama merak etmeyin, plansızca başladığım bu yolculuğuma. Alışamadığım bu ezbersiz hayatıma. Düşüncelerimle eylemlerimin tutarsızlığına. Her şeye ama size değil. Alışamadım bu hayata. Ve tüm alışamadıklarımız gibi bocalıyorum işte. Utanıyorum mesela, ''iyi değilim'' demeye. Çünkü alıştırmamış annem beni buna. Keşke alıştırsaydı da en az yalanı ben söyleseydim… Ona da kızamıyorum ki, o da öyle öğrendi, annesi-babası da, onların ki de... Soy ağacımızı çıkartmalıyım; çizmeli, yazmalı bir kağıda ve bu hatalı gen nerede, bulmalı. Rahmetlilerden en az kaybı verecek şekilde silmeli ki, manşet olmayalım giderayak, ''Cinnet geçiren torun, aile katliamına yol açtı!'' diye. En az kayıpla kazanmalı bu savaşı…
  • Bu kitaba inceleme yazmayı kendime görev biliyorum.Yazıyorum;çünkü kıyıda köşede kalmamalı.Yazıyorum çünkü boşanma haberleri o kadar fazla ki.Yazıyorum çünkü aile dediğimiz o toplumun en küçük ama mihenk taşı gün geçtikçe yozlaşmaya başladı.Bu kitabı keşke din derslerinde,sosyal bilgiler derslerinde falan okutsalar,evlenen insanlara nikahta hediye etseler mesela Harika olurdu gerçekten.Tamam şimdi incelemeye geçiyorum,şimdiden sürç-i lisan edersem affola.Hadi başlayalım :)

    Öyle bir zaman dilimindeyiz ki televizyonlardaki dizilerde sürekli aşk özendiriliyor,para için yapılan evlilikler görüyorum örneğin,ensestler falan zaten hak getire.En son ne zaman gerçekten bir aileyi ele alan,aile olmanın ne demek olduğunu bizlere gösteren bir dizi izledik ki? Benim muhtemelen en son yedi numara,ekmek teknesinde filan o his kaldı,bir daha da aynı duyguya tv dizilerinde denk gelemedim vesselam.Kitabı okumadan birkaç hafta önce yaşadığım konuya değinmek de istiyorum.İsmini vermek istemediğim bir Arkadaşım,18 yaşında henüz,nikahı olalı bir ay oldu olmadı.Eşinden şiddet gördüğünü,nikahtan sonra çok değiştiğini,eşinin onun kapanmasını istediğini aksi takdirde onu boşayacağını,sürekli öldürmekle tehdit ettiğini anladı.Dinledikçe nutkum tutuldu gerçekten.Arkadaşıma önce peki güzel bi dille konuşsan diye tavsiyelerde bulundum,sürekli denedigini ama fayda etmediğini anlattı.Bunun üstüne çekmek zorunda değilsin dedim.Yani ailene anlatsan durumu bilmeye hakları var dedim.Aileme anlattım ama kocan senin o biz karışamayız dediler,zaten daha nişanlıyken atmak istedim elaleme rezil mi edeceksin bizi deyip izin vermemişlerdi dedi.İşte o zaman daha büyük bir şokla karşı karşıyaydım.Evlilik gibi o kadar büyük bi şeyin elalem ne der düşüncesiyle zorla gerçekleştirilmesi ne büyük bir cahillikti allahım! Evlilik dedikleri şey bu mu yani? Ya da evlilik anlayışları? Hayır arkadaşlar ben öyle yana yıkıla aşkla yapılan ya da hormonların etkisiyle gerçekleşen evliliklere de inanmıyorum.Benim evlilik anlayışım bu değildi en azından Halen değil.Mustafa Ulusoy’la beraber aslında benim evlilik anlayışımın doğru olduğunu gördüm.Evlilik illa olmak zorunda mıdır sorusundan yola çıkarak kendimce çıkarımlarımdan da bahsedeceğim elbette.

    1.Evlenmek zorunda değilsiniz.Hiç kimse buna mecbur değil.Cok isterseniz yalnız başınıza da bir hayat elbette pekala sürdürebilirsiniz.Kimsenin sizi evde kalmış diye nitelemeye hakkı yoktur.He benim fikrim yol arkadaşı eğer doğru insansa hayırlıysa güzeldir.Birçok güzel şeye hayatınızda vesile olabilir.Kaçınılmaz o sona,ölüme giderken doğanın gerektirdiği gibi birlikte yaşlanmak fena bir fikir de değildir.Benim içimi gıdıklıyor,ama dediğim gibi bu karar da size aittir.

    2.Diyelim ki evlendiniz.Bence evlilikte elbette sevgi önemlidir,ama saygı ve paylaşım olmadan ben bir evliliğin süreceğine inanmıyorum.Sürse bile bu yalnızca alışkanlıktan ibaret olacaktır.Yani akşam eve gelindiğinde sorulan “Günün nasıl geçti canım?” “Bugün neler yaptın eşim? “ gibisinden sorulan bence oldukça önemlidir.Ya da evde bir sofra başında edilen sohbetin,sofradan sonra çayını yudumlarken o gün denk geldiğin bir olayı,okuduğun kitaptan bir kesiti yol arkadaşına bahsetmek tadından yenmeyecek kadar lezizdir.Bircok evliliğin bitme sebeplerini ben kendi adıma adamın eve geldikten sonra tv den gözünü hiç ayırmamasına,kadının asık suratlı bir vaziyette sürekli sorgulamasına,eşlerin birbirinin halini hatrını sormamasına bağlıyorum.Mustafa Ulusoy da tam olarak burada “Kainat,muhabbet üstüne kuruludur.Muhabbet ediniz”diyor.

    3.Toplumun ve çoğu kız arkadaşımın kanayan yarası “Sevdiceklerin Ailesi.Yani kayınvalideler,görümceler,kayınpederler varsa kayınlar.” Gelinini asla istemeyip oğlunu sürekli gelinine karşı dolduran kayınvalideler mi dersiniz,ya annen ya ben diye hiç tasvip etmediğim bir şekilde eşlerini annesiyle kendisi arasında tercih yapmak zorunda bırakan gelinler mi aman yarabbii!! Kendi adıma kayınvalideciğimi öz annemden ayırt etmeksizin seviyorum.Bugüne kadar asla bana saygısızlığını görmedim elimden geldiğince saygıda da asla kusur etmemeye özen gösteriyorum.He peki o bana karşı negatif davranmış olsaydı ne olurdu derseniz saygıyla kalbimi görmesini beklerdim.Düşünsenize bir gün allah korusun annenize babanıza bir şey olabilir ve o insanlara gönül rahatlığıyla anne baba demek,bir annem babam daha var çok şükür diye kendinizi avutmak ne güzel bir şeydir.
    “Kadın,adamın ailesinin içine karışacak.Adamın ailesini zaman zaman tek başına,zaman zaman kocasıyla ziyaret edecek,onları evine davet edecek.Aile ziyaretinde konuşacak,muhabbet edecek,sofrayı kaldıracak,bulaşıklarını yıkayacak.Öyle misafir gibi oturup süzüm süzüm süzülmeyecek.Kitabını alıp odaya kapanmayacak.Ağzı biraz laf yapacak.Adamın ailesine biraz evlatlarını övecek,onların Gönüllerini okşayacak bir çift laf edecek.” İşte aynen böyle yazıyor kitapta ve çoğu yerine harfiyen katılıyorum.Ve burda yazan birçok şey adamın kadının ailesine karşı davranışları da böyle olmalı diyorum.Her şeyden önce gelin kardeşlerim sevdiğiniz beyleri 9 ay karnında taşıdığı,emek verip bu yaşa kadar getirdiği için saygıyı kesinlikle hak ediyorlar.Siz bir büyüklük yapın ve iyi davranın bakın onlar da bir yerden sonra utanacaktır.Güzel şeyler güzel şeyleri doğurur hadi bakalımmm:)

    4.Zaman zaman dağınık çalışan biriyimdir.İstifçilik de ruhumda vardır.Öyle eski kitaplardır,eski eşyalar,kıyafetlerimi bile öyle kolay kolay atamam eskise de.Dedim ya ruhumda var.Bu kadar eşyayla odam elbette çabuk dağılıyor.Tembelligin fıtratımda kol gezip durmasıyla evet toplamaya çalışsam da öyle dağınık durduğu zamanlar da olur ne yalan söyleyeyim🤣 kitaptan sonra aldığım kararlardan birisi:Telefonundaki galerini temizle,eski eşyalarını ayır,eski kıyafetlerini giymedikleri küçülenleri ayır ve ihtiyaç sahiplerine vermek için kolile.Hem böylece israf olmaz,hem de canım odam bir rahat nefes alır,hem de ruhum.
    “Unutma ki,ihtiyacın olduğundan değil de nefsine haz yaşatmak uğruna evine getirdiğin her eşya yaşadığın alanı,tıka basa dolu mekan da ruhunu daraltıyor.Sonra da duvarlar üstüne üstüne gelmeye başlıyor,bu ev beni sıkıyor,nefes alamıyorum diye şekvaya başlıyorsun.Evin nefes alamıyor ki sen alasın.”
    Biliyorum benim gibi istifçi insanlar,eşyalarını atmaya kıyamayanlar Halen var ama napıyoruz ihtiyaçtan fazlasını evde bulundurmuyoruz.Evimize nefes aldırıp biz de bir “oh beee!” Çekip rahatlıyoruz.

    İncelemeyi uzattıkca uzattım,farkındayım.Öyle bir kitap ki daha da uzatılabilirdi.Burada kesiyorum.Umarım doğru yol arkadaşınızı bulabileceğiniz,birlikte çok şey paylaşabileceğiniz,saygıyla ve muhabbetle üstüne bir de bol bol da sevgiyle geçen bir ömrünüz olur.Kitabın hala ders kitabı niteliginde okutulması taraftarıyım.Herkese keyifli okumalar şimdiden:))
  • «Biraz Gelir misiniz?» adlı oyunumda,
    Misa adlı bir küçük çocuk, babası Mateh Usta'nın yaptığı
    bir müzik aygıtını sokaklarda satar. Misa bigün satış hesabını
    babasına tam getirmeyince Mateh Usta kızar.
    Karısı, Mateh Usta'ya,
    — Üsteleme canım, belki çocuk kozhelvası almıştır... der.

    Bu oyunu, Almancaya çeviren de, İngilizceye, Yunancaya çeviren de,
    sanki ağızbirliği etmişler gibi, mektupla bana
    kozhelvasının ne olduğunu sordular.
    Ben de mektupla anlattım.
    Bu kez yine üçü de, «Neden kozhelvası da, başka bişey değil,
    çukulata filân?...» diye sordular.
    Bu sorularına cevap veremezdim, çünkü anlatması zor...
    Şimdi size anlatıyorum.

    Mahalle Mektebinin kapısı önünde satıcılar, yemişçiler vardı.
    Çocuklar onlardan yemiş alırlardı.
    Bana evden hiç harçlık verilmediği için, ben o satıcılardan
    bişey alamazdım. Yokluk, insanı açgözlü de yapar,tok gözlü de, insanına göre...
    Beni tokgözlü yapmıştı. Ağızlarını şapırdata, şapırdata, macundan
    renklenmiş dillerini çıkarıp dudaklarını yalayarak horozşekeri,
    elmaşekeri, macun, fındık, fıstık, çekirdek yiyen çocuklara hiçbigün imrenmedim.
    Ama yalnız kozhelvasında gözüm vardı.
    Hiç yememiştim, çok canım çekiyordu.
    O kadar canım çekiyordu ki, pestemalli, külâhlı kozhelvacının camekânına
    bile bakmadan, yanından başımı öteye çevirip geçerdim.

    Bigün bir arkadaşım, kozhelvasından ısırıp geri kalanını bana verdi.
    Umursamazca,
    — İstemem! dedim.

    Annem öğretmişti; para istemek ayıp, sokaktan geçen satıcıdan
    bişey alınmasını istemek terbiyesizlik,
    arkadaşının yediğine imrenip ondan istemek,
    annemle birlikte sokakta giderken bişey istemek,
    hele tutturmak, çok çok ayıp...
    Bunlardan hiçbirini yapmadım.

    Her sabahki gibi erkenden kalkmıştım.
    Annemle babam daha uyanmamışlardı.
    Babamın yeleği sedirin üstüne atılmış, sarkıyor ucu.
    Elimi yelek ceplerinden birine sokup, paralan karıştırdım.
    İçlerinden bir tane kâğıt yüzparalık aldım.
    Sonra da bez çantamı alıp çıktım yola...

    Kozhelvacı orda. Kocaman bir kozhelvası aldım.
    Tam ısıracakken, itişen iki çocuk üstüme yıkıldı.
    Elimdeki kozhelvası su birikintisine düştü.
    Kozhelvasını çıkardım su birikintisinden, ne yapacağım diye
    bakıp duruyordum. Bana dana önce kozhelvasından
    bir parçasını vermek isteyen çocuk geldi.
    — Bize yok mu? dedi.
    — Suya düştü... dedim.
    — Olsuuun... dedi.
    Verdim kozhelvasını, bigüzel yedi.

    Eve dönüşümde, babamm cebinden gizlice para
    aldığımı unutmuştum bile...

    Babam çok yumuşak bir sesle,
    — Oğlum, paranla ne aldın bugün bakayım?
    dedi.
    — Ne parası? dedim.

    Der demez de, aklım başıma geldi; yelek cebinden
    aldığım yüz parayı ansıdım. Başımı eğdim, hiç sesimi çıkarmadım.
    Çünkü konuşsam ağlayacaktım.

    Annem,
    — Üsteleme çocuğa, belki kozhelvası almıştır... dedi.

    Ben yeleğin cebinden parayı alırken, annemle babam
    yorganın altından beni gözetlerlermiş.
    Sonra annem ardıma düşmüş, mektebe dek gelmiş
    arkamdan, kozhelvacıdan, kozhelvası aldığımı görmüş...

    Annem de babam da, bir suçumu yakalarlarsa hiç yüzlemezler,
    çok önemsiz bişeymiş gibi söyler geçerlerdi.
    Ne de iyi yaparlamış! Etkisi daha büyük oluyor.
    Baksanıza, kırk yıl sonra yazdığım oyuna bile o yüzden girdi kozhelvası...
    Aziz Nesin
    Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 1 Yol - Ben De Çocuktum
  • Anne mutfakta börek yapmakta, kızı da onu izlemektedir. Kız merakla sorar:
    "Anne, neden yufkayı tepsiye koymadan önce kenarlarından iki parmak kesiyorsun?"
    Annesi, "bilmem ki," der, "annemde öyle yapardı..."
    Kız anneannesini arar ve aynı soruyu sorar:
    "Anneanne neden börek yaparken yufkayı tepsiye koymadan önce kenarlarından iki parmak kesiyorsun?"
    O da aynı cevabı verir:
    "Annem öyle yapardı..."
    Kız büyük ninesini arar ve ona da yufkanın kenarlarından neden kestiği sorar.
    Nine cevap verir:

    "Çünkü fırın tepsime o şekilde sığıyor!"
  • An olur, "ne yapıyorum ben!" deriz içimizden. Eşiğinden geçtiğimiz o heybetli köşkler sırçadır, bugün yıkılmasa; elbet yıkılacaktır. O hâlde bu neyin hırsıdır? Niçin bu nefret? Vüs'at O. Bener, "Hoş güçlü kişiliğine, görüntüsüne inandığım, imrendiğim nice insan tanıdım, daha büyük gürültüyle yıkıldılar." der. Hayat böyledir sevgili okur. Hiçbir şey olmasa ölüm var unutmayın. Var olun. 

    Vüs'at O. Bener - Siyah-Beyaz

    Yapı Kredi Kültür Yayınları

     

    Bıttım ağaçlarının hışırtısı başlayacak birazdan, serpintisi sonra yağmurun, serin ıslaklığı okşar yüzümüzü, kesiliverir birden, uykuya geçerdik toprak damlarda... 
    Tek tük kamu yapıları dışında, çarçabuk kuruyan cipcazla örülmüş kondular toplamıydı kırk yıl öncesinin Siirt'i. Geldiğim ilk günler, güç belâ bir oda kiralamıştım. Akrepten korunabilmek için karyolamın ayaklarına içi su dolu kaplar koymamı salık vermişlerdi, bir de cibinlik, -atlarmış tavandan akrep- boğuluyordum sıcaktan. Bereket daha düzgünce bir evde oturan iki bekâr memur arkadaşın yanlarına taşındım, damda yatılması gerektiğini de onlardan öğrendim. 
    Bir kural daha varmış. Damlarda ışık yakılmayacak, dolaşılmayacak, dürülen yer yatakları el yordamıyla serilip girilecek hemen yorganın altına. Uyarılmadığım için, bir gece, soluk alayım, kasabayı şöyle bir göreyim yanılgısı, büyük çoğunluğu Türkçe bilmeyen yerlilerin tepkisine yolaçtı. Dillerinden anlayan müdür, kulağımı büktü incelikle. Savmış adamları, yeni geldiğimi, bilgisizliğimi, kötü niyetli olmadığımı anlatarak. 
    Gündüzleri kırk dereceye ulaşıyordu ısı. Trahom yaygın. İçme suyu arabalarla otuz kilometre uzaktan getiriliyor, sebze Diyarbakır'dan. Memur, subay ailelerine zor yetişiyor. Tifo korkusu yüzünden, otuz kırk bardak çay içiyoruz günde, demli, kaçak kuyruk çayı, askılığı boş kalmıyor hiç, çaycının.
    Dün mektup aldım, İstanbul'daki kızkardeşimden. Yıllardır görüşemiyoruz. Zarftan bir de fotoğraf çıktı. Bisikletinin üzerinde gülümsüyor kardeşim. Ne çabuk büyümüş, basbayağı genç kız!
    Günlerdir, o gün-kendi çocukluğumun bisiklet tutkusunu anımsadığımı anımsıyorum, kar eleniyor dışarıda, ezan sesleri yankılanıyor, pazar sessizliğine Ankara'nın, sobaya odun atmalı.
    Ne iyi, demek bisiklet alınmış kardeşime! Kıskanmadım ya, içim burkuldu! 
    Alışverişi arasıra ben yapıyorum, elime para verildiğinde birkaç kuruş tırtıkladığımı biliyor annem, yüzlemiyor. Fırsat düştükçe bisiklet kiralıyorum, en çok bir saatliğine, eski püskü, lastikleri yamalı bisikletler. 
    Bir gün birlikte kararlaştırdık annemle, para biriktireceğim, kendi bisikletim olacak. Bir teneke kutusunu kumbara yaptık. Salt bir kuruşluklar atıyorum içine nedense! Sallıyorum, ağırlaştıkça büyüyor umudum. Oysa, o yıllarda bile dört beş yıl aynı hızla para biriktirsem, bir bisiklet satın alınamayacağı ortada! 
    Ola ki, üç dört ay geçti aradan. Okul çıkışı et almaya gönderdi annem. Dönüşte kumbaramı aradım, yerinde yok. Annem sıkıntılı, elinde süpürge ortalığı süpürüyor sözde, elinden aldım süpürgeyi. Gözleri dolu dolu. İlişti sedire.
    "Ay sonunu getiremiyoruz oğlum! Ne yapalım! Bakkala kasaba yüzümüz tutmuyor artık..."
    Sarıldım boynuna. Çamaşırın yıprattığı genç ellerini öptüm.
    "Haklısın anacığım, bisiklet benim neyime!"

     
  • "Kadın doğmanın büyük bir bahtsızlık olduğunu düşünen annemle aynı görüşte değilim. Annem, çok mutsuz olduğu anlarda içini çeker, “Ah, keşke erkek olsaydım,” der. Biliyorum, erkekler tarafından, erkekler için düzenlenmiş bir dünya bizimkisi. Diktatörlükleri öylesine eski ki, dilleri bile etkisi altına almış. Kadın ve erkek demek için erkek, kız çocuk ve erkek çocuk demek için, erkek çocuk, kız ve erkek evlat diyebilmek için erkek evlat deniyor ve öldürülen kadın da olsa, erkek de, cinayet sözcüğü eril halde kullanılıyor. Erkeklerin yaşamı açıklamak için uydurdukları efsanelerde ilk yaratık bir kadın değil: Âdem adında bir erkek. Havva sonradan geliyor, ona zevk vermek ve başına işler açmak için. Kiliseleri süsleyen resimlerde Tanrı ak sakallı, yaşlı bir adam olarak gösteriliyor, hiçbir zaman ak saçlı bir kadın olarak değil. Tüm yiğitler erkek: Ateşi bulan Prometheus’tan uçmaya kalkan İkaros’a, Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un oğlu olarak nitelenen İsa’ya değin: Sanki onu doğuran kadın bir kuluçka makinesi ya da bir sütnineymiş gibi. Ama işte, belki de salt bu nedenlerle, kadın olmak çok harika bir şey. Nasıl da cesaret isteyen bir serüven! Hiçbir zaman sıkıcı olmayan bir meydan okuma!"