• 55 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Bir yazar malzemesini doğrudan kendi kafasından bir başka ifadeyle kendi müşahedelerinden çıkarmadıkça okunmaya değer değildir.Halil Cibran ve Ermiş kitabı hakkında temel düşüncem bu çünkü Cibran bana göre büyük bir üslup taklitçisidir yetmezmiş gibi eser taklitçiliği de yapmıştır.Nietzche'yi okuyanlar bu kitabın her bir satırında Zerdüşt'ün adımlarını hissedecektir.Yazar bana göre özgün olmadığı için fikirlerine de bir türlü ısınamadım çünkü baştan sona taklit olduğunu hissettim.Bu taklitçiliğin sebebi muhtemelen hayranlıktır ama yazarın işi taklit değil özgün bir fikir ortaya koymaktır.Bu aralar çoğu sitede Cibran'ı görüyorum bence okumayı düşünenler Schopenhauer ya da Nietzche okusun.
  • 160 syf.
    ·6 günde
    * Dünya yaşamaya değer bir yer midir?
    * Zaman içerisinde insanın yeri nedir?
    * İnsanın hayatında zamanın yeri nedir?
    * Ölümden sonrası mı yaşam mıdır değerli olan?
    * İntihar bir başkaldırı mıdır yoksa boyun eğiş midir?

    Fransız yazar Camus'nün 2. Dünya Savaşı süresince yazdığı, 1957 senesinde Nobel ödülü kazanmış, deneme ve makalelerinin derlemesidir. "Yabancı" romanının felsefi boyutunun incelendiği bir eserdir.

    2. Dünya Savaşı kendine ve topluma, toplumlara yabancılaşmış bireyin varoluşsal sancılar çekmesinde büyük bir etkiye sahiptir. Kitabı okuduğunuzda kendinize "uyumsuz" İle ilgili şu soruları soruyorsunuz ister istemez. Camus'ye göre uyumsuz mutsuz ve umutsuz mudur? Hayır. İntiharı yüceltir mi? Kesinlikle hayır. Yaşanan hayatın her ne kadar anlamsız olduğunu düşünse de "uyumsuz" insan, bu hayatı belirtilen zaman ve bedende yaşayarak bu şekilde kendini özgürleştirme yolunu seçer. Kaderinin kendi ellerinde olduğunu hisseder. Tıpkı Tanrı'lar tarafından cezalandırılarak sevdiği hayattan alınıp sonsuza dek yararsızca kayayı dağın zirvesine çıkarıp sonra tekrar aşağı bırakan Sisifos gibi. Her gün kayayla boğuşan Sisifos, kendisini bir döngüye sıkıştıran Tanrı'lara karşı zafer kazanır kabul ettiği ve özgürleştiği durumuyla. Bu bir bilinç halidir. Aklımıza işçilerin her gün saatlerce çalışıp, aşırı yorulup, emeklerinin karşılığını muhtemelen yeterince alamadan eve dönmeleri gelse de, Camus, işçilerde bu bilinç olmadıkça onların "uyumsuz" olarak nitelendirilemeyeceğini vurgular.

    "Uyumsuz" insanları görürüz çevremizde. Bir de tüm enerjisini bir anlam arayışına, yaşadığı olaylara tepkiler vermeye harcayanlar vardır. Hayal kırıklığına uğrayıp karamsar bir bakış açısına sahip olarak intiharı düşünenler ya da bunu hayata geçirenler de olur. Camus, intihar edenlerin durumu kabullenemeyip, uyumsuz olamadan kolay yolu seçtiğini düşünür. Yaşanan acılardan kurtuluş, var olanı kabul etmekten ve bununla var olmayı denemekten geçer.

    "Uyumsuz" ölümden sonra yaşama inanmaz. Gerçekçidir. Madem kendi isteğimiz dışında geldik bu dünyaya, öleceğimizi kabul ederek geçirmeliyiz bu hayatı der. Asıl başkaldırı hayata karşı değil, intihara karşıdır! İntihar bir boyun eğmedir. Saçma ve anlamsız olan hayatı kabullenemeyip kaçmaktır.

    Son olarak şu dip not Camus'yü anlamak için önemli sanırım. "İnsan, sırf kendini öldürmemek için uydurmuştur Tanrı'yı. İşte bugüne kadar gelen evrensel tarihin özeti."
  • Kitap okumayı seven, bununla birlikte her şeyin menbaını ( Allah dahi kitap göndermiş...) kitap olarak kabul eden, insanları da kitap gibi okumak gerektiğine inanan biri olarak kitaptan daha kıymetli bir şey zannetmiyorum ki olsun. En klasik, en güzel, en anlamlı hediye de bu sebeple kitaptır benim için. Klişe hediye denecek kitap hediyesi bana göre çok incelikli bir hareket.

    Çocuklara ilk günlerde “kitap okumanın önemi” üzerine klişeleşmiş bir şeyler anlatmaya gayret ettim. Derslerine, iletişimlerine olan katkısını enine boyuna birlikte düşündük, birbirimize anlattık. Sonra bir gün ders kitaplarını okuturken gönüllülerden birini kaldırdım. İşte okulun ilk günleri, okuma düzeylerini değerlendirmek için iştahla dinliyorum. İnanın bana, üzüntüyle 5 satır yazının bitmesini bekledim. Maalesef, sürmesini değil. Bitsin istedim. Dürüst olmam gerekiyor, başta kendime. Çok büyük beklentilerle gelmiştim. 14 öğrencim olacağını öğreniyorum. Üstelik İstanbul’da. Bunca imkan içinde bu kadar az kişiyle... Okumayı dinledikçe bütün beklentilerim birer birer yok oldu. Dedim ki kendi kendime “Dilek, çok üzgünsün. Ancak canını dişine takarsan; işbirliği yaparsan olmayacak şey yok. Nitelikli okuyacak, sorgulayıcı düşünecekler.”

    Başlarda okudukları kitapları anlattırdım. Bir sınıf öğretmeninin 6 saat boyunca girdiği sınıfta kitap konusuna kimi gün 2 kimi gün 3 saat zaman ayırması çok çok geniş bir zaman dilimi. İnanılmaz şeyler değişti. Sonra şunu fark ettim. Geçen yıl okudukları kitapları tekrar okuduklarını – o zamanlar ben yoktum.- … Aynı kitabı tekrar okumalarının bir sebebi olmalıydı. Ben sordum, onlar söyledi: Unuttuğumuz için tekrar okuyoruz. Okuyoruz, bari aklımızda kalsın öğretmenim, dediler. Sonra işte şu bellek sorununu çözmek lazımdı. Gardner’ın çoklu zeka kuramından faydalanmaya çalıştım. Lisans sürecim içerisinde okuduğum hatrı sayılır makaleden öğrendiğim şuydu ki: Türk milletinin görsel zekası gelişkindi. Gördüğünü unutmuyor bu millet. Belki bu yüzden resimli kitapları daha çok seviyor. Belki bu sebeple, zekasına hitap etmediği için okumayı sevmiyor. Gerçi her zekadan kısıtlı yahut geniş ölçüde barındırıyoruz ancak baskın olan zeka-bellek çeşitlerimiz de bulunuyor.

    Çocukların resim yeteneği maalesef yoktu. – Ortaya çıkarırım sandım ama bu kadarmışız - Ancak biz biliyoruz ki; daimi yaptığımız şeylerde bir tekamül meydana geliyor. Okudukların artık anlatmak yerine çizmelerini önerdim. Önerimi ciddiye aldılar ve bunları asmak, neleri başarabildiklerini göstermek istedim. Kendi panolarını kendileri astı. Kendileri düzenledi, elbette benden yardım istediklerinde onların yapamayacağı şeyleri ben yaptım. Hazırladığımız ilk pano sınıfa asıldı. Sonra baktık, resim sayısı artıyor. E napalım, asmayalım mı? Asla… Koridorda bir pano bulduk. Durur muyuz, yapıştırdık.

    İlk olarak hazırladığımız pano:

    https://i.hizliresim.com/r58X53.jpg
    Boylarının yettiği yerlere kendileri astı  Zaten onlar ben üst tarafı donatırken sürekli direktif veriyorlardı 

    Sonra ara değerlendirme amacıyla dönüt alabilmek için çizdikleri resimleri anlattırdım, çizdikten epey sonra. Sanki daha dün okumuşlar gibi anlattılar. Diyaloglara varana dek. Dedim ki çocuklara “ Biz bu işi başardık. Devam edelim?” Sağ olsunlar, onayladılar. Ben de istiyorum ki “Küçük Prens” okuması yapalım, kritik edelim, konuşalım. Bir “Küçük Prens Köşesi” olsun yani. Ben meramımı anlattım, çocuklar da şenlendiler. Kitapların tedarik edilmesi gerek. Burada sık sık okuma yapanlar bilirler, basım farklı olduğunda farklı algılamalar ortaya çıkabiliyor. Aynı yayın, aynı basım olmalıydı. İşte tam bu noktada burada bir ileti paylaştım:
    #36826868

    Sonra sağ olsunlar insanlar katılım sağladı. Benim aklımda üç kitap kritiği vardı: 1. Küçük Prens, 2. Küçük Kara Balık, 3. Anıtı Dikilen Sinek. Bu üç kitabın paydaş noktası; farkındalık, yeni perspektifler sunmasıydı. Bu çocukların da en çok ihtiyaç duyduğu şey buydu, bilinçli bir kitap tercihiydi tüm bunlar. Küçük Prens kitabı gönüllü hayırseverler tarafından tedarik edilmeden daha bir gizli hayırsever bize Küçük Kara Balık’ı gönderdi. Kitapları kartonundan çocuklarla birlikte çıkardım. O kadar sevindiler ki bunu anlatamıyorum... Sonra hemen işe koyulduk. Köşemizi hazırlamalıydık.

    Burada hemen şunu açıklamak istiyorum. Ödev yapmak istemeyen çocuğa “Nasıl yapmazsın?” demiyorum. “Peki, bu senin kararın.” diyorum. Sonuçlarını zaman içerisinde görüyor, hak veriyor ve kendi isteğiyle yapmaya başlıyor. Yasak cezbedici oluyor bu yaştaki çocuklar için. Zorunluluklar iğrenç geliyor. Bu her yaşta böyle. Kaç yaşına gelirsek gelelim ne zorunluysa o iticidir. Ben çocukları bir birey olarak görüyorum. Kendi kararlarını alabilir, kendi kararlarının sonuçlarına katlanabilmeliler. Örneğin bir çocuk ödevini yapmadığında derste o ödevleri kontrol ettiğimizde “olaya Fransız kalmayı” göze almalıdır. Sınıfta kendi seçtiği başkanından şikayet olduğunda “Ama bu senin seçimindi, sonuçlarına sen katlanmalısın.” dediğimde bunu peşinen kabul etmelidir. Çok ciddi bir problem olursa, demokratik seçim tekrarlanır hatta referanduma gidilir. 

    Önce kitaplar geldi; -Çok çok teşekkür ederiz, hele çocuklar nasıl teşekkür edeceklerini bilemediler. -
    https://i.hizliresim.com/8a2WOk.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY6Waz.jpg
    ( Getirmeyi unutanlar da oldu, o gün gelmeyen de. )

    İlk gün şöyleydi;
    https://i.hizliresim.com/XMq8p0.jpg
    Sonra;
    https://i.hizliresim.com/DY6Wby.jpg

    Biliyorum güzel çizmeleri önemli değil ama şu resmin güzelliğine bakar mısınız? Baktıkça içim açılıyor;
    https://i.hizliresim.com/YQW8Ga.jpg (Pelikan, Küçük Kara Balık ve arkadaşlarını kesesine alıyor!)

    Ardından başka resimler de çizdiler ama ben anın tadına daldığım için çekmedim.

    Sıra Küçük Prens Köşesine geldi.

    https://i.hizliresim.com/bVMZdY.jpg
    https://i.hizliresim.com/Em6W49.jpg
    https://i.hizliresim.com/dvZlVZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/k9L75m.jpg
    https://i.hizliresim.com/dvZlmV.jpg
    https://i.hizliresim.com/alM8O5.jpg
    https://i.hizliresim.com/lqrPnX.jpg
    https://i.hizliresim.com/grVvm3.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY6WQO.jpg
    https://i.hizliresim.com/16Da8A.jpg

    Küçük Prens içim çizim yapmak bizi kesmedi. Daha fazlasını hak ediyordu Küçük Prens. Küçük Prens’in gerçekten olduğuna inananlar oldu. Bunun sadece bir masal olduğunu düşünenler oldu. Ben “belki de Küçük Prens vardır.” dedim. Bunun üzerine mektup yazmaya karar verdiler. “Yazarsak Küçük Prens’e yollar mısınız?” dediler. “Ya siz yazarsınız da yollamaz mıyım?” dedim. Bunu buradaki Küçük Prenslere gönderiyorum şimdi… Sözümü kısmen tutuyor olabilirim. “Bize cevap yazar mı?” dediler. “Bilmem ki, Küçük Prens’le hiç bu konuyu konuşmadık, kitapta hiç bu anlatılmıyor.” dedim. Yollamaya değer buldular, yazmaya değer buldular mektupları. Ben buraya yollamayı uygun gördüm.

    https://i.hizliresim.com/P16285.jpg
    https://i.hizliresim.com/mM7gO0.jpg
    https://i.hizliresim.com/9aqW65.jpg
    https://i.hizliresim.com/qd8p1d.jpg

    Ve daha birçok mektup…

    Sonra biz bir fikir bulduk. Okuma köşesi yapmaya karar verdik. Paletlerden okuma köşesi yapacaktık!
    Ve diğer öğretmen arkadaşlarımın da büyüüük yardımlarıyla şu köşeyi yaptık.
    https://i.hizliresim.com/QLYNXy.jpg
    https://i.hizliresim.com/4jqQmA.jpg

    Bütün bu okumaları yaparken öncelikle kitapları kapağından itibaren incelemeye başladık.

    Kitap kapak tasarımını kim yaptı?
    Kaçıncı basım?
    Basım ne demek?
    Hangi yayınevi?
    Editör nedir?
    Bu kitabın editörü kim?
    Yabancı dilden bir kitap nasıl Türkçe hale getirilir?
    Çevirmen nedir?
    Varsa bu kitabın çevirmeni kim?
    Yazarı kim?
    Kitabın içerisinde resim varsa bunları kim çizdi?
    En son en zaman basıldı?
    Kitabın türü nedir?
    Türünün özellikleri nelerdir?
    Kitabın arkasında kısa yazı nedir?
    Arka kapakta yer alan barkod nedir?
    Gri barkod ne anlam içerir?
    Sahte kitap alırsak ne olur?
    Orijinal kitap alırsak ne olur?
    Yazara katkısı ne?
    Vicdanımıza katkısı ne?
    Bu kitapta hoşumuza giden gitmeyen şeyleri basan yerle paylaşmak istersek nasıl paylaşırız?
    Basımevi iletişim adresi neden kitapta belirtilir?
    Ve inanın daha birçok soruyu daha kitaba geçmeden yanıtladık…
    Sonra kitaba geçince şu sözleri duydum “Ne çok kişi uğraşmış öğretmenim!” Evet, işte beklediğim buydu. Bir kitap kolay yazılmıyor. Yazar kolay olunmuyor. Kitaplar ne değerli… “Kitaplar, emekle ortaya çıkar. Sadece yazarın değil birçok kişinin de katkısıyla ortaya çıkıyor.” dedim.
    Kitaba başladığımızda bir süre ben okudum, ardından hikayenin en heyecanlı yerinde durdurup “ Sizce nasıl devam etmiştir? Siz olsaydınız nasıl tamamlardınız? Ne hissettiniz? Böyle diyen birine siz nasıl yanıt verirdiniz?” gibi birçok şey…

    Bu iletiyi paylaşma amacım ise kendime referans olarak kullanmak istememdir. Bir gün bir hayırsever şüphe duyacak olursa diye elimdeki halihazırdaki çalışmamı bilsin isterim. Hepinize teşekkür ederim. Bir kitap ne çok şeyi değiştiriyor!
  • 204 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitabı yeni bitirdim. Henüz tam hazmettim diyemem ama sıcağı sıcağına yorumlamanın da farklı avantajları var bence. Mesela duygusal yönden eseri nasıl gördüğümüz gibi... Kitapla ilgili iki farklı duygu arasında gidip geliyorum. Bunlardan biri; keyif, bir diğeri ise eksiklik hissi... Evet, şu an kitapla ilgili tam olarak bunları hissediyorum. Peki neden? Keyifliyim; çünkü bu okuduğum beşinci Orhan Pamuk romanı ve ilk kez yazarın bir romanını bir çırpıda ve bu kadar kolay okudum. (Okuduğum diğer romanları sırasıyla: Masumiyet Müzesi, Kara Kitap, Kar ve Beyaz Kale) Yazarın okuduğum diğer kitapları beni fazlasıyla yordu, zaman zaman sıktı. Buna sebep olan bazen anlatım tarzı, bazen kullandığı dil, bazen kurgusuydu. Kırmızı Saçlı Kadın'da ise anlatım oldukça açık, dil özensiz diyemesem de son derece basit ve kurgu bence yeterince sağlamdı. Bu nedenle, çok rahat okunuyor. Benim gibi "Orhan Pamuk" denince şöyle bir düşünenler, hiç çekinmesin rahat rahat kitabın sonunu görürler. Fakaaaaaat gel gelelim bir de "olmamış bu!" duygusu var ki, eserle ilgili sadece güzel şeyler söyleyip yorumu bitirmeme engel oluyor. Bunlardan bence en önemlisi, kim tarafından yazılırsa yazılsın günümüz romanında bu denli rastlantının hoş görülemeyeceği. Adama derler ki: "Türk filmlerinde olmaz bu kadarı..." Bu fikrime itiraz edecek varsa özelden yazsın pek çok örnek veririm kendisine, burada spoiler vermeyelim. İkincisi; Pamuk'un değinmek istediği mesele belli: Baba-oğul çatışması... Bunu da Batı'nın Oidipus, Doğu'nun Şehname'sinden (Rüstem ve oğlu Sührap) hareketle anlatıyor. Ya da okura geçmesi gereken pişmanlık gibi yoğun duyguları duyurmada bu iki büyük eserden medet umuyor mu demeli? Mahmut Usta'ya yaptığı hatadan sonra duyacağı pişmanlık bu kadar mı olmalıydı? İki Dostoyevski eserinden sonra okuduğum için mi bilmiyorum; yazarı, kahramanlarının duygularını vermede çok yetersiz buldum. Bazı duyguları da kurgu otursun diye sanki zorlama vermiş gibi. Mesela, Cem'in babasız büyümesinden doğan öfkeyi anlayabiliriz. Peki, Enver'in Cem'e olan öfkesini bu kadar ileriye götürmesine ne demeli? Kırmızı Saçlı Kadın esere adını veriyor, bence bu denli kıyıda köşede kalmamalıydı. Bir ara okurken neredeyse unutuyor okuyucu. Sonra, kitap 3 bölümden oluşuyor. Tempo birinci bölümde oldukça ağır ilerlerken diğer bölümlerde sanki arkamızdan biri kovalıyor. Oidipus ve Sührab ile ilgili kendini tekrarlayan bölümler de tempoyu olumsuz etkiliyor. Neyse, daha fazla bahsetmek kitabı okumamış okura haksızlık olacak. Kısacası bence Orhan Pamuk'tan sevenlerine değişik ve kolay okunan bir yorum olmuş. Lakin yazarın adını bilmeden okuyanlar, bu esere kesinlikle birinci sınıf bir romancılık örneği diyemezler. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
  • O an "beni unut "demek kadar saçma bir cümle daha icat edilmedi.Ben şimdi size filleri düşümmeyin desem de siz hemen gözünüzün önüne büyük gri filleri getirirsiniz.Hatta hala filleri düşünenler bile vardır.
  • 439 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı zevkle okunabilecek bir eser. Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var diyen Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…
    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’
    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.
    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.
    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.
    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.
    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.
    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.
    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:
    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.
    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.
    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.
    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.
    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…
    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.