• "Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç,
    küçük mutluluklar diliyorum; küçücük..
    Bir çocuk saflığında gülüşler,
    Islanmış çimenlerin kokusu,
    Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
    Bahçedeki gül ağacı,mis kokulu çiçekler,
    Gıcırdayan salıncak,
    Çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
    Ruhumuza dokunan şarkılar,
    Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
    Maskelerden arınmış yüzler,
    Sımsıcak kahkahalar,
    Çatılmayan kaşlar,
    Gün doğumları,
    Hepsi bu!.."
  • 1950’ler Rusya’sındayız. Moskova’nın soğuk sokaklarında, bir köpek yalnız başına dolaşıyor. Muhtemelen karnı aç, muhtemelen susuz, ve kesinlikle üşüyor. Sonra yanına birkaç adam geliyor; köpeği biraz inceliyorlar, ve “olur” diyorlar.
    Köpeği bir kafese koyuyorlar ve yeni hayatına başlayacağı laboratuvara götürüyorlar. Köpek tabi ki uzay araştırmalarında bir denek olarak kullanılacağını, ya da onu bekleyen günlerin ne kadar acı verici olacağını bilmiyor.
    O dönemde Sovyetler Birliği, Amerika ile büyük bir yarış içinde. SB, uzaya gönderdikleri ve yörüngeye oturan ilk roketin(Sputnik) topladığı büyük ilgiden sonra, bir sonraki aşamaya geçmek için hiç vakit kaybetmiyor. Bir sonraki aşama; uzaya, yörüngede dönecek bir canlı göndermek
    Sputnik 2, yani uzaya bir canlı götürecek olan roket için çalışmalara zaten başlanmıştı. Şimdi uzaya gidecek olan canlılar üzerinde çalışmalara başlanacaktı. Sokaktan yeni aldıkları köpeğe Laika adı verildi, ve diğer 2 köpekle birlikte eğitilmeye başlandı.
    Bu eğitimler, sıradan köpek eğitimleri değildi tabi ki. Basit komutları kısa zamanda öğrendikten sonra, bu göreve uygun hale getirilmeleri için çok yoğun bir eğitime tabi tutulacaklardı. Bu 3 köpek, yani Laika, Albina ve Mushka, artık sıradan sokak köpekleri değillerdi.
    Uzaya gönderilecekleri rokette köpeklere ayrılan alan çok küçüktü. Onları bu oldukça dar alanda sakin kalmaya alıştırmak için haftalarca, git gide küçülen kafeslerde tuttular. En sonunda, artık neredeyse kendi boyutlarında olan bir kafesin içinde, haftalarca bekletildiler.
    Köpekler artık daha önce dışarıda bulunduklarını, hatta “dışarı” diye bir şeyin var olduğunu dahi unutunca, bu eğitim tamamlanmıştı. Sıradaki eğitim ses ile ilgiliydi. Köpekleri uzaya gönderecek olan roket çok gürültülüydü, ve köpeklerin bu gürültüye alışmaları gerekiyordu.
    Onları kafeslere kapatıp günlerce roket gürültüsü dinlettiler. Köpeklerin çırpınması, çığlıklar atması ya da ağlaması kimsenin umurunda değildi. Bu aşama da tamamlanınca, sıra köpeklerin fiziksel özellikleriyle oynamaya geldi. Farklı ameliyatlar geçirdiler.
    Sonra, birden işlemleri hızlandırma kararı aldılar. Sputnik 2’nin özel bir güne yetiştirilmesi gerekiyordu. Bilim adamları, çözümü roketi sadeleştirmekte buldular. Görüyorsunuz ya, orijinal planda uzaya gönderilecek olan köpeğin geri dönüşü de planlanmıştı.
    Fakat süre kısıtlanınca, geri dönüş iptal edildi. Artık bu, tek yönlü bir yolculuk olacaktı. Bilim adamlarından biri “Bilinen birçok roket teknolojisi çıkartılmıştı. Bu 2. roket, ön tasarım, ya da herhangi bir tasarımdan yoksun hazırlanmıştı” dedi.
    Uzaya göndermek için, eğitimlerinde gösterdiği başarı ve itaatten dolayı Laika’yı seçtiler. Çalışanlar Laika’yı seviyordu. Geri dönüşü iptal edilince üzülmüşlerdi. Ona Laika ismi verilmeden önce birçok isim takmışlardı. Bunlardan biri, küçük limon anlamına gelen Limonchik’di.
    Laika’nın eğitmenlerinden biri, Laika’yı fırlatma gününden 1 gün önce kendi evine götürdü. “Onun için güzel bir şey yapmak istedim. Çok az zamanı kalmıştı”. Laika gittiği evdeki çocuklarla vakit geçirdi, oyunlar oynadı. Sabaha karşı bu mutluluktan koparılacaktı.
    Hazırlıklar tamamlandı, Laika kapsüle yerleştirildi, sadece oturup kalkmasına izin verilecek şekilde zincirlendi, ama fırlatılmadı. Birkaç arıza ortaya çıktı ve onların onarılması neredeyse 3 gün aldı. Laika o soğuk kapsülde 3 gün boyunca fırlatılmayı bekledi.
    Fırlatma günü gelmişti. Herkes çok heyecanlı, Laika bir o kadar da korkuluydu. Yemeye eğitildiği jel mama ile birlikte, ısınmayı engellemek için bir fan, kapsüle yerleştirildi. Vücuduna bağlanan kablolar aracılığı ile nabzını görebiliyorlardı.
    Fırlatma gerçekleşti. Motor gürültüsü, sarsıntı, ve ısınma. Laika, bu koca dünyada bir tane köpekti sadece. Şu an yaşadıklarını anlaması imkansızdı. Korkuyordu; git gide sıcaklıyordu; kalbi olması gerekenin 4 katı hızla atıyordu.
    Sonrasında işler biraz karışıyor. Yapılan ilk açıklamada Laika’nın yörüngede 1 hafta hayatta kaldığı, sonra planlandığı şekilde öldüğü söylenmişti. Yıllar geçtikçe yapılan açıklamalarda farklı iddialar var.
    Fakat 46 yıl sonra gerçek, sonunda ortaya çıkmıştı. Laika uzaya gönderilirken, soğutma sistemlerinde arıza çıkmıştı. Kapsül ısısının 40 dereceyi geçtiği söyleniyor. Laika da bu yüksek sıcaklıktan ve girdiği stresten dolayı, fırlatılışından yaklaşık 6 saat sonra ölmüştü.
    Laika’nın ölü bedeninin içinde bulunduğu roket, dünyanın etrafında 2.570 kez döndükten sonra atmosfere girip yanarak yok olmuştu. Laika’nın ölü bedeni, 5 ay boyunca etrafımızda dönmüştü. 5 ay boyunca hayal kırıklığı ile baktı bize yukarıdan.
  • Spor dünyası hayat oyununun klasik bir örneğidir, takdiri kimin aldığı önemli olmadığında pek çok şey başarılabilir. Büyük oyunlar kişisel başarıdan çok skora bakan, bencil olmayan ve disiplinli oyuncularla oynanır.
  • Küçük Ayşe; babası işçi, annesi ev hanımı olan bir ailenin 2. çocuğudur. Ayşe, abisi Osman ile pek anlaşamaz çünkü sürekli ona karışmakta ve emretmektedir.

    Babası, ilkokulu bitirince oğlunu sanayiye çırak olarak vermiştir.

    Osman, haftalığını alır almaz babasına verir ve ailesinin geçimine katkıda bulunduğu için mutluluk duyar.

    Ayşe; çocukluğunda arkadaşlarıyla evcilik oynamayı çok seviyor, oyuncak kaplarda yemekler yapıyorlar, anne ve babalarını taklit ediyorlardı.

    Küçük Ayşe; annesinin düğün fotoğrafındaki gelinliğini çok beğendiği için hayalini bu beyaz gelinlik süslemektedir.Arkadaşlarıyla ve bebekleriyle evcilik oynarken çok mutludur.



    Küçük Ayşe, Ana Okuluna başlar;derslerin, oyunlar ve resimlerle işlenmesi çok eğlencelidir.7 yaşına gelince ilkokula başlar: önce okuma yazmayı öğrenir, daha sonra

    aşama aşama tüm derslerinde başarılı olur. Aysel öğretmenini çok sevdiği için, Ayşe'nin hayali öğretmen olmak; bilgiye ve sevgiye susayan köy çocuklarına ışık olmaktır.

    Ayşe'nin annesi de kızının öğretmen olmasını çok istemektedir. Kızının kendi hayatından daha güzel bir hayatı olmasını çok arzu etmektedir.

    Ayşe; 4 yıllık ilkokulu pekiyi ile bitirir, artık 10 yaşındadır ve tatilde annesine ev işlerinde yardım eder.

    Okullar açılınca, 'ortaokula gideceğim' diye sevinen Ayşe'nin hevesi kursağında kalır.

    Babası geçim sıkıntısı çektiği için daha fazla masraf olmasın diye kızını okula göndermek istemez; ona göre, kız çocukları ilerde evlenip gideceği için,' okutmak gereksiz' diye

    düşünür. Ayşe, babasına yalvarır ama fayda etmez.Arkadaşlarını okula giderken gören Ayşe günlerce ağlar..

    Annesi de yalvarır ama yoksul olan eşine söz geçiremez. Artık, çaresizce gerçeği kabul etmişlerdir.



    Bu arada, mahallelerine yeni taşınan Ahmet adındaki kamyon şoförü, evine gidip gelirken Ayşe'yi gözüne kestirmiştir ve onunla evlenmek istemektedir.

    Oysa Ahmet evlidir ve 3 çocuğu vardır.Hali vakti yerinde olan Ahmet, mahallenin imamı ve ileri gelenlerini alarak Ayşe'yi babasından ister; göz boyamak için bir sürü hediyeler getirir.

    Babası, kızının evlilik için yaşının küçük olduğunu söylese de konuklar onu ikna etmeye çalışır.İmam, 'dinimizce, kız çocuklarını bir an önce evlendirmek gerekir, okuyup da ne olacak' der.Kamyon şoförü Ahmet'in evli olduğu gündeme gelince, yine imam araya girer: 'İslama göre, 4 eşe kadar evlilik mübah' der ve Ayşe'nin babasını başlık parası karşılığında evliliğe ikna ederler.

    Ayşe'nin fikrini sormaya gerek duymadan erkekler karar vermiştir: önce nişan daha sonra düğün yapılır.

    Ayşe, çok küçükken hayalini kurduğu gelinliğini 12 yaşında giymiştir. Kendinden 35 yaş büyük, evli, çocuklu, çam yarması gibi bir adam ile evlenmek onu kahreder. Düğünde takılan altınlar, bilezikler ve süslü elbiseler bile onu mutlu edemez.

    Öğretmen olmak hayali gerçekleşmediği, çocuk yaşta evlendirildiği için kaderine lanet ediyor; içinde kopan fırtınanın onu bir çıkmaza sürüklediğini hissediyordu.

    Düğünden sonra Ayşe, ailesiyle vedalaşır; bilhassa annesi kızına sarılırken, onun kara talihine üzülür ve hıçkırarak ağlaşırlar...

    Sonunda, Ayşe, baba ocağından koca evine uğurlanır. Küçük Ayşe, süslenen gelin odasında, gelinliği ile oturmaktadır ve korku içindedir… Biraz sonra kapı açılır ve yüzüne bakmaktan korktuğu, iri yarı adam olan Ahmet odaya girer.

    Ayşe, çocukluğunda oynadığı evcilik oyununun ve hayallerini süsleyen gelinliğin kabusu olacağını anlar ve kaderinden utanır. Gündüzleri ev işleriyle oyalanır ama gece olmasını istemez. Kocasının ilk karısı, kendisine kuma geldiği için, Ayşe'ye düşmanca davranır.

    Ayşe, evin işlerinden fırsat buldukça, kocasının küçük kızının bebekleriyle oynar, çocukluğunu yaşamaya çalışır.

    Kadersiz küçük Ayşe, yaşadıklarına daha fazla dayanamaz ve sonunda, gelinliğinin duvağı ile kendisini odasının tavanına asarak hayatına son verir.

    Acılara dayanamayıp, hayattan kayan küçük yıldızlar...

    Bir çocuk gülerse, dünya güler...

    Çocuklarımızın gülüşlerini karartmayalım...

    20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü için

    Gülden Sökelioğu
  • Sokaktan çevirdiğiniz herhangi birine Google’ın, Twitter’ın, Facebook’un ya da Instagram'ın neden ücretsiz olduğunu sorun. Çoğu kişi cevabı tam bilemese de reklam için diyecektir. Cevap doğru olsa da, olay boş bir alanda reklam göstermek kadar basit değil, keşke öyle olsaydı...
    Adam, mağazadan kızına gönderilen broşürler ve hediye kuponlarıyla adeta deliye dönmüştü, çünkü gelen şeyler hamilelikle ilgiliydi. Oysa kızı daha liseye gidiyordu, değil hamile olması, mağazanın bu ürünleriyle ilgilenmesi bile imkansızdı. Soluğu doğruca mağazada aldı. Mağaza müdürünü bulup, "kızımı hamileliğe mi teşvik ediyorsunuz, o daha liseye gidiyor" diye bağırdı ve ortalığı birbirine katarak evine döndü. Ancak bir kaç gün sonra aynı müdürü arayıp, “kızım hamileymiş, size bir özür borçluyum” demek zorunda kalmıştı. Peki ama mağaza, kızın sadece kendisinin bildiği bu özel bilgiye nasıl ulaşmıştı? Bu sorunun cevabı, çoğu kişi tarafından bilinmeyen, ancak büyük bir sektör haline gelmiş olan gözetleme ekonomisinde yatıyor. Mağaza, müşteri profillerini çıkarmak için özel analizler yapıyordu. Bu analizlerden biri de hamilelik tahmin algoritmasıydı.
    Algoritma, hamile kadınların, özellikle hamileliğin ikinci üç ayından itibaren magnezyum ve çinko içerikli vitamin ürünlerini aldığını, kokusuz losyonlar tercih ettiğini belirlemişti.
    Bu bilgileri kredi kartı bilgileriyle eşleştiren algoritma, bir kadının hamile olup olmadığını yüksek bir oranla belirleyebiliyordu.Kızın hamile olduğunu da bu şekilde belirlemişti.

    Amerika’daki Target isimli bu mağaza 2013’de hacklendi ve 110 milyon müşterisinin verisi çalındı. Kapısına bırakılan satış broşüründeki notu gören Mike’ın canı oldukça sıkılmıştı, çünkü üzerinde “Mike Seay, kızı trafik kazasında öldü” yazıyordu. Kızı gerçekten de geçen yıl geçirdiği bir trafik kazası sonucu genç yaşta ölmüştü. Ancak firma bunu nasıl bilebilirdi? Oysa, ofis malzemeleri satan o firmaya sadece bir defa gitmiş ve yazıcısı için kağıt almıştı. Firmayı arayıp şikayet ettiğinde, yetkili durumu inkar etti. Ancak olay medyaya taşınınca, firma bizden kaynaklanmayan bir nedenle oluşan bu hatadan dolayı özür dileriz demekle yetindi.

    Acxiom, Epsilon, RapLeaf, Flurry, BlueKai... Bunlar muhtemelen çoğunuzun ismini duymadığı şirketler. Yüz milyarlarca dolarlık gözetleme sektörünün arkasındaki bu veri simsarlarının yaptığı iş, verilerimizi toplamak, analiz etmek ve reklamcılara ya da pazarlamacılara satmak. Hangi verileri topluyorlar derseniz, bir kişiye dair ulaşabildikleri ne kadar veri varsa hepsini. Bu verileri kişilerin online aktivitelerinden bankalara, kredi kartı hareketlerinden kullandıkları mobil operatörlere ya da üye oldukları yerlere kadar pek çok yerden topluyorlar.

    Bu firmalardan mesela Acxiom’un arşivinde, tüm dünyadan 700 milyondan fazla kişinin bilgisi var ve her kişiye 13 haneli bir kod atanmış durumda. Bu kodlar, her biri farklı bir profil içeren 70 kümeden birine atanıyor ve kişi o profille tanımlanıyor (bilim kurgu filmi gibi?) Mesela 56 nolu kümedekiler; “30-35 yaş aralığında, üniversite mezunu, boşanmış, 1 ya da 2 çocuğu olan, orta düzey geliri olan, kirada oturan erkekler” gibi.

    Firma bu bilgileri olduğu gibi satabiliyor ya da kategoriyi daha da daraltmak için başka bir firmaya verebiliyor. Bu durumda diğer firma, aldığı bilgilere ek olarak; “kamuda çalışanlar”, “babası sağ olanlar”, “şu lokasyonda oturanlar” ya da “alkole düşkün olanlar” gibi daha da detaya inebiliyor. Bazı firmalarsa bu kümelerle ilgili çok daha derin detaylara ve özel bilgilere inebiliyor.

    Mesela “kanser hastası olanlar”, “HIV virüsü taşıyanlar”, “X ameliyatı olanlar” ya da “cinsel saldırıya uğrayanlar” gibi. Büyük veri simsarlarından MEDBASE200 isimli şirket, bu bilgileri çok ucuz bir fiyata (1000 kişi için 79$) isteyen ilaç firmalarına satıyor. Veri simsarlarının topladığı veriler pek çok amaç için kullanılabiliyor. Bunlardan gün yüzüne çıkan en meşhur örnek, çoğu kişinin en azından kısmen bildiği Facebook-Cambridge Analytica (CA) skandalı.

    CA da veri simsarlarından veriyi alıp işleyen şirketlerden biri. Olayı kısaca hatırlatalım. Son Amerika seçimlerinde, Trump lehine çalışan CA firması, milyonlarca Amerikalı seçmeni, yukarıdaki gibi profillere ayırmış ve her bir profile, Facebook’da gösterilmek üzere özel içerikli gösterimler hazırlamıştı. Mesela beyazların olduğu profil grubuna, Meksikalı göçmenlerin karıştığı bir olay gösteriliyor, ardından Trump’ın göçmen karşıtı vaatleri ekrana getiriliyordu. İşsiz gençlerin olduğu gruba ise Trump’ın ekonomi vaatleri ve gençlere yönelik sözleri hatırlatılıyordu. Veri simsarlarının topladığı verilerin önemli bir kısmı, bedava diye düşünüp telefona kurduğumuz uygulamalardan geliyor.

    Mesela Angry Birds, Candy Crush, Fruit Ninja gibi ücretsiz popüler oyunlar neden sizden lokasyona ve temel bilgilere erişim izni ister? Milyonlarca kişinin oynadığı bu oyunları yazan firmalar, nasıl para kazanıyor? Borsadan mı :) Ya da neden Google, yıllarca üzerinde çalıştığı onlarca uygulamayı hiç para almadan herkese bedava dağıtıyor?

    Peki ya Twitter, Facebook, Instagram, Snapchat ve diğer uygulamalar? Facebook’un, hiçbir geliri olmayan Instagram’ı, 2012 yılında 1 milyar $ gibi oldukça yüksek bir ücret ödeyerek satın almasının nedeni neydi? Instagram’ın doğa üstü güçlere sahip(!) toplam 13 çalışanı mı, yoksa çok süper (!) bir resim paylaşma uygulaması mı? Bu soruların cevabı aslında açık: Ürün onlar değil, sizsiniz. Firmalar geliştirdiği uygulamalardan değil, onları kullanan insanlardan para kazanıyor. 2018 Verilerine göre, Twitter’da bir kişinin değeri 48$, Facebook’da 253$, Google’da 359$, Amazon’da ise 1793$ ediyor. Bir firmanın envanterinde, ne kadar çok kullanıcı varsa, o kadar çok veri var demektir. Bizlerin kişisel verileri de, firmalar için tekrar tekrar satılacak reklam kaynağı demektir. Bizim paylaştığımız verileri satararak, Google dünyanın en büyük 2.firması haline geldi.

    ”Facebook kullanmıyorum, kapattım ya da gizlilik ayarlarımı en üst düzeye getirdim” diyerek kendinizi rahatlatan bir açıklama yapabilirsiniz ancak bilmediğiniz bir şey var: Facebook, hesabınız olmasa bile reklam ortakları sayesinde sizi izliyor. Girdiğiniz bir sitede, Facebook’un o meşhur “beğen” tuşunun olması yeterli, hesabınızın olup olmaması, o tuşa basıp basmamanız önemli değil, kayıt altındasınız. Hatta o sitede “beğen” tuşu da olmayabilir, veri simsarları vasıtasıyla ne yaptığınızı yine takip ediyor.

    Benzer şekilde Google’ın Gmail’ini de kullanmıyorum diyebilirsiniz, ancak yine bir şey fark etmiyor. Eğer Gmail hesabı olan birine mail attıysanız, bu Google’ın sizin hesabınızı mercek altına alması için yeterli, çünkü Gmail lisans anlaşmasına göre Google’ın buna hakkı var. Google, hem kendi ürünleri (Gmail, Google Docs, Google Drive, Haritalar), hem satın aldığı firmalar (Youtube gibi), hem de veri simsarları vasıtasıyla bizi bizden daha iyi tanıyor.
    Google’ın CEO’su şöyle demişti: "Şu an nerede olduğunuzu ve az çok ne düşündüğünüzü biliyoruz." Google ve Facebook, bu sektörün en büyük oyuncuları ancak bizi gözetleyerek verilerimizi alan, analiz ederek ya da etmeyerek satan Twitter, Linkedln, Pinterest, Snapchat ve Foursquare gibi irili ufaklı binlerce firma var daha var. Bu firmalara, “konum” bilgisine erişmek için izin vermek bile çok şey ifade ediyor. Çünkü konum bilgisi sayesinde sadece bugün nerede olduğunuzu bilmiyorlar, 1 ay önce nerede olduğunuzu da biliyorlar, daha da önemlisi yarın nerede olacağınızı da biliyorlar.

    Sadece bu kadar mı? Kişinin daha önce gitmediği halde, birden rakip firmanın binasına gitmesi ve ilerleyen günlerde o firmadan birileriyle bir kafede olması, iş değişikliği hakkında o firmalara çok şey söyler. Bir kadının, kadın doğum uzmanına gitmesi, reklamcılar için standart bir konum verisidir. Ancak sonraki süreçte o kadının, bebek ürünleri satan mağazaları ziyaret etmesi, reklamcılar açısından değerli bir veridir, çünkü artık dikkatlerini hamilelik üzerine yoğunlaştırırlar. Tüm bu olanların nedeni, bedava diye bize sunulan uygulamalar, bir şey olmaz diye internete bıraktığımız bilgiler ve buralarda paylaştığımız bilgiler... Ve tüm bu olanlardan şikayet etmeye hakkımız yok, çünkü daha en başta “Hükümleri ve koşulları okudum, kabul ediyorum” dedik.
    ***Bizler sanal dünya için kullanıcı değil, ürünün kendisiyiz. Ve bize dair bu verileri kullanmak isteyenler sadece reklam firmaları değil, kötü niyetli kişiler, hackerlar ya da organizasyonlar da var. Bu nedenle, şunu hiçbir zaman unutmayın: Hayattaki en pahalı şeyler bedavadır

    (Yazı @lagaribey ismli twitter kullanıcısından alınmıştır.)
  • “Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç,
    Küçücük mutluluklar diliyorum; küçücük...
    Bir çocuk saflığında gülüşler,
    Islanmış çimenlerin kokusu,
    Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
    Bahçedeki gül ağacı, mis kokulu çiçekler,
    Gıcırdayan salıncak,
    Çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
    Ruhumuza dokunan şarkılar,
    Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
    Maskelerden arınmış yüzler,
    Sımsıcak kahkahalar,
    Çatılmayan kaşlar,
    Gün doğumları,
    Hepsi bu !”

    #AraGüler
  • "Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç,
    küçük mutluluklar diliyorum; küçücük...
    Bir çocuk saflığında gülüşler,
    Islanmış çimenlerin kokusu,
    Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
    Bahçedeki gül ağacı,mis kokulu çiçekler,
    Gıcırdayan salıncak,
    Çocukken oynadığımız oyunlar
    tadında sımsıkı sarılışlar,
    Ruhumuza dokunan şarkılar,
    Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
    Maskelerden arınmış yüzler,
    Sımsıcak kahkahalar,
    Çatılmayan kaşlar,
    Gün doğumları,
    Hepsi bu!"
    Ara Güler

    Çekiyorum gülümse hayat!
    Çekip, gidiyorum!
    Ve Yaşar Kemal sesleniyor bir yerlerden;
    “ O iyi insanlar, o güzel atlara binip, çekip gittiler...”