• İnsan canavardır. Büyük canavar. Ona kötülük mu ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar. Aradaki uzaklığı koru patron. İnsanlara umut verme. Hepimizin eşit olduğumuzu, hepimizin eşit haklara sahip bulunduğumuzu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni.
    Nikos Kazancakis
    Sayfa 74 - Can Yayınları, 17. Baskı.
  • Terziler Geldiler

    Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
    daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
    Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
    Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra
    sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
    Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
    Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle...
    Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
    O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
    Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
    Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi,

    'Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler
    piyangocular, çiçek satın alanlar,
    balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını
    zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar.
    Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler.'

    Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
    Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
    Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
    Şarkılara başladılar ölmüş bir at için
    Makaslarını bırakmadılar
    Bekleniyorlardı.

    'Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
    Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı!
    Sen açardın,
    Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen!
    Tüylerin karaparlaktı. Koşumların,
    -kokulu yağlarla ovulup parlatılan-
    nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.

    Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at!
    Toynaklarını liflerle ovardık
    Senin karaya boyanırdı koşuşun
    Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri.
    Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından
    Ne güzel gözlerin vardı Kara at!
    Binlerce kişi,
    -çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut
    darmadağın giysileriyle herkes
    körler ve cüzzamlılar,
    bütün kutsal kitaplar kalabalığı,
    ermişler, kargışlılar ve günahlılar
    gebe kadınlar, vâz edenler
    ve dondurmacılar ve at cambazları ve
    tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
    Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
    yalvaçlar...-
    ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş
    senin mutlu ovanı doldurup
    haykırırlardı.
    Büyük sesler içinde sen, geçerdin...'

    Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık.
    Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde
    Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik
    Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar
    Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan
    Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları
    Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler
    Beğenip gülümsediler.

    'Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
    Senin eyerin ne güzeldi.
    Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü
    Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna
    Seninle öteleri ansırdık.
    Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı
    Kedinin varlığı erişilmez kişilik
    Güneşli bir damda
    İçimizden gemiler kaldırırdın,
    Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik
    Bayramımızdın. Kuburlukların
    bütün kişniş ve badem doluydu.
    Simdi dar dünya
    Ölümün büyük hızı kesildi.'

    Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler.
    Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey
    Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar
    Kenti bir bastan bir basa dolaştım, tıs yok
    Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş
    yerlerde kırpıntılar,

    'oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar
    vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar,
    düğmeler, ilikler
    iplik döküntüleri, kumaş parçaları,
    karanlık akşamüstleri ve sabahlar,
    dükkân tabelâları, kartvizitler...'

    kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok.
    Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda
    Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler,

    'Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
    Koşuşun büyütürdü dünyayı senin!
    Sen nasıl da koşardın.
    Biz güneyde yatardık, sen koşardın
    Hangi at güzelse ondan da güzeldin
    Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi
    bir karaya göğü
    ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu.
    Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel
    ağzında,
    herkesi sevinçle haykırtan.
    Başın yaraşırdı düşüncemize ve
    gözlerine saygıyla bakardık...'

    Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
    Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler.
    Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
    Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
    Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
    iğnelerine iplik geçirip beklediler;

    'Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
    En güzeli oydu iste, yüzünün
    savaşla ilişkisi.
    Boydanboya bir karşıkoyma, denge
    ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
    O ağaç senin kanınla beslenirdi,
    hepimizi besleyen.
    Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
    senin karşında,
    alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve
    her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği...'

    Turgut Uyar

    https://www.youtube.com/watch?v=dFbzpXTmrHM
  • Meşhur Nürnberg Mitingleri ve Adolf Hitler…

    Babası memur olmasını istedi,
    Hiç istemiyordu ama baskı vardı, denedi tutturamadı,
    Ressam olmak istedi, okul tarafından kabul görmedi,
    Çocukluğu sıkıntılıydı, gelecek vaat etmiyordu,
    Sokakta resim yaparak para kazanmaya denedi, üç beş kuruş kazandı,
    Bir gün meydanda eline bir broşür geldi,
    Siyasetle hiç bir ilgisi yoktu,
    Hiç bir parti hakkında bilgiye sahip değildi,
    Birden bir kalabalığın toplandığı yere yaklaştı,
    Birisi bir şeyler anlatıyordu, hafif bir kalabalık vardı, dinlemeye başladı,
    Sonra dikkatini çekti ve öğrenmeye karar verdi, bir kaç toplantıya gitti,
    Partiye üye oldu “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” (NSDAP),
    Anlatılanlara kulak verdi, ilgisi arttı,
    Hitabının kuvvetli olduğunu fark etti,
    Parti içerisinde bu özelliği keşfedildi ve meydanlarda Adolf konuşmaya başladı,
    Adolf artık Hitler olmaya başladı,
    Yeni başladığı serüvende biraz hızlı adım atıyordu,
    Ufak kalabalıklar çoğalıyor, destek artıyordu,
    Sonunda Parti'ye başkan seçilmesi gerektiğini söyledi, dalga geçtiler,
    Kesinlikle ciddiye alınmıyordu,
    Toplantılar da konuşmayı bırakınca dinleyen sayısı azaldı ve geri gelmesini istediler,
    Tek talebi vardı… Başkan seçilecekti,
    Seçildi, propagandası yeni düşüncelerle genişledi,
    Kitlelere fikirlerini söylemeye başladı,
    Az ama fena olmayan kalabalıklara konuşmalar yaptı,
    O hazzı aldı ve fitili ateşlemeye başlamıştı,
    Versay Antlaşması (VERSAILLES) Almanya’yı yok etmişti, en büyük kozu buydu,
    (Osmanlı ve Almanya aynı safta idi, Versay ne ise Sevr de o idi.)
    Ülke çok fakirdi ve işsizlik yüksekti,
    Bunu kullanmaya çalıştı ve manifestolar geliştirdi,
    Antlaşmayı imzalayanları hiç affetmedi ve hainler diye defalarca deklare etti,
    Önceki yönetimin basiretsizliklerini ve Alman ırkını soktukları durumu her konuşmada kullandı,
    Zamanında “Birahane Darbesi” ni denedi; bundan yıllar sonra bu darbe girişimini iyi kullanacak ve kutsal bir anlam katacaktı,
    Mussolini’yi örnek almıştı ama onun gibi başaramadı, darbe ile gelememişti,
    Tutuklandı içeri atıldı,
    Kendisine sempati duyan siyasiler ve üst tabaka sayesinde az bir ceza aldı,
    Kavgam kitabını yazdı,
    Yıllar Sonra Churchill Kavgam'ı baştan okusaydık, bunlar başımıza gelmezdi diyecekti,
    Partinin başına tekrar geçti, bu sefer hedef yükseltti ve seçimle gelmek için tüm çabaları göstermeye başladı, gizli örgütler ve teşkilatlar kurdu,
    Yanlış hatırlamıyorsam üç seçim sonunda yüksek oy aldı ama iktidarı alamadı, istenmeye istenmeye Paul von Hindenburg tarafından şansölye seçildi. Seçildikten sonraki ilk konuşması https://www.youtube.com/...amp;bpctr=1531179062

    Yetmezdi,
    Hindenburg öldü ve Şansölye makamını Cumhurbaşkanlığı ile birleştirdi. Ve III. Reich yani Führer Adolf Hitler doğdu. O artık Heil Hitler’di..! Naziler şimdi tüm gücü eline almıştı…

    Yaptığı o ihtişamlı meşhur Nürnberg Mitinglerinde Almanları kendine hayran bıraktı ve her söylediği destek aldı.

    Konuşmalarda ki vücut dili herkesi mest ediyordu. O kadar uzun konuşmalar yapıyordu ki, sesi kısılmasın diye bazı konuşmalarını “Heinrich Himmler”, “Joseph Goebbels” gibi önemli Nazi figürlerine yaptırıyordu.

    Kitap içeriğinde yıllar süren bu miting ve konuşmaların belirli kısımları var. Hitler’in yıllarca söylediği bütün her şeyi bir iki gün içinde okuyunca tabi ki her şey daha derli toplu oluyor. Geliyorum diyen şey kendini belli ediyor. Aralıklarla geldiğinde, tek bir konuşma gibi duruyor. Yalnız birleştirildiğinde her şey anlam kazanıyor. Barışçıl bir yol izleyeceğini öne sürerken, birden işin rengi işgaller ile değişiyor.

    Nürnberg Mitinglerinde yaptığı konuşmaların derlendiği kısa bir video. Konuşmalar kitapta da var. https://www.youtube.com/...amp;bpctr=1531181941

    Şimdi, genelde önünüze çıkan şudur; Adolf Hitler ve Naziler insanlığa hakarettir, Yahudileri ve bir çok insanı gaz odalarında, toplama kamplarında katletmiştir. Milyonlarca insan onlar yüzünden ölmüş, açlık, sefalet içinde yaşamış, hayatları mahvolmuştur. Evet bunların hepsi olmuştur ve daha fazlası...

    Peki soruyorum o zaman ve bu soruların bazılarını kendi ülkemiz için de kendiniz sorun;

    Alman Halkının hiç mi suçu yoktur? Hitler seçimle gelmedi mi?

    Alman Halkı içindeki öfkeyi onun sayesinde kusmuştu, onlar suçsuz muydu?

    Yahudiler, toplu katliamlara uğradılar. Peki Yahudiler ne yapmıştı da Hitler bu kadar kinliydi, hiç araştırdınız mı? Dünya da ki Yahudi topluluklarının, ülkelerin içine yerleştikten sonra, yerli halkın işçi, kendilerinin patron olduğuna hiç bakmadınız mı? Yahudilerin birlik ve beraberliği hakkında bilginiz var mı?

    Gelelim Fransa, İngiltere gibi ülkelere. O kadar mağduru oynadılar ki, soralım o zaman. Efendim, madem o kadar masumsunuz, Çanakkale de ne işiniz vardı? İstanbul da ne işiniz vardı? Churchill’e soralım, Avrupa da ki insan insandı da Osmanlı topraklarında yaşayanlar insan değil miydi? Orduları neden yığdınız bu toprakların her bir köşesine?

    Hitlerin İngiltere de işi yoktuysa, sizin İstanbul’da ne işiniz vardı?

    Fransız General, Beyoğlu’nda atı ile gövde gösterisi yaparken, padişahı tahtan indirin ben oturacağım derken ve işgali kutlarken normaldi de, Hitler Fransa’yı alıp Eyfel Kulesi’nde fotoğraf çektirdiği için mi suçlu oldu?

    Bakınız, Tarih yanlış yorumlanır ve yanlış sorular sorulursa farklı, doğru sorular sorulursa farklı sonuçlar doğurur.
    Hitler’in yaptığı kıyımı ya da işgalleri haklı bulmak tabi ki insanlığa ve yaşama hakarettir. Yalnız I.Dünya Savaşı galiplerinin mağlup devletlere imzalattığı ve dayattığı antlaşmalar normal miydi? Devletleri, insanları köşeye sıkıştırıp, ellerinde ne varsa almaya çalışmaları normal miydi? Kendilerine bağımlı yapıp, kendi kişisel hak ve özgürlüklerinden mahrum edilmeleri normal miydi?

    Hitler ve Nazi Almanya’sının dünya ya tekrarlanmayacak dersler verdiği sanılmıştır ama vermemiştir. Bakınız hala aynı tip liderler ve söylemler devam etmektedir. Sadece haberleşme o kadar yaygın ki, ne yapsalar ortaya çıkıyor ve gizli yapmaya çalıştıkları da göz önüne seriliyor. O yüzden o kadar ileri gidemiyorlar. Sadece demeçlerde ve bir kaç denemede kalıyor. Ama bir gün kalmayacak…

    Versay Hitler’i, Sevr Mustafa Kemal Atatürk’ü ortaya çıkarmıştır diyebiliriz. Şimdi, Gazi; Yurtta Sulh, Dünya’da Sulh” ilkesini savunurken ve “gerekmedikçe, savaşlar KATLİAM”dır derken, bir diğeri ise, yani Hitler; “Ben savaş istiyorum. Benim için her türlü vasıta doğru olacaktır. Benim sloganım "ne yaparsan yap, düşmanı rahatsız et" değildir. Benim sloganım şudur: "Bir şekilde onu yok et!". Ben bu savaşı sürdürecek insanım!” demiştir.

    Kitap içeriğinde ki konuşmaları yavaş yavaş ve anlayarak okuyunuz. Ben geliyorum diyen tehlikenin, gelmeden önceki halini kesinlikle iyi anlayın. Anlayın ki, iktidar olanın sizin iyiliğiniz için mi, yoksa sizi kullanıp kendi keyfi ve güç gösterisi için mi hareket ettiğini anlayın.

    Sub Yayınlarına teşekkürlerimi sunuyorum, birçok yayımlanmayan kıyıda köşede kalmış kitapları yayınlıyorlar. Ve yayının geçmişine ve nasıl ortaya çıktığına da bir göz atın derim.

    https://www.youtube.com/...amp;bpctr=1531181018

    Okuyun ve çözümleyin. İyi okumalar.
  • "Dünyanın en küçük işçi lideri,
    verdiği mücadele dünya çapında ses getirince, 1995 yılında 12 yaşında bir suikastle katledildi.

    Pakistan’ın en yoksul bölgelerinden birisi olan Mudrike’de doğdu.
    4 yaşına geldiğinde ise tüm akrabaları gibi 600 rupi yani yaklaşık 16 dolar karşılığında halı dokuma fabrikasında çalışmak üzere satıldı. Burada haftanın 7 günü 14 saat çalıştırıldı. 10 yaşına geldiğinde ise sadece 27 kiloydu.
    Çocuk çalıştırmanın yasak olduğunu öğrendiğinde ise fabrikadan kaçan Iqbal Masih daha sonra polisler tarafından yakalanarak tekrar fabrikaya götürüldü.

    Çevresinde kendisi gibi konuşmaya bile korkan 30 çocukla birlikte tutsak olarak 6 sene yaşadı. Çocukların hemen hepsine sadece hayatta kalmalarına yetecek kadar su ve yemek veriliyordu, tabii bunun da bir sebebi var: Onları mümkün olduğu sürece küçük tutabilmek… Çünkü en pahalı halıları ancak o küçücük parmaklar dokuyabiliyordu. Cezaların çok ağır olduğu bu kölelik sistemine Iqbal daha bebek sayılacak yaşta girmesine rağmen 6 yaşına bastığında isyan etmeye ve çocukların bakıcılarına kök söktürmeye başlamıştı bile. Kötü beslenme şartları ve iki büklüm saatlerce oturmanın sonunda Iqbal bir türlü gelişemedi. 10 yaşındayken hala 5 yaşında bir çocuğun kilosuna ve boyuna sahipti. Omurgası yamulmuştu ve ömrünün sonuna kadar böbrek sorunlarıyla mücadele edecekti.

    bir gün kasabada Bonded Labor Liberation Front (BLLF) adlı aktivist bir grubun toplantısı olduğunu duydu, toplantıya gitmek üzere yeraltındaki köhne fabrikadan kaçtı. Orada Derneğin lideriyle konuşup yardımını isteyen Iqbal kısa sürede onu köle taciri patronlarının elinden kurtaracak gerekli evrakları hazırladı. Evraklarını fabrika sahibine bizzat elden verme konusunda ısrar etti çünkü orada arkadaşlarına seslenebilecekti: “Korkmayın. Her şeyi öğrendim. Benimle gelin. Sizler özgürsünüz.“ Fabrikaya geri dönüp evrakları adama verdiğinde patron öfkesinden kendini kaybetse de hiçbir şey yapamadı ve masih diğer çocukları da peşine takarak ilk gününde kendisiyle beraber 34 çocuğu özgürlüğüne kavuşturdu.

    Küçük bedeni her alanda direndi.
    Küçük bir bedene sahip olmasına rağmen büyük bir ruha sahip olan Iqbal Masih köle gibi davranılan ve küçük yaşlarına rağmen ağır şartlarda çalıştırılan çocukların hakları için büyük çaba gösterdi.
    Iqbal direniş ve uyanışın simgesi oluyordu.
    Konuşma yeteneği, cesareti ve azmi ile Pakistan’ı kuşkusuz etkileyen Iqbal Masih’in daha önce korktuğu mafya, kendisinden korkar bir duruma geldi.

    İsviçre ve Amerika’da bir çok okulda konuşma yapan Iqbal farkında olmadan başka çocukların da hayatını değiştiriyordu.

    Çocuk işçiliğine karşı verdiği mücadele dünya çapında duyulmaya ve ses getirmeye başlayınca 1995 yılında henüz 12 yaşında iken öldürüldü. Öldürüldüğünde henüz 12 yaşında olan Iqbal Masih’in bu ölümü örtbas edildi ve herkes susturuldu. Fakat Iqbal Masih öldürülmüş olsa bile onun izinden gidenlere büyük bir cesaret vermişti. Onun etkilediği ve mücadele ruhunu kazandırdığı çocuklardan birisi olan Craig Kielburger onun bıraktığı yerden mücadeleyi sürdürmeye devam etti. Free The Children derneğini kurdu ve 650’den fazla okul açtı.

    “Şimdi işler değişti.
    Eskiden ben patronlarımdan korkuyordum. Şimdi onlar benden korkuyor."
    Iqbal Masih
  • Doğu’da bir baba vardı
    Batı gelmeden önce
    Onun oğulları Batı’ya vardı

    Birinci oğul batı kapılarında
    Büyük törenlerle karşılandı
    Sonra onuruna büyük şölen verdiler
    Söylevler söylediler babanın onuruna
    Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
    Oğul yarınki masmavi şafağın rüyasında
    Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
    Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
    Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
    Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

    İkinci oğul Batı ülkesinde
    Gezerken bir ırmak kıyısında
    Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
    Bal arılarının taşıdığı tozlardan
    Ayna hamurundan ay yankısından
    Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
    Gül tütününden doğmuş sanki
    Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
    Saçlarını güneş destelemiş
    Yıllarca peşinde koştu onun
    Kavuşamadı ama ona
    Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
    Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
    Alıp götürdü onu
    Ve ikinci oğulu
    Sivri uçurumların ucunda
    Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
    Baba yağmurlardan anladı bunu
    Yağmur suları acı ve buruktu
    İşin künhüne varsın diye
    Yolladı üçüncü oğlunu

    Üçüncü oğul Batı’da
    Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
    Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
    Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
    Fakat Batı’nın büyüsü ağır bastı
    İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
    Sonra büsbütün unuttu onları
    Şef oldu buyruğunda birçok kişi
    Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
    Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
    Patron oldu ama hâlâ uşaktı
    Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
    Bir gün bir hemşerisi onu tanıdı bir gazinoda
    Ondan hesap sordu o da
    Sırf utançtan babasına
    Bir çek gönderdi onunla
    Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
    Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
    Bu yüklü çeki
    İyice yaşlanmıştı ama
    Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
    Dördüncü oğlunu gönderdi Batı’ya

    Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
    Kendi oymak ve ülkesini
    Kendi görenek ve ülküsünü
    Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
    Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
    Batı bilginleri bunu kutladı
    O da silindi gitti binlercesi gibi
    Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
    Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

    Beşinci oğul bir şairdi
    Babanın git demesine gerek kalmadan
    Geldi ve Batı’nın ruhunu sezdi
    Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
    Batı’nın uçarılığına ve Doğu’nun kaderine dair
    Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
    Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
    Kum gibi eridi gitti yollarda

    Sıra altıncı oğulda
    O da daha batı kapılarında görünür görünmez
    Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
    İçkiler içti
    Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
    Ev sokak ayırmadı
    Geceyi gündüzle karıştırdı
    Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

    Baba ölmüştü acısından bu ara

    Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
    Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
    Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
    Bir de o talihini denemek istedi
    Bir şafak vakti Batı’ya erdi
    En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
    Durdu ve tanrıya yakardı önce
    Kendisini değiştiremesinler diye
    Sonra ansızın ona bir ilham geldi
    Ve başladı oymaya olduğu yeri
    Başına toplandı ve baktılar Batılılar
    O aldırmadı bakışlara
    Kazdı durmadan kazdı
    Sonra yarı beline kadar girdi çukura
    Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
    O zaman dönüp konuştu:
    Batılılar!
    Bilmeden
    Altı oğlunu yuttuğunuz
    Bir babanın yedinci oğluyum ben
    Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
    Babam öldü acılarından kardeşlerimin
    Ruhunu üzmek istemem babamın
    Gömün beni değiştirmeden
    Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
    Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:
    Karşınızdakini değiştirmek
    Beni öldürseniz de çıkmam buradan
    Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
    Fakat değişmeyecek ruhum
    Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
    Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
    O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
    Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
    O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
    Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
    Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
    En onulmaz yarası olanlar
    Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
    Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar
    Sezai Karakoç
    Sayfa 409 - 413 (1969)
  • "İnsan canavardır!" diye bağırdı ve sopasını şiddetle taşlara vurdu. "Büyük canavar! Zatın bunu bilmiyor. Bütün işlerin yolunda gitmiş, ama bir de bana sor. Canavar, diyorum sana! Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar... Aradaki uzaklığı koru patron! İnsanlara umut verme. Hepimizin eşit olduğumuzu, hepimizin eşit haklara sahip bulunduğumuzu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni. Ben senin iyiliğini isterim, aradaki uzaklığı koru patron!"
    Nikos Kazancakis
    Sayfa 74 - Can Yayınları
  • MOSCARDA'NIN ÇÖKÜŞÜ

    Karakter sahibi olamamak ,ekonomik ve sosyal anlamda var olabilmek için sürekli tavizler vermek durumunda kalmak zamanla sizi sahte bir benlik ile beraber yaşamaya mahkum eder. Sürekli manipüle edilen süper egonuz ,sizden bağımsız bir şekilde seçimleriniz üzerinde otorite kurar. Günden güne kaybolan gerçek benliğiniz karşısında acı çeker ve nerdeyse nefret ettiğiniz değerlerin esiri olursunuz. Süperego nun baskısına direnmek, ''gelişmemek'', özbenliğinize tutunmak ''delilik'' olarak görülür.

    BİR olmak? Ne büyülü bir kelime,, Kendini gerçekleştirebilmek. Eleştirilere, baskılara göğüs gererek kendi gerçekliğine sıkıca tutunmak ne büyük bir özgüven. Ancak sürekli olarak aptallığına inandırılan, DİN le yasalarla, eğitimle, aşağılamayla , özbenliğinin acizliğine, değersizliğine inandırılan bireyin VİCDAN ı ve ÖZSAYGISI sı yıpratılır.Böylece otoritenin kural ve amaçlarıyla işlenmeye müsait bir sahte birey yaratılır.Kendi özbenliğini sürekli olarak dışarda bırakmak ve ihmal etmek durumunda kalan birey acı çeker, ruhsuzlaşır, kendine yabancılaşır. Artık ben şöyle bir insanım diye kendini tanıtamaz, ben doktorum vs. im, gibi toplumsal kimlikler üzerinden konuşur. HERKESTEN BİRİ OLUR.


    Vitalengelo Moscarda 28 yaşına kadar hiçbir işte dikiş tutturamamış, babasından kalan banka ve gayrimenkuller ile yaşamını sürdüren evli bir adamdır. Sıradan bir hayat sürerken bir gün eşinin burnunun yamuk olduğunu söylemesi üzerine varoluşu üzerine kafa yormaya başlar. Kendiyle ilgili kendi kafasında yarattığı gerçeklik, başkalarının ona atfettiği gerçeklikle uyuşmamaktadır. Bu durumda yaşamak ve anlam yüklemek için kendiyle ilgili hangi gerçekliğin peşinden gitmesi gerektiğine karar veremez.

    Kendisini BİR i olarak algılamakta ve yaşamını o birinin gözünden değerlendirerek sürdürmektedir. Ancak bu BİR in kimse farkında değildir. Çünkü herkes ona, kendi bakış açısı üzerinden farklı gerçeklikler , nitelikler yüklemekte ve o böylece BİNLERCE Moscarda olmaktadır. Başkalarının gözünde kendisinin ne kadar farklı olduğunu gören Moscarda,- kendine göre kendisinin- başkaları tarafından fark edilmediğinden aslında HİÇKİMSE olduğunu düşünür. O halde başkalarının tanıyıp , kendince nitelediği ama kendisinin tanımadığı o kimdir?
    Karısına göre tatlı ama budala Genge, başkalarına göre baba parası yiyen mirasyedi tefeci, banka çalışanlarına göre ilgisiz bir patron vs. herkes Moscarda ya kendi yaşamları ve onunla ilişkileri ve çıkarları üzerinden nitelikler yüklemişlerdir.Bu durumu fark eden Moscarda BİNLERCE Moscarda yı öldürüp yeniden kendi Moscarda sını yaratmak ister ancak bu hiçte kolay olmayacaktır.


    Moscarda nın çöküşü ''Ben Kimim'' sorusunu sormasıyla başladı. Bu soru üzerine fazlasıyla kafa yormanın anlamsızlığı da kitabın mesajı. Çünkü insan kendini tam anlamıyla tanıyamaz. Sadece kendine bir gerçeklik atfeder ve o olmaya çalışır. Zaten acılarımızn ve hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi kendimize yüklediğmiz sıfatların, gerçek yaşamda karşılaştığımız gerçek kimliğimizle çelişmesidir. İnsan kendini kalabalıkların içerisinde, ilişkilerin içinde tanır. Ve bazen kendini tanımak acıtır insanı. Zaaflarının, eksikliklerinin farkına varır.
    Ve bu yüzden diyorum ki; birbirimize kattığımız değer ve anlam , etkileşimlerle bize geri dönecektir.