• Okumak, günlük yaşantımızda çok geniş bir yelpazede kullandığımız bir sözcük. Kitap okumak, insan okumak, tarih okumak, işletme okumak, canına okumak, dua etmek/okumak, olayları / oluşumları okumak (değerlendirmek, analiz etmek), büyük resmi görmek/Okumak gibi.

    Anlam açısından bu kadar zengin bir kavramın bulunduğumuz coğrafyada hak ettiği şekilde anlaşılmadığını düşünüyorum.

    Hangi dünya görüşüne sahip olunursa olunsun; okumak, iyi okumak, nitelikli okumak, doğru okumak çok önemli ve gerekli. Bu bağlamda eleştirel düşünce ile okumak arasında da önemli ilişkiler kurmak mümkün (eleştirel düşüncenin sadece yerden yere vurma tarzındaki eleştiriden ibaret olmadığını sanırım açıklamama gerek yok. İlgilenenler çok kısa bir sürede internetten konuya ilişkin kapsamlı bilgi edinebilir).

    Okumanın motivasyonu, yöntemi, getirisi ne olmalı?

    Okumayı sadece bir zaman geçirme enstrümanı olarak görenler için belki bu soru gereksiz görülebilir ama bir yaşam biçimi olarak benimseyip okuma eylemine nitelik ve kalite katmak isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.

    Okumayı bu açıdan dua veya ibadet etmeye benzetiyorum (Maksadım burada mistik bir yaklaşım geliştirmek değil; zaten bunu yapacak yeterli donanımım olduğu düşüncesinde de değilim). Şöyle ki;

    -Dua sadece kişinin beklentilerini sözlü olarak ifade edip beklemeye çekilmesi değildir. İbadet de sadece şekilsel ritüelleri yerine getirip erdemi, pozitif davranmayı, insanı ilişkileri, empati yapmayı dışlamak değildir. Aynı şekilde okumak da sadece belli bir zaman diliminde gözümüzün önünden geçen kelime yığınlarının hafızada rastgele biçimde biriktirilmesi değildir.

    - Dua ve ibadetin anlam ve geçerlilik kazanması için asıl motivasyon takdir/beğeni görmek, çıkar sağlamak yerine; söz konusu eylemin bireyi doğru yaşamaya, doğru davranışlarda bulunmaya sevk edebilmesi, kendisine, topluma ve diğer canlılara (hatta cansızlara, yani evrene) zarar verebilecek durumlardan uzak durmayı sağlayabilmesi olmalıdır. Tıpkı okuma eyleminin doğru düşünmeye, var olan güzellikleri hissetmeye, farkındalığı artırmaya, doğru yaşamaya, düşünsel zenginliğe katkı sağlaması gerektiği gibi.
    (Ya da Joe Vitale'in Mucizeleri Beklemek kitabında önerdiği gibi; kayda değer bir şeyler yapma isteğini, sinerjisini uyandırmalıdır da diyebiliriz).
    -Dua ve ibadet samimi, ikirciksiz ve gösterişten uzak olmalıdır. Birey kendisi ve çevresi için istediği iyilik ve güzellikleri toplumun diğer bireyleri, hatta diğer toplumlar için de istemelidir. Aynı şekilde okumanın asıl amacı sadece okurun kendisini avutması, mutlu etmesi ya da okunan sayfa/kitap sayısını niteliksiz biçimde artırması olursa; kitabı kapatıp günlük yaşantıya girildiğinde yeni hayal kırıklıkları kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir okurun durumunu, sürekli aynaya bakıp kendini pohpohlayan ancak toplum içine karışma ve sağlıklı ilişkiler kurma yetisinden yoksun olan insanlara, hatta Pamuk Prenses masalındaki kraliçeye benzetmek mümkündür.

    İyi ya da kötü şeklinde nitelendirilebilecek insanların var olduğu bir gerçektir. Kitaplar da sonuçta farklı yaşanmışlıkları olan insanların ürünüdür. Ama kitapları iyi kötü kitap şeklinde nitelemek yerine; beklentilere uygun şekilde seçmek veya içeriğine katılınmadığında bile her bir kitabı farkındalığı artırma, düşünsel zenginliği artırma adına bir fırsat olarak görmek daha doğrudur.

    Öte yandan şunu da belirtmeliyim ki; beklentiniz her ne olursa olsun, size göre bir kitap mutlaka vardır. Sadece onu seçmenizi ve okumanızı bekliyordur.

    Her bir kitap okuma etkinliği, belki de hiç bir araya gelemeyeceğimiz insanlarla, fikirlerle, hikayelerle bir araya gelme fırsatıdır. Hatta iyi yanı, bu birlikteliğin zaman, mekan ve süre seçiminin tamamen okurun inisiyatifinde olmasıdır.

    Paylaşmak, tek başına sahip olmaktan daha mutluluk vericidir. Kişisel gelişim veya psikolojik destek içerikli kitapların çoğunda, mutsuzluğu gidermenin en önemli yollarından bir tanesinin vermek, başkalarını mutlu etmek, paylaşmak olduğu yazıyor. Kitaplara da bir paylaşım enstrümanı olarak bakmak mümkün. Yazar yaşanmışlıklarını, tecrübesini, bilgisini, yeteneğini paylaşıyor; okur da kitaba verdiği parayı. Sonrasında ise okur kendi iç dünyasındaki düşünce ve duygularında yaşadığı etkileşimi diğer insanlarla paylaşarak bu zinciri sürdürüyor.

    Yok eğer sadece kendi mutluluğumuz, kendi zevkimiz için okuyorsak; -birilerinin (şu an sözün sahibini hatırlamıyorum) ifade ettiği gibi- okuduğumuz kitapların sayısı ne kadar yalnız olduğumuzun bir göstergesi hâline geliyor.

    Yazının giriş kısmında yer verdiğim olayları doğru okumak/analiz etmek, sorgulayarak doğruyu bulmaya odaklanmış bir eleştirel düşünce yaklaşımı geliştirmek konusuna gelince. Kur'anın ilk ayetinin "oku" şeklinde başlaması ile İslam coğrafyasının evrensel değerler, düşünsel zenginlik ve gelişmişlik düzeyi konusundaki mevcut durumunun çok büyük bir çelişki oluşturduğu düşüncesindeyim. Bunun da tarihi seyir içinde olayların, fikirlerlerin ve hayatın kendisinin yeterince doğru biçimde muhatapları tarafından "okunamamasından" kaynaklandığını değerlendiriyorum. Protestanlığın (ister onaylayın, ister karşı çıkın) Hristiyan dünyasına kazandırdığı pragmatist ivme, bulunduğumuz coğrafyada maalesef gerçekleştirilememiş. Bu noktada ışığın doğudan yükseldiğini kabul ettiğimi; ancak an/dönem/çağ itibariyle özdeki mevcut potansiyelin kapasiteye dönüştürülemediğini düşündüğümü üzülerek ifade etmek istiyorum.

    SONUÇ OLARAK; kitap okumanın erdemli bir insan olarak yaşamak, güzele ve doğruya ulaşmak yolunda bir mücadele ve paylaşım biçimi olduğuna inanıyor ve bu süreçte her bir okura başarılar ve esenlikler diliyorum.
  • Ikinci 'Nesil"den bir "Nesin"anlatısı. .
    Oğul Ali Nesin gözünde "babam"
    "Babamın gözün-de de onun babası "

    #spoiler

    #Dostundan çok Düşmanı vardı ..

    Aziz Nesin tanıma turlarım devam ederken anı_ anlatı okumak, bazı yazarları roman ,oyun,şiirlerinden öte "yaşam "ile tanımak daha doğru geliyor ...bu insanlar yazdıkları ve yaptıkları ile suçlanmışlar,dövülmüş,sövülmüş,kovulmuşlar ise "özellikle"daha dikkatli olmak gerekiyor ..
    Kimdir bu "taşları yerinden oynatan' "rahatsız eden " adamlar ...

    20 Aralık 1915 doğumlu
    Istanbul Heybeli ada nüfus kaydı ile doğan Mehmet Nusret
    5 Temmuz ile 6 Temmuz arası gece yarısı Çesme de "ölüm (1995 )
    Ölüm sebebi "kalp" krizi ...
    Kış doğumlu yaz ölümlü koca bir hayat hikayesi ...
    Bilmediğimiz neler neler var ..buyrun bir göz atalım

    Aziz Nesinin Anne tutkusuna tanık oldum önce. .annesine yıllar sonra şiirler yazan elinden çıkmış bir oyalı yemeniye yazdığım ve yazacağım tüm kitapları feda ederdim diyecek kadar çok seven bir adam ..
    O, tıkır tıkır dikiş makinasından gelen sesi anlatınca kendi annanem geldi gözümün önüne ..öyle her istediğinizi gidip satın alma dönemleri değildi kitapta resmi de bulunan elde çevirmeli makinadan çıkmış kıyafetler giydik bizler de ,kömür ütüsünü de gördük.. o yokluk ta tabiri caizse "jilet" gibi ütülü takım elbiseli "fötr" şapkalı dedelerin torunları olduk ...ben anneannemi asla pijama ile görmedim mesela simdi bizim sokakta bile esofmanla gezdiğimiz devirden çok farklı ve çok nezih zamanlardı. .kimse uyanmadan uyanan derli toplu eşine "Mustafa bey " den başka bir isimle hitap etmeyen kadınlar "yıllarıydı"
    Neden buralara geldi bu inceleme dersek
    Dedemin nidasi kulaklarıma geldiği içindir "Hanife hanım, yap bir kahve de karşılıklı içelim ' nidasi ..
    Annanem Hanife hanıma.
    Ve Nesin babaanne Hanife hanıma bize bu güzellikleri yaşattıkları için teşekkür etmek istedim ...

    15 Eylül 1927 de vefaat etmis Hanife babaanne torun Ali böyle aktarıyor ..
    Veremden kan kustuğunu, son nefesinde Aziz'in ölüm odasına bir alınıp bir çıkarıldığını anlatıyor ...bu erken ölüm onu derinden etkiliyor
    Yıllar içinde bu anne duygusu...kadın "saygısı" olarak gelişiyor Nesin de .
    "Anneyi melek kadınları peri olarak adlandırmasına vesile oluyor ..ve o hep mükemmel kadını arıyor ..

    "Hanife ses uyumundan ötürü olacak bana hep kadife çağrışımı verir. .
    "Kadife gibi kadındı,saçları,teni,yüzü,elleri huyu, sesi kadife ...

    Gençlik yıllarında kuleli askeri okulda iken 'mavi melek " filmini sevdiğini öğreniyoruz_bu bir dip not ve renk olsun :)
    https://youtu.be/qWr0fBVjkhg

    Babası ile olan dünyasından da bahsetmeye başlarsak bir inceleme daha yazmak gerek o yüzden es geçiyorum :) okuyun yani ... incecik bir kitap zaten

    Hatta "büyük adam olmak"kelimesinin yıl yıl içini nasıl doldurduğunu da bir inceleme yazmak ..
    "Oğlum hükümet mektebine gidip büyük adam olacak "

    Okul hayatındaki başarılarına ,girdiği imtihanlara , çektiği kura ve ömür boyu boynunda asılı bir vebal gibi o "BOŞ" kelimesine verdiği değere de bir inceleme ..

    Neden fotoğrafların hep ortasında olduğuna ?. mesela ..bir inceleme

    Asker Aziz Nesine, 12 yaşında yazmaya başlayan Aziz Nesine ,Marko Paşa yı sokakta bağır çaģır satan Aziz Nesine ,tutuklanan Aziz Nesine .Neden sürekli içinde bir "borçluyum " hissiyle gezdiğine ..

    "Halkıma olan borçluluk duygumda eksilme değil ,hep artma ,borcumu ödeyemedikçe daha çok artma olmuştur "

    Bu sözlerle temel direği atılan "Nesin Vakfina " ... da bir inceleme

    Yani demem o ki "incele _incele" bitmez bir mecraa ..
    Tabii ki siz görmek ,bilmek biraz da ders almak isterseniz ..
    Okuyun derim ...
    Güzel duygular ,hedefler ,yollar öğrenmek adına ..
    Ya da "biz ne yaptık bu ülke için ? diye sorgulamak adına ...
    Değişen savaş kanununu tanımak adına ..

    "O sandıklara kitaplarımı koy, bu sandıklarla taşınsın cephanenin yerini artık 'kitaplar " alsın "
    "Savaş bitti yeni bir savaş başlıyor
    .....Mustafa Kemal Atatürk ..

    Yeni bir gün ve gün_aydın olsun
    Hepimize iyi okumalar "Aydınlanmalar"

    " https://youtu.be/H303PeVkMyw

    Barışla kalın ..
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Prenses Mişaal ...

    Mişaal, Suudi Arabistan’ın kurucusu Kral Abdülaziz’in büyük oğlu Muhammed’in oğullarından Fahd’ın kızıydı.

    Dedesi olan Prens Muhammed, Kral Abdülâziz’in hayattaki en büyük oğullarından olmasına rağmen aile konseyi taht ile bağdaşmayacak bir hayat sürdüğü ve alkole de fazla düşkün olduğu için kral olmasını istememişti ve tahtta küçük kardeşlerden biri, Halid vardı…

    1958’de doğan Mişal, ailesine iyi bir eğitim görmek istediğini söyleyince Beyrut’a gönderildi, oradaki Amerikan Üniversitesi’ne kaydettirildi ve kalması için sahilde küçük bir villa kiralandı. Genç prensese Suudiler’in Lübnan Büyükelçisi Ali Hasan el-Şair göz-kulak oluyordu. Sık sık elçiliğe davet ediyor, ihtiyaçlarını soruyor, yemeğe alıkoyuyor, sonra şoförüyle villasına gönderiyordu...

    Büyükelçinin Beyrut’ta yaşayan bir de kuzeni vardı: Halid... Mişaal ile Halid zamanla birbirlerine içten içe, hoş birşeyler hissetmeye başladılar.

    Günün birinde, Mişaal’a Riyad’dan bir telefon geldi. Arayan, büyükbabası Prens Muhammed idi. “Hemen buraya, Riyad’a gel!” buyurdu. Memleketine giden Mişaal babası yaşında zengin bir Suudi ile haberi bile olmadan nişanlandığını, nikâhının da kıyılmak üzere olduğunu öğrendi ama Suudi kadınlarında o senelerde hiç rastlanmayacak bir cesaret gösterip “Hayır!” dedi. Başkasını sevdiğini ve onunla evleneceğini söyledi, sonra da büyükbabasının huzurundan kapıyı vurup çıktı!

    O sırada Halid de Riyad’daydı... O gece beraberce Cidde’ye kaçtılar ve Mişaal’in yıllar önce bağlandığı bir şeyhin evine gittiler. Genç prenses yalvardı, yakardı ve şeyhi Halid ile nikâhını kıymaya ikna etti...

    Artık karı-koca olmuşlardı ama büyükbabanın varlığı tepelerinde kılıç gibi sallanıyordu... Gerdeğe bile giremeden kaçış plânı yaptılar. Mişaal saçlarını kestirip erkek kılığına girdi ve Cidde’nin dışındaki bir otele iki yabancı gibi yerleştiler. İki Ermeni hostesle anlaşmışlardı; ertesi bu hosteslerin yardımı ile ve başka kimliklerle havaalanına gidip hürriyete uçacaklardı...

    Sabah otelden dışarıya adımlarını attıkları anda, karşılarında büyükbabanın silâhlı adamlarını buldular... Hostesler hemen orada öldürüldü ama Mişaal ile Halid havaalanına gitmeyi başardı; hattâ uçağa da bindiler ve motorlar tam çalışacağı sırada içeriye dedesinin adamları doluştu... Çığlık çığlığa haykıran çifti diğer yolcuların hayretten açılmış gözleri önünde uçaktan sürükleyerek indirdiler.

    Mişaal ile Halid, Mişaal’in büyükbabası Prens Muhammed’in o zamana kadar bir dediğini iki etmemiş kadılardan birinin huzuruna götürüldü. Prens de oradaydı ve torununun yüzüne bir defa olsun bakmadı, sadece Bunlar zina etiler. Şeriata göre ölmeleri gerekir dedi.

    Kadı, senelerdir bir dediğini iki etmediği Prens Muhammed’e ilk defa o gün karşı çıktı; Evlenmişler, ortada zina falan yok, dolayısı ile suçlu değiller cevabını verdi.

    Ama büyükbaba inat etmişti ve torunuyla damadının kellelerini istiyordu! Kral olamamasına rağmen Suud hanedanının en büyük prensi ve ailenin de reisi idi. Gözünü bile kırpmadı, aile reisi olarak Her ikisi de ölecek buyurdu.

    Oysa nikâh aile büyüklerinden izin almadan kıyılmış bile olsa hiçbir hukuk sisteminde suç sayılamazdı ve Suud Ailesi’nin en büyüğünün emrinin yerine getirilmesi de şarttı ..

    Prens’in verdiği keyfî ceza, 15 Temmuz 1977’de Cidde’de infaz edildi ama infazdan önce gençlerin canlarının ne şekilde alınacağı tartışması çıktı. Mişaal, şeriata göre suçlu olmadığı için taşlanamazdı; üstelik devletin resmi cellâdına da teslim edilmesi mümkün değildi, zira kararı mahkeme değil, ailenin büyüğü vermişti.

    Çözümü namluda buldular, Mişaal ile Halid bir otoparka götürüldü ve prensesin ensesine tek bir kurşun sıkıldı.

    Sonra sıra Halid’ye geldi...

    Karısının gözlerinin önünde katledildiğini görmüştü, artık kendinde değildi ve kılıcın ense köküne indiğinin farkına bile varmadı..

    Derken aradan üç sene geçti ve İngilizler, gazeteci Anthony Thomas’ın bu cinayetler konusunda yaptığı araştırmaları bir TV belgeseli hâline getirdiler. “

    Prenses’in Ölümü isimli belgesel 9 Aralık 1980 akşamı bir İngiliz kanalında yayınlanınca Suudiler kıyameti kopardılar, İngiliz Büyükelçisi zamanın hükümdarı Kral Halid’n emri ile hemen sınırdışı edildi.

    Kral’ın filmin oynatılmaması karşılığında yapımcı şirkete 11 milyon dolar rüşvet teklif ettiğinin duyulması üzerine ortalık daha da karıştı ve Suudi Arabistan, İngiliz mallarını boykot kararı verdi ...

    Ticari anlaşmalar ardarda iptal edildi, ihaleler askıya alındı. Hattâ, belgeselin yapımında ortak olan Amerikan şirketi bile özür dilemek zorunda kaldı; Suudi Arabistan’da yatırımları olan petrol devi Mobil bile New York Times Gazetesi’ne tam sayda ilân vererek belgeselin Suudi, Arabistan ile mevcut ilişkileri bozacağını söylemek zorunda kaldı…

    Krizi çözmek, birkaç ay sonra İngiliz Başbakanı Margareth Thatcher’e düştü. Thatcher, işadamlarından gelen baskılar üzerine başına ince bir tül sarıp Cidde’ye gitti, Kral’dan bir çeşit özür diledi ve yatırımları bu sayede kurtarabildi.

    Prenses Mişaal’in ıztırap dolu hayat işte böyle noktalandı...


    Serdar Özbosnalıoglu
  • — Abdulhamid’i çok seviyoruz, onun “din-ü devlet”, “İla-yı kelimetullah”, “Nizam-ı alem” anlayışından kurtulduğumuz için mi bayram yapıyoruz!. Yok öyle değil. Bugün kutlanan Cumhuriyet Türkiye (İslam) Cumhuriyetinin 95.Yılı!
    — Ha! Bana sorarsanız, “Cumhuri” sistem mi, “Monarşi” mi? Adına değil, muhtevasına bakarım. Muhtevasını görmesem adına bakıp karar verecek olursam “Cumhuri sistem” daha sıcak gelir.
    — Sovyetler de Cumhuriyet’le yönetiliyordu değil mi, Hitler Almanya’sı da. Aynı diktatörlük örneklerini “Monarşi” ve adında “Demokratik” ülkelerde de görmek gerek.
    — Cumhuriyet Arapça bir kelime. Aslında “Res Publica”ın tam karşılığı değil.
    — “Rest publicas” soluklanmak, dinlenmek gibi bir anlama sahip, “Res publica” “Kamu malı” anlamına geliyor. Yani ortak malın, alanın yönetimi gibi bir anlamı var.
    — Arapçada “Cumhur”, sanıldığı gibi “Halk” anlamına gelmez. O “Demos”dur. “Kratos” ise iktidar demektir. Demos Kratos Halk iktidarı / Halkın yönetime katılması anlamına gelir. “Cumhuriyet” bu anlamda çoğunluğun, yani “Halkın çoğunluğu”nun, yani “Ulus”un yönetim hakkı anlamına gelir. “Demokratik Cumhuriyet” dediğinizde ise çoğunluğun yani ulusun ana unsurunun dışında kalan diğer/öteki unsurların hak ve hukukunun korunması anlamına gelir.
    — Halk ya da Ulus’un alameti farikası, onun inanç, tarih, gelenek, dil, örf, ananeleridir. Ancak CHP’nin ulusçuluğu, toplumun bütününün alameti farikalarını yok ederek, “Resmi ideoloji”nin dinleştirilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Dine karşı, bu anlamda Laiklik bir kalkan olarak kullanılmıştır. “Cumhuriyet” yeniden tanımlanarak, ona 6 ok şeklinde tanımlanan yeni bir çerçeve çizilmiştir. Yani Cumhuriyet’in kurucu aklı’nın, Reşit Galiblerin, Osman Nuri Çermanların, Tekinalp (Moiz Kohen)’lerin CHP’nin “Cumhuriyet”i her hangi bir Cumhuriyet değil “The Cumhuriyet”tir. O Cumhuriyet zaman içinde pratikleri itibarı ile bir azınlık diktatoryasına, ancak Monarşilerde olan bir “Tek Adam” rejimine, İstiklal Mahkemeleri ile baskılanan bir halkın trajedisine dönüşmüştür.
    — 6 Ok denilen şey, Cumhuriyetin mana ve mefhumunun içini boşaltmak için düşünülmüş birer araçtı aslında. 6 ok’tan sadece biri “Cumhuriyet”tir, diğerleri kaşıkla verilen bir hakkın kepçeyle geri alınma operasyonu gibidir. Laiklik, devletçilik, inkılapçılık, Halkçılık, Milliyetçilik. 1927’ye kadar 4 ilke vardı, 1931 yılı 3. kurultayında buna Devletçilik ve İnkılabçılık maddeleri eklendi. Bu ilkelerin kimi Fransa’dan, kimi Rusya’dan, kimi Almanya’dan ve İtalya’dan alındı.
    — Anadolu topraklarında kurulan ilk Cumhuriyet de Türkiye Cumhuriyeti değil. Şimdi kutlanan Cumhuriyetin 95.yılındayız. 29 Ekim 1923. İlk Cumhuriyet “Güneybatı Kafkas Geçici Millî Hükûmeti”, “Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi” ya da nam-ı diğer Kars İslam Cumhuriyeti.. İlk Cumhurbaşkanı Cihangirzade İbrahim bey 1 Aralık 1918’de seçildi ve 19 Nisan 1919’da İngilizler tarafından devrildi ve İbrahim bey sürgüne gönderildi. 1918 öncesi de bölgede Kongre hükümetleri ve Milli Federasyonlar kurulmuştu. Kars İslam Cumhuriyeti ise Başkanlıkla yönetilen bir Konfederasyondu ve “Demokratik Cumhuriyet” olmasının yanında “İslam” rejimin üssül esası idi.
    — Cumhuriyet 1923’de kuruldu değil mi. Anayasamızdaki “Devletin dini İslam dinidir” maddesi 10 Nisan 1928’de kaldırıldı. Laiklik ilkesi 5.2.1937’de Anayasaya girdi. Bu “Türk tipi” bir laiklikti aslında. Resmi ideolojiyi dinleştiren, diğer inançları resmi ideolojinin çerçevesi ile sınırlandıran, reforma tabi tutan bir laiklik anlayışı.
    — Ve bunu “Laiklik olmadan Cumhuriyet, Cumhuriyet olmadan Demokrasi, Demokrasi olmadan insan olunmaz” şeklinde bir sloganla topluma “insanlık şartı” olarak dayattılar.
    — Anadolu coğrafyasında 1918’de kurulan ilk Cumhuriyet Kars İslam Cumhuriyeti idi ve Laik değildi. Türkiye Cumhuriyeti bundan 5 yıl sonra kuruldu. Bu yıl Kars İslam Cumhuriyetinin 100. Yılı. 2. Cumhuriyet de “İslam Cumhuriyeti” olarak kuruldu. Anayasal olarak Laiklik 1937’de kabul edildiğine göre Türkiye Cumhuriyeti bu “manevi mirası red”detmek için 14 yıl bekledi. Aslında bunun böyle olacağı 4. İlkenin kabul edildiği CHP’nin 1927 kongresinde belli idi. Laiklik uygulamaları fiilen kendini gösterse de, Anayasaya girmesi için bir 10 yıl daha geçmesi gerekti.
    — Bugün kutlanan Cumhuriyet aslında “İslam Cumhuriyeti”dir.
    — Aslında bugüne kadar Anadolu topraklarında 3 Cumhuriyet kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti 2. Cumhuriyettir. 3. Cumhuriyet ise 2 Eylül 1938’de kurulan Hatay Cumhuriyetidir. Hatay Cumhuriyeti 30 Haziran 1939’da Anavatana katıldı. Daha sonra biliyorsunuz, Türkiye Cumhuriyetinin himayesinde KKTC kuruldu. Türkiye Cumhuriyetinin ayrıca Irak ve Gürcistan üzerinde garantörlük hakları bulunmaktadır.
    — Bir de kısaca, Taksim’den şu meşhur “Cumhursuz” Cumhuriyet anıtından söz edelim mi?
    — Anıt 9 Ağustos 1928’de yapıldı. Sanatçısı İtalyan Pietro CANONICA. Anıt Roma’da yapılıp İstanbul’a gemi ile getirilmiş. Yapımına 1925 yılında karar verilmiş. 16.500 İngiliz Lirasına malolmuş. Bunun 140.000 lirası çoğu gayrimüslim olan Beyoğlu, Galata ve Karaköy esnafından, bankalar ve belediyeden toplanmış. Banca Commercineal İtaliano 600 Türk Lirası ve Nestle Çikolata Şirketi genel temsilcisi 40 Türk Lirası heykelin yapımı için bağışta bulunmuş. Ama yine de bazı eksikler ve anlaşmazlıklar sebebi ile son taksit ödenmemiş..
    — Anıtta İtalyan mermeri kullanılmış. Anıtta Doğu tarafında, önüne bakan peçeli kadın, Batıda; yüzü açık, gökyüzüne bakan bir genç kız portresi yer almaktadır. Canonika bu anıttaki kadın başlarını şu şekilde tanımlamaktadır: “Abide’nin üstünde iki mask bulunacak ve bunların birisi peçe altında bir kadın çehresi olup eski devrin esaretini, diğer tarafta da yüzü açık gülümseyen bir kadın çehresi hürriyeti, bugünkü hayatı gösterecektir.” Heykeller Cire Perdue usulüyle dökülecektir. Ankara’dan heykeltraşa sürekli talepler iletilir. Kalpaklı kimse olmayacak. Şapkalı olacak. Gazi sivil olsun, asker olsun gibi birçok tavsiyeler yapılır.
    — Heykelin yapımında Darülfünun profesörlerinden M. Chaput, Meşhur İtalyan jeoloğu Profesör Kaçamali’den ve Mimar M. Mongeri’den raporlar alınıyor. Giulio Mongeri anıtın çevre düzenlemesini yapan mimardır. Bir de Ankara’dan giden Türk asistan çalıştı bu işte.
    — Burada ilginç olan bir diğer konu da, heykelde, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hemen arkasında Rus generallerin de heykellerinin bulunmasıdır. İşgal için gelen daha sonra Milli Mücadele döneminde Rusya’nın yaptığı silah, cephane, para, altın, kısaca maddi ve manevi her türlü yardıma duyduğu minnettarlığın bir ifadesi olarak, iki Sovyet generaline de anıt da yer verilmiş. Bunlar General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov’dur.
    — Anıtın açılışına büyük bir kalabalık katıldı. M.Emin Yurdakul burada yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Sen bir İskender, bir Atillâ, bir Yavuz olmaktan sakındın. Yalnız taçsız ve tahtsız bir Mustafa Kemal olarak kaldın. Mikelanj’ın yonttuğu Musa’nın heykeli nasıl bir ilhamın eseri ise bu büyük sanatkârın hemşehrisi Canonika’nın tunçlara dil veren bir ruh ile canlandırdığı Mustafa Kemal de, aynı menbaın bir harikasıdır. Çünkü Musa ve Mustafa Kemal aynı cinsten kurtarıcıdırlar. Mustafa Kemal bu asra göre Musa’nın yaptığını yapmıştır. Bu kahraman da zamanın firavunlarına karşı tunç yumruğunu kaldırmış, milletini esaretten hürriyet yoluna çıkarmıştır.” Mustafa Necati ise, “Kardeşler! İşte karşımda bu manevî ve kutsal varlıklar büyük Mustafa Kemal’e taç giydiriyorlar. Onların çehrelerinden akan neşeye bakıyorum. O neşe kalplere ümit ve hayat veren sonsuz ve Rabbani bir kuvvettir” diye sesleniyordu. Neyse, “İslam Cumhuriyetimiz 95 yaşında”, kutlu olsun! Selâm ve dua ile.
  • Amêdî / Amediyah , Irak Federal Kurdistan Bölgesine bağlı Duhok ilinde bulunan Zap suyunun kenarında yüksek bir dağlık alan üzerine kurulmuş Duhok il merkezine 70 km , Türkiye sınırına ise sadece 10 km mesafede olan eşşiz bir şehirdir.

    Üstelik bu güzel şehir , Colemêrg (Hakkari) ilinin Çelê( Çukurca) ilçesinin hemen karşısında. Şirnêx(Şırnak) ilinin Qîlaban (Uludere) ilçesinin de çapraz hizasında bulunmaktadır.

    Bu ilçe hem doğa hem de mimarî harikası. Dünyanın hem en güzel, hem de en ilginç şehirlerinden biridir, Amêdîye.

    Çünkü yerde, Kürdistan dağlarının eteklerinde değil, tepesinde kurulmuştur. Deniz seviyesinin tam 1426 m yükseğinde kurulmuş bir şehirdir. Etrafı ise tamamen surlarla çevrilidir.

    Amêdîye her ne kadar şehrin Kürtçe resmî ismiyse de, kelimenin kökeni Kürtçe değildir; Kürtçe olmayan bir ismin “Kürtçeleştirilmiş” biçimidir. Şehir, ismini kurucusu olan Selçuklu hükümdarı I. İmadeddîn Zengi (1085 – 1146)’nin adından alır. “İmadeddîn” isminden “Amêdîye” ismi doğmuştur.

    İlginç olan, şehri bu isimle, Kürtçe olarak “Amêdîye” şeklinde adlandıran da bölgede yaşayan Kürtler değil, bizzat Selçuklular’ın kendisidir.

    Selçuklu hükümdarı İmadeddîn Zengi, sarp bir tepede bulunan Aşib Kalesi’nin yıkıntıları üzerinde harabe bir şekilde duran bu şehri yeni baştan kurdu, 1142.

    Şehri kurduktan dört sene sonra da Freng kökenli bir köle tarafından öldürüldü ve yerine küçük oğlu, İslam tarihinin güzide simâlarından biri olan Nureddîn Mahmud Zengi (1118 – 1174) geçti.

    Amêdîye kurulmadan önce burada bulunan kalenin isminin Aşib olduğunu nakleden kişi, Cizreli bir Kürt olan ve İslam tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi olarak kabul edilen İbn-i Esir (1160 – 1233)’dir.

    Kürdistan’ın yetiştirdiği güzide bir ilim adamı olan ünlü tarihçi İbn-i Esir, kaleme aldığı eserlerde Amêdîye tarihi hakkında geniş bilgiler verir ki, İslam tarihçisi İbn-i Esir ile yine İslam tarihinin güzide komutanlarından biri olan Selçuklu hükümdarı İmadeddîn Zengi arasında sadece bir kuşak vardır.

    Amêdîye’nin “bayındır bir şehir olarak” kurulması her ne kadar 1142 yılına tekabül ediyorsa da, tarihi çok çok eskilere, tâ M. Ö. 3000’li yıllara kadar uzanır. Yani Asur İmparatorluğu dönemine kadar.

    Batılı kaynaklar, bugünkü Amêdîye şehrinin bulunduğu yerde Asurlular zamanında Amat adında bir kent olduğunu, şehrin şimdiki “Amêdîye” olan Kürtçe isminin Asurlular’a ait “Amat” ile Selçuklular’a ait “İmadiye” isimlerinin sentezinden oluşturulmuş bir isim olduğunu belirtirler.

    Şehrin bir diğer ilginç özelliği de, burada kadim zamanlardan beri Kürtler, Asurîler ve Yahudîler olmak üzere üç ayrı etnik topluluğun birlikte yaşamış olduğu gerçeğidir. Bu üç kavimden hiçbiri oraya sonradan yerleşmemiştir; hepsi de oranın yerlisidirler. Örneğin 19. yy’da yapılan bir nüfûs sayımında Amêdîye’nin nüfûsu 6 bin olarak sayılmış, bunun 2 bin 500 kişisi Müslüman Kürt, 1900 kişisi Musevî Yahudî ve 1600 kişisi de Hristiyan Asurî olarak tespit edilmiştir.

    Aradan iki yüzyıl geçmiş olmasına rağmen şehrin şimdiki nüfûsu halen aynıdır, 6 bindir, fakat tamamı Kürt’tür. Şehir zaten bir dağın tepesinde kurulmuş olduğu için bir metrekare bile büyümesine imkân yoktur ve genişlemeye müsait olmayan şehir, haliyle nüfûs artışına da müsait değildir.

    Amêdîye, 13. yy’dan 19. yy’a kadar, tam 600 sene boyunca Behdinan Kürt Emirliği’nin başkentiydi. Aslen bugünkü Hakkari’ye bağlı Şemzînan (Şemdinli) kökenli olup “Baha’ed- Dîn” isminden türeyen “Behdinan” ismiyle anılan ve Kurmancî konuşan Behdinan (ya da Bahdinan) Emirliği, başkentleri Amêdîye’den Kürdistan’ı yüzyıllar boyunca yönetmişlerdir.

    Günümüz itibariyle Kürdistan Federe Devleti’nde, Duhok ilinin bir ilçesi olan Amêdîye, aynı zamanda Kürdistan’ın en gözde turistik şehridir ve her yıl Kürdistan’ın değişik bölgelerinden binlerce insan, sırf bu ilginç ve mimarî olarak hakikaten emsalsiz, adetâ bir “masal şehri” olan bu şehri görmek için buraya gelirler.

    Amêdîye, toplam 1200 evden müteşekkil bir şehirdir ve bu evlerde toplam 6 bin insan yaşar.

    Şehrin sadece kendisi bir mimarî harikası değil, aynı zamanda içinde de pek çok önemli mimarî eserler barındırır. En başta, güzel ve alımlı görüntüsü sayesinde “şehirle özdeşleşmiş” bulunan Amêdîye Camiî, tabiî ki. Caminin 30 m yüksekliğindeki minaresi sadece camiye değil, tüm şehre ayrı bir güzellik kazandırır.

    940 – 981 yılları arasında, yani Selçuklular’dan da çok daha önce Sultan Hasan Welî tarafından inşâ edilen Amêdîye Camiî’nin önemli bir özelliği de, tüm Ortadoğu’nun en eski camilerinden biri olmasıdır.
  • Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”