• İstanbul'u bir roman kahramanı olarak görmek isterseniz genç bir mimar olarak ete kemiğe büründüğü Yarım Adam Romanının ilk bölümlerini burada okuyabilirsiniz:
    1.Bölüm
    Elli Beş Saniye

    Tüm hayatı elli beş saniyede değişti. Elli beş saniye; yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    İstiklal Caddesi'nde bir alışveriş merkezindeydi. Dört nisanda en sevdiği arkadaşı Cansu'nun doğum günü vardı, buraya ona hediye almak için geldi. Eli kolu poşetlerle doluydu. Her zamanki gibi dayanamadı, hazır eski mahalleye gitmişken oradaki çocuklara dağıtırım diye ihtiyaç duyabilecekleri şeyleri almaya başladı: Kutu kutu kalemler, minik ayakkabılar, etekler, kazaklar, pantolonlar, montlar...

    Poşetleri AVM'nin otoparkında bulunan arabasına bırakıp mağazaları rahat rahat dolaşmayı planlıyordu. Asansöre doğru yürürken telefonu çaldı. Çantasını güç bela açıp telefonunu çıkardı. Arayan annesiydi.

    "Aden merak ettim seni, neredesin?"

    "Alışverişteyim anne."

    "Kızım yine mi alışveriş? Eve ne zaman geleceksin?"

    Saatine baktı, 18.45'i gösteriyordu. Nasıl da çabuk geçmişti zaman. "Akşam yemeğine yetişemem, biraz gecikirim."

    "Bak tatlım, bu ayki harcamaların babanın gözüne çok battı..." Annesi onu dikkatli harcama yapması gerektiği konusunda uyarırken bile gözünü vitrindeki minik elbiselerden alamıyordu. Çocuklar için öyle güzel kıyafetler vardı ki bu durumda cebindeki kredi kartlarıyla ölçülü olabilmesi imkânsızdı.

    Annesi çok geç kalmamasını söyledikten sonra telefonu kapattı. Aden otoparka inmekten vazgeçti ve hızlı hızlı yürüyüp mağazaları dolaşmaya devam etti. Cansu'nun sevdiği tarzda ürünler satan bir mağaza görünce durdu. Gözü vitrindeki bir elbiseye takıldı. İşte oradaydı, aradığı hediye vitrinden ona göz kırpıyordu. Bunun arkadaşına çok yakışacağını düşündü. Cansu'yla beden ölçüleri aynıydı, denemek için mağazaya girerken korkunç bir uğultu duyuldu. Hemen ardından yer sallanmaya başladı ve elektrikler kesildi. Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki ayakta duramadı, düştü, poşetler dört bir yana dağıldı. Oradan oraya savrulurken art arda patlayan vitrin camları, tavandan kopan lamba, taş ve alçı parçaları üzerine yağıyordu. Kolon ve kirişlerin çatırdama sesleri arasında sağa sola yatan bina yıkılacak diye kaçışanlar birbirlerini eziyorlardı. Onların ayakları altında kalmamak için kendini boşluğa doğru attığında başına aldığı darbeyle bayıldı.

    Uyandığında sarsıntı bitmişti, karanlıkta çok az şey görebiliyordu. Korku içindeydi. Daracık bir yere sıkışmış, sırtüstü yatar haldeydi. Elleriyle vücudunu kontrol etti. Ağrımadık yeri yoktu, sızılarını hissediyordu ama ufak tefek yaralardı, kollarını ve bacaklarını oynatabiliyordu. 'Kırık yok, iyiyim. Bir an önce buradan çıkmalıyım.'

    Can havliyle ayağa kalkmak istediğinde başını sert bir şeye çarptı. "Ah!"

    Acıdan tekrar bayılacak gibi oldu. Alnından kanlar sızıyordu. Elini yaraya, acının nabız gibi attığı yere götürdü. Yarasından sızan kanın sıcaklığıyla panikledi ve üzerindekileri yukarı itti. Çektiği acıyı umursamadan tüm gücünü verdi, ancak üzerindeki şeyler öyle ağırdı ki hiçbirini yerinden kımıldatamadı. El yordamıyla etrafı yoklayarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Bedeninin birkaç santim üstünde havada asılı kalmış gibi duran şeyler, mobilya türünde eşyalardı. Binanın yıkılmadığına ve enkaz altında olmadığına sevindi ama her an artçı bir sarsıntı olabilir, üzerindeki mobilyaların altında kalıp ezilebilirdi. Ne yapıp edip oradan çıkması gerekiyordu.

    "Yardım edin," diye titreyen cılız sesiyle panik içinde defalarca bağırdı. Etraftan ses soluk çıkmadı, bir süre daha çaresizce yardım istedikten sonra sustu. Zorlanarak yan tarafına döndü. Koridorun ilerisindeki birkaç cılız alev dışında yangını büyütme ihtimalini gösteren iz yoktu; zaten o alevler de sönmek üzereydi.

    Ara ara yardım istemek için kalan gücüyle bağırıyor, arada bir de çevreyi dinliyordu. 'Benden başka kimse yok,' dedi içinden. O baygınken ilk panikle herkes kaçmış olmalıydı. İlk anda kendinde olsaydı yardım isteğini duyanlar olurdu elbet ama şimdi birilerini bulmak çok zor olacaktı. Azımsanmayacak bir zaman geçmiş olmasına rağmen kimse yardıma gelmedi. 'Artçı sarsıntı korkusundan içeri girmeye kimse cesaret edemez' diye düşünerek iyice panikledi.

    Dakikalar saatlere döndü, gücü tükendi. Sesinin artık iyice zayıfladığı karanlık anlardı, sonunun geldiğini düşünüyordu. Umudunu yitirmek üzereyken birinin az ileride gezindiğini fark etti. "İmdat!" diye bağırmasıyla birlikte boğazına dolan toz yüzünden öksürüğe boğuldu.

    Tam sesini duyuramayacağı korkusuna kapılmıştı ki genç adam onu duydu ve hızla yanına geldi. "İyi misin?" diye sordu sağlam ve güçlü sesiyle.

    "Lütfen yardım edin. Sıkıştım buraya, çıkamıyorum."

    Genç adam telefonunun ışığını yüzüne tutarak eğildi. "Dur bakayım, başın mı kanıyor senin?"

    Işık gözlerini alınca genç kadın başını öbür tarafa çevirdi. "İyiyim ben, ama buradan çıkamıyorum," dedi telaşlı bir ses tonuyla. "Bu şeyler çok ağır. Lütfen yardım edin, çıkarın beni buradan."

    "Bu tarafa döner misin?" dedi genç adam yine aynı soğukkanlılıkla.

    Dediğini yapıp ona döndüğünde gözyaşları yüzünü yıkıyordu. Genç adam, gömleğinin düğmelerini açtı ve temiz kalmış köşesiyle genç kadının yüzünde biriken gözyaşlarını ve kanları silmeye başladı. Sakinleştirmek için ismini sordu.

    "Aden," diye cevapladı.

    "Kanama durmuş Aden. Merak edecek bir şey yok," dediği sırada telefonun ışığı kapandı. "Kahretsin! Şarjı bitti."

    Yeniden karanlığa gömüldüklerinde Aden'e telefonu olup olmadığını sordu.

    "Çantamdaydı."

    "Çantan nerede?"

    "Bilmiyorum, buralarda bir yerde olmalı."

    Adam, çakmağını yaktı ve yere tutup çantayı aramaya başladı. Işık vurunca hayatını kurtaran metal dolabı ve askıda duran raf ve mobilya parçalarını daha dikkatli inceleme fırsatı bulan Aden sıkıştığı yerden kurtulmasının imkânsız olduğu fikrine kapılarak umutsuzluğa düştü.

    "Deprem kaç şiddetindeymiş? Dışarıda durum nasıl? Yardım ekipleri geldi mi? Binaya girmeye korkuyorlar değil mi? Peki sen nasıl girdin, yoksa binada mıydın? Yaralı mısın?"

    "Sen hiç susmaz mısın?" Genç adam sinirlenerek başını sağa sola salladı. "Dış dünyayla bağlantımız kesik. Kaç şiddetinde olduğunu bilmiyoruz ama 17 Ağustostan şiddetli olduğu kesin. Yardımı unutsan iyi edersin."

    "Ne demek unut! Burada ölüp gidecek miyim yani?"

    "Kurtarma ekiplerinin seni bulmasını bekleyemezsin."

    "Peki, tek başına beni buradan çıkarabilecek misin?"

    "Birazdan anlarız," diye yanıtladıktan sonra aniden ayağa kalktı.

    "Ne oldu birileri mi geldi?" diye sordu Aden. "Sana diyorum. Yoksa çantamı mı buldun?" Sorularına yanıt vermeden uzaklaşmaya başladığını anlayınca arkasından, "Nereye gidiyorsun?" diye bağırdı. "Beni burada bırakamazsın."

    Bulundukları katın sonuna kadar gitti. Alevlerin tamamen sönmek üzere olduğu kısımda bir şeyler aradıktan sonra yere eğilip büyük bir tahta parçası aldı ve sürükleyerek yanında getirdi. Geri döndüğünde, "Çok şanslısın," dedi. Aden'i sıkışıp kaldığı yerden çıkarmak için yanında getirdiği kalası zorlanarak kaldırdı, ucunu dolabın alt kısmına soktu ve arkasındaki boşluğa bir tuğla yerleştirerek alttan destekledi. O kalası sürükleyerek getirmesi ve az önceki zor hareketi yapabilmesi onun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Aden onun kendisini kurtarabileceğine inanmaya başlayarak umutlandı.

    Genç adam çok dikkatli ve yavaş bir şekilde bir iki kez deneme yaptıktan sonra Aden'in üstündekileri kaldırmanın zorluğunu gördü. "Bu kolay olmayacak," dedi buz gibi bir sesle. "Bunları yukarı kaldırdığımda havada en fazla beş altı saniye tutabilirim. Eğer bu sürede oradan çıkamazsan bıraktığımda ezilebilirsin."

    "O kadar kısa sürede buradan çıkabileceğimden emin değilim."

    "Bunu denemeye mecbursun. Artçı sarsıntı olursa bunların altında kalacaksın."

    "Kurtarma ekiplerini beklemek istiyorum."

    "O zaman günah benden gitti. Burada daha fazla kalamam."

    Kurtarma ekibinin ne zaman geleceği belli değildi. Aden de bunun farkındaydı. Bu arada adamı incelemeye başladı. Kendisinden dört beş yaş büyüktü, 28-29 yaşlarındaydı. Uzun boylu ve yapılıydı. Güçlü olduğundan şüphesi yoktu. Belki tek başına onu oradan çıkarabilirdi.

    Birden hafif bir artçı sarsıntı oldu. "Aman Allah'ım yine mi oluyor? Lütfen gitme," dedi Aden. "Beni sakın burada bırakma!"

    Genç adam sürekli yakıp söndürdüğü çakmağın ışığını Aden'in yüzüne tuttu. "Burada daha fazla bekleyemem."

    "Evet, haklısın, bekleyecek vaktimiz yok. Bir an önce buradan çıkmalıyım. Lütfen kurtar beni."

    "Elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsin." Yeniden kalasın ucundan tuttu. "Hazırsan üçe kadar sayıp üstündekileri yukarı kaldıracağım."

    Uzun süredir yatmaktan kasılan vücudunu esneterek, "Hazırım," dedi ve içinden dualar etmeye başladı.

    "Bir, iki, üç," diye hızla sayıp, "Şimdi!" diye bağırdı ve tüm gücüyle metal dolabı Aden'in geçebileceği kadar yukarı kaldırdı. "Hadi, acele et!" Aden korkuyla sürünerek dışarı çıkmaya çalışırken yerdeki cam kırıkları neredeyse sırtını parçalıyordu. "Daha fazla tutamam," diye bağırdı. Bıraktığında mobilyalar ve dolap büyük bir gürültüyle yere düştü. "İyi misin?"

    Hızlı hızlı nefes alıyordu. "İyiyim." Dışarı çıkmakta birkaç saniye gecikseydi o şeylerin altında kalıp ezilecekti. "Kurtuldum. Çok teşekkür ederim." Sevinçle ayağa kalktı. Zor basıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Birkaç adım sonra bir şeye takılıp yere düştü. "Ah!"

    "Ne oldu?"

    Aden yerden kalkmaya çalıştıysa da "Ayağım," diyerek kendini tekrar yere bıraktı. Bileğini incitmişti.

    Onu tek hamlede kollarına alan genç adam çıkış merdivenlerine yöneldi. Basamakları inmeye çalışırken her sendelediğinde korkuyla irkilen Aden'in kesik solukları kulağına çarpıyordu. Genç adamın ter içindeki gömleği Aden'in şakağından sızan kana bulanmıştı. Yıkımın ardında bıraktığı tozla karışan kan kokusu genç kadının burnuna doluyordu.

    Düşe kalka üç kat indikten sonra çıkış kapısına yaklaştıklarında birinin yardım istediğini duyunca durdu. Aden'i kucağından indirdi ve köşedeki duvara yaslanıp dinlemeye başladı, nefes nefese kalmıştı. İkisi de az önce sesin geldiği yere dikkat kesildi.

    "Sesimi duyan var mı?" diye bağırdı genç adam. Yanıt alamayınca birkaç kez daha bağırdı. Yine ses gelmeyince, "Gidelim," dedi ve onu yeniden kucağına almak istedi.

    Aden ondan daha fazla yardım isteyemezdi. "Sanırım yürüyebilirim," diyerek onu taşımasına engel oldu. Nasılsa merdivenden inmişlerdi, yürüyecekleri yer, düz bir zemindi ve çıkış kapısına uzak değillerdi. Birden aklına arabası geldi. "Sahi ya arabam..." diye mırıldandı. Yaşadığı şok yüzünden aklından çıkmış olmalıydı. Arabasına ulaşırsa her şeyin sona ereceğini ve rahatlayacağını umarak otoparka inmeyi teklif edecekti ki anahtarın çantasında kaldığını hatırlayıp vazgeçti. Sekerek çıkış kapısına yürümeye başladı. Bileği artık daha az acıyordu. Kendine güveni gelince adımlarını hızlandırdı.

    Dışarı çıktıklarında Aden şok geçiriyordu. "Aman Allah'ım!" diye inledi. Kaos vardı. Sağa sola koşturan panik içindeki insanlar yanlarından geçiyor, birbirlerine bakıp ne yöne gitmeleri gerektiğini tahmin etmeye çalışıyorlardı. İstiklal Caddesi yerle bir olmuştu, tanınmaz haldeydi. Bazı binalar kökünden sökülmüş, bazıları yan yatmıştı. Enkazların arasından sarkan ceset parçalarını görünce gözleri karardı, düşmemek için elini genç adamın omzuna koyup güç aldı. Bağlantıları kopan ve yarılan gaz borularının sebep olduğu yangınlar yüzünden her yerden alevler yükseliyor, mağazaların alarm sesleri hiç susmuyordu. Raydan çıkan tramvayın girdiği mağaza cayır cayır yanıyordu. Tramvayın camlarından sarkan yanmış cesetler vardı. Sokak lambaları ve elektrik telleri her yana saçılmıştı. Hiçbir yerde elektrik yoktu, cep telefonlarının fenerleri dışında ışık kaynağı bulunmuyordu; koskoca bir şehir korkunç bir karanlık tarafından yutulmuştu. Böyle bir yıkımda hayatta kaldığına şükretti. Bu felaketten sağ kurtulabilmek mucizeden başka ne olabilirdi ki?

    Binalardan uzak, boş bir alan vardı. Aden'e orayı eliyle işaret ederek, "Güvenli bir yere benziyor," dedi. "Ayağın nasıl, yolun karşısına kadar yürüyebilecek misin?"

    "Evet, ben iyiyim." Yürümeye başladılar. Onu takip ederken başı döndü, sendelemeye başladı. 'Belki de çok kan kaybettim.'

    "Neden durdun?" diye sordu. Cevap alamayınca dönüp Aden'in yanına geldi. Parmak uçlarıyla genç kadının saçlarını yavaşça kaldırdı ve alnındaki yarayı görmeye çalıştı. "Kötü görünmüyor. Çok acıyor mu?"

    "Hayır, fazla değil. Hadi gidelim."

    Gösterdiği yere gidip grup halinde toplananların arasına girdiler. Genç adamın yüzü yara bere içindeydi, üstü başı toz toprak olmuş, başlarına gelmeyen kalmamıştı ama o her şey normalmiş gibi gayet sakin bir şekilde sigarasını yaktı ve binaların birbiri üstüne yığıldığı caddede göz gezdirmeye başladı. Telefon bulma telaşına düşen Aden ise ailesinin derdindeydi, oturdukları apartman yıkıldıysa diye ödü kopuyordu. Bir an önce annesiyle kardeşinin iyi olduklarını öğrenemezse çıldıracaktı.

    Onları acilen aramalıydı, ne var ki telefonu çantasıyla birlikte binanın içinde kalmıştı. "Telefonunu verebilir misin?" diye sorduğunda toz yüzünden öksürdü.

    "Şarjının bittiğini unuttun mu?" diye biraz sert bir tavırla yanıtladı genç adam.

    Aden herkese telefon sormaya başladı ama kime sorsa hep aynı cevabı alıyordu: "Hat yok!" Şebekelerde aşırı yüklenme vardı. Onlara telefonla ulaşabilmesi kolay olmayacaktı, beklemesi gerekiyordu. İşin kötüsü eve de gidemiyordu. Boğaz köprülerinin ağır hasar aldığı söyleniyordu. Karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı, ne var ki geri döndüğünde genç adamı bıraktığı yerde bulamadı. Telaşla etrafına bakındı, onu biraz önce içinden çıktıkları AVM'ye girerken gördü. Oraya tekrar girmesi Aden'i şaşırttı ama AVM'den çıkarken son anda duydukları yardım isteği aslında onun da aklına takılmıştı. Yürüyüşü epey düzelen Aden, 'Belki benim de bir faydam olur,' diyerek peşinden gitti.

    İçerisi hâlâ çok karanlıktı. Kimseyi göremedi. Bina her an üstlerine çökebilecek kadar hasarlıydı. Hayatı büyük tehlike altındaydı, korkmuştu. Tam geriye dönüp dışarı çıkmak üzereyken ileride bir ışık gördü. Genç adam bir siluet gibi orada duruyor, çakmağın ışığını yerde yatan birinin üzerine tutuyordu. Aden yavaş adımlarla oraya doğru yürüdü. Yoğun bir is kokusu vardı. Doğalgaz patlaması olmuş gibiydi. Yanmış bir kafeye benziyordu ama yangın sönmüştü. Yaklaştığında yaralı zannettiği kişinin hiç kıpırdamadığını görünce olduğu yerde kalakaldı. Adam ölüydü. Caddeye çıktıklarından beri ceset görüyordu, az çok alışmıştı ama genç adamın yere çömelip ölünün ceplerini karıştırması Aden'i alt üst etti.

    Cesedi yüzükoyun çevirip pantolonun arka ceplerini de yoklamaya başlayan genç adam bir cüzdan buldu ve hızla içinden bir şeyler alıp kendi cebine tıkıştırdı. Çıkan yangında öldüğünden kesin olarak emin olduğu o adamın cüzdanını almasının tek bir açıklaması olabilirdi, o ölü soyucuydu. Şok yaşayan Aden görmemesi gereken şeylere şahit olduğunu düşünerek paniğe kapıldı. Madem yağmacıydı, o halde onu neden kurtarmıştı? Üstelik kılık kıyafeti yağmacı gibi değildi. Gördükleri sonunu getirebilirdi, ama kurtarıcısının tam olarak ne yapmaya çalıştığını öğrenmeden oradan ayrılmaya niyeti yoktu. Kafasındaki sorulara cevaplar arayan Aden onlara yaklaştığında talihsiz adamın belden yukarısının yangında tamamen yanıp kömürleştiğini gördü ve çığlığı bastı.

    "Aman Allah'ım!"

    Genç adam panikle geriye döndü. "Senin burada ne işin var?"

    "Asıl senin ne işin var?"

    "Bak güzelim, burası çok tehlikeli. Hemen dışarı çıkmalısın."

    Haklıydı, durduk yere başını belaya sokmuştu, yine de kendini tutamadı. "O zavallının ceplerini neden karıştırıyorsun?"

    "Sana ne?" diye yanıt verdi soğuk bir sesle.

    "Ne demek sana ne? Ölmüş, görmüyor musun?" Cesedin yanına gidip acıyarak baktı. "Allah'ım! Nedir bu başımıza gelenler. Şu adama bak, yanarak can vermiş. Kim bilir ne acılar çekmiştir?"

    "Bu da diğerleri gibi kurtulmuş işte, ne üzülüp duruyorsun?" Tabii bu arada genç adam ondan aldığı cüzdanı geri koymadan önce çakmağın ışığını iyice yaklaştırdı ve içinde bir şey kaldı mı diye kontrol etti. İşini bitirmek için acele ederken çakmak söndü. Tekrar yakmak istediğinde ısınan metal elini yaktı. "Kahretsin."

    Ölü adamın cüzdanını ve cep telefonunu cesedin arka cebine çarçabuk sıkıştırdıktan sonra onu tekrar sırt üstü çevirip ayağa kalktı. "Hadi gidiyoruz," diyerek Aden'in yanına geldi. Genç kadın itiraz etmedi ve hızla çıkış kapısına yürüdüler.

    Dışarı çıktıklarında, "Burada duramayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz," dedi.

    İçeride olanların hesabını sormadan onunla hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu Aden'in. Ne var ki o anda çok güçlü bir sarsıntı oldu ve biraz önce içinden çıktıkları AVM büyük bir gürültüyle çöktü. Gördüklerinin korkusuyla şoka giren genç kadın başını iki elinin arasına alıp ileri geri sallanmaya başladı.

    Genç adam yanına gelip, "Kendine gel," diye bağırdı.

    Kıpırdayamıyordu. Aden ona bir cevap vermek istedi, ancak korkunç bir kâbustan uyanıp gerçeğe dönmeye çalışan biri gibi sessizce dudaklarını oynatabildi sadece. İnsan çığlıkları arasında yerle bir olan koskoca bina sanki bir anda toz olup üzerlerine akmıştı. Bunun etkisinden kurtulamıyordu. Aden'in donup kaldığını görünce kolundan tutup, sarsarak kendine getirmeye çalıştı. Sonra da sarılarak başını göğsüne doğru çekti ve yaslamasına izin verdi. Bir taraftan da sigarasını içmeye devam ediyordu. Uzun bir nefes çekip ağzından dumanlar çıkarken, "İyi misin?" diye sordu.

    Aden kaskatı kesilmişti. "Acaba kurtulan olmuş mudur?"

    "Hiç sanmıyorum," diyen genç adamın cevabı oldukça kesin ve sertti.

    Başını bir anlığına onun göğsünden kaldırıp yıkılan binaya baktı. "Yine de gidip bakmalıyız. Belki yardım..." Boğazına kaçan toz yüzünden devamını getiremedi. "Zavallılar, dışarı çıkamadılar, mahvoldular." Sürekli öksürüyor, nefes almakta bile güçlük çekiyordu. "Sen olmasaydın ben de oradan çıkamayacaktım."

    "Evet, aynen öyle," diye karşılık verdi Aden'in hiç beklemediği bir küstahlıkla. "Yetişemeseydim sen de bu dünyadan kurtulmuş olacaktın."

    Aden onun söylediklerini tuhaf, tavırlarını da kaba bulmuştu. Düşünceli bir şekilde başını göğsünden kaldırıp bir adım geriledi ve gözyaşlarını silip, üstünü başını düzelterek kendini toparlamaya çalıştı. Sonra alışveriş merkezine doğru gitti ve yardım bekleyen bir yaralı var mı diye göz attı. Yoğun toz bulutu her yanı kaplamıştı ve karanlıktı. Başını ellerinin arasına almış korku ve şaşkınlık içinde bekleyen ve ağlayan insanlardan başka bir şey göremedi. Yaşadığı çaresizlikle bir çığlık firar etti dudaklarından. "Kahretsin, toz yüzünden hiçbir şey göremiyorum."

    "Sakin ol," dedi genç adam. "Biz şehri görmeye hazır olana kadar bu toz bulutu dağılmayacak. Yırtınıp durmanın anlamı yok."

    "Ne demek istiyorsun?" dedi Aden korku içinde.

    Genç adam sabır gösterdiğini gözüne sokar gibi içini çekip, "Yepyeni bir varoluşun kapısı aralandı," diye karşılık verdi. "Bak kızım, bu yıkımın hepsini birden görürsen dayanamazsın. Gün ağarana kadar bekle; kozmos patladığında bugüne kadar içinde yaşadığın dünyanın sona erdiğini ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını göreceksin."

    Böyle dillendi işte yalnızlığın doruklarından yürek karıştıran yabani. Dağlarında bir kurt gibi tek başına yaşadığı yer Aden'e öyle yabancıydı ki ilk kez ayak bastığı toprakların ne dilini biliyordu ne de yollarını. Boş gözlerle, ne hissedeceğini bilmeden önüne baktı. Sanki hayata gözlerini açtığı ve içinde büyüyüp serpildiği İstanbul'da değil, başka bir yerdeydi. Yoksa hayatını kurtarmış dahi olsa bir yağmacıdan medet umar mıydı hiç!

    "Burada kalamayız Aden. Bir an önce meydana gitmeliyiz. Geliyor musun?"

    Depreme Avrupa yakasında yakalanmışlardı. Aden Anadolu yakasında oturuyordu ve ne yapıp edip bir an önce karşıya geçmeliydi. Arabası AVM'nin enkazı altında kalmıştı.

    "Araban var mı?" diye sordu Aden.

    "Ne arabası?"

    'Haklı, bu çok saçma bir soru oldu. Arabası olsa ne olacak ki yol mu kaldı?' Köprülerin ve viyadüklerin ciddi hasar aldığı, karayoluyla ulaşımın tamamen bittiği söyleniyordu. Deniz yoluyla ulaşımın durumunu bilmiyordu, ama tek çaresi vapur bulabilmekti. Karşıya bir geçebilse, Üsküdar ya da Harem, neresi olduğu hiç önemli değil, Kadıköy'deki evlerine kadar yürüyebilirdi. Şimdilik en güvenli yerin Taksim Meydanı olduğu su götürmez bir gerçekti. Oraya gitmeliydi ama tüm bunlar ona öyle fazla gelmişti ki artık kıpırdayamıyordu.

    "Bak, ikimizi de bu cehennemden çıkarabilirim ama seni yine taşıyacağımı sanıyorsan yanılıyorsun," dedi ve Aden'in elinden tuttu. "Daha fazla bekleyemeyiz. Hadi gidiyoruz."

    "Bırak beni. Kendim yürüyebilirim," dedi ve elini hızla çekip onun iri ellerinden kurtardı.

    Bildiği dünyaya ait her şeyin parçalandığı bu şehirde yalnız yapamazdı, karşıya geçebilmek için onun yardımına ihtiyacı vardı; ne var ki bir ölünün ceplerini karıştırması kafasını fena kurcalıyordu. 'Katil falan değil ya, sonuçta adam sadece yağmacı, ' diye düşünerek ona bir süre daha güvenmek istedi. Sonuçta hayatını kurtarmıştı ve o olmasaydı şu an en iyi ihtimalle enkaz altında can çekişiyor olurdu.

    Aden ona ismini sordu. "Benim adım..." dedikten sonra duraksadı ve yüzünü karanlığın içine çevirip bir kez daha derin derin baktı. Karşısındaki yıkımda kendini bulduğu o anda, nereye ait olduğunu anladı. Her yer ceset doluydu, binlerce insanı öldüren, bir o kadarını da enkaz altında bırakan bu deprem onu öldürmedi, ona yeniden hayat verdi. O, geçmişin enkazı altından felaket sayesinde kurtularak kendi kendini var edecekti.

    "Benim adım İstanbul," dedi genç adam.

    "Ne? Yok artık." Hangi anne baba oğluna böyle bir isim koyar ki? "Dalga mı geçiyorsun?"

    İstanbul çenesini hafiften yukarı kaldırıp Aden'i tepeden süzdü. "Asıl sen dalga geçiyor olmalısın," diye karşılık verdi. "Cehennemde olmamıza rağmen cennetin ismini taşıdığını söylüyorsun."

    Aden yüz ifadesinden onun ciddi olduğunu anladı. "Neyse," dedi yumuşak bir sesle. "AVM'den çıkmama yardım ettiğin için teşekkür ederim İstanbul. Hayatımı sana borçluyum."

    "Bana hiçbir şey borçlu değilsin."

    "Nerede oturuyorsun?" diye sordu Aden.

    "Bostancı'da."

    Onun da karşıda hem de kendi semtlerine çok uzak olmayan bir yerde oturmasından duyduğu sevinci gizlemeye çalışarak, "Ben Moda'da oturuyorum," dedi. "Karşıya nasıl geçeceğimizi biliyor musun?"

    "Soruların biter de meydana gidebilirsek öğreneceğiz."

    "Tamam gidelim," dedi Aden.

    Yıkıntıların ve molozların üstünden atlayarak Taksim Meydanı'na gitmeye çalışan insan karartılarının peşlerin takılıp ilerlediler. Yürümeye başladıktan bir süre sonra, yangınlardan yükselen alevlerin caddeyi aydınlattığı yerde Aden durdu. Olduğu yerde kalakaldı; çünkü az önce insana benzettiği karartıların çoğunun taş ve demir yığınlarından başka bir şey olmadığını anlamıştı. İstanbul burada duramayacaklarını söyleyerek uyardı. Her yanlarının yağmacı dolduğunu fark eden Aden korkuyla İstanbul'un kolunu tutup arkasına sığındı. Sonra da yolun kalan kısmında onu hiç bırakmadı.

    Deprem modern dünyayı yerle bir ederken uyutulduğu taştan beşiği devirdi. Vahşi doğa tarafından yıkılmış, binaları yangın alevlerince yutulmuş, ölümün kol gezdiği İstanbul'da gerçeğin karanlık yüzüne doğru yaptığı yolculuk onu dehşet verici yerlerden geçmek zorunda bıraksa da korkunç bir kâbustan uyanmasını sağladı. Ne var ki Aden hakikati yaşayabileceği yeni bir hayata gözlerini açtığının henüz farkında değildi; çünkü elli beş saniye, yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu.

    2.Bölüm

    Taksim Meydanı

    Binalardan kaçanların toplandığı Taksim Meydanı mahşer yeri gibiydi. Aden ve İstanbul kalabalığın arasında artçıların geçmesini bekliyorlardı. Kandilli Rasathanesi elli beş saniye süren depremin merkez üssünün İstanbul, şiddetinin yedi virgül beş olduğunu açıklamıştı. Tarihe 2 Nisan İstanbul depremi olarak geçecekti. Medya kanalları çelişkili haberler veriyordu. Deprem sırasında cumhurbaşkanlığı külliyesi olan Yıldız Sarayı'nda bulunan cumhurbaşkanı yıkılan sarayın enkazı altında kalmış, kurtarma ekipleri henüz kendisine ulaşamamıştı. Başkan yardımcısı ve bakanlar şu an afet bölgesinde oluşturulan kriz merkezinin başındaydılar ve onlara göre devlet tüm kurumlarıyla gereken önlemleri gecikmeksizin alıyordu. Resmi kanallardan ulaşan bilgilere göre ölü sayısı bin üç yüze yaklaşmıştı ve her geçen dakika ulaşılan enkazlardan onlarca ölü bilgisi geliyordu. Büyük çoğunluk deprem anında eve dönüş yolculuğundaydı, daha geç saatlerde evlerindeyken yakalansalardı ölü sayısının katlanarak artabileceği, on binlerle ifade edileceği söyleniyordu. Bu durumda ölü sayısının çok daha az olması gerekirdi; ama aşırı nüfus yoğunluğu ve sürekli göç alması nedeniyle çarpık, kaçak ve denetimsiz yapılaşma yüzünden sayının yirmi otuz bin civarında olacağı öngörülüyordu.

    Aden sonunda bir telefon bulup ailesini arayabildi ancak hiçbirine ulaşamayınca içindeki sıkıntı daha da katlandı. Deprem anında babası hariç tüm ailesi evdeydi, eğer apartmanları yıkıldıysa... Bunu aklından bile geçirmek istemedi. Gözlerini kapatıp kendisini sakin olmaya zorladı, onlara bir şey olmadığını, panikle evden çıkarken cep telefonlarını alamadıklarını düşünmeye çalıştı. Annesi muhtemelen şu an birilerinden telefon bulup Aden'e ulaşmaya çalışıyordu. Kardeşiyle birlikte kim bilir onun için nasıl endişeleniyorlardı. Telefonu yanında olsaydı şimdi onlarla konuşup rahatlayabilirdi.

    İstanbul sigara içiyordu, yanına gitti. "Ailemle konuşamadım. Telefonları kapalı. Burada daha fazla oyalanamam, mutlaka karşıya geçip eve gitmem lazım, bana yardım eder misin?"

    "Yollar açılana kadar bekle, birlikte karşıya geçeriz."

    "Neden çevre yoluna çıkıp araç bulmaya çalışmıyoruz?"

    "Çevre yolu mu kaldı? Köprüler hakkında söylenenleri duymadın mı?" diye sert bir ifadeyle karşılık verdi.

    "Duydum, söylentilere göre hareket edecek değilim. Bence durum anlatıldığı kadar kötü değil. Babam inşaat sektöründedir ve İstanbul depreminden ne zaman söz açılsa, sekiz şiddetinde bir depremin bile o köprüleri yıkamayacağını söylerdi."

    "Hazırlıksız yakalanmasaydık söylediğin doğru," diye karşılık verdi İstanbul. "Uzun süredir 1.köprünün bakım çalışması geciktirilmişti, bu yüzden yıkılmış olabilir. Söylenenlere göre sadece 1.köprü yıkılmış, 2.köprü hasarlıymış. 3.köprü sağlam olsa da çok uzak, üstelik ona bağlanan viyadükler ve bağlantı yolları ağır hasarlı. Kısacası yardım gelene kadar meydanda beklemekten başka çare yok."

    "Ne yapıp edip karşıya geçmem lazım," dedi Aden. "Kabataş'a inip vapur arayalım, bir şey yapalım."

    "Vapur mu?" diyerek güldü İstanbul. Tanınmaz hale gelen sahil şeridinde iskelelerin ağır hasar aldığını, deniz ulaşımının tamamen durduğunu üstüne basa basa anlattı. Üstelik yağma olayları her tarafta alıp başını gitmişti. Özellikle sahil şeridinde güvenlik sıfırdı. Gün ağarana ve artçı sarsıntılar bitene kadar meydanda beklemekten başka çare yoktu. "Sabah sahile gidip karşıya geçmenin yoluna bakacağız ama o zamana kadar en güvenli yer meydan."

    Boşa vakit kaybediyordu, İstanbul'u ikna etmek imkânsızdı. Onu boş verip deniz yoluyla ulaşım hakkında bilgi alabileceği bir yetkili bulmak için etrafa bakınmaya başladı. Gezi Parkı'ndaki birkaç kişinin Kadıköy hakkında konuştuklarını duydu, bir an her şeyi boş verip onlara kulak kesildi. Evlerini babası inşa ettirmişti, müteahhitliğini onun yaptığı binanın depreme dayanıklı olduğundan emindi, yine de on katlı olması kafasını kurcalıyordu. Yanlarına gidip yaşadığı semtin durumunu sordu. Kadıköy'de hasarın diğer ilçelere nispeten az olduğunu söylediler ama Moda'nın durumuyla ilgili bir şey bilmiyorlardı. Onlara vapur seferlerini de sordu.

    "Hiç umut yok," dedi bir tanesi. "Ne zaman başlayacağı da meçhul." Söylenenlere göre Dolmabahçe Sarayı denize uçmuş; Kabataş, Eminönü ve Karaköy'deki tüm iskeleler yıkılmıştı.

    Onların yanından ayrıldı. Otelin önünden geçerken ATM'yi parçalamaya çalışanların ortasına düştü. Birden kalabalık bir grup otele girip yağmalamaya başladı. Biraz ileride jandarmaların hazırlandığını gördü. Acele ederse müdahale başlamadan önce onlara yetişip karşıya nasıl geçebileceğini sorabilirdi. Askerler havaya ateş açmaya başladıklarında kulaklarını tıkayıp korku içinde yere eğildi. Silah seslerinden sonra panik içinde otelden fırlayan yağmacılardan biri elindeki TV ile kaçmaya çalışırken Aden'e çarpıp yere düştü. Dengesini kaybeden Aden düşmekten son anda kurtulmuştu. Yağmacı küfürler savurup ayağa kalkmaya çalıştı, ona saldıracaktı. Aden hemen oradan kaçtı ve İstanbul'un yanına doğru koşmaya başladı. Yağmacı da peşinden geliyordu. Aden onun yaklaştığını fark edince bağırmaya başladı. Yardım çığlıklarını duyan İstanbul ayağa kalkıp sesin geldiği yere hareketlendi. Neler olduğunu anlamadan Aden'i kollarının arasında bulmuştu.

    Adam onu görünce durdu. İstanbul üstüne yürüyüp, "Defol git lan buradan," diye kükreyince anında kaçtı.

    İstanbul Aden'e döndü ve kolundan sertçe tutarak, "Bak güzelim, beni iyi dinle," diye uyardı. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. "Böyle etrafta yalnız başına dolaşırsan başına iş alırsın." Konuşurken etrafına yaydığı güç, Aden'i sersemletiyordu. "Bir daha yanımdan ayrılma."

    "Ben hiçbir şey yapmadan duramam."

    Deprem şokunu atlattıktan sonra kurtarma çalışması başlatmak için toplanmaya başlayan gönüllüleri işaret etti. "İllaki bir şey yapmak istiyorsan onlara katılabilirsin."

    Gönüllüleri organize etmeye çalışan bir kadın, etrafına topladığı insanlara neden kurtarma ekibi oluşturmaları gerektiğini anlatıyordu. Tüm gözler yüksek sesle konuşan o kadına çevriliydi. Aden onu merak etti ve daha rahat duyabilmek için kalabalığa yaklaştı.

    Karanlığın içinden biri, "Bence profesyonel yardım ekiplerinin gelmesini beklemeliyiz," diyerek itiraz etti. "Yaralılara yanlışlıkla zarar verebiliriz."

    Aden kalabalığın en gerisinde belki gelir diye İstanbul'u bekledi ama o uzak kalmayı tercih etti. İlgisiz kalmasına sinirlenen Aden, kalabalığın arasına girip önlere kadar ilerledi. Konuşmasını sürdüren o kadını daha yakından görebiliyordu artık: Yirmi altı yirmi yedi yaşlarında, düzgün fizikli, her ne kadar toz toprak içinde kalmış olsa da iyi giyimli olduğu hemen anlaşılan kadının boynuna asılı fotoğraf makinesine bakılırsa gazeteciydi. "Yardım gecikecek. Onları daha fazla bekleyemeyiz, bir şeyler yapmalıyız."

    İstiklal Caddesi'nden kaçarcasına uzaklaşırken geride bıraktıkları insanlardan yükselen yardım çığlıklarını hatırladı, Aden'in tüyleri diken diken olmuştu. Tabii farklı düşünen insanlar da vardı: "Arama kurtarma uzmanlık ister, biz ne anlarız" diyenler.

    İtiraz edenlerin sayısı artınca takım elbiseli ve evrak çantalı bir adam öne çıkıp, "Yaralıları meydana taşısak o bile yeter," dedi.

    "Evet, ben de aynı fikirdeyim," dedi Aden. "Böyle hiçbir şey yapmadan duramayız." Yaptığı bu çıkışın şaşkınlığını üstünden hemen atarak sözlerine devam etti. "İlk gönüllü ben olabilir miyim?" Bir cevap beklemeden kadının yanına gidip ben, "Aden" dedi. O da gülümseyerek, ben de "Zeynep" dedi.

    Zeynep'e biraz önce destek veren takım elbiseli adam, "Ben de gönüllüyüm," dedi ve isminin Savaş olduğunu söyledi. Otuzlu yaşların başındaydı ve güven veren birine benziyordu. Aden ismini söyleyip Savaş'la da tanıştı.

    Bu sırada İstanbul yanlarına gelip, "Amma da nazlandınız. Daha ne kadar konuşup duracaksınız? Hadi bir şeyler yapalım," dedi. Deminden beri uzak duran İstanbul'un, birden ekibe katılması ve onları ağır davranmakla suçlaması Aden'e tuhaf geldi.

    Birkaç dakika içinde katılanların sayısı arttı ve tamamı gönüllülerden oluşan on beş yirmi kişilik bir yardım ekibi oluşturmayı başardılar. Taksim Meydanı'ndan Şişli'ye doğru uzanan Cumhuriyet Caddesi yangınlar yüzünden alevlerle sarmaş dolaştı, oraya giderek molozların arasında kurtarılacak insan aramak düpedüz delilikti; ama ne yazık ki yardım çığlıkları oradan geliyordu. Aden yükselen feryatlara duyarsız kalamazdı, onları takip edip çalışmalara katıldı.

    Her ne kadar şu an üstü başı yırtık pırtık, her yanı yara bere içinde olsa da normalde bakımlı ve iyi giyimli olduğu daha ilk görüşte anlaşılan Aden'in tehlikeli yerlere gitmeyi göze alması İstanbul'u şaşırttı. Kendi cesaretine ondan daha fazla şaşıran Aden ekibe uyum sağlamakta hiç zorlanmadı. Yaptığı iş hem yorucu hem de tehlikeliydi. Uzman ekipler gelene kadar her an tepelerine yıkılabilecek binalarda arama ve araştırmalara devam ettiler. Bölgeye ulaşan ekiplerin yönlendirmeleri çerçevesinde o binalara korkusuzca girip mahsur kalan yaralılara ilk müdahalelerini yapmakla kalmıyor, yardıma muhtaç yaşlıların ve çocukların dışarı çıkarılmasına da yardımcı oluyorlardı. Daha sonra gece boyunca Zeynep ile birlikte Sıraselviler Caddesi'ndeydiler. Taksim İlkyardım'ın bahçesinde kurulan sahra hastanesindeki sağlık ekiplerine lojistik destek sağladılar.

    Saatler ilerlemiş, kurtarma ekibine geri dönmüşlerdi. Yıkıntıların arasında, "Sesimi duyan var mı?" diye bağırarak hayatta kalanları arıyor, buldukları yaralıları Taksim Meydanı'na yakın bir yere kurulan sıhhiye çadırına, daha ağır olanları da İlkyardım Hastanesi'ne taşıyorlardı.

    Aden bir binanın enkazında çocuk sesi duyunca hiç beklemeden diğerlerine haber verip sesin geldiği yeri onlara gösterdi. Çocuğu bulma ümidiyle sessizce dinlediler ve yerini tespit etmeye çalıştılar. Molozları aşıp, nereye sıkıştığını dahi bilmedikleri çocuğa nasıl ulaşabilecekleri hakkında hiçbir fikirleri olmasa da ellerine geçirdikleri demirlerle enkazı deli gibi kazmaya başladılar.

    Saatler bu şekilde geçtikten sonra nihayet yardım geldi. İmdatlarına önce maden işçileri yetişti. Modern teçhizatları yoktu, işe kazma küreklerle giriştiler. Saatler ilerlediğinde özel eğitimli köpekleri ve teçhizatlarıyla Sivil Savunma ve AKUT gibi profesyonel ekipler de bölgeye ulaştığında Aden'in içi umutla doldu. Kurtarma ekipleri çalışmaya başladığında depremzede gönüllülerine pek gerek kalmamıştı, artık sadece getir götür işine yarıyorlardı. Mahsur kalanlara, yaralılara ve yaşlılara yardım eden Aden, başkalarının dertleriyle uğraşırken kendi derdini unutmuştu.

    Kurtarma ekibinde su kalmamıştı. Aden su almak için en yakın dağıtım noktasına gidip bekleyenlerin arkasında sıraya girdi. Meydana çok yakındı, oraya kurulan sıhhiye çadırını görebiliyordu. Orayı aynı zamanda toplanma noktası olarak da kullanıyorlardı. Baktı ama tanıdık kimse göremedi. Sıra kendisine geldiğinde taşıyabildiği kadar su aldı. Dönüş yolunda sıhhiye çadırının yanından geçerken İstanbul'un saatler önce yaktığı ateşi görünce üşüdüğünü fark etti. Biraz ısınıp dinlenmek istedi; ilkbahardı ve geceleri hava soğuk oluyordu.

    Ellerini ısıtırken aklı annesiyle kardeşindeydi: 'Acaba nasıllar, durumları iyi mi her şeyden önce hayatta kalabildiler mi?' Ateşin başında oturan sağlık ekiplerindeki hemşirelerden biri su isteyince poşetten pet şişe çıkarıp ona verdi. Kendisi de susamıştı. Bir tane daha çıkardı, kapağını tam açacakken şişenin toz içinde olduğunu görüp vazgeçti, bunu içemezdi. Avuç içi ile kapağı sildi ne var ki elleri şişeden daha kirliydi. Bir tane daha açıp ondan döktüğü su ile elini ve şişenin ağzını temizledi, sonra da gözünü yumup içti.

    'Bir an önce evime gitmek istiyorum. Sabah olsa da Boğaz'a inip karşıya geçecek bir vapur ya da tekne bulsam.'

    Bir ses duydu. Dönüp arkasına baktığında İstanbul'un geldiğini gördü. İstanbul göz selamı verdi, bir şey söylemedi, enkazdan toplayıp getirdiği kapı ve mobilya parçalarını yere bıraktı. Tahtaları yan yana dizip uygun büyüklüğe getirmek için ayağıyla kırmaya başladı. Bunları yaparken hiç zorlanmıyordu. Kaslı vücut yapısına sahip güçlü biriydi, zaten öyle olmasa onu kucağında o kadar mesafe taşıyamazdı. Normal bir erkek elli beş kiloluk birini o basamaklarda üç kat aşağı taşırken çok zorlanırdı.

    İstanbul küçük parçalardan alıp zayıflayan ateşe attıktan sonra Aden'e uzak bir köşeye oturdu ve ellerini ateşe uzatarak ısıtmaya başladı. Tabii bu arada bir sigara yakmayı da ihmal etmedi. Hemşire, İstanbul'a laf atıp son yarım saattir yaralı getirmemiş olmasına şaşırdığını söyledi. Hemşirenin anlattıklarına göre İstanbul yaşama tutunmaya çalışan dört kişiyi yarım saat arayla ve hepsini farklı enkazdan çıkararak sıhhiye çadırına getirip sağlık ekiplerine teslim etmişti. İstanbul konuyla ilgilenmeyince hemşire konuşmayı devam ettirmedi.

    İstanbul odunları karıştırıp ateşi iyice harladı. Rüzgâr hızını birden artırınca alevlerin ışığı üzerine düştü ve deniz mavisi gözleri daha bir ortaya çıktı. Can derdindeyken onu detaylı izleme imkânı olmamıştı. Giyimi kuşamı yerindeydi. Memur olamazdı çünkü takımı sabit gelirli birinin alamayacağı kadar pahalı görünüyordu; keza ayakkabıları, kanlı gömleği ve çıkarıp attığı kravatı da öyle. Gömleği hariç, ceketi, pantolonu ve ayakkabılarına kadar siyah giyinen ve her şeyiyle ben tehlikeliyim diye haykıran bu adam avukat ya da iş adamı olmalıydı. İnsanı tedirgin eden karanlık bir havası olsa da bakışlarının derinliğinde bulduğu tanıdık hissin verdiği güveni bir türlü açıklayamıyordu Aden kendine.

    Hemşireden duyduklarından sonra cesedin cebini karıştırma meselesi daha tuhaf bir hal almaya başladı. Bu konu ister istemez kafasını kurcalıyordu. Gönüllü ekibin ilk yarım saatlik çalışmasında birliktelerdi ve enkaz aralarında İstanbul'un nasıl canla başla çalıştığını kendi gözleriyle görmüştü. Kendisi dâhil beş kişinin hayatını kurtaran böyle güzel yüzlü birinin yağmacı olması bir türlü kafasına yatmıyordu. Belki de hayatını borçlu olduğu için böyle hissediyordu; ama onu her haliyle çok farklı buluyordu. Yardımın gecikmesinden ya da ulaşım aracı bulamamaktan şikâyet edip duran tiplerle ilgisi yoktu. Kargaşa ortamından rahatsız olmamış, hayatlarının yıkımına herkesten önce uyum sağlamış gibiydi. Hiç yaşanmamış gibi yaptıkları konuyu açıp ona bir açıklama şansı tanımak istedi.

    Sonunda cesaretini toplayıp yanına gitti ve kulağına eğilerek, "AVM'nin içindeyken o ölü adamın cebini neden karıştırdığını biliyorum," dedi. Sonra susup bekledi. Geri çekilerek merakla yüzüne baktı, tepkisini görmek istiyordu.

    İstanbul ateşin etrafında oturanlara tedirgin bir şekilde göz atıp, ilgilenmediklerini görünce küstah bir gülümseme eşliğinde ayağa kalktı. Ona iyice yaklaşıp, "Hakkımda acele kararlar verme güzelim," dedi yavaş bir sesle.

    "Acele karar verseydim şu an yüzüne bakmazdım. Biliyorsun her şeyi gördüm, onun cüzdanını aldın."

    "Madem her şeyi gördün, cüzdanını cebine geri koyduğumu da görmüşsündür."

    Onun şüpheli halleri karşısında Aden kollarını kavuşturdu ve gözlerini kısarak yüzünü inceledi. "Ölmüş birinin cüzdanını ne diye karıştırdığını bana hemen açıklamak zorundasın."

    "Ben senin hayatını kurtardım, sen kalkmış beni sorguya çekiyorsun. Birine benzetmiştim. Emin olmak için kimliğine bakmak istedim hepsi bu. Neden uzatıp duruyorsun?"

    'Kandırmaya çalışıyor. Ceset tanınmayacak derecede yanmıştı.'

    Aden düğümü çözmeye başlayan ilmeği yakalamıştı. "Boş versene. Beni kandıramazsın. Bana cüzdanını ve kimliğini gösterir misin?"

    "Sen artık iyice saçmaladın." İstanbul onu bileğinden yakalayarak, "Yürü!" diye emretti. Aden'i Gezi Parkı'nın içinde kimsenin olmadığı bir yere doğru çekiştirerek götürdü.

    "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni."

    "Kapa çeneni ve yürü."

    "Bırak beni, gelmek istemiyorum." İtirazlarına kulak asmıyor, kolunu canını acıtacak derecede sıkıyordu. Kalp atışları kulaklarını dövmeye başlamıştı. "Beni hemen bırakmazsan imdat diye bağıracağım."

    Issız bir yere gelince durdu ve Aden'in sırtını bir ağaca dayadı. Parmağını gözüne sokarcasına sallayarak, "Sakın kaçayım deme, buna pişman ederim," diye uyardıktan sonra onu bıraktı.

    Bırakır bırakmaz kolunu ovuşturmaya başladı Aden. "Adi pislik. Şuna bak, ne biçim morartmışsın."

    "Sızlanmayı kesip dinlemeyi öğrenmezsen daha kötüsünü de görebilirsin."

    "Anlat o zaman. O ölünün ceplerini neden karıştırdın?"

    "Kulaklarını iyi aç! Çünkü aynı şeyi bir kez daha tekrarlamayacağım. Sen beni ne zannediyorsun? Benim parayla pulla işim olmaz ama maddiyatı değil de şehirde kalan maneviyatı yağmalamayı düşünmüyor değilim. Memnuniyeti, huzuru ve itaatkârlığı öyle bir kılıçtan geçireceğiz ki göreceksin, çok yakında bu topraklarda isyandan başka bir şey yetişemeyecek ta ki bu şehir, kanını emen pisliklerden arınana kadar."

    Tehlikeli biri bu, ne tehlikelisi ya, delinin teki, aynı zamanda da kanun kaçağı; başıma iş almak üzereyim diye düşünen Aden'in aklında ucu bucağı olmayan bir suç listesi belirince onu bir kez daha şüpheyle süzmeye başladı. Onu sakinleştirmek için, "Bak, senin yağmacı olduğunu düşünmüyorum," diye yalan söyledi. "Kanun kaçağı bile olsan umurumda değil. Orada olanları bana açıklamanı istiyorum sadece. O olayı tam olarak çözmeden, hayatımı kurtaran adam hakkında kendimce senaryo yazmak istemiyorum." Caddede bir grup asker toplanmıştı. Aden onları görünce cesaretlendi. Askerleri işaret ederek, "Ya bana gerçeği söylersin ya da seni ihbar ederim," diye tehditte bulundu.

    Omuz silkti İstanbul. "Et, ben de söylediğin her şeyi inkâr ederim. Ne yani, AVM'nin enkazında kimlik mi arayacaklar?"

    'Tam isabet, demek ki kuşkulanmakta haklıymışım.'

    "Ölen adamı birine benzettiğini söyleyerek beni kandıracağını mı zannediyordun? Güya bu yüzden kimliğine bakmak istemiş ama yemezler. Söyler misin bir insan belden yukarısı, yüzü de dâhil olmak üzere, tamamen yanıp kömüre dönmüş birini nasıl olur da bir tanıdığına benzetebilir? Hem sonra senin ne işin vardı o AVM'de, içeriye neden tekrar girdin, ne arıyordun?" İstanbul yakalanmış gibiydi, Aden onun ilk kez cevap vermekte zorlandığını görüyordu. "Neyse, zaten cevap vermeni beklemiyordum. Hem durum yeterince ortada, yani senin bir anlık panikle yalan söylediğin çok açık. Önemli olan, o çakmakla aslında ne yapmaya çalıştığındı ve ben artık cevabı tahmin edebiliyorum. Cesedin cebine yerleştirdiğin kendi cüzdanındı ve bu gerçek ortaya çıkmasın diye bir kısmını çakmakla yakarak yanmış süsü verdin."

    İstanbul alaycı bir gülümsemeden sonra, "Neden öyle saçma bir şey yapacakmışım ki?" dedi.

    "Çünkü sen kendine ölü süsü verdin. Onun cebine yerleştirdiğin kimliğin ve cüzdanın sayesinde öldüğünü zannedecekler."

    İstanbul zoraki bir gülümsemeyle, "Hayal gücün çok yüksekmiş," dedi.

    "Kimsin sen?" diye sordu Aden. "Kimsin ve neden kaçıyorsun?"

    O anda sevinç çığlıkları ve alkışlar duyuldu. İkisi de kurtarma çalışması devam eden enkaza dikkat kesildi. Alkış seslerinden kısa süre sonra Zeynep'in sesi duyuldu, Aden'i arıyordu.

    "Çocuğu çıkarmış olmalılar," diye mırıldandı Aden. "Sanırım su istiyorlar."

    "O zaman ona hemen su götürsek iyi olacak," diyen İstanbul hızlı adımlarla sıhhiye çadırının olduğu yere döndü.

    Aden daha hızlı davrandı. "Ben saf değilim," diyerek poşeti ondan önce aldı. "Şimdi o çocuğa dua et. Yavrucak saatlerdir enkaz altında bekliyor. Yoksa bu işi böyle yarım bırakmazdım."

    "Çocuk kurtuldu. Ona hemen su vermemiz gerekiyor," diye bağıran Zeynep çok yaklaşmıştı.

    Aden ona, "Buradayım, hemen geliyorum, bekle lütfen," diye seslendi.

    Zeynep olduğu yerde durup onu beklemeye başladı.

    Aden son bir kez İstanbul'a dönüp, "Bana bak, bu işin burada bittiğini sanıyorsan yanılıyorsun," diyerek gözdağı verdikten sonra koşarak Zeynep'in yanına gitti....

    *Yarım Adam romanının devamını okumak istiyorsanız, ne yazık ki henüz tüm kitapçılara dağılmadığından kitabı Eskişehir'de İnsancıl Kitapevi, Düzce'de Beyaz Kitapevi'nden alabilir ya da
    05324415501 nolu whatsApp hattından Esra Pala ile temasa geçip imzalı olarak doğrudan doğruya yazarından satın alabilir
    ya da internetteki kitap satış noktalarından, örneğin Kitap Yurdundan satın alabilirsiniz: https://m.kitapyurdu.com/...mp;product_id=502056
  • 232 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabı gerçekten ilginç buldum. Çokta sevdim. Zaten sevdiğim için kitabı birkaç saat içinde bitirdim. İncelememe başlamadan önce okuyacaklar için bir uyarıda bulunmak istiyorum. İncelemeyi okurken dininizi, dilinizi, ırkınızı bir tarafa bırakıp okuyun. Sadece ilginç bir parça, bir hikâye okuduğunuzu varsayın. Üzerine düşünüp, düşünmemeniz size kalmış.

    Yazarın kitapta anlatmak istediği tam olarak şudur: Eski uygarlıkların, toplumların yaptığı bir takım tapınakların, inandıkları dinlerin, efsane olarak günümüze gelen destanların bir hayal gücü eserinden çok dayandırdığı benzer faktörler var. Nedir bunlar? Uzaylılar. Garip değil mi? Yazarın düşüncesine göre örneğin Mısır Piramitlerinin mükemmele yakın olan dizaynının, tonlarca ağırlıkta olan taş blokların yerleştirilmesinin, ölümden sonra yaşam fikrine inanıp eşyalarıyla ve hizmetkarlarıyla gömülen firavunların çıkış noktası, inanç fikri tamamen uzaydan gelmiş olan canlıların onlara öğretmiş olmasıdır. Peki yazar bu düşüncesini destekleyecek kanıtlar sunmuş mudur? Kitapta araştırılması gereken 82 tane kanıt tespit ettim. Kanıtların bir kısmını anlatmaya çalışacağım. Gerisini size araştırmanız için bırakacağım.
    1) Piri Reis ve onun çizdiği harita:
    Piri Reis’in bu haritası 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda tesadüfen bulundu. Harita tam değildi. 1 parçası bulunmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren haritanın o dönemde çizilmiş olması yazara imkânsız gelmektedir. Bunun sebeplerinden bir tanesi Güney Kutbu’nun 1912 yılında Robert Falcon Scott tarafından ya da Scott’un başka bir rakibi olan Norveçli kâşif Roald Amundsen tarafından 14 Aralık 1911 yılında keşfedilmiş olmasından önce çizilebilir? Piri Reis’in haritası kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordur. Ancak kıta üzerindeki buzullar haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimiştir. Bilim adamlarının bu konu için 2 tane açıklaması var. Piri Reis ya bu haritayı gemi ile gezerek çizmiş ya da o dönem var olan haritalardan yararlanmıştır. Gezerek çizmiş mantıklı görünse o dönemde gemi ile tüm dünyayı gezmek var olan gemi teknolojisi ile imkansızdır. Piri Reis’in öteki haritalardan yararlanmış olması da zordur. Çünkü o haritaların çoğu yanlış çizilmiştir. Piri Reis’in o dönem çizdiği harita günümüz teknolojisi ile uydudan bakılıp gözlenmiş ve bire bir aynısı olduğu görülmüştür. Hatasız olarak bu haritanın çizilmiş olması ancak uzay çalışmalarıyla sağlanabilir. Hala Piri Reis’in bu haritayı nasıl çizdiği çözülememiştir.
    Yararlandığım kaynakları:
    https://www.sabah.com.tr/...eisin-harita-sirri/6
    https://www.dunyabulteni.net/...en-adam-h238850.html
    http://www.acikbilim.com/...rktika-macerasi.html
    https://www.youtube.com/watch?v=tUry2aMFUWw
    Piri Reis haritası:
    https://evrimagaci.org/...eis-ve-haritasi-1928
    2)Peru’nun Nazca şehrinde bulunan garip çizgiler
    Nazca’nın Ica Çölü‘nde 800 düz çizgi, 300 geometrik şekil, 70 hayvan ve bitki motifi var. Bazı düz çizgilerin uzunluğu neredeyse 50 km’ye yaklaşıyor. Hayvan ve bitki motiflerinin büyüklüğüyse 15 ve 365 metre arasında değişiyor. Peki bu çizgiler, motifler ne işe yarıyor? Yazara göre bu çizgiler hava alanı pistidir. O dönemde yaşayan insanların uzaydan gelen canlı varlıkların uzay araçlarının dünyaya inmesini sağlaması için yapılmıştır. Yazar haklı mıdır? Bilemeyiz. Bazı Amerikalı bilim adamları yöre halkının çölde su ve tarım için yaptığı ayinlerle ilgili olduğunu düşünüyor.

    Nazca’da bulunan bazı çizgilerin ve şekillerin resimleri:
    https://i.hizliresim.com/M15Qva.jpg
    https://i.hizliresim.com/QPE57V.jpg
    https://i.hizliresim.com/Xb7GX6.jpg
    https://i.hizliresim.com/bvA1GV.jpg
    Yararlandığım kaynaklar:
    http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/...emli-nazca-cizgileri
    https://www.bizevdeyokuz.com/nazca-cizgileri-peru
    3) H.S Bellamy ve P.Allan ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu)
    Yazarın bu büyük put hakkındaki kitaptaki bazı ifadeleri aynen şöyledir:
    “Bir baska akıl almaz kalıntı da, Eski Tapınakta bulunan yedi buçuk metre boyundaki Büyük Put’tur. Tek parça kırmızı kum taşından yapılan put, yaklaşık olarak yirmi ton ağırlığındadır. Ancak asıl büyük şaşkınlık, putun üzerindeki yüzü aşkın sembolün kazılmasındaki ustalık ve düzgünlükle, saklandığı tapınağın ilkelliği arasındaki çelişkiden doğmaktadır. Aslında tapınağa ‘eski’ denmesinin nedeni, yapımında kullanılan ilkel tekniktir. H.S. Bellamy ve P. Allan, ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu) adlı kitaplarında putun üzerindeki sembollerin anlamlarını deliller göstererek açıklamışlardır. Varılan sonuçlar, temeli küre biçimli bir dünya olan çok büyük bir astronomi bilgisinin puta aktarıldığını göstermektedir. Sembollerin belirttiği olaylar, Hoerbiger’in 1927′de, yani putun bulunmasından beş yıl önce, yayınlandığı ‘Gezegenler Teorisi’nde sözü edilen olayların aynısıdır. Gezegenler Teorisi’nde, bir gezegenin dünyamızın çekim alanına girdiği ve aradaki uzaklık azaldıkça, dünyanın dönüş hızının da azaldığı ileri sürülür. Teoriye göre, gezegen sonunda parçalanmış ve ay oluşmuştur. Putun üzerindeki semboller, bir gezegenin 288 günlük bir yılda dünya çevresinde 425 tur yaptığını belirtir. Bu olağanüstü olay, Hoerbiger’in görüşünü doğrular görünmektedir. Beilamy ve Allan putta, uzayın 27.000 yıl önceki durumunun anlatıldığını belirtmekte ve «Puttaki yazılar ileriki kuşaklara olanları anlatacak bir kayıt izlenimini veriyor.» demektedirler. Yüksek değeri olan bu antik esere ‘eski bir tanrı heykeli’ deyip geçemeyiz…… “
    Thiahuanaco’nun Büyük Putu resmi:
    https://i.hizliresim.com/lQ2Xpr.jpg
    Yararlandığım kaynaklar:
    http://aasmaestefan.blogspot.com/...nler-teorisi-ve.html
    http://ilmarsivi.blogspot.com/...indeki-kalntlar.html
    https://www.aysetolga.com/...in-kapisi-tiahuanaco
    4) Thiahuanaco’nun Güneş Kapısı:
    Yazarın ifadeleri: “Güney Amerika’nın arkeolojik harikalarından biri de yine Tiahuanaco’daki Güneş Kapısıdır. Tek parça taştan yaratılan bu dev eser, yaklaşık olarak üç metre yükseklikte ve beş metre genişliktedir. Ağırlığı 10 ton kadar tahmin edilmektedir. Kapının üzerinde üç sıra olarak dizilmiş 48 kare biçimi şekil vardır. Şekillerde, uçan tanrıyı temsil eden bir varlık gösterilmektedir.”
    Güneş Kapısının resmi:
    https://i.hizliresim.com/bvA1am.jpg
    Yararlandığım bazı kaynaklar:
    https://www.aysetolga.com/...in-kapisi-tiahuanaco
    http://kosmosmacerasi.com/...6/tanrilarin-kapisi/



    5) Thiahuanaco’ya bir gemiden gelen Dünyanın büyük anası olmak isteyen Oryana adlı kadın:
    Yazarın ifadeleri: “Esrarengiz Tiahuanaco şehrinden söz eden efsaneler, buraya yıldızlardan altın bir geminin geldiğini söylerler. Gemiden, dünyanın Büyük Anası olmak isteyen Oryana adlı bir kadın inmiştir. Oryana’nın yalnız dört perdeli parmağı vardır. Büyük Ana Oryana, 70 çocuk doğurduktan sonra yıldızlara dönmüştür. Gerçekten de Tiahuanaco dolaylarında dört parmaklı varlıkları gösteren çok çok eski resimler bulunmuştur. Kesin yanı bilinmeyen bu resimlerin ne olduğunu ya da efsanenin nereden doğduğunu bildirecek hiçbir kayıt yoktur.”
    Bu kadının yer aldığı İngilizce veya Türkçe kaynak bulamadım. Ancak İspanyolca olan birkaç kaynak bulabildim. O ifadeleri Türkçeye çevirip anlatmaya çalışacağım.
    O ifadeler:
    “İnsandan başka, yaratılan her şeyin en büyük düşmanı zamandır. Daha da kötüsü düşman, eğer uygunsa, bu şeylerin yaratıcıları, gerçeklerini ve bulgularını bir araç veya destek yoluyla kaydetmeyi başaramadıklarında, diğer zamanların bilge adamlarının, elbette insanlığa bir miras olarak bırakmak isteyecekleriydi. Bu kötülük tarih boyunca pek çok eski uygarlığın bilgisini tartıştı, örneğin İndus'un gizemli kültürüyle, Nazca'yla veya Tassili'yle olduğu gibi. Tiahuanaco da bu talihsiz listede sadece bir örnek. Oryana garip fiziksel bir görünüşü olan "yıldızlardan geliyor" diye düşünülen bir kadındı. Çünkü uzun bir kafaya, büyük sivri kulaklara, ellerinin sonunda dört parmağına sahipti. Oryana başka bir efsanedir ve hikayesi, herhangi bir dini inancın sahip olması gereken tüm malzemeleri yerine getirir: Kötülüğünün bir sonucu olarak korkunç bir "ilahi ceza" tarafından bozulan ve yok edilen sona eren yaratıcı bir tohum. Buna benzer örnekler, şu anki İncil geleneklerinden Sümer Ziusudra'ya ve Kolomb öncesi kültürler söz konusu olduğunda, Quiche Maya Popol Vuh'unda binlerce insanı buluruz.”
    Bulabildiğim Oryana’ya ait olduğu söylenen siyah beyaz örnek bir resim:
    https://i.hizliresim.com/OrnbG5.jpg
    Yararlandığım kaynak:
    http://arquehistoria.com/...a-detiahuanaco-15993

    İncelemeyi de çok uzatmak istemiyorum. Yazara katılıyor muyum? Uygarlıkların yaptığı tapınakların, bıraktığı eserlerin anlamlarını, neden yapıldıklarını anlamadığımızda genelde onların dinlere uygun olarak inşa ettiklerini düşünüyoruz. Kitapta bir çok yerde uçan gemilerin yer aldığı eski destanlardan, Tevrat ayetlerinden bahsedilmektedir. O ayetlerin geçtiği numaraları da sizinle paylaşacağım. Ben yazarın düşüncelerini cidden ilginç buldum. Sizinle paylaşacağım 82 kanıtın bulunduğu listeyi tek tek araştıracağım. Yazarın diğer kitaplarını da okumaya çalışacağım. Ben zaten uzaylıların olduğuna inanan biriyim. Koca evrenin sadece bizim için yaratılmış olamaz diye düşünüyorum. Sizinle Cansu Canan Özgen’in Öteki Gündem programında yaptığı Uzaylıların kaçırdığı insanların yer aldığı bir video paylaşacağım. Okumayanlar için kesinlikle bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Yanlış, eksik bildiğim bir şey varsa lütfen benimle paylaşın.

    Bahsettiğim video:
    https://www.youtube.com/watch?v=AXkWkM1PJMc

    82 maddelik listem:

    1. Piri Reis ve Dünya haritası +
    2.Peru- Nazca kültürü ve çizgileri
    3.H.S Bellamy ve P.Allan ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu)
    4.Thiahuanaco’nun Güneş Kapısı
    5.Thiahuanaco’ya bir gemiden gelen Dünyanın büyük anası olmak isteyen Oryana adlı kadın
    6.Cuzco şehrindeki görekemli savunma surları
    7.İnka kale ilerisindeki Sacsayhuaman
    8.Sodom ve Gobi çölü tarihi
    9.Gılgamış Destanı
    10.Sümerler ve kralların tahtta kalma süreleri ( 10 sümer kralı 456 bin yıl)
    11.Akad tabletleri
    12.Helwan’da dokunmuş kumaş
    13.Galvanik ilkelere göre çalışan kuru elektrik pilleri Bağdat Müzesinde
    14.Kohistan’ın dağlık asya bölümündeki bir mağarada takım yıldızların 10 bin yıl önceki resimleri
    15.Sodom ve Gomora’da patlamış olan atom bombası
    16.Kohistan, Fransa, Kuzey Amerika, Sahra, Güney Rodezya, Peru, Şili’de bulunan mğara resimleri (Gökten gelen tanrılar)
    17.Henri Lhote’un isim babalığıyla Büyük Merih tanrısı adını alan ve dalgıç elbisesine benzeyen elbiseler giyen bir yaratığın resmi bulunmuştu.
    18.Tassilli mağarasındaki ve Kaliforniya’nın Tulara Bölgesi Büyük Merih tanrısı benzer resimler (Madde 17 Kal)
    19.İran’da Siyalk bölgesinde bulunan bir çömleğin üstünde kocaman dik boynuzları olan bilinmeyen türden bir hayvan resmi vardır
    20.Güney Afrika’daki Brandbergli beyaz kadın resmi
    21.İsveç ve Norveç mağara resimlerinde görülen tanrıların hepsinin tek tip, tufak kafaları vardır.
    22.Kafası boynuzlu, güzel elbiseli insan resimleri Val Camonica’da da (Brescia İtalya) mağara duvarlarını süslemektedir.
    23.Tevrat (Yaratılış bölümü İ), 26 (Yaradılış bölümü İ,1-2), (Yaradılış bölümü vi,4), (Yaratılış bölümü xix,1-28),
    24.Tiahuanaco efsanelerinde, eskimo destanlarındaki devler
    25.Tevrat (Hezekeiel I-iv)
    26.(Exodus (Çıkış) xxv.10), (Exodus,xxv,40)
    27. (2.Samuel vi,2) Davukd, sandığı Uzza ile birlikte bir öküz arabasına bindirir. Ancak yolda tökezlenir ve sandık düşecek gibi olur ve Uzza atılarak sandığı tutar ve yıldırım çarpmış gibi birdenbire ölür. Sandık kuşkusuz elektrik yüklüydü. (Tanrı Musa’ya kendisiyle, sandığın üzerindeki kefaret örtüsü aracılığıyla konuşabileceğini söyler mevzusu )
    28. (Exodus xxxiii,20-23)
    29. Davud’un altı parmaklı ve altı tırnaklı bir delve savaştığı, (2 Samuel xxi, 18-22)’de uzun uzun anlatılır.
    30. Lut Gölü yakınında bulunan Kumran yazıları, Tevrattaki yaradılış bölümüne benzer
    31. Musa Apokalips’inde (33.bölüm) Havva’nın göğe baktığı ve dört parlak kartalın çektiği şıktan bir savaş arabası gördüğü anlatılır.
    32. Lamek Yazıtları
    33. Ezeon Geber’deki sikkeler
    34. Eskimo Mitoloji (pirinç kanatlı kabileler )
    35. Kızılderili efsaneleri ( ateş ve meyve getiren ateş kuşu)
    36. Maya Efsanesi Popul Vuh:tanrıların her şeyi, evreni, pusuladki dört yönü ve dünyanın küre biçiminde olduğunuu bildiklerini anlatıyor.
    37. Pleaiadas takım yılızından gelen tanrılar
    38. Mahabharata’nın yazarı, bir ülkeyi on iki yıllık kuraklıkla cezalandıracak silahın bilgisini nasıl biliyordu
    39. Ramayana’da Vimanalar’ın yani uçan makinelerin, cıva ve püsküren rüzga yardımıyla çok yükseklere uçtuğu yazar. Bhima, Vimanasıyla güneş kadar parlak bir ışının üzerinde uçuyor ve fırtınaların gök gürültüsü sesi çıkıyor
    40. Samsaptakabadha
    41. Tibet kitapları Tantyua ve Kantyua da, gökteki inciler adı verilen, tarih öncesi uçan makinelerden söz eder. Samarangana, Sutradhara’da, kuyruklarından ateş ve cıva püskürten hava gemilerine ayrılmış bir çok sayfa vardır
    42. Eski Sanskrit kitaplarını basit birer mit olarak reddetmek de imkansızdır
    43. Tutmosis yazı parçası
    44. (Hezekiel xii,2.)
    45. Ninurta, yani Sirus, evrenin yargıcıydı ve ölümle cezalandırırdı. Sümer tabletlerine bak.
    46. Meksika’daki Maya Tapınağındaki ele geçen mezar kapağı
    47. Perudaki 20 bin tonluk tek parça olan ters kayaya bak
    48. Meksika’da Chicken Itza’da El Kastillo
    49. Bolivya’da Santa Kruz yakınlarındaki beton yollar
    50. Rodezya’daki ortaya çıkan duvar resimleri
    51. Kuzey italya’daki uzaylı fikgürler
    52. Rusların yaptığı araştırmada orataya çıkan astronot duvar resimleri
    53. Mısır Tanrısı Ra ve gemisi
    54. Memfis’te Tanrı Ptah bak.
    55. Edfu’daki kapı ve tapınakların üzerinde kanatlı güneş ve sonsuzluk işareti taşıyan şahin resimleri hala vardır.
    56. Mısır’daki çok kanatlı tanrı resimleri
    57. Im-Hotep Sonsuzluk evi
    58. Şam’ın biraz kuzeyinde Baalbek Terası uzanır
    59. Charles Piazzzi smith 1884’te yayınladığı 600 sayfalık our inheritance in the great pyramid ( büyük piramit’teki mirasımız ) adlı kitabında, piramitle dünyamız arasında tüyler ürperten bağlantıları açıklamış
    60. Heredot’a 11.340 yıllık geçmişleri olduğunu söyleyen mısırlı rahipler. 341 heykelin 341 kuşağı temsil ettiğini söyleyen rahipler
    61. Jericho’daki 8 bin yıllık büstler
    62. Lussac’taki ( Poitou, Fransa) tarih öncesi taşlar da özellikle dikkat çeken kalıntılar arasındadır. Üstlerinde, şapkaları, ceketleri ve kısa pantolonlarıyla gösterilmiş modern insan resimleri çizilidir.
    63. Lascaux Mağaralarındaki taş çağı resimleri
    64. Şili kıyılarının 3050 kilometre açığındaki küçük kara parçasıın her yanına yüzlerce dev heykel saçılmış. Çelik kadar dayanıklı volkanik kayalar, terayağı keser gibi kesilmiş; 10 bin tonluk kaylar dağlardan koparılmış. Yükseklikleri 10 ila 20 metre arasında değişen 50 tonluk heykeller, hareket ettirilmeyi bekleyen robotlar gibi durmaktadır.
    65. Mitolojnini yaratıcı tanrısı, eski ve ilkel bir ilah olan Viracocha’dır.
    66. Kukulkan ( Tüylü Yılan ) maya dini
    67. 1935 yılında Palanque’de büyük bir ihtimalle Tanrı Kukumatz’I ( yucatan’da kukulkan ) gsöteren bir taş kabartma bulundu
    68. Tikal’deki 193.150 metre küp kapasiteli 13 su deposu
    69. Mayaların Chichken’deki gözlem evi
    70. Chicken Itza kutsal kuyusu
    71. Tanrı quetzlcoatl
    72. Antrikitera makinesi
    73. Marcahuasi çöl platosundaki kayalarda, 10 bin yıl önce güney amerika’da kesinlikle yaşamamaış olan aslan ve deve gibi hayvanların kaba çizgileri verilmiş resimleri bulunmuştu.
    74. Lübnan’daki Hacer el kıble
    75. Ur’daki bulunan altın plakalar
    76. Rusya’da arkeologlar, 2 yandan kalın kolonlarla desteklenen dik açılı bir çerçeve üzerine yan yana dizilmiş on toplan oluşan bir hava gemisi kabartmasına rastladılar.
    77. Birtish Museum’daki Babil tableti üzernde ay tutulmaları yazar
    78. Kumming’de göğe doğru tırmanan silindir biçimi, roket benzeri makinelerin oyma resimleri bulundu.
    79. Laputa astronomları
    80. Kentuckyli basit bir çiftçinin oğlu olan Edgar Cayce, beyinler arası iletişim
    81. Exobiyoloji nedir
    82. Huntsville roket yapılma alanı
  • Eski sömürge sistemleri ilk kez Asya’da parçalandı. Suriye ve Lübnan (daha önce Fransız Lübnan’ı) İ945’te; Hindistan ve Pakistan 1947’de; Burma, Seylan (Sri Lanka), Filistin (İsrail) ve Hollanda Doğu Hint Adaları (Endonezya) 1948’de bağımsız oldu. 1946’da ABD, 1898’den beri işgal altında olan Filipinlere resmen bağımsızlık statüsü vermişti. Japon İmparatorluğu, kuşkusuz, 1945’te ortadan kalkmıştı. İslami Kuzey Afrika sallanıyor ama hâlâ ayakta kalmaya devam ediyordu. Alt Sahra Afrikası’nın büyük kısmı ile Karaib ve Pasifik Adaları görece sakindi. Bu sömürgesizleştirmeye ciddi biçimde direnen sadece Güneydoğu Asya bölgeleri, özellikle de Fransız Hindiçini (şimdiki Vietnam, Kamboçya ve Laos) oldu. Bu bölgede komünist direniş, soylu Ho Şi-minh’in önderliği altında kurtuluştan sonra bağımsızlığını ilan etti. İngilizlerin, daha sonra ABD’nin desteklediği Fransızlar bu ülkeyi muzaffer devrime karşı yeniden fethetmek ve elde tutmak için umutsuz bir artçı eylemi yürüttüler. Yenilgiye uğradılar ve 1954’te geri çekilmek zorunda kaldılar, ancak ABD ülkenin birleşmesini engelledi ve bölünmüş Vietnam’ın güney bölgesinde uydu bir rejim kurdu. Daha sonra hâkimiyeti zayıflayan ABD,
    Vietnam’da on yıl kadar savaştı ve bu mutsuz ülkenin üzerine bütün İkinci Dünya Savaşında kullandığından çok daha fazla patlayıcı bırakarak nihayet yenilgiye uğradı ve 1975’te çekilmek zorunda kaldı.
    Güneydoğu Asya’nın geri kalan kısmında direniş parçalı oldu. Hollanda (kendi Hint İmparatorluğu’nu bölmeden sömürgesizleştirme konusunda îngilizlerden daha iyi olduğunu gösterdi) dev Endonezya takımadalarında yeterli askeri güç bulunduramayacak kadar zayıftı. Ellerindeki adaların çoğu, elli beş milyonluk güçlü Javalıların üstünlüğünü dengelemeleri için hazır tutulacaktı. Hollandalılar, ABD’nin Endonezya’yı dünya komünizmine karşı önemli bir cephe olarak görmediğini keşfettiklerinde bu tutumu terk ettiler. Aslında komünist önderlik altında olmayan Endonezyalı yeni ulusalcılar yerel Komünist Partisi’nin 1948’de gerçekleştirdiği bir ayaklanmayı henüz bastırmışlardı. Bu olay ABD’yi, Hollanda askeri gücünün varsayılan Sovyet tehdidine karşı Avrupa’ya yerleşmesinin kendi imparatorluğunu muhafaza etmesinden daha iyi olacağı konusunda ikna etti. Böylece Hollanda, Yeni Gine’nin büyük Melanezya adasının batı yarısında bir sömürge dayanağını muhafaza ederek geri çekildi. 1960’larda bu adayı da Endonezya’ya teslim etti. Malaya’daki İngilizler imparatorluğun dışında kalmak için ellerinden geleni yapan geleneksel sultanlar ile iki farklı ve birbirinden kuşkulanan, her ikisi de farklı biçimlerde radikalleşen iki topluluk, Malaylar ve Çinliler arasında sıkıştılar. Çinlileri radikalleştiren, Japonlara karşı direnen yegâne güç olarak büyük bir nüfuz kazanan Komünist Partisi oldu. Soğuk Savaş başladığında, Çinliler dışında kalan komünistlerin eski sömürgelerde iktidara gelmelerine ya da katılmalarına izin verilmesi artık söz konusu olamazdı, ancak 1948’den sonra İngilizler’in esas olarak Çinlilerin gerilla ayaklanmasını ve verdikleri savaşı yenilgiye uğatmaları, on iki yılı; elli bin askeri, altı bin polisi ve iki yüz bin kişilik bir iç muhafız gücünü gerektirdi. Malaya’nın kalay ve kauçuğu sterline istikrar kazandıran güvenilir bir dolar kaynağı olmasaydı, Britanya bu askeri harekâtların maliyetlerini öder miydi, diye sorulabilir. Ne var ki Malaya’nın sömürgesizleşmesi her durumda daha karmaşık bir sorun oluşturabilirdi ve 1957’ye kadar Malay tutucularını ve Çinli milyonerleri tatmin edecek bir sonuca ulaşılamadı. 1965’te esas olarak Çinlilerin yaşadığı Singapur adası, bağımsız ve çok zengin bir kent devleti oluşturmak üzere ayrıldı.
    Fransa ve Hollanda’nın aksine Britanya, Hindistan’da yaşadığı uzun deneyim sayesinde, ciddi bir ulusalcı hareket bir kez ortaya çıktığında, imparatorluğun yararına olacak tek yolun resmi iktidarın serbest bırakılmasından ibaret olduğunu öğrenmişti. İngilizler, artık denetimi sağlayamadıkları açıkça ortaya çıkmadan önce ve en küçük bir direnişle karşılaşmadan 1947’de Hint altkıtasından çekildiler. Seylan (1972’de Sri Lanka adını aldı) ve Burma’ya da bağımsızlıkları verildi. Birincisi bu sürprizi hoşnutlukla karşılarken, İkincisi duraksadı, çünkü Anti-faşist Halk Özgürlük Birliği’nin önderliğine rağmen Burmalı ulusalcılar Japonlarla da işbirliği yapmışlardı. Aslında Britanya’ya öylesine düşmandılar ki, bütün sömürgesizleşen İngiliz mülkleri içinde yalnızca Burma, Londra’nın en azından Britanya İmparatorluğu’nun hatırasını korumak için öne sürdüğü İngiliz Devletler Topluluğu’na katılmayı reddetti. İrlanda da bu konuda erken davranarak aynı yıl içinde kendisini Devletler Topluluğu’nun dışında bir cumhuriyet olarak ilan etti. Bununla birlikte, Britanya’nın insanlığın daima yabancı bir fatih tarafından boyun eğdirilen ve yönetilen bu en büyük blokundan hızlı ve barışçı bir biçimde geri çekilmesi İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda iktidara gelen İngiliz İşçi Hükümeti’ne itibar kazandırırken, kesin bir başarı olmaktan çok uzaktı. Bu sonuca Hindistan’ın, bir Müslüman Pakistan ile isimlendirilmese de ezici çoğunluğunu Hinduların oluşturduğu bir Hindistan arasında kanlı biçimde bölünmesi pahasına ulaşıldı. Bu bölünme sırasında belki de yüz binlerce insan dini muhalifler tarafından katledildi ve milyonlarca kişi atalarından kalan yurtlarından ayrılarak artık yabancı bir ülke olan bir bölgeye sürüldüler. Bu ne Hint ulusalcılığının ne Müslüman hareketlerinin ne de emperyal yöneticilerin hazırladıkları planın bir parçası olmuştu.
    Kavram ve isim olarak ilk kez 1932-33’te bazı öğrenciler tarafından ortaya atılan ayrı bir “Pakistan” düşüncesinin 1947’de nasıl gerçeklik haline geldiği sorusu, bilginlerin ve tarih hakkında “keşke” diyerek düş kuranların zihinlerini meşgul etmeye devam ediyor. Geçmişe baktığımızda Hindistan’ın dinsel çizgiler boyunca bölünmesi, dünyanın geleceği için uğursuz bir örnek oluşturduğu için, bu konu açıklama gerektirir. Bu bir bakıma hiç kimsenin hatası değildir ya da herkesin hatasıdır. 1935 Anayasası uyarınca yapılan seçimlerde Kongre, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bölgelerde bile zafer kazanmıştı ve azınlık durumundaki cemaati temsil etme iddiası taşıyan ulusal parti, Müslüman Birliği, oldukça zayıf bir oluşumdu. Seküler ve sekter olmayan Hint Ulusal Kongresi’ nin yükselişi, çoğu (tıpkı Hinduların çoğu gibi) hâlâ oy hakkına sahip olmayan pek çok Müslüman’ın doğal olarak Hindu iktidarından rahatsız olmasına yol açmıştı. Oysa çoğunluğu Hinduların oluşturduğu bir ülkede Kongre önderlerinin de çoğunlukla Hindu olması doğaldı. Bu korkuların anlaşılması ve Müslümanların özel olarak temsil edilmeleri gerekiyordu. Ne var ki seçimlerin Kongre’nin hem Hinduları  hem de Müslümanları temsil eden tek ulusal parti olma iddialarını güçlendirdiği görüldü. Müslüman Birliği’nin, büyük önderi Muhammed Ali Cinnah yönetiminde, Kongre’den ayrılarak potansiyel ayrılıkçılık yoluna girmesine neden olan budur. Gene de Cinnah, 1940’a kadar, ayrı bir Müslüman devletin kurulması fikrine muhalefet etmekten vazgeçmedi.
    Hindistan’ı ikiye bölen, savaş oldu. Bir bakıma bu İngiliz racasının son büyük zaferi ve aynı zamanda son nefesiydi. Raca son kez Hindistan insanlarını ve ekonomisini, 1914-18’dekinden çok daha büyük bir ölçekte ve bu kez bir ulusal kurtuluş partisinin arkasında yer alan kitlelerin muhalefetine ve -Birinci Dünya Savaşı’nın aksine- Japonya’nın doğrudan askeri işgaline karşı Britanya için seferber etti. Başarı şaşırtıcı, ancak maliyetler yüksek oldu. Kongre’nin savaşa muhalefeti bu partinin önderlerini siyasetin dışına sürdü ve 1942’den sonra hapse girmelerine neden oldu. Savaş ekonomisinin gerilimleri Raca’nın Müslümanlar arasındaki, Özellikle Pencap’taki siyasal taraftarlarının önemli bir kısmını yabancılaştırdı ve onların artık kitlesel bir güç haline gelen Müslüman Birliği’ne geçmelerine yol açtı. Bu sırada Kongre’nin savaş faaliyetini sabote etmesinden korkan Delhi’deki hükümet, ulusal hareketi durdurmak için bilinçli ve sistemli biçimde Hindu Müslüman rekabetini körüklüyordu. Bu kez haklı olarak Britanya’nın “yönetimi böldüğü” söylenebilir. Raca savaşı kazanmak için son bir çaba gösterirken sadece kendisini değil ahlaki meşruluğunu da yok etti. Bütün cemaatlerin tek bir tarafsız yönetim ve hukuk altında görece barış içinde bir arada yaşayabilecekleri tek bir Hint altkıtasının gerçekleştirilmesi imkânı ortadan kalktı. Savaş sona erdiğinde cemaat siyasetleri mekanizması artık tersine çevrilemiyordu.
    1950’de Asya’nın sömürgesizleşmesi Hindiçini dışında tamamlandı. Bu arada Persiya’dan (İran) Fas’a kadar batılı İslam bölgesi, İran’da Batılı petrol şirketlerinin ulusallaştınlması (1951) ve o sırada güçlü olan Tudeh (Komünist) Partisi’nin desteklediği Dr. Muhammed Musaddık’m (1880-1967) yönetimi altında bu ülkenin popülizme kaymasıyla başlayan bir dizi halk hareketi, devrimci darbe ve ayaklanmalarla dönüştürüldü. (Ortadoğu’daki komünist partilerin büyük Sovyet zaferinden sonra önem kazanmaları şaşırtıcı değildir.) Musaddık 1953’te bir Anglo-Amerikan gizli servis darbesiyle devrilecekti. Mısır’da Cemal Abdül Nasır’m (1918-70) önderliğinde gerçekleştirilen Özgür Subaylar devrimi (1952) ve ardından Irak (1958) ve Suriye’deki Batı yanlısı rejimlerin devrilmesi, İngiliz ve Fransızların yeni anti-Arap İsrail devletiyle birleşerek 1956 Süveyş Savaşı sırasında (bk. s. 359) Nasır’ı devirmek için ellerinden geleni yapmaya çalışmalarına rağmen geri çevrilemiyordu. Ne var ki Fransızlar, Güney Afrika ve -farklı bir anlamda- İsrail gibi yerli nüfusun kalabalık bir Avrupalı grupla birarada yaşamasının sömürgesizleştirme sorununu özellikle denetimden çıkardığı bölgelerden birinde, Cezayir’de, ulusal bağımsızlık hareketinin (1954-62) yükselişine sert bir tutumla karşı çıktılar. Nitekim Cezayir Savaşı, uygar olduğu iddia edilen ülkelerin ordu, polis ve güvenlik güçlerinde işkencenin kurumsallaşmasına yardımcı olan alışılmamış ölçüde vahşi bir çatışma oldu. Bu savaş, daha sonra yaygınlaşan ve kötü şöhret kazanan dil, göğüs ucu ve cinsel organlara elektrik verilerek yapılan işkenceyi yaygınlaştırdı ve Cezayir’in General de Gaulle’ün uzun süredir kaçınılmazlığını anladığı bağımsızlığı kazanmasından önce Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasına (1958) yol açtı ve beşincisini de yıkılmanın eşiğine getirdi (1961). Bu arada Fransız hükümeti özerkliği ve Kuzey Afrika’daki diğer iki ülkenin, Tunus (cumhuriyet oldu) ve Fas’ın (monarşi olarak kaldı) bağımsızlığını sessizce müzakere etmişti. Aynı yıl içinde ingilizler, Mısır üzerindeki denetimlerini kaybetmelerinden sonra savunulması imkânsız hale gelen Sudan’dan sessizce çıktılar.
    Eski imparatorlukların İmparatorluk Çağı’nin kesinlike sona erdiğini ne zaman anladıkları açık değildir. Geriye bakıldığında, Britanya ve Fransa’nin 1956 Süveyş macerasında kendilerini yeniden küresel emperyal güçler olarak kanıtlama girişimlerinin, Albay Nasır’m devrimci Mısır hükümetini İsrail ile bağlantı içinde devirmek için askeri bir operasyon planlayan Londra ve Paris hükümetlerinin sandıklarından daha fazla başarısızlığa mahkûm olduğu görülür. Bu olay felaket türünden bir başarısızlık (İsrail bakışaçısı dışında), İngiliz başbakanı Anthony Eden’in kararsızlık, duraksama ve ikna edici olmayan ikiyüzlülük bileşimi nedeniyle daha çok gülünç bir olaydı. Güçlükle başlatılan operasyon ABD’nin baskısıyla iptal edildi, Mısır’ı SSCB’ye doğru itti ve 1918’den beri bölgede süren tartışmasız îngiliz hegemonyası çağını, “Britanya’nın Ortadoğu’daki Nüfuzu” denilen şeyi tamamen sona erdirdi.
    Her halükârda, hayatta kalan eski imparatorluklar formel sömürgeciliğin tasfiye edilmesi gerektiğini 1950’lerin sonunda anlamışlardı. Sadece Portekiz kendi imparatorluğunun dağılmasına karşı direnmeyi sürdürdü, çünkü sahip olduğu geri, siyasal olarak tecrit edilmiş ve marjinalleşmiş metropol ekonomisi yeni sömürgeciliğin üstesinden gelemiyordu. Portekiz’in Afrika’daki kaynaklara ihtiyacı vardı ve ekonomisi rekabetçi olmadığı için bunu ancak doğrudan denetim aracılığıyla yapabiliyordu. Güney Afrika ve Güney Rodezya ve önemli sayıda beyaz nüfusu olan Afrika devletleri de (Kenya dışında) kaçınılmaz biçimde Afrikalıların hâkim oldukları rejimlere yolaçacak siyasetleri izlemeyi reddettiler ve Güney Rodezya bu akıbetten kaçınmak için beyaz nüfusun Britanya’dan bağımsızlığını ilan etti (1965) Ne var ki, Paris, Londra ve Brüksel (Belçika Kongosu) ekonomik ve kültürel bağımlılık sürerken gönüllü olarak biçimsel bağımsızlık vermenin, solcu rejimler altında bağımsızlıkla sonuçlanması muhtemel uzun mücadelelere tercih edilebilir olduğuna karar verdiler. Sadece Kenya’da genellikle yerli halkın, Ki-kuyu’nun (Mau Mau hareketi, 1952-56) çeşitli kesimleriyle sınırlı olmasına rağmen önemli bir halk ayaklanması ve gerilla savaşı vardı. Başka yerlerde koruyucu sömürgesizleştirme siyaseti başarıyla yürütüldü. Belçika Kongosu bunun dışında kalıyordu. Burada aynı siyaset neredeyse hemen, anarşi, iç savaş ve uluslararası güç siyasetleri içinde çöktü. îngiliz Afrikasmda, yetenekli bir politikacı ve bir pan-Afrika entelektüeli olan Kwame Nkrumah’ın önderliğinde bir kitle partisinin faaliyet gösterdiği Altın Sahil’e (şimdiki Ghana) 1957’de bağımsızlık verildi. Fransız Afrikası’nda Gine ki önderi Sekou Toure, de Gaulle’ün, özerkliği Fransız ekonomisine sıkı bir bağımlılıkla birleştiren bir “Fransız topluluğu”na katılma teklifini reddettiğinde ve böylece -siyah Afrikalı önderler arasında ilk kez- Moskova’dan yardım istemek zorunda kaldığında, erken ve güçsüz bir bağımsızlığa savruldu. Geri kalan neredeyse bütün îngiliz, Fransız ve Belçika sömürgeleri, 1960-62’de, bir kısmı da bu tarihten kısa süre sonra serbest bırakıldı. Sadegs Portekiz ve bağımsız göçmen devletleri bu trende direndiler.
    Daha büyük İngiliz Karaib sömürgeleri 1960’larda, küçük adalar bu tarih ile 1981 arasında, Hint ve Pasifik adaları 1960’ların sonu ile 1970’lerde sessizce sömürgesizleştiriidiier. Aslında, 1970’te Orta ve Güney Afrika -ve kuşkusuz savaş halindeki Vietnam- dışında eski sömürgeci güçler ya da onların göçmen rejimleri tarafından doğrudan yönetilen önemli büyüklükte hiçbir bölge kalmadı. Emperyal dönem sona edi. Yüzyılın başlarında bu güç yıkılmaz görünmüştü. Otuz yıl kadar önce bile yeryüzü halklarının büyük çoğunluğunu kapsıyordu. Geçmişin artık telafi edilemeyecek bir bölümü eski emperyal devletlerin duyarlı edebi ve sinematik anılarının bir parçası haline gelirken, eski sömürge ülkelerden çıkan yeni bir yerli yazarlar kuşağı, bağımsızlık çağıyla birlikte yeni bir edebiyat üretmeye başladılar.
  • Gezegenin en eski kara parçasıydı Afrika, her şey suyun altındayken su yüzüne çıkan ilk karaydı burası.Belki de o yüzden çok verimliydi toprağı ve madenlerle doluydu yer altı.Öylesine kıymetliydi ki aslında dünyanın en büyük ikinci kıtasıyken okullardaki dünya haritasında olduğundan %40 daha küçük gösterilmesi pek mantıklı değil miydi? Üstelik Avrupa’nın tamamını, Amerika’yı, Çin’i, Hindistan’ı içine rahat rahat alacak büyüklükte dev bir kıta olmasına rağmen. Ortasındaki Sahra Çölü bile neredeyse Amerika kadardı.Enlerin kıtasıydı burası. Dünyanın en büyük tuz kaynağı Assal Gölünden çıkmaktaydı. Öyle verimliydi ki, Afrika diye gösterilen o kurak, çatlamış, açlıktan ölmek üzere olan hayvan ve insanların fotoğrafları kocaman bir aldatmacaydı. Herkesi buradan uzak tutmanın aldatmacası.
  • 496 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hissetmiyorum ... Hiç bir his bedenimde mevcut değil . Bu incelemeyi yazamıyorum . Obsidio bittiğindeki hissettiğim şeyin aynısı . Gerçi o zaman da bir şey hissettiğim söylenemez . Bir hiçliğin içinde boğuluyorum sanki . Bir boşlukta yok oluyorum ... Bunu diğerlerindeki gibi yazamıyorum . Nedenini ben de bilmiyorum . Sadece kankam biliyor , benim Elmalı Turta'yı geçen ay bitirdiğimi fakat incelemeyi ancak şimdi yazabildiğimi ... Nedenini ikimiz de bilmiyoruz . Ne yazabilirim bilmiyorum ama tek umudum 3. kitabın çıkması . Ne yazabilirim bilmiyorum ama tek umudum serinin devam etmesi . Ne yazabilirim bilmiyorum ama tek umudum ... Zeynep Sahra lütfen devam ettir bu seriyi lütfen devam ettir bu seriyi . Lütfen lütfen lütfen ... Kankam da istiyor . Ve eminim ki bu kitabı okuyanlar herkes de istiyordur . Eğer istemeyenler varsa onlar duygusuzdur . Hayır üstünuze alınmayın demeyeceğim ! Çünkü eğer bu serinin devamının çıkmasını istemiyorsanız DUYGUSUZSUNUZDUR !!! Ve ben bunları yazarken gram pişmanlık duymadım. Zeynep Sahra ! Her ne kadar görmeyeceğini bilsem de , yine de buradan sana sesleniyorum ! Zeynep Sahra duy sesimi ! Duy bu okurlarının sesini ! Çıkar bu serinin devamını ! Arkandayız Zeynep Sahra ! En büyük destekçileriniz biz senin ! Senin yazar olmanı sağlayan en etkili kişileriz ! Nolur kırma okurlarını ! Çıkar bu serinin devamını ! ZEYNEP SAHRA DUY SESİMİZİ !!!!!!!!!!