• Doğuda kışlar sert geçer. Kar bastırınca kışın ortasında yiyecek stokları bir bir tükenmeye başlar. Açlıktan nasibini insanlar kadar kurtlarda alır. Dağda yiyecek bir şey bulamayan kurtlar köylere iner. Köylünün tek mal varlığı olan kuzularına saldırır. Köylünün kurtlara olan öfkesi kine dönüşür. Silahlarla kurtları vurmaya kalkmazlar. Daha sinsice bir planları vardır. Eski usul bir yöntem ile kurtları canlı olarak yakalamaya çalışırlar. Birkaç değnek ve iplerle bir tuzak hazırlarlar ve başarılı olurlar. Kurt artık ellerinde ve canlıdır. İçlerindeki büyük öfkeye rağmen ona hiçbir fiziksel müdahalede bulunmazlar. Sadece kurdun boynuna sağlam bir zincire bağlı zil takar ve doğaya salarlar. Kurt boynundaki zilden dolayı nereye gitse ‘’çın çın’’ ötmektedir. Avına sessizce yaklaşarak avlanan bu hayvanın boynunda bir zil vardır artık. Sesi duyan bütün hayvanlar ondan kaçar. Avlanamadan dağ bayır gezen kurt bir gün açlıktan ölür. Doğanın zilli kurtları olduğu gibi edebiyatın da zilli kurtları vardır. Yaşar Kemal, Osman Şahin, Behzat Ay, Mehmet Babacan… Düşüncelerinden ve yazılarından dolayı sürgün edilmiş, hapse atılmış, dövülmüş, sövülmüşlerdir. Kalemleri kırılıp, sesleri susturulmaya çalışmıştır. Fakat ne düşüncelerinden ne mücadelelerinden ne de kalemlerinden vazgeçmemişlerdir. Sanatın ve siyasetin zilli kurtları ise yakılmış, suikast sonucu katledilmişlerdir. Kendileri öldü fakat fikirleri yaşıyor. Bizler ise Cumhuriyetin zilli kurtlarıyız. Ucunda ölüm de olsa sonuna kadar Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmamız gerekiyor. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin marşı da bizimdir andı da. Sesini her an yüreğimizde hissettiğimiz Cumhuriyet zilini boynumuzda taşımaktan bir an olsun vazgeçmemeliyiz. O zil uğruna ölmeli, yine de bu ülkeyi yobaz molla zihniyetine teslim etmemeliyiz. Çünkü ölmeden önce bizlere bir söz söyledi ulu komutan;
    ‘’Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.’’
    16.03.2018 Bekir YILDIZ
  • Bazılarımız hayatta Hayri İrdal rolünü üstleniyor,bazılarımıza hayat Halit Ayarcı olma şansını sunuyor.Fakat pek azımız "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"kurmaya cesaret edebiliyoruz.İncelememe böyle başladım istedim çünkü kitabın benim için değeri büyük.Ahmet Hamdi,dünya edebiyatına mâl olacak kadar büyük bir yazar olmasına karşın değeri anlaşılmamış,önemsenmemiş bir yazar.Ali Lidar ile söyleşi yap,"Ahmet Hamdi"der,Hakan Günday ile kitaplar hakkında konuş"Ahmet Hamdi"der,Emrah Serbes,Alper Canıgüz,Murat Uyurkulak,Murat Menteş,Tarık Tufan kime sorarsan sor "Ahmet Hamdi'den ve romancılığından etkilendim "der.Ben de etkilendim.Edebiyatın değerini daha net kavramamı sağladı bu başyapıt.Kısaca özet geçmek gerekirse Halit Ayarcı ve Hayri İrdal'ın yolunun kesişmesi,ardından Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kurmalarını,toplumun genel yapısını,eleştirilecek toplum kurallarını,Enstitünün başarıya ulaşmasını görüyoruz.Okurken karakterlerin kendi içinde ezilmişliği ve sıkışmışlığı göze çarpan noktalar arasında.Yazar tabiri caizse "psikolojik suikast"yapmış diğer adıyla "psikolojik vurgun."kesinlikle okunmalıdır.
  • Müthiş bir boğaz ağrısını düşünmemenin yolu uğraş bulmaktır. Ben de küçüklüğümden gelme bir başka ilgi alanım olan 'terörizm' üzerine ki kitap tam olarak öyle olmasa da, birçok yerde ayrıntılı açıklaması ile aktaracağım.

    Öncelikle kitabın çıkarılmasında zorlu yolu kısaca yazayım. Kitap, bir ET olan ve Irak, Afganistan, Panama, İran ve birçok Afrika ülkesini gezmiş, gerçekleri gözleriyle görmüş, gerçekleri yaşamış kişilerle konuşmuş, diplomat, askeri yetkili gibi kişilerden alınma bilgilerle yazılmıştır. Perkins, kitap içerisinde daha doğrusu sonlara doğru ne denli bir zorluktan geçtiğini ve onlarca yayınevinin bu kitabı basamayacağını bildirmiştir.

    Basitleştireyim. Bir film düşünün, Birleşik Devletleri çok feci bir şekilde eleştiriyor, Irak işgali sırasında tecavüzleri... dur dur, o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye'de x hastanesinde 145 18 yaş altı ve yarısı kadar 14 yaş altı çocuğun hamil kalması ile ilgili haberi yapan kişi ne oldu? What? Sanırım biliyorsunuz. Size bir sır vereyim: Bu gibi kitapları, filimleri yani eleştri ve gerçekleri yüzeye çıkarmak istiyorsanız, arkanızın çok feci sağlam olması gerekir. 5-6 yıl önce yani, 14 yaşlarındayken yeni dünya düzeni ile ilgili 11 saatlik bir belgesel izlemiştim. Bu belgeseli tekrar ve tekrar izledim. Belgeseli hazırlayan iki yönetmen defalarca tehdit edilmiş, ailesi ve akrabalarına türlü şeyler yollanmış, belgeselleri parça halinde kaldırılmıştı. Türkiye gibi ülkelerden yayımlayıp birleştiriyorlardı.

    Yeni Dünya Düzeni...

    Bu gibi konularda yazmaktan çekinirim, açıkçası korkarım. Size kitaptan geçmediği halde birkaç şey önerebilirim. Belki de geçtiği halde...

    Kitapta CIA'nin onlarca ki Türkiye'de dahil, darbelerini, ekonomik savaşlarını, Irak işgalini, Afganistan Taliban'ını, Usama Binladin'i, açlıktan ölenleri... bla bla.

    Şunu unutmayın: 'Birleşik devletler, küçük İsrail'dir.'

    John F. Kennedy'nin 'Yahudi Lobisine' gönderme yaptıktan sonra suikast sonucu öldürülmesi. (Orijinali kaldırılmış, idare edin)
    https://www.youtube.com/watch?v=9Zr3TmfHZF0

    Yaklaşık 645 Birleşik Devletler askerini öldüren Irak direnişinin en büyük öncülerinden Juba lakaplı keskin nişancı.
    https://www.youtube.com/watch?v=RTM1qEmi1rg

    Devrik lider Saddam Hüseyin'in psikopat ve zürriyetsiz oğlu olan Uday Saddam Hüseyin ile ilgili... bir söylemini vereyim, ''Kızları Tanrı'dan daha çok seviyorum.''
    https://www.youtube.com/watch?v=zQxDU0aLhpU

    Yeni Dünya Düzeni ile ilgili Banu Avar'ın belgesellerini öneririm.
    https://www.youtube.com/...oNmqtrj1OHfanXEORme-

    11 Eylül ile ilgili de Rockefeller ailesinin binanın sahibi olduğunu, daha sonra el değiştirdiği bildirmiştir. Günümüzde hangi aptal ki buna Birleşik Devletler vatandaşlarını da ekleyebilirsiniz. Hiçbir insan iki kulelerin gerçekten intihar uçakları tarafından yerle bir edildiğine inanmaz. Aklınızla alay edilmesine izin vermeyin!

    11 Eylül ile ilgili de Zeitgeist belgesellerini öneririm. Yorgunum, atamam şimdi. Rahatlıkla bulabilirsiniz. :)

    Sıradaki hedef İran.

    Ortadoğu da, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen gibi birçok ülkenin işgali on yıllar önceden bir harita üzerinden yapılmıştı. Bu ülkelerden sonra açık hedef İran olacatı. Çünkü İran, İsrail'i tehdit eden ve Amerika'ya karşı gelen tek 'İslam Cumhuriyeti'dir. (Şah sonrası) CIA'nin eli ile başa gelen ve ilişkilerin müthiş düzenlendiği İran... her neyse. :) Belgeseli izleyin.
    https://www.youtube.com/watch?v=Y1SRxk2eU4g

    Osama Binladin eski bir CIA destekçisiydi. Babası Suudi bir milyarder olan Osama, bir din alimi olmak üzereydi. Afganistan- Sovyetler Birliği savaşında öncülük etmek için Afgan mücahitlerinin başına gelmiş ve oradan bir süre sonra Pakistan'a geçmiştir. El-kaide'nin kurucu lideridir, Taliban ile çok yakın ilişkileri vardı.

    Gizli ve hemen sonra kendi sitelerinden kaldırılmış bir bilgi.
    11 Eylül sonrası bir ses kaydı yayımlamıştı ve kesin bir dille saldırının El-kaide ile bir bağlantısı olmadığını, bunu şiddetle kınadığını söylemişti. Peki sonra? Kaldırıldı.

    Taliban ile ilgili;
    https://www.youtube.com/watch?v=5OI8Y0jjM0k

    Neyse, toparlamak gerekirse, kitapta ET(Ekonomik Tetikçi)'nin oluşumu ve gelişimini açıklıyor. Onlarca ülkede yaptıkları, gözlemledikleri, duydukları ve tartışkları birçok bilgi.

    Benden bir bilgi. 11 Eylül sonrası Pusht, açıklamaları hiç dinlemeden önce Afganistan'a girdi. yaklaşık 250 bin insan öldürüldü. Hemen sonra 'kitle imha' silahları bahanesiyle Bağdat bombalandı. Ne zaman oldu biliyor musunuz? Kadir gecesi. Pusht,' Bugünün olmasını özellikle seçtik.'

    5 yaşındaydım, ama dün gibi hatırlıyorum. Bağdat'ın bombalanması, Irak işgalinin başlangıcı...
    https://www.youtube.com/watch?v=hCRcydUm2Qs

    Ne diyordum, ha. Daha sonra yani 2002 Afganistan işgalinden sonra Irak'a girildi. Başlarda demokrasi naraları atan halk, ebesinin şeyini sornadan görecekti. Bir istatistik vereyim. Yaklaşık yarım milyon insan öldü, yüz binlerce genç kız, çocuk, kadın, adam, bulabildikleri herkese, gözünü kestirdikleri herkese tecavüz ettiler. Canları sıkıldığında veya birlikten biri vurulduğunda camilere ateş açar, sokakta arabadan rastgele arabalara ateş açarlardı.

    Gazeteci ve sivillere ateş açan Amerikan askerleri ve diyalogları
    https://www.youtube.com/watch?v=5rXPrfnU3G0

    https://www.youtube.com/...fnWY8UQfykA(Türkçe Altyazılı)

    Gecenin bir yarısı evinizi basarlardı, annenizi, kardeşlerinizi, babanızı dışarı çıkarırlardı. Annenizi ve kardeşinizi içeri alır hunharca tecavüz edip babanıza ve size dinlettirirlerdi. Amaç, elinizden bir şey gelmediğini görüp böbürlenmekti. Bu olayların yani eziyetlerin tamamı neredeyse 'sunni' mezhebine mensup insanlara yapıldı. Çünkü Saddam zulmünden dolayı acı çeken şiiler, işgal sonrası kız alıp verdiği, yüzlerce yıl yaşadığı bu topraklarda Amerikan askerlerinin iğrençliklerine alkış tutup yeltendi. Irak'ta mezhep savaşının tanımı budur.

    Meşhur Abu Gharip hapishanesinden (+18)
    https://www.youtube.com/watch?v=fRZEvNnyqlA

    Irak, Afganistan gibi yerlerde yakaldıkları üst düzey yetkilileri konuşturmak için Guatemala'ya getirirlerdi. İşkencelerini yazmayayım şimdi, mideniz kaldırmaz.

    Son olarak, affınıza sığınarak bir söz bırakmak istiyorum. Tanrı'nın Psikopat Çocukları kitabından bir alıntı.

    ''Amerika Birleşik Devletlerin ordusu, tecavüzcü koğuşlarında bile rastlayamacağınız kadar çok o.rospu çocuğu sübyancılarla doludur.''

    Keyifli okumalar.
  • Her türlü kanun dışı işle uğraştıktan sonra hapse düşer Malcolm X. Hapishanede Elijah Muhammed ismini duyar ve araştırmaları sonucu İslam'ı seçer. Hapisten çıktıktan sonra Elijah Muhammed'in cemaatine girer ancak cemaat İslam adı altında siyah ırkcılığı yapmaktadır. Zamanla cemaatin 2. ismi olan Malcolm zamanla cemaat içindeki yanlışları farkeder ve bunları sorgulamaya başlar. Bu sebeple cemaatten uzaklaştırır. Cemaatten uzaklaştırıldıktan sonra Hac vazifesini yapmak üzere Arabistan'a gider ve gerçek İslam ile tanışır. Tekrar Amerika'ya döndüğünde siyah-beyaz farketmeksizin herkesin kardeş olduğunu söyler ve yeni cemaat kurar. İki sene sonra Elijah Muhammed tarafından suikast ile öldürülür.

    Her türlü gayrimeşru işle uğraşan bir insanın Amerika'daki İslamın en büyük savunucusu olması... Muazzam bir hayat hikayesi. Mutlaka herkesin okuması gerekir diye düşünüyorum.
  • Marie-Henri Beyle, nam-ı diğer Stendhal; Grenoble’de, 23 Ocak 1783 tarihinde, burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Hanriette Gagnon 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken vefat eder. Stendhal; softa, disiplinli, muhafazakâr, yobaz kimseler olan teyzesi ve avukat babası Cherubin’in etkisi altında büyür.

    1796’da Grenoble’de bir okulda geleneksel kilise eğitimi gördüyse de, 30 Ekim 1799 tarihinde askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris’teki Savaş Bakanlığı’na başvurur. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya’ya gider. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini’nin müziğini ve Vittorio Alfieri’nin eserlerini tanıma fırsatı bulur.

    1814 yılında, Napolyon’un düşüşünden hemen sonra Milano’ya yerleşir. Ertesi yıl Parma’yı ziyaret eder ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastır’ına ilham kaynağı olur. 1839’da Parma Manastırı’nı yazmayı bitirdikten kısa bir süre sonra, gençliğinde çıktığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı nedeniyle sağlığı bozulur. 1841 yılında geçici bir felce uğrar. Bir gece, Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına başını çarpar ve birkaç saat sonra, 1842 yılının 23 mart gecesi yaşamını yitirir.

    Parma Manastırı: “La Chartreuse de Parme”

    Margaret R. B. Shaw’ın önsözü (Çeviri: Roza Hakmen) renk katmış romana. Bununla birlikte, Samih Tiryakioğlu’nu, başarılı çevirisinden ötürü rahmetle anıyorum. Harikulade bir çeviri yapmış, neredeyse hatasız. Samih Bey eski toprak olmasına rağmen, sanırım romanı okuyan hemen herkesin metni idrak etmede zorlanmasını engellemek adına, şu birkaç istisna hariç hemen hiç eski ya da nadir kullanılan sözcük kullanmamış çeviri eserinde: “Baş mültezim” (vergi toplayan tahsildarların başı), “delişmen” (güçlü, sağlam yapılı), “Maiyet Birliği” (alt kademedekiler birliği). Can Yayınlarını da, edisyonun kalitesi ve kitap seçimindeki isabetli kararları nedeniyle kutluyorum.

    İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir öyküsü olan Parma Manastırı, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemelerle dolu. Romanda, özgürlük âşığı genç İtalyan aristokrat (aklı ve ruhu Jakoben olan) Fabrizio del Dongo’nun yaptığı serüvenler çerçevesinde, Stendhal, kendine özgü “Mutluluğu Yakalama” mottosunu irdelemektedir. Ayrıca yazar, okuruyla romanın farklı yerlerinde (otuz kereden fazla) iletişim kurar: “Okurun şunu bilmesi gerek ki…” gibi. Bu inceliğin okuyucuda uyandırdığı ise: “Acaba yazar benimle ne zaman-nerede-nasıl konuşacak?” beklentisidir. Beğenilme kaygısından kesinlikle uzak, bağımsız ve düzensiz bölümlerden oluşan roman, 4 Kasım – 26 Aralık 1838 tarihleri arasında 52 günde yazılmıştır. 1840’da Balzac’ın, “Revue Parisienne” dergisinde kaleme aldığı, geniş yankı uyandıran makalesinde, Parma Manastırı’nı bir başyapıt olarak göklere çıkarması, yapıtın geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilmesini de sağlamıştır.

    Bana hep ilginç gelen bir meseledir; Balzac, İnsanlık Komedyası adıyla oluşturduğu yazı serisi ve diğer tüm romanlarıyla beraber neredeyse yüzden fazla eser yazmış. Birkaç tanesini hemen herkes bilir. Gel gör ki, Stendhal tüm hayatı boyunca sadece beş roman yazmıştır. Kızıl ve Kara dâhil bu beş şaheserini edebiyatseverler içinde neredeyse bilmeyen yoktur: Nicelik değil, her zaman nitelik önemlidirin ispatı gibi bir şey bu da…

    Romanın Hikâyesine Gelince

    Eserde, Kralcı parti ile Liberallerin partisi arasındaki siyaset oyunları; bin türlü saray entrikaları; Voltaire ve Rousseau’dan bihaber burjuvaların hayatları ile ilginç bir aşk hikâyesi anlatılmış. Bu arada romanın dört önemli karakteri var: Genç aristokrat Fabrizio del Dongo, onu kara bir sevdayla seven halası Sanseverina Düşesi Angelina Cornelia Isolo Valserra del Dongo, Düşesin sevgilisi ve Parma Başbakanı Kont Mosca, son olarak da General Fabio Conti’nin güzeller güzeli biricik kızı Clelia. Düşesimiz, yedi kocalı Hürmüz gibidir: İlk kocası rahmetli General Pietranera’dır. İkinci kocası ise kendisinden 30 yaş büyük bir düktür. Dükten boşanıp Perugia’da, sevgilisi Başbakan Kont Masco ile evlenip Kontes Mosca della Rovere adını alır (sf. 564).

    “Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek gibi kaba bir şeydir.” (sf. 482)

    Fabrizio eserin başında, babasından habersiz, annesi ve halası Düşesten aldığı bir miktar para ile Fransa’ya Fransız ordusunda asker olup onlar adına savaşabilmek için yolculuk eder. Çetin bir yolculuk, trajikomik savaş anıları, bolca kahkaha, az ürperti, biraz hapiste, birkaç yaralanma ve bir sürü insanın merhametiyle bu yolculuğu kazasız belasız tamamlayıp gizlice Parma’ya döner. Parma’da kaçak hayatı yaşar. Bir gün davetlere katılan bir aristokrat, ertesi gün ise Prens Ranuce Ernosto’nun köpeklerini peşine taktığı bir suçludur. Fabrizio’dan, Düşesin isteğiyle bir baltaya sap olması adına manastırda din eğitimi alması istenir. Kendisine platonik aşk besleyen biricik Halasının sözünü dinler ve bir gün tam da Parma Başpiskoposu olmak üzereyken, takıldığı kenar mahalle kızlarından birinin dostunu bir düelloda öldürür. Can düşmanı ve Halasına cinsel istekler duyan Parma Prens’i, onu hapse atmaya karar verir. Kaçak hayatı son bulup tutuklanır ve Parma zindanlarına konur. Prens’in maşası birçok kişi tarafından zehirlenmek istenen Fabrizio, Parma Hapishanesi komutanı General Fabio Conti’nin, hücresinin hemen bitişiğindeki kuşhanede piyanosuyla sevgili Fabrizio’suna besteler düzen kızı Clelia, Farnese Burcu’ndaki Mermerli Kilisede Fabrizio’ya ilk defa ilanı aşk eder: “Ah, biricik sevgilim benim. Ben de seninle öleceğim” (sf. 413-414-523). Kahramanımız kelle koltukta hapis hayatından yine Düşesin tezgâhladığı bir kurtarma operasyonuyla, “Cesaret, tehlikenin, ne kadar korkunç olursa olsun, en ufağını seçmeyi bilmekten ibarettir. Tehlike, akıllı adamı dahi yapar!” felsefesi doğrultusunda, başka bir deyişle “Prens’in merhametinden kaçındığından” hapisten tüyer (sf. 470).

    “İtalya’da öç almaktan duyulan ahlaka aykırı mutluluk vardır. Diğer ülkelerde ise; insanlar bağışlayıp unuturlar” diyen Düşes; ozan, yiğit ve hafif çatlak aşığı Dr. Ferrante Palla’nın Prens’e düzenlediği suikast girişiminin de azmettiricisidir!

    “İnsanın en muhtaç olduğu şey kendisini bağışlamasını öğrenmesidir.” (sf. 207)

    Fabrizio kara sevda içerisinde şu felsefededir: “Cizvit eğitiminin başarısı da budur. Gün gibi apaçık şeylere dikkat etmemek alışkanlığını uyandırır insanda. Herkes mutsuz sanırken ne kadar mutluydum ben! Şimdi ise kaderim ne kadar da değişti! Hayır, değiştiğimi hiç görmeyeceksiniz. Ey bana sevmesini öğreten güzel gözler (sf. 557). Karşılık görmeyen bir sevginin insan ruhunda uyandırdığı mutsuzluk, dikkat, hareket isteyen her şeyin korkunç bir angaryaya dönüşmesi gibi bir sonuç yaratır (sf. 569).”

    “Spoiler” verip kimsenin hevesini kaçırmak istemem. Roman ilginç sonuçlarla bitiyor. Bu 592 sayfalık eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa yerleşkesindeki kütüphanemizde üç oturumda okudum. Satırları öyle bir hızla ve heyecanla okuyorsunuz ki, tarif edilmez yaşanır diyorum size. Sadece 52 günde yazılan bu romanın aslında 1000 sayfa kadar olduğunu ve yayıncısının ricasıyla yine Stendhal tarafından yaklaşık 600 sayfaya indirildiğini biliyorsunuzdur. Romanın üslubu o derece narin ve kurgu o derece masif-sağlam ki tarifi zor. Okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel, 1 Ocak 2014.

    ***

    Dizgi hataları: (sf. 184) “öğenmiş” doğrusu “öğrenmiş”; (204) “yontu günleri” doğrusu “yortu günleri”; (209) “karışlaştığı” doğrusu “karşılaştığı” (sf. 286) “sürdüğü” doğrusu “sürdürdüğü”.

    Çeviri hatası: (sf. 216) “dükün çok hoşuna gitmiştir” değil “kontun çok hoşuna gitmiştir” olmalıydı.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Stendhal
    Parma Manastırı
    Çev: Samih Tiryakioğlu
    Can Yayınları
    592 Sayfa
  • “…Bu şiddet, kıyım ve yıkım ne zaman bitecekti? Yoksa Tanrı, bu şirin Türkiye diyarını terk edip gitmiş miydi? Bu uyumlu iklimde, bu yüksek ve görkemli dağlar neden kana bulanmıştı? Nehirler ve derelerden neden artık su değil de kan akıyordu?”

    Bu romanı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan bir hocamın tavsiyesi sayesinde okudum. Açıkçası bu kitap, yazarla ilk tanışmam oldu. Yazarla ilgili olarak, bir Türkiye sevdalısı olduğunu, Osmanlıca konusunda akademik düzeyde bilgi ve uzmanlığa sahip olduğunu, Fransa Marsilya’da, Türkiye’den göç etmiş olan Türk Ermenileri arasında doğup büyüdüğünü, Bursa’da yaklaşık 15 yıl kadar yaşadığını, son on küsur yıldırsa ailesiyle Ankara’da ikamet ettiğini öğrendim. İncelediğim 430 sayfalık “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yazarın ilk romanı ve 2013 Eylül ayında GİTA Yayınevinden basılmış. Kitabın arka kapağından sizin için alıntılıyorum:

    “Osmanlıca bilen Fransız yazar Jean-Louis Mattei, Türk Tarihi hakkında pek çok esere imza atmıştır. Belgelerle Büyük Ermenistan Peşinde Ermeni Komiteleri, Latin Şiiri Antolojisi, Hz. Ali Cenknameleri yayımlanan eserleridir. Aynı Toprağın Kardeşleri yazarın daha önce yaptığı araştırmalardan esinlenerek kaleme aldığı ilk romanıdır.”

    Yazar, romanını kurgularken birçok karakter kullanmış. Bu çeşitlilik de romanını zenginleştirmiş. Lakin romanı baştan sona sürükleyen dört önemli şahsiyet var: İlki Ali Münif Bey. Orta zenginlikte, Bursalı ve İpek Kozacılığıyla uğraşan bir ailenin iki evladından büyük olanıdır. Selanik’te yüksek tarım eğitimi almış, anadili Türkçenin yanı sıra epeyce de Fransızca konuşabilen, kibar, yakışıklı, cesur bir vatan evladı. Bu zat, Selanik’teki eğitimi boyunca Jön Türkler yani Genç Osmanlılar ile çok haşir neşir olmuş. Ali Münif tarlasını, ilk olarak Makedonya’da kurulan, Osmanlı İmparatorluğunun istikbalini temsil eden İttihat ve Terakki cemiyetinin “Hürriyet” söylemleriyle ve engin bilgileriyle sular. İkinci önemli şahsiyet ise; ileride Ali Münif’in de sevgilisi, yoldaşı olacak güzeller güzeli, Ermeni şarkıcı ve tiyatrocu Siranuş Avedisyan Hanımefendidir. Bu, güzel olduğu kadar akıllı ve yürekli de olan kadın, Ali Münif’in sevdalısı olmasının yanı sıra Türkler ve Ermeni cemaatler arasında bir katalizör görevi görmektedir. Diğer bir karakter ise; Ali Münif’in kız kardeşi, belki de mütareke yıllarının ilk feministlerinden biri, güzel olduğu kadar da akıllı, kadın hakları ve “Hürriyet” savunucusu, yaşı sadece 17 olmasına rağmen abisi kadar cesur ve yiğit Sanem Hanımefendi. Diğer ve önemli karakter ise; ruhu çamur kadar bulanık, kendini bildi bileli Türk düşmanı, fakir fukara kendi halkı Ermeni köylülerine bile kin ve düşmanlık besleyen, sosyalist enternasyonal peşinde ilerici ve özgürlükçü olduğunu sanan ama aslında gaddar ve budala bir burjuva olan, Siranuş’un da üvey ağabeyi Setrak Avedisyan.

    Kitabı okurken aklıma Gustave Flaubert’in “Duygusal Eğitim” adlı romanı geldi. Zira Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı “Duygusal Eğitim” de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. “Aynı Toprağın Kardeşleri” romanında da; 1907 ile 1922 yılları arasında genelde Bursa, biraz İznik ve elbette İstanbul’da geçen sürükleyici bir hikaye anlatılıyor. Mütareke yıllarındayız. 1908 İkinci Meşrutiyet yani “Hürriyet” in, elbette Kanun-i Esasi’nin (anayasa) ilan edilmesinden, Gazi Mustafa Kemal’in Bursa’yı düşmandan temizlemesi ve Bursa Nutku’na kadar olan süreç tarihi roman diliyle okuyucuya aktarılıyor. Gencecik insanlar, süreç içerisinde, savaşlar, kavgalar, hayatın haşin dalgaları ve gelgitleri içinde demir bir çubuk gibi bükülüyorlar adeta.

    Bursa İpekçilik Mektebi’nin 1894’den beri müdürü olan ve Ermeni cemaatine mensup Torkomyan Efendi, tehdit mektupları almaktadır. Doğu Ermenicesiyle yazılan bu mektupların imza bölümünde Osmanlı topraklarında yuvalanmış, ayrılıkçı Sosyal Demokrat Devrimci Hınçak Fırkasının imzası bulunmaktadır (Hınçak: Çan). Torkomyan Efendi’ye şantaj yaparak para sızdırmak isteyen bu komiteci güçler, parayı vermedikleri takdirde kendisini ölümle tehdit etmektedirler. Torkomyan Efendi, eski öğrencisi Garo ve onun yakın arkadaşı Ali Münif’ten yardım ister. Ali Münif, Tap Tap Amca dediği, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde jimnastik hocası olan amcası Ali Faik Bey ve onun çok yakın dostu bir gazeteci –aynı zamanda “Le Stamboul” gazetesini çıkaran- Régis Delbeuf’tan yardım ister. Ali Faik ve Delbeuf, Bursa’ya bir hayaleti, Piyer Loti’yi aramaya gelmişken Bursa Mahfel kahvehanesinde Setrak Avedisyan tarafından organize edilen bir suikast girişiminin tam ortasında kalırlar…

    Ermeni komitecilerin düsturu “Surp Gordz” yani “Kutsal Eylem” dir. Tek amaçları vardır Türkiye sınırları içinde: Bir Ermeni Devleti kurmak. Hınçak Fırkasının yanı sıra, bölücü faaliyetler gösteren bir diğer grup ise; Taşnaktsutyun’dur (Ermeni İhtilalci Federasyonu). Yunanistan ve Bulgaristan’dan sonra Ermeniler de bağımsız bir devlet istiyorlardı. Ermeniler belki Türkiye’de her yerdeydiler ama çok azdılar. Gerici eğilimleri ve ülkenin ihtiyacı olan reformlar arasında ikirciklik yaşayan Padişah, Osmanlı Devletinin ilerlemesini engelliyordu. Ermeni komiteleri ise; Büyük Ermenistan hayali peşinde Batılı Devletlerin maşası olmaktan öteye gidemiyorlardı. 1908’de Kanun-i Esasi yani anayasanın ilanı ile “Hürriyet” peşinde koşan Ermeni komitecilerle Türkler arasında geçici bir barış ortamı sağlanır. Lakin bu barış, Yunanlıların –Osmanlı tebaası Rumların ve Ermeni çetecilerin de desteğiyle- önce İzmir’i sonra da Bursa’yı işgal etmesiyle sekteye vurulur ve Ermeni komiteciler -son 20 yıldır yaptıkları gibi- eşkıyalıklarına, tehdit ve tedhişe geri dönerler…

    Romanda birbirine paralel giden üç hikâye var: İlki Ali Münif ve Siranuş’un birbirlerine olan sevdası ve toplumun onlara bakışı, tenkiti. Biri Hristiyan diğeri Müslüman! Diğer bir mevzuysa; Sanem’in feminist düşünceleri, erkek ve kadının anayasa önünde eşit olduklarının tescilinin gerekliliği, “Ta’til-i Eşgal” yani koza işçisi Ermeni kadınlarca yapılan ilk grevin haklılığı konusu. Bir diğeri; Ali Münif ve Sanem’in subay eşi Sinan’ın tüm Osmanlı topraklarında açılan cephelerde çarpışmaları. Aslında tüm bu paralel yaşamlar ve hikâyeler, mütarekenin temel olarak alındığı bir zaman diliminde, insanların sosyal yaşantılarıyla savaşı nasıl beraber omuzladıklarını gösteriyor bize. Şu ana kadar duymadığım bir Çanakkale Savaşı anekdotunu kitaptan alıntılıyorum:

    “…Buranın alayının komutanı her gün saat on ikide orkestra eşliğinde askerlerine yemek yedirir, komutanım! Dar bir şeritte sıkışmış kalan İngilizler ateş ederek ona cevap verir ve aynı zamanda aynı müziği kruvazörlerinden duyan arkadaşları tepeyi bombardımana tutmaya başlar. Yemekleri bitince, orkestra susar, İngilizler de sadece öfkelerinden açtıkları ateşe son verirler… Bu komutanın adı ne peki? Mustafa Kemal, komutanım.”

    Aynen Ali Münif’in romanda anlatmaya çalıştığı gibi; dünyayı yutacaklarını sanan sözde büyük devletler, mütareke yıllarında biz Türkleri bu topraklardan kovmak istediler ama başaramadılar. Türkler, hiçbir zaman Batılılara kin beslemediler. 600 hatta 700 yıl boyunca bile. Hürriyetten, demokrasiden, insan haklarından bahseden Batılıların ikiyüzlülükleri; Çanakkale Savaşında ölümüne neden oldukları 250 bin Anzak askeriyle, Avustralya’da öldürülen milyonlarca Aborjinle, Fransızlarca öldürülen yüzbinlerce Cezayirliyle, İngiliz ve Amerikalılarca sadece Vietnam, Irak ve Afgan savaşlarında katledilen milyonlarca insanla çok net anlaşılıyor zaten…

    Son Söz

    “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yüzlerce yıldır bir arada dostça yaşayan Ermeni ve Türk vatandaşların, nasıl birbirlerine kıydırıldıklarının, kandırıldıklarının hikâyesi. Bin savaş daha olsa arasını açamayacağınız iki büyük uygarlığın kardeşçe bir arada yaşama sevdasının romanı. Okumanız dileğiyle…

    Unutmadan, bu harikulade romanı neden KÖTÜ KİTAP bölümüne koydun diyenleriniz olacağından, sebebin GİTA yayınevi olduğunu gönül rahatlığı içinde söyleyebilirim. Kitapta, hiç üşenmeden saydım, tam altmış iki farklı dilbilgisi ve yazım hatası var. Bu kitaba hiç mi redaksiyon yapılmamış diye düşünüyor insan. Ayrıca benim okuduğum bu baskının beş sayfası da eksikti (308, 309, 312, 313, 320) ve başka sekiz sayfası da çifter çifter basılmıştı. Bu güzel romanı gölgelemesin bu hatalar. Düzeltilmesi umuduyla…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017.
  • Bir Vedat Türkali kitabıyla daha karşınızdayım. Önceki incelemelerimde Türkali'nin nasıl bir anlatım yolu izlediğinden bahsetmiştim. Fakat şimdi biraz daha iyi bahsetmek gerekiyor. Öncelikle Türkali, toplumcu gerçekçiliğe yaftalanan ''Köy edebiyatı'' argümanını kıran bir yazar. Sonra toplumcu olunca bireyin iç dünyasıyla ilgili psikolojik bir incelemenin eksik olduğu kanısına varılır. Türkali bunu da aşmış bir yazar. Tam tersine, şu ana kadar okuduğum eserlerinde devamlı bir iç hesaplaşma var. Tabii bu hesaplaşmanın toplumsal mücadeleyle ve siyasal ilişkilerle yakinen ilgisi var. Bu açıdan(toplumculukla bireyin iç dünyası arasında bağlantı kurması açısından) en çok da Tanpınar'a benziyor. O da toplumcu olmamasına rağmen bireyi toplumun içinde ele alan ve o bireyden yola çıkarak toplumu anlatan bir yazardı(Tanpınar'ın Huzur kitabıyla Türkali'nin Bir Gün Tek Başına'sı arasındaki benzerlik çok şaşırtıcıdır). Türkali'nin bu açıdan Türk edebiyatındaki teşekkülü muazzamdır. Çok yönlü bir yazar ama esas olarak toplumcu ve siyasal meseleleri merkeze alan bir yazar. Tanpınar'dan farkı da daha ideolojik olabilmesidir bence. Çünkü Tanpınar toplumu yansıtırken hiçbir siyasi görüşünü belirtmez. Bu iki yazar arasındaki anlatım benzerliğine dikkat çekerek Türkali'nin anlatımıyla ilgili bazı fikirler verdim. Şunu da belirteyim ki Türkali'nin psikolojik tahlilleri, onu elbette bu anlatıma özel teknikleri kullanmaya itecekti. İç monolog, bilinç akışı gibi teknikler Türkali'de normal bir toplumcu eserin tekniklerinden(gösterme tekniği, diyalog) çok daha fazla kullanılmıştır. Bu anlamda, örneğin Orhan Kemal'in fazla fazla kullandığı diyalog tekniği Türkali'de o kadar çok kullanılmaz, toplumcu olmasına rağmen. Bu da demektir ki biz eserleri ve yazarları edebiyatımızda o dönemde cereyan eden akımlara göre sınıflandırırken doğru bir iş yapmıyoruz. Esasında bu tam bir şablonlaştırma, şematikleştirme halini alıp meselenin özünü gözardı etmemize sebep oluyor. Meselenin özü ise yazarın kendi şahsi kullanımını kapsayan anlatımdır. Yani ikisi de toplumcu olsa her birinin anlatımı kendine özgü, bu anlatım yazardan yazara değişmiş. Keza biz aynı şekilde bireyin iç dünyası derken de tamamen kendinden menkul olan Tanpınar'ı bu kategorinin içine dahil edemeyiz. İşbu müfredatımız dahil ederek Tanpınar'ın dili ve anlatımına büyük bir saygısızlıkta bulunmuş...

    Şimdi Türkali'ye tekrar dönelim. Aslında edebiyat dersinde görmemiz gereken en önemli ve orjinal yazarlardan biriyse de eğitimin ideolojik tavrı nedeniyle hiçbir öğrenci adını bile bilmiyor. Bir zamanlar Nazım Hikmet de böyleydi. Fakat eminim ki o da bir gün Nazım gibi unutulan raflardan alınacak ve okunacak. Unutulmaması adına Türk Dili ve Edebiyatı dersinde proje olarak bu yazarı aldım ve okuduğum eserleri neticesinde yapacağım bir sunumla yazarın ismini duyuracağım. O zamana kadar olabildiğince tüm eserlerini okumaya gayret ediyorum. Hocaya şimdilik Güven kitabına kadar söz verdim. Şimdi bu incelemenin esas konusu olan Mavi Karanlık kitabına geçebiliriz.

    Mavi Karanlık, Bir Gün Tek Başına kadar başarılı olmasa da yazarın küçük burjuva aydın bunalımını merkeze aldığı bir eser. Bodrum'da geçiyor. O dönemlerde ülkenin kaotik ortamından kaçan insanların sığındığı yer. Nergis, Özgür, Korhan ve Muhtar bu niyetle Bodrum'dalar. Tabii Korhan ve Bodrum'da işçi olarak çalışan İbraam farklı. Onlar sınıf bilinçli insanlar. Tehlikeden kaçmanın tehlikeyi ortadan kaldırmadığının farkındalar. Özgür, Nergis ve Muhtar ise farkında değil. Oysa hepsi sürekli bir tehlikenin ve mücadelenin ortasındalar. Özgür'ün başına gelenler bunu kanıtlayacaktır. Sonra gene o bölgedeki patronlardan Recai Bey, Malik Bey gibilerinin çıkar çatışmasının ortasında olduklarını da farkedecekler. Fakat Nergis ve Özgür? Onlar sadece canlarını düşünen, sözde devrimci ama özde küçük-burjuva, yer yer romantik çıkışlar yapsalar da bunların hiçbir faydasının olmadığını bilen insanlar. İkisinin başına gelen olaylar doğal olarak onları yerden yere savuracak. Korhan ise Özgür'den farklı. Kitapta sürekli ikisinin kıyaslanması söz konusu. Korhan, Nergis'in ısrarıyla, kendisi hakkında suikast söylentileri çıktığı için Bodrum'a gelmiştir. Ancak hayatın mücadele etmek olduğunun bilincinde olan Korhan, bir süre sonra Ankara'ya geri dönmüştür. İbraam da aynı şekilde mücadelenin sürekli devam ettiği İstanbul'daki fabrikaya çalışmak için gidecektir. Hayal aleminde tehlikeden kurtulduğunu sananlar ise her daim tehlikeyle burun buruna olacak ve mücadele etmektense işi şansa bırakacaklardır(son bölümdeki lodoslu havada özellikle tekneyle İstanbul'a gitmek istemeleri, İbraam'ın ise işini şansa bırakmayarak otobüsle gitmesi bunu anlatır). Bu hayal aleminde devamlı birbirini aldatan aşıklar(Fatoş, Muhtar, Nergis, Özgür), sözde aydınlar(Özgür), her attığı adımda kararsız kalanlar(Nergis), burjuva olmaya özenenler ve burjuvazinin ihtişamına kapılıp pis tarafını görmeyenler(Muhtar) vardır. En nihayetinde hepsinin olaylar karşısında nasıl hareket ettikleri görülecektir. Vedat Türkali böyle karakterlerle okuyucuya derin bir içerik sunmuştur.

    Türkali romanlarındaki siyasi unsur, psikolojik tahliller ve her sınıftan insanlarla birleştiğinde mükemmel bir edebiyat silsilesi ortaya koyar. Edebiyatın ideolojiden ve siyasetten uzak kalacağını düşünenler, yanılıyorsunuz. Vedat Türkali okuyan bir kimse için bu düşünce geçersizdir. İyi okumalar.