• 78 syf.
    - İncelemede spoiler vardır. -


    Okuduğum ilk Yusuf Atılgan romanıydı. Diğer kitaplarını okumadım fakat duyduklarımdan hareketle öteki romanlarına nazaran çok daha açık bir tarz kullanmış. Sade, anlaşılır ve bir okuyuşta bitirilebilecek bir roman olmuş. Bu tarz kitaplara biraz yabancı olsam da köy insanını anlatan kitaplar ve onların şiveleri ayrı bir güzel oluyor. Atılgan da bunu ustalıkla yapmış. Çok doğal ve apaçık bir şekilde köy insanını, onların olaylar karşısındaki tavrını, çiftçiliği çok güzel bir şekilde yazıya dökmüş.


    Atılgan Ali ve Selim'in arkadaşlığını, daha doğrusu arkadaşlığının bozulmasını ve ondan sonraki Selim'in hayatını anlatıyor. Selim, Ali'nin babasının yanında yanaşma olarak çalışıyor, kardeş gibi büyüyorlar. Beraber ata biniyorlar, beraber ağaçlara yaslanıyorlar, beraber kızlara kurşun sıkıp kur yapıyorlar, beraber ağlıyorlar, beraber gülüyorlar. Fakat birgün bir olay oluyor, Selim çok alınıyor. Hemen köyden ayırılıyor ve hayatına başka yerlerde devam ediyor.


    Gittiği yerde kendinden yaşça büyük bir kadın olan Esma'nın yanında çalışmaya başlıyor. Daha yeni bıyıkları çıkmaya başlayan gencecik Selim, kadının yıkandığı su sesinden etkileniyor. O günden sonra Esma'dan etkilenmeye başlıyor. Bir gece yatağına ilişiyor ve birlikte oluyorlar. Sonra da evleniyorlar. Burada Atılgan, Anadolu insanının- aslında ülkemizin çoğunun- ağzından cinselliği, kadın erkek ilişkilerini çok güzel anlatmış. Kadınların bazı önyargılar sonucu olan "istemek ama istemiyormuş ayağına yatmak" durumunu, yeni yetme bir delikanlının cinsel düşüncelerini, erkeklerin istekliliğini kısa olmasına rağmen iyi hissettirmiş.


    Kahramanımız Selim, hazin bir olay sonucu oradan da ayrılıyor ve düşman işgallerine karşı koymak için çetelere katılıyor. Bundan sonra hayatı hep göçebe şeklinde geçiyor. Birgün arkadaşı Ali'yi buluyor, ondan öcünü alıyor. Sonra bir Yunan karakolunu basıyor. Selim'in hikâyesi burada bitiyor...


    Kitap birçok tema barındırıyor. Arkadaşlık, dostluk, Kurtuluş Savaşı dönemi, çiftçilik, köy hayatı, kadın erkek ilişkileri, cinsellik... Atılgan'ın bu kitapta en sevdiğim yönlerinden biri herşeyi katıksız ve apaçık anlatışı oldu. Tiksindirici olmasını umursamayıp Selim'in gençlik rüyalarını anlatması gibi, ölümün bazıları için sadece kokan ve ortadan kaldırılması gereken bir bedenden ibaret oluşunu bir karakterin ağzından dile getirmesi gibi, çok iğrenç bir davranış olsa da amcasının eşiyle yatan Kadir'in duygularını apaçık şekilde ortaya dökmesi gibi; doğrudan, hiç çekinmeden anlatıvermiş. Bir de kitapta siyasi ortamın günlük hayatı nasıl etkile(me)diği de beni şaşırtmıştı ve çok doğru bulmuştum. Başımıza geçen "büyüklerimiz", gerçekleşen siyasi olaylar, gündeme düşen şeyler derken aslında hepimiz sadece bunlara teğet geçiyoruz. Yine ertesi sabah hayatımızı devam ettirebilmek uğruna işe okula veya başka kurumlara gidiyoruz. Bize etkisi kitaptaki gibi şeker yerine pekmez kullanmak oluyor...


    Okuduğum ilk kitabı oldu ve kesinlikle sonuncusu olmayacak...
  • Büyüklerimiz 'Nasipten öte yol yok.' diyerek açık açık anlatmış durumu aslında .Evet öteye yol yoktu belki ama bizler, nasibe kadar giden yolu inşa etmeyi atlamişız.
  • Bugün komşu teyze geldi torunuyla. Konu konuyu açtı derken büyüklere geldi... Evin büyükleri... Hani hepimizi bir arada tutan... Hele bir de aileler uzaksa, yaz tatilleri, bayramlar seyranlar onlarla değerlendirilirdi... Büyükten küçüğe doluşurdu bir eve... Ah ne güzel olurdu o günler. Sonra şey dedi teyze, büyükler gidince her şey gidiyor, herkes gidiliyor... Gidiyor ya sahiden... Önceden diyor uzun uzun sofralarımız olurdu bir taraftan yapar bir taraftan yerdik doya döke. Aileydik... Sonra gittiler işte.

    Hakikaten de büyüklerimiz tek tek terk-i diyâr eyledikçe biz de gönüllerimizden terk-i diyâr ettik... Ne kadar uzaklaşabiliyorsak o kadar uzaklaştık... Ne acı... Ama şunu anladım ki... Hani derler ya büyüğü olan evin bereketi olur diye... Hakikaten öyle... Önce gönüller bereketli oluyor bir kere... Eskiler hep bir arada yaşarlarmış ya. Babaanne dedeyle büyürmüş çocuklar. Ne muazzam şeymiş. Biliyorlarmış işte. Şimdi her şey eksik, her şey yarım... Ne zaman ki onları kapı dışarı ettik, terk eyledi bizi de bereket, huzur...
  • Takdir etmesini bilmek de bir meziyet, derlerdi büyüklerimiz. Biz de önümüze geleni beğenirdik: Tarih hocasını Heredot, felsefeciyi Eflatun zannederdik. Bizim hocaların adı niye tarih kitaplarına geçmemiş diye hayıflanırdık....