• 8,9 yaşlarında küçük bir kız çocuğuyken, büyüyüp 30 li yaşlarıma geldiğimde nasıl biri olacağımı hep merak ederdim, hüzünlü ve yorgun biri oldum, üzgünüm küçüğüm...
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • Saat 1:30 falan sanırım. Yan odadan bi ses geliyo; tv den geliyo sandım umursamadım. kardeşim televizyon seyrediyodu, açık bırakmıştır diye düşündüm. Neyse ağlayarak yanıma geldi.Bir yandan bi çocuk gece yarısı en fazla ne için ağlayabilir ki diyorum kendime. Bu arada kendini çok rahat ifade eden bir çocuk. Sıkıntısı neymiş anlatıcak zannettim ama ağlamaya devam etti. Defalarca sordum neden ağlıyorsun diye söylemek istemediğini söyledi. Baktım olmayacak sırayla soruyorum : Bunun için mi ağlıyorsun şunun için mi? ağlıyorsun diye en son çocuk olduğun için mi ağlıyosun meso dedim. Evet dedi. Saat 1:30. 6 yaşındaki kardeşim çocuk olduğu için ağlıyor. Büyümek istediğini söyledi bana. Ya uykuya devam edicektim, yalnız bırakıp geçiştiricektim. Ya da bir zamanlar çocukluğumdaki avantajları anlatıp onu mutlu hissettirecektim. Eyvah! dedim hiç Bi şey gelmiyo aklıma. Beynim yat uyu diyor çünkü ne yapıcam . Hayatımda yaşadığım en zor anlardan biri. Ya ağzımdan yanlış bi şey çıkarsa. Çocuk sonuçta en yakınındakileri rol model alıyo.

    Niye annene babana gidip ağlamıyosun da diyemedim. Yanında ağlamak için ablasını ;beni seçti.

    Sonra: bende tekrar çocuk olmak istiyorum diye başladım cümleye. Neyse şimdi aman şöyle tesselli ettim şöyle ablalık yaptım diye pohpohlamıyıcam kendimi. yaklaşık bir saat falan o bana soru soruyo ben cevaplıyorum o soruyo ben cevaplıyorum en son uykusu falan geliyodu. Mutlumusun şimdi çocuk olduğun için meso diye sordum. Evet dedi. Şunu anladım; çocuklara gerçekleri cidden açık açık anlatmalıyız zaman kaybetmeden. Tabi oturup arabeske bağlamayalım millet. Lütfen yani! Çocuk nihayetinde. Ne oldu sonra? Ne olucak; bi güzel uykum kaçtı. Ama en azından kardeşim mutlu uyudu hatta gülerek.
  • Belki de yalnızca mutsuz bir insanım ben. Durmak bilmeden kendi kendimi
    sorgulamalarımın, dalıp gitmelerimin, çevremde onlarca insan olduğu halde
    kimse yokmuş gibi davranmalarımın sebebi bu. Hiç beklemediğim bir anda geliyor bu düşünce aklıma. Gömleğimin kıvrık yeninden görünen bembeyaz tenime bakıyorum. Bir karasinek konup duruyor masama. Bakışlarımı
    kaçırıyorum. Bağırmak istiyorum ey ofis arkadaşlarım! Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Söküp atmak istiyorum boğazımda düğümlenip kalan çığlığı. Bir gün daha geldi geçti işte. Aklımda yalnız bu düşünce var. Bir gün daha geldi geçti işte. Bu durumda başka ne düşünebilirim ki? Burada, kalabalık ofisteki cam kenarı masamda, ham bir insan heykelinden farksızken bundan başka ne gelebilir aklıma? Önümde güzel günler olduğunu söyleyenler mi? Daha birkaç saat önce, öğle tatilinde Ahmet söyledi bunu
    bana. Önümde güzel günler varmış. Sen nereden biliyorsun Ahmet dedim, yanıt vermedi, bakışlarını kaçırdı, gülümseyerek biliyorum işte dedi. Biliyorum işte. Bu kadar. Şimdiyse tam karşımda. Telefona sarılmış hararetli
    bir görüşme yapıyor. Kim bilir kime ne anlatıyor. Onlara da önlerinde güzel günler olduğunu söylüyor olabilir mi? Biri Ahmet’i durdurmalı. Sağda solda insanlara bu şekilde ümit vermesi engellenmeli. Kimileri acı çekmeli çünkü.
    Kimileri intihar etmek istemeli ki bu düzen sürüp gitsin. Ütü yapmak, her gün
    sokağa çıkmak, sağa sola bakıp bir yerden bir yere koşuşturup durmaktaki anlamsızlığın farkına varmalılar; kimsenin onları anlayamayacağını bile bile kendilerini ifade etme isteğiyle yanıp tutuşmalı, yanmalı, yakmalı, çalıp çırpmalı, aç ve açıkta kalmalılar. Yok. Hayır. Kendimi kontrol edemeyeceğim. Kalkıp Dur Ahmet diye bağıracağım. Ne olursun dur, kendine bir çekidüzen ver, git bir sahil kasabasına yerleş mesela, balık tut, ne
    bileyim işte deniz kenarında yürüyüşlere çık, ne yaparsan yap umurumda değil, yeter ki sus! Başını kaldırıp gülümsüyor. Karşılık veriyorum. Kimse bilmemeli böyle düşündüğümü. Aralarında gömlekli bir ayrıkotunun dolaştığını kimse bilmemeli. İkiyüzlülüğün kitabını yazdım ben. Gülelim Ahmet. Hep birlikte gülelim. Camlı odanın gerisinde sigara içen müdürümüz
    de katılsın bize. Şarkı söyleyip halay çekerek çalışalım bugün de, ne çıkar?
    Müzik çalsın istiyorum. Oysa tek duyduğum masa saatimin tiktakları. Bilip bilmeden konuşan insanların çene takırtıları. Çevremde koşup duruyorlar. Yüksek sesle telefonda konuşuyorlar, sağa sola yumruk atıyor kimisi. Bense uzun bir solucan düşlüyorum. Oturduğum yerden evime kadar uzanan, ıslak
    telefon tellerini andıran kapkara bir solucan. Her sabah evimin kapısının önünden bu solucana binip kayarak ofise, tam olarak şu anda bulunduğum yere geldiğimi düşünüyorum. Her gece besliyorum onu. Atık pil, pet şişe falan veriyorum. Yüzünü ekşitiyor, o da memnun değil yaşamından.
    Besledikçe büyüyor, kalınlaşıp daha da çirkin bir hal alıyor. Sonunda öyle kocamanlaşıyor ki kapıdan geçemiyorum. İşe gitmek için kuşlar gibi kanatlanıp pencereden çıkmam gerekiyor. Bunu anneme anlattım geçenlerde.
    Güldü bana. Nedenini sorunca söylemedi. Kuşlara benzemeyi istemek bu kadar kötü mü? İş, güç, faturalar, borçlar, yarım kalmış sevdalar... Albatros olmayı düşlerken çokhörgüçlüdeveye dönmüşüm meğer. Yaşam çizgiselliğini kaybetti benim için. Bir sarmal halini aldı. Başı sonu belli olmayan ve eşi
    benzeri kokuşmuş aklımdan başka yerde bulunmayan bir tuhaf sarmal oldu yaşam. Gündüzleri sağa sola bakıyorum. Beni gören insanların koyunlar trene nasıl bakarsa... diye başlayan laflar etmek istediklerini kuruyorum aklımda. Anlam veremiyorum çünkü olanlara. Bazı şeyler çok hızlı oluyor, bazılarıysa çok yavaş. Yine de hiç fark etmiyor. Bulunduğum zamanın bile dışına çıkmak istemeyen bendenize inat, her şey büyük bir hızla değişiyor. İşte ben böyle gündüzleri sağa sola bakıp çevremde olup bitenleri anlamlandırmaya
    çabalarken bir bakıyorum akşam olmuş. Hava kararınca yine değişiyor her şey. Bense devam ediyorum bakmaya. Ahmet’e bakıyorum. Tanıdığım, bildiğim Ahmet sırra kadem basıyor da yerine bambaşka biri geliyor. Akşam Ahmeti koyuyorum adını ve bu kez ona bakmaya başlıyorum. Daha hassas biri Akşam Ahmeti. Uslanmaz bir âşık. Paydos vakti eve gitmem lazım diyor, karım, çocuklarım beni bekler diyerek apar topar çıkıp gidiyor. Ya da bugün
    iş çıkışında anneme uğrayacağım diyebiliyor. Söylediklerini yapıp yapmadığını bilemiyorum. Bu elbette kendisinin bileceği iş. Eğer o da benim gibi ikiyüzlünün tekiyse karısına çocuklarına ya da annesine gitmek yerine
    bir birahanede alıyordur soluğu. İçip içip sağda solda sızıyordur. Örselendikçe farkına varıyordur yaşadığının. Kimse öğretmemiştir çünkü ona nasıl yaşanılacağını. Bir yaşam acemisi, şekilsiz bir insan taslağıdır. Hoş
    geldin Ahmet. Ver elini de birbirimizi düşürelim. Neden öyle bakıyorsun?
    Yoksa sen de mi beni anlamazlıktan geleceksin? İstersen acımı tahtaya
    yazayım, adına bir türkü çığırayım, kara kaplı defterlere anlamsız şeyler yazayım. Bir zamanlar âşık olduğumu düşlüyorum gibi örneğin. Evet, bunu ancak senin gibi duyarlı ve de duyargalı biri anlayabilir. Bir zamanlar âşık
    olduğumu düşlüyorum ey sevgili Akşam Ahmeti. Adını bile bilmediğim bir kadının peşinden koştuğumu, düşüp düşüp yeniden kalktığımı düşlüyorum.
    Oysa o bana bakmıyor. Beni görmek dahi istemiyor. Ben de ona âşık değilim zaten. Sıkıntıdan dolaşıyorum peşinde. Eşe dosta anlatıp hoşça vakit geçiriyorum. Yaşamayı bilmeyen adam nasıl âşık olsun sorarım sana Akşam Ahmeti? Adım adım öğrenmeliyim yaşamayı öyle değil mi? Önce nefes alıp
    vermekten başlamalı. Ben ara sıra nefes almayı unuturum örneğin. Bir süre nefes almayınca kızarıp bozarır, hınçla nefes almaya başlarım yeniden. Nefes almadığım saniyelerin acısını çıkarmak istercesine açıp kaparım ağzımı. Aynı
    havayı soluyoruz seninle, oysa bak ne kadar farklıyız birbirimizden. Bunu sen ve senin gibilerin anlamasını beklerdim. Beni rahat bırakıp çekip gitmenizi, konuşacak daha başka şeyiniz olmadan da bir daha yanıma
    yanaşmamanızı beklerdim. Nasıl geldik bu hale diye sordunuz mu hiç kendi kendinize? Nerede yanlış yaptık da onu kendimizden uzaklaştırdık diye düşündünüz mü? Telefonu kapıyor Ahmet. Müşterinin isteklerini unutmamak
    için alelacele ajandasına birkaç not karalıyor. İşte bir farkımız daha. Sen her şeyi unutmaktan korkuyorsun, bense sonsuza dek anımsamaktan. Önce bana sonra masa saatine bakıyor. Bakışlarında Akşam Ahmeti. Ne de olsa paydosa az kaldı. Akşam ne yapacaksın diye soruyor. Ne yapacağım? Yaşamaya
    çalışacağım be Ahmet, ya sen ne yapacaksın? Gülüyor. Nereden de bulurmuşum böyle süslü lafları? Süslü anandır! Özür dilerim Ahmet. Nasıl bu kadar alçalabildim? Hiç sana yakıştım mı şimdi? İş çıkışı birkaç arkadaşla
    buluşacağız diyor, benim de gelmemi istiyor. Yüzlerce insan tanıyor bu Ahmet. Benim adını sanını duymadığım yüzlerce insan. Hepsiyle farklı ortamlarda görüşüyor. Bunun için uğraş veriyor. İnsanların akıl almaz ve sonu gelmez kaprislerine, falancayla görüşmem, filanca gelirse ben gelmem gibi tepkilerine tek başına göğüs geriyor. İnsan kalabalığından ufacık tefecik içi dolu turşucuk çekirdek gruplar çıkarıyor. Gelmem diyorum. Neden diye
    sorunca susup başımı öte yana çeviriyorum. Vazgeçmiyor. Biraz dışarı çıkıp
    insan içine karışmalıymışım, mutlaka gelmeliymişim. Gidelim o zaman diyorum. Beni bir sirk hayvanı gibi yanında gezdirmek, sağa sola gösterip alay konusu yapmak istediğini bildiğim halde gidelim diyorum. Geçmişi
    düşünüyorum sonra. Geçip giden tüm gülüşleri. Unutulup gidişleri. Neden bilmem bu aralar çok sık başıma geliyor. Durup dururken, ortada hiçbir şey yokken kendimi büyük adam kıyafetleri içinde ufacık bir çocuk gibi
    hissediyorum. Omuzlarım, kollarım, bacaklarım küçülüyor. Bir tek başım olduğu gibi kalıyor. Otuz küsurluk gözlerle bakan bir yeniyetme olup çıkıyorum. Sen de büyümek isteyenlerden miydin Ahmet? Akşamları uyanıp uyanıp tekrar uyuyamayanlardan mıydın? Hiç durmadan nereye gitmesi gerektiğini düşünüp hiçbir yere gidemeyenlerden miydin yoksa? Ayağa
    kalkıp ceketlerimizi giyerken bu düşündüklerimi seninle paylaşamamak ne büyük bir acı anlayamazsın Ahmet. Akşam Ahmeti bile anlayamaz beni. Dünyanın tüm Ahmetleri bir araya gelip derdini dinleyeceğiz, ne kadar
    sürerse sürsün hiç yanından ayrılmayacağız, yalnız seni dinleyip seni teselli edeceğiz deseler bile anlayamazlar Ahmet. Çünkü onlar da senin gibi farklıdır benden. Gülüşleri, konuşmaları hatta yürüyüşleri bile farklıdır.
    Akşam Ahmeti önüm sıra ilerliyor. Duyargaları açık. Nasıl da sert adımları. Kendinden emin. Başı dik, göğsü önde yürüyor. Bir ben öğrenemedim şöyle yürümeyi. Sendeledim hep. Düşüp kalktım, kafamı yardım bana mısın
    demedi yürüyüşüm. Değişmek bilmedi. Hep o aynı sarsaklık. Böyleleri bisiklete de ayrı bir ustalıkla biner. İki ellerini birden bırakırlar mesela. Islık çalıp sağa sola bakarlar. Bıraksanız kahvaltı ederler selenin üzerinde. Hayır, Ahmet, hayır. Bunlar bana göre değil. Ben varsa yoksa boşluğa bakıp geçmişi
    düşünmeliyim. Nerdeydim, nereye gelemedim demeliyim. İşte dışarıdayız.
    Kalabalığın arasında. Bunca insan birbirine çarpmadan ilerleyebiliyor ya,
    bana bu da yeter be Ahmet. Mutlu yarınlara başka türlü ulaşamayacaklarını
    biliyorlar. Birbirlerine çarparak vakit kaybetmemeliler. Sağa sola bakıp
    alıştıklarının dışında şeyler düşünmemeliler. Bir gün sokağa çıkacağım ve bu
    kalabalık beni dümdüz edip geçecek. Gözümün yaşına bakmadan tepeleyecekler beni. Nereye gidiyoruz? Birahaneye demek. Güzel. Demek
    eski dostlarınla tanıştıracaksın beni. Benim hiç eski dostum yok biliyor musun Ahmet? Tüm dostlarımın vücutları da başlarıyla orantılı bir şekilde büyüyüp gelişince alıştılar yaşamaya. Bir ben kaldım bu halde. Aralarına
    karışamayınca da başkalarının eski dostu hep ben oldum. Unutulup unutulup
    içki masalarında hatırlanan bir özlü söze döndüm. Oysa görüyorsun ya ne çok
    şeyim var anlatacak. Bir gün otursak da hiç durmadan konuşsak. Telaşa
    kapılmadan. Böyle dediğime de bakma. İki dakika geçmeden sıkılır gitmek
    isterim. Ah bir bilsen ne çok yoruyor şu yaşam denen şey beni. Geldik demek. Kahkahalarından, duyargalı başka insanlara sarılıp öpmenden anlamalıydım. Sen beni boş ver Akşam Ahmeti. Bir bira söyle yeter. Sonra
    bırak, bırak da düşüneyim, geçip gitmiş tüm gülüşleri.

    Kerem Işık // Aslında Cennet de Yok
  • Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra ”Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var.
    Çok ilginç biri, bakalım bulabilecek misiniz?” dedi. Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.
    Döndüm. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi bana gülümseyerek bakıyordu...
    ”Ben Rose” dedi. ”Benim adım Rose, yakışıklı. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?”
    Güldüm. ”Tabii” dedim. ”Hadi sarıl bana.”

    Öyle sımsıkı sarıldı ki. ”Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin?” diye şaka yaptım. Minik bir kahkaha ile yanıtladı: ”Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.”

    Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestr boyunca Rose kampüsün idolü oldu.
    Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatı yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu. Sömestr sonunda, Futbol Balosu’na davet ettik, Rose’u konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkân yok.

    Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı.
    Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi.

    ”Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attım. Sonucu görüyorsunuz. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?”
    Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:

    ”Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.
    Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız.
    Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır:
    Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak...
    Bir rüyanız olmalı mutlaka.
    Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.
    Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.
    Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.
    Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum.
    Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
    Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.”

    Ders yılı sonunda Rose yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...

    Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.
    Cenaze törenine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.

    ”Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağı” hepimize, hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadın anısına layık bir törendi bu... Rose’un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

    ”Çok geç diye bir zaman yoktur!”

    Alıntı
  • 207 syf.
    NARNİA, NARNIA UYAN!
    SEV, DÜŞÜN, KONUŞ. YÜRÜYEN AĞAÇ OL


    7 kitaplık bir serinin sonuna geldim ve bu macera da her kitabı benimle aynı anda bitirip başlayan https://1000kitap.com/Safpapatya ya benim nadide çiçeğime teşekkür ederim. Şimdi sıra yaşadığımız maceralarımıza geçelim ne dersiniz :)

    Büyümek..insanoğlunun en büyük merakı. Ah ah iyi ki içimdeki o küçük çocuğu kaybetmedim. Bunun için kendimi kitabı okuduğum sürece daha şanslı hissettim zira büyümek gibi bir derdi olanlar hikâyemizi anlayamacaklar.

    Narnia ihtişamlı aslanımızın bir şarkısı ile oluşan Narnia. C.Lewis önerdiği şekilde serinin okunma sıralaması şöyle;

    1) Büyücünün Yiğeni
    2) Aslan, Cadı Ve Dolap
    3)At Ve Çocuk
    4)Prens Caspian
    5)Şafak Yıldızının Yolculuğu
    6)Gümüş Sandalye
    7) Son Savaş

    Yolculuk sıralamamız böyleydi peki neler yaşadık burada hepsinden bir kuble anlatayım o halde.

    Polly ve Digory adlı iki çocuğun ingilterenin bir kentinde evlerinin altında bir geçit bulması ile olaylar başlar. Digorynin amcasının gizli odasına açılan bir kapıdır.

    Büyücü olan bu amca yeğeninin arkadaşını sihirli yüzüklerle farkli bir ülkeye gönderme deneyini yapar. Amcasının bu tutumu onu kızdırır ve arkadaşını kurtarmak için maceraya atılır.
    Gelişen olaylarda maceranin baş karekteri olan Aslanın dünyalar arasından geçiş yapıp Narnianın nasil kurulduğuna şahit olurlar.

    Ilerleyen kitaplarda Lucy, Edmund, Peter ve Susan isimli dört kardeş maceraya eklenir. Onların narniaya gittiği dönemde büyücünün yiğeni olan Digory adlı dostumuz yaşlı bir profesördür.

    At ve çocuk kitabımızda bu kahramanlarımızin adını duyacağız.
    Ve bu da serinin en sevdiğim kitaplarından biri oldu. Lewis ilk iki kitabında çocuksu bir yapı ile dünyayı anlatsa da 3. kitaptan sonra olaylar müthiş bir şekilde gelişiyor. Kraliyetler, Faunlar, Satirler, Su perileri ,cüceler, konuşan hayvanlar ve daha niceleri ile bezenmiş bir dünya sunuyor.

    Prens Caspian da ise tahtı elinden alınan Caspiana 4 kardeş yardım ederler. Tabi bu 4 kardeş narnianin kral ve kraliçesi olarak tarihe geçmiş kişiler ki dünyalar arası zaman farkından dolayı narniaya ilk adım attıkları yaşlarındadır.

    Şafak yıldızının yolculuğunda ise dünyaya sadece Lucy , Edmund ve onların kuzenleri gelir. Peter ve Susan gelemedi çünkü onlar büyümüşlerdi.

    Gümüş sandalyede ise kuzenleri ve onun arkadaşı yer alıyor. Son Savaş kitabında da serinin başından sonuna kadar gördüğümüz kahramanlarımıza tekrar merhaba diyoruz.

    Verdiği mesajlar açısından çocuk kitabı demek çok yanlış olur. Çünkü beni sarsan şu iki söz seriye farkli bir açıdan baktırıyor.

    "Ya bir gün dünyamızdaki, yurdumuzdaki insanlar, insan görünümü altında, aynı buradaki hayvanlar gibi için için vahşileşirse, kimin ne olduğu anlaşılmazsa ne olacak? Korkunç değil
    mi?"

    "Sen Âdem ve Havva’dan geliyorsun” dedi Aslan. “Bu, en fakir dilencinin bile başını dik tutmasını sağlayacak bir şeref"

    Evet kısaca yolculuğumuz böyleydi her sey bir şarkı ile başladı. Serinin başından sonuna kadar ara ara ama istisnasiz her kitapta gördüğümüz aslanın mucizeleri ile mutlu bir sonla bitti.

    Büyümeyin..Aslanı görmek ve o güzel diyara gitmek için içinizdeki güzel çocuğu kaybetmeyin. Kim bilir sizde bir kıyafet dolabı ile Narniaya geçiş yapıp kendinizi Lamba çoraklarından Narnia topraklarına adım atarken bulacaksınız.