• Gelecek haftaya kadar büyür müyüm sizce?"
  • Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) dâmâdı ve dördüncü halîfesidir. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) amcası Ebû Tâlib’in oğludur. Künyesi Eb’ül-Hüseyin’dir. Bir künyesi de Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) iltifât buyurarak söylediği “Ebû Türâb”dır. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için “Kerremallahü vecheh”, kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı “Kerrâr” “Esedullah-il gâlib” lakabları verilmiştir. Ayrıca takdîr-i ilâhiyyeye gösterdiği tam rızadan dolayı da “Mürteza” denilmiştir. Hazreti Ali, Hicret’ten yirmiüç sene önce (m. 599) senesinde Mekke’de doğdu. 40 (m. 660)’da şehîd edildi. Hazreti Ali Cennetle müjdelenen on sahâbîden dördüncüsü ve Ehl-i beytin birincisidir.

    Hazreti Ali’nin babası Ebû Tâlib’in, geliri az, ailesi kalabalıktı. O sıralarda Mekke’de bir kıtlık hüküm sürdüğünden Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), amcası Abbas’a ( radıyallahü anh ): “Ey amca, kardeşinin çoluk çocuğu çok olmakla masrafı da çoktur. Buna mukabil geliri azdır. Ona yardımcı olmak lâzımdır. Aile geçimindeki yükünü hafifletelim. Her birimiz bir oğlunu alalım”, teklifinde bulundu. Bu teklifin, amcası Ebû Tâlib tarafından kabûlü ile Hazreti Ali beş yaşından itibâren Resûlullah ile yaşamış, Resûl-i Ekrem’in tâlim ve terbiyesinde yetişmiş, O yüce irfan hazinesinin feyzinden kana kana içmiştir.

    Çocuklar arasında ilk defa Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini tasdîk edenlerdendir. Güzel ahlâkın canlı timsali idi. “Allah’ın arslanı!” diye tanınmıştı. Şecaati, metaneti, cesâreti eşsizdi, hiç bir vakit haddi aşmazdı.

    Hayatının sonuna kadar Hazreti Resûl’ün yanından hiçbir sûretle ayrılmamış, dâima meclislerinde bulunmuş, Onu can kulağıyla dinlemiştir. Küçük yaşta müslüman olmuş ve Nebîyy-i zi-Şân’ın yüksek nazarlarına, muhabbetlerine mazhar olduğundan dolayı kendisinde harikulade meziyyetler tecelli edip durmuş, Resûl-i Ekrem’in ilmen, ahlâken vârisi olmuştur.

    Müslüman olması şöyle olmuştur: Daha on yaşında iken, bir gün Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Hazreti Hadîce’nin beraber namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra, “Bu nedir?” diye sordu Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ): “Bu Allahü teâlânın dinidir. Seni bu dîne davet ederim. Allahü teâlâ birdir, ortağı yoktur. Lât ile Uzzâ isimli putları terk etmeni emrederim.”diye cevap verdi. Ali ( radıyallahü anh ): “Önce bir babama danışayım.” dedi. Resûlullah ona “İslama gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme!” buyurdu. Hazreti Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzûruna gelerek “Yâ Resûlallah, bana İslâmı arz eyle” diyerek müslüman oldu. Müslüman olanların üçüncüsüdür. Hazreti Ali, çok fedakâr idi. Onun Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) uğrunda gösterdiği fedâkârlık ve O’nu kendine tercih etmesi, her türlü takdîrlerin üstündedir.

    Peygamber efendimiz, Hak teâlâ’dan hicret emrini aldığı zaman, Hazreti Ali’nin de Resûl-i Ekrem’in yatağında yatacağı, Allahü teâlâ tarafından emredilmişti. Böylece Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem’in evlerindeki emânetleri yerine ulaştırmak için ve Mekke’de kalan Eshâb-ı kiram üzerine vekîli oluyordu. Resûl-i Ekrem bunların hepsini Hazreti Ali’ye emânet etmişti.

    Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) saâdethânelerinin etrâfını sarmışlardı. Şeytan da aralarında idi. Hak teâlâ, şeytân dahil bütün kâfirlere bir uyku verdi. Bunlar uykuda iken Resûl-i Ekrem, Hazreti Ebû Bekir ile beraber evden çıktılar.

    Hak teâlâ, Mikâil ve İsrâfil (aleyhisselâm)’a “Kafirler belki bir anda, Ali’ye bir hatada bulunurlar. Sizler behemehal Ali’nin yanına yetişin?” buyurdu. Bu iki büyük melek, Hazreti Ali’nin yanına geldiler. Mikâil (aleyhisselâm) hazreti Ali’nin başucunda, İsrâfil (aleyhisselâm)’da ayak ucunda oturup duâ ederlerdi. Bir zaman sonra (mel’ûn) Şeytan uyandı. Yüksek sesle: “Vay! Muhammed kaçtı.” dedi. Şeytan, kâfirlere insan sûretinde görünürdü. Kâfirler mel’ûna: “Ne biliyorsun?” dediler. Mel’ûn Şeytan: “Binlerce senedir uyku gözüme girmemişken, bu gece Muhammed’in yaptığı sihirle uyuyakalmışım” dedi.

    Bunun üzerine bütün kâfirler Resûl-i Ekrem’in evine hücum ettiler. Hazreti Ali’yi, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yatağında gördüler. Resûl-i Ekrem’in nerede olduğunu sordular. Hazreti Ali “Bilmem” dedi. Kâfirler aramak için dışarıya çıktılar. Ertesi gün o kadar kâfirin arasında, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Kâ’be-i şerîfte devamlı oturdukları makama Hazreti Ali oturdu. “Resûl-i Ekrem’de kimin hakkı var ise, gelsin benden alsın!” diye nidâ ettirdi. Herkes gelip nişanını söyleyerek emânetini aldı. Bütün emânetlerini sahiplerine teslim etti.

    Mekke-i Mükerreme’de kalan Eshâb-ı Güzin, Hazreti Ali’nin kanadı altına sığındılar. Hiçbir kâfir, Hazreti Ali’nin korkusundan Eshâb-ı kiramın hiçbirine eziyyet edemedi. Resûlullah’ın saâdethâneleri Mekke’de olduğu müddetçe Hazreti Ali de orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i Ekrem evinin, Medine-i Münevvere’ye getirilmesini emir buyurdu.

    Allah’ın arslanı Hazreti Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere gitti. “İnşâallahü teâlâ yarın Medine-i Münevvere’ye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin” buyurdu. Hepsi başlarını eğip hiçbir şey söylemediler. Hazreti Ali oradan ayrılınca Ebû Cehil kalktı: “Ey Kureyş’in büyükleri! Muhammed, evi burada olduğu müddetçe bize düşmanlık etmez, buna mâni olmalıyız”, dedi. Kâfirlerin her biri şöyle yaparız, böyle yaparız, dediler. Sonra Hazreti Abbas’a yalvardılar. “Kardeşinin oğluna söyle Muhammed’in evini kaldırmasın, yoksa aramız açılır”, dediler. Hazreti Abbas bu sözleri Hazreti Ali’ye söyledi. Hazreti Ali; “Amcacığım, yarın inşâallah Resûl-i Ekrem’in evindeki eşyayı götüreceğim. Kararım kat’îdir. Yoluma çıkan olursa cenk ederim.” buyurdu. Hazreti Abbas, Hazreti Ali’nin sözlerini Kureyş kâfirlerine söyleyince canları sıkıldı. Hazreti Ali’yi şehirden dışarı çıkarmayacaklarına karar aldılar. Sabah oldu. Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem’in saâdethânesindeki eşyaları toplayıp yola koyuldu. Kureyş’den dört beş kişi atlı olarak Hazreti Ali’nin yolunu kestiler. “Geri dön, yoksa, seninle cenk ederiz.” dediler. Hazreti Ali yükleri indirip bunların üzerine yürüdü. Hak teâlânın izniyle onlara galip geldi. Tekrar hâne-i se’âdetin mübârek yüklerini kaldırıp yola koyuldu. Yolda, o zaman henüz îmân etmemiş olan Mikdâd bin Esved, Hazreti Ali’nin karşısına çıktı. Hazreti Ali hiçbir söz söyletmeden bir vuruşta yere yıktı. Göğsüne çıkıp imâna davet buyurdu. Derhâl cân-ı gönülden kabûl edip Müslüman oldu. Mikdâd bin Esved’in ( radıyallahü anh ) bir oğlu, Hazreti Hüseyin uğrunda, Kerbelâ’da canını feda edip şehîd olmuştur. Mikdâd hazretleri, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ve bahadırlarındandır. Hazreti Ali, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kûba’da yetişmişti. Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda Peygamberimizin huzûruna gidemiyecek bir halde idi. Resûl-i Ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrîf etmiş, Hazreti Ali’yi görünce hâline acımış, sevgili, fedakâr amca-zâdesini kucaklamış, mübârek iki eliyle, o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış olan narin, nazik ayakları okşamış, kendisine afiyeti için duâ buyurmuştu. Hatta Hazreti Ali’nin bu fedâkârlığı üzerine: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızâsı için nefsini feda eder.” âyet-i celîlesinin nâzil olduğu rivâyet edilir.

    Hazreti Ali, Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’nin inşaasında çok çalışmış, bizzat sırtında taş ve toprak taşımıştır. Başta Bedir, Uhud ve Hendek harbleri olmak üzere, Resûlullahın bütün gazvelerinde bulunarak, fevkalâde gayret ve kahramanlıklar göstermiştir. Hazreti Ali Bedir savaşında birçok azılı müşriki öldürmüştür. Daha savaşın başlarında mübârezede Velîd bin Ukbe’yi bir kılıç darbesiyle öldürdü. Akşama doğru, iki taraf da birbirine karışmıştı. Kum tepesinin üzerinde zırhlara bürünmüş müşriklerden birisi, Sa’d bin Hayseme’yi şehîd etmişti. Hazreti Ali, O’na yaklaştı. Müşrik atından indi ve Hazreti Ali ile vuruşmaya başladı. Hazreti Ali, müşrikin darbesini kalkanı ile karşıladı ve müşrikin kılıcı kalkana saplanıp kaldı. Hamle sırası Hazreti Ali’ye gelmişti. Hazreti Ali kılıcı ile müşrikin göğsüne doğru çaldı. Zırhını enlemesine biçince müşrik titredi ve sarsıldı. Hazreti Ali o esnada arkasında bir kılıcın parladığını ve şakıdığını görünce başını eğdi. Kılıcı parlatan “Al buda ben Abdülmuttalib’in oğlundan!” derken müşrikin kellesi, miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Hazreti Ali dönüp arkasına baktığı zaman, Hazreti Hamza’yı gördü.

    Yine bu savaşta Nevfel bin Huveylid ile karşılaştı. Nevfel hakkında Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Rabbi! Nevfel bin Huveylide karşı bana yardımcı ol! O’nun hakkından gel!” diye duâ etmişti. Hazreti Ali, onun bu savaşta kılıcıyla önce bacaklarını sonra kafasını kopardı. Sonra Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) Nevfeli öldürdüğünü haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Allahü ekber” diye tekbir getirdi ve “Allahü teâlâ O’nun hakkında duâmı kabûl etti” buyurdu. Hazreti Ali, Bedir’de ayrıca Âs bin Sa’îd’i de katlederek, müslümanlara büyük hizmet etti. İbn-i esîr’in rivâyetine göre Hazreti Ali, Bedir savaşında müşriklerin başlarını ağaçlardan meyva düşürür gibi düşürüyordu. Bedir savaşına katıldığında 25 yaşında idi. Hazreti Ali sadece Uhud gazvesinde onaltı kılıç darbesi almıştı. Hendek savaşında da müşriklerin en azılıları ile savaştı. Muharebenin iyice şiddetlendiği yirmiikinci gün, Amr bin Abdûd adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi. Müslümanlardan kimse Amr’ın davetini kabûl etmedi. Bir daha meydan okudu. Yine hiçbir müslüman çıkmadı. Yedi kere böyle oldu. Yedincide Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, Hazreti Ali’yi çağırdı, huzûruna oturttu:

    “Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesâretle var. Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme. Ben, Hak teâlâ’dan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için duâ ediyorum” buyurdu.

    Hazreti Ali atına bindi. Kılıcını kuşandı. Avını gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr’ın önüne vardı. “Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ’be’nin karşısında ahd etmişsin ki, Kureyş’den bir kişi senden iki şey istese birini yaparmışsın.” buyurdu. Amr “Evet öyle söz verdim” dedi. Hazreti Ali: “Biliyorsun ben Kureyşdenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabûl et”, buyurdu. Birinci isteğim, Allah’ın birliğine ve Resûlünün Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) olduğunu ikrâr ve tasdîk etmendir”, buyurdu. Amr: “Bunu kabûl etmiyorum, başka ne istiyorsun?” dedi. Hazreti Ali: “İkinci isteğim bu iki kuvveti hallerine bırakıp, Mekke’i Mükerreme’ye gitmendir” buyurdu. Amr “Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekr, Ömer ve Osman ( radıyallahü anh )ın başlarını keserim,” dedi. Hazreti Ali: “Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?” buyurdu. Amr: Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyânın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.” dedi. “Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı ile senin başını kesmek isterim” buyurdu. Hazreti Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hazreti Ali’ye doğru yürüdü. Hazreti Ali de atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hazreti Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hazreti Ali’ye fırlattı. Hazreti Ali hemen geri dönüp Amr’ın başını kesti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tekbir getirip: “Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetinden hayırlıdır.” buyurdu.

    Hazreti Ali, Tebük harbinde bulunmayıp, Resûlullah ( aleyhisselâm ) tarafından Ehl-i beytin muhafazası için Medine’de bırakılmıştır. Birçok harplerde Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, sancağı Hazreti Ali’ye vermiştir. Yemen savaşında, ordu başkomutanlığı yapmıştır. Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıştır. Bu savaşta Hazreti Ali’nin gözleri ağrıyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) O’nu çağırtarak gözlerine üfledi ve şifa bulması için Allahü teâlâya duâ etti. Hazreti Ali’nin gözlerinde bir ağrı sızı kalmadı. Bu savaşta, yahudilerin meşhûr pehlivanı Merhab: “Hayber halkı iyi bilir ki: Ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silâhlanmış, cesâret ve kahramanlığı denenmiş Merhab’ımdır. Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir” diyerek müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine Hazreti Ali, “Ben O’yum ki: Anam bana Haydar (Arslan) adını takmıştır! Ben, ormanların, heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir” diye şiir söyleyerek Merhab’ın karşısına dikildi. Bu şiir Merhab’a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Rüyasında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü. Hazreti Ali, Merhab’la karşı karşıya geldiğinde, Merhab’ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti. Başını, ikiye ayırdı. Merhab’ın başına inen kılıncın çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargâhında bulunan Ümm-i Seleme “Merhab’ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim” demiştir. Hazreti Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden sekizini öldürmüştür.

    Hazreti Ali şecaat ve kahramanlığı ile tanınmasına rağmen, düşmanlarıyla döğüşürken onlara acır ve haddi tecavüz etmezdi. Çok cesurdu, her yaptığı işi, insanlığın iyiliğini düşünerek yapardı. Savaşlarda düşmanlarının ölümüne bile acırdı. Çok şefkatli ve merhametliydi. Bir harpte düşmanını altına almış, kılıcı ile boğazlamak üzereydi. O anda düşmanı, var gücü ile Hazreti Ali’nin yüzüne tükürdü. Bunun üzerine öldürmekten vazgeçti. Altındaki düşman, niçin öldürmediğini sorunca, “Biraz önce seni, Allah için öldürecektim. Yüzüme tükürünce, kendi nefsim için öldüreceğimden korktum. Nefsimin isteğine uymamak için vazgeçtim.” dedi. Bu dinin emirlerindeki büyüklüğü anlayan müşrik hemen müslüman oldu. Hazreti Ali, servet sahibi değildi. Buna rağmen çok cömert, çok kerîmdi. Son derece mütevâzi, alçak gönüllü idi. Hakkında birkaç âyet-i kerîme nâzil olmuş; kerem, cömertlik, adâlet, merhamet ve diğer yüksek fazîletleri öğülmüştür. Pek çok hadîs-i şeriflerde meth edilmiştir. Ehl-i sünnetin gözbebeği, kerâmetler hazinesi ve evliyânın reîsidir.

    Peygamber efendimiz, Aliyyü’l-Murtazâ’yı ( radıyallahü anh ) pek çok severdi. Sevgili kerîmesi (kızı) Hazreti Fâtıma’yı, O’nunla evlendirmişti. Bu, Hazreti Ali hakkındaki iltifât-ı Nebevînin en yüksek bir nişanesiydi. Bir gün Eshâb-ı kiramdan bir zümre gazâ için yola çıkmışlardı. Hazreti Ali de bunların arasında bulunuyordu. Resûl-i Ekrem efendimiz: “Yâ Rabbi! Ali’yi bana tekrar göstermedikçe beni öldürme!” diye duâ buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte de Aliyyü’l-Murtazâ’ya hitaben: “Seni ancak mü’min olan sever, sana ancak münâfık olan buğz eder.” buyurmuştur.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) veda haccından dönerken “Gadîr-Hum” denilen yerde namaz kıldıktan sonra Eshâb-ı kirama ( radıyallahü anh ) dönerek: “Ben mü’minlere nefslerinden daha sevgili, yakın değil miyim?” buyurdular. Eshâb-ı kiram tasdîk ederek “Evet yâ Resûlallah! Öylesin”, dediler. Sonra Hazreti Ali’nin elinden tutup: “Ben kimin efendisi isem, Ali de, onun efendisidir.” buyurdular. Mübârek sözlerine devamla: “Yâ Rabbi! O’na düşmanlık edene düşmanlık et. Onu seveni sev. Onu aşağı tutanı zelîl et. Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olursa olsun hakkı, doğruyu ona bildir!” buyurdular.

    Uhud harbinde Eshâb-ı kiramdan birçok kişi şehîd düşmüştü. Bu şerefe nail olamadığından dolayı me’yûs (üzüntülü) görünen Hazreti Ali’ye hitaben Resûl-i Ekrem efendimiz: “Yâ Ali, şehâdet senin arkandadır. Bunlar, kan ile boyandığı zaman nasıl sabır edecektin?” buyurarak mübârek elleriyle onun başını, sakalını okşamıştı. Hazreti Ali de “Yâ Resûlallah, şu buyurduğun hal benim hakkımda tahakkuk edince o, sabredilecek şeylerden delîl, beşaret ve kerâmet sayılacak şeylerden almış olur.” diye cevap vermiştir.

    Hazreti Ali, Irak’a giderken, Abdullah bin Selâm ( radıyallahü anh ) O’nun ziyâretine gelmiş: “Yâ Ali, Irak’a gitme, korkarım ki, orada vücuduna bir kılıç ağzı isâbet eder” demiş, Hazreti Ali de: “Evet! Allaha yemîn ederim ki, bunu bana Resûlullah haber vermiştir” diye mukâbelede bulunmuştu. Ebü’l-Esved diyor ki: “Ben, o gündeki gibi böyle nefsine bir kötülük geleceğini haber veren bir muhârib görmedim.

    Hazreti Ali vahy kâtiblerindendi. Peygamberin mektûblarını da yazardı. Hudeybiye anlaşmasını da o yazmıştı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Eshâb-ı kiram arasında iki defa kardeşlik akd edilmesini buyurdukları halde, hiç birinde Hazreti Ali ile, bir başkası arasında akd buyurmayınca, Hazreti Ali’nin “Beni unuttunuz mu?” suâline Peygamberimiz “Sen, dünyâda ve ahirette benim kardeşimsin” buyurdu.

    Hazreti Ali, âlîcenâbtı (cömertti), doğru söylerdi. İlmin menbaı, kaynağı sayılırdı. Dindarları, müttekîleri severdi. Fakirlere yardım ederdi. Hazreti Fâtıma ile evlenmiş ve Peygamber ( aleyhisselâm ) efendimize damat olmuştur. Hazreti Fâtıma’dan, Hasan, Hüseyin ve Ümmü Gülsüm ( radıyallahü anh ) isimlerinde üç evlâdı olmuştur.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ali ile Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i ( radıyallahü anh ) mübârek abaları ile örterek: “İşte, benim Ehl-i beytim bunlardır. Yâ Rabbi, bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!” buyurdukları bildirilmiştir. İşte bu Ehl-i beyt, “Âl-i Nebî” namıyla, kıyâmete kadar her mü’min tarafından, her namaz ve duâda yâd olunurlar. Hazreti Ali, fevkalâde belîğ, fasîh konuşurdu. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm )’den sonra Aliyyü’l-Murtazâ derecesinde belîğ hutbe tertip ve irâd eden bir zât görülmemiştir. Arap lisânının ilk kaidelerini koyan zât da Hazreti Ali’dir. Bir gün Kur’ân-ı kerîm’in yanlış okunduğunu duymuş, bunun üzerine Arap gramerinin ana hatlarını ortaya koyarak buna mâni olmuştu. Zamanının en kudretli hatîblerinden biri idi. Her nutku bir şaheserdir. İslâmiyetin yayılmasında görülen hizmeti büyüktür. Bu vazîfeyi herkesten fazla muvaffakiyetle ifâ ederdi.

    Kur’ân-ı kerîm lisânına herkesten daha ziyâde âşinâ idi. Kur’ân-ı kerîm’in belâgatine, i’câzına, hakîkatlerine herkesten daha ziyâde vâkıftı. Resûl-i Ekrem’den yayılan feyizlerin nûrlarına en evvel kavuşmuş olan Hazreti Ali’nin nezîh rûhu idi. Onun en büyük bir müfessir olduğunda kimse şüphe etmezdi. Hâsılı Hazreti Ali’nin Kur’ân-ı kerîme büyük bir vukûfiyeti vardı. Hattâ bir gün hutbe irâd ederken cemâate hitaben: “Sorunuz! Bana ne sorar iseniz, size cevâbını veririm. Kitâbullah’dan bana sorunuz. Vallahi bir âyet yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde mi kırda mı, dağda mı, nâzil olduğunu bilmiyeyim!..” diye buyurmuştu. Bu sebepten, hakkında birçok rivâyet olup anlaşılması güç mes’elerde, onun rivâyeti tercih edilmiştir. Hacc-ı Ekber’in, “Kurban Bayramı” olduğuna dâir olan rivâyeti, bunlardan biridir. Hazreti Ali, Ehl-i beytten olması sebebiyle, Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vâkıf idi. Bu husûsta herkesin müracaat kapısı idi. Kendisinden 586 hadîs-i şerîf bildirilmiştir. Bunlardan 20 tanesi, hem Sahîh-i Buhârî’de, hem de Sahîh-i Müslimde vardır. Bundan başka 9 hadîs-i şerîf Buhârî’de, 15 hadîs-i şerîf Müslim’de tamamı da Ahmed bin Hanbel’in “Müsned” adlı kitabında vardır.

    Hazreti Ali, Eshâb-ı kiramın en büyük fıkıh âlimlerinden idi. Halledilemeyen konular ona havale edilirdi. Peygamber efendimiz onu Yemen’e kadı olarak gönderdi. “Yâ Resûlallah! Ben âlim değilim, Kâdılık ahkâmını bilmem” dedi. Mübârek elini göğsüne koyup: “Yâ Rabbi! Kalbine hidâyet, diline doğruluk ver.” diye duâ buyurdu. Hazreti Ali buyuruyor ki, bundan sonra ben asla iki kimse arasında hüküm vermekten şüpheye düşmedim. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) “Yâ Ali! Benim deveme binip Yemen’e git. Falan dağdaki tepeye geldiğin zaman üzerine çık. Halkın seni karşıladıklarını göreceksin. O zaman (Ey taşlar, ey ağaçlar! Allahın Resûlü size selâm ediyor, diye söyle)” buyurdu. Hazreti Ali oraya gidip selâmı tebliğ edince, yeryüzünde bir gürültü, uğultu koptu. Taşlar ve ağaçlar Resûl-i Ekrem’in selâmına: “Salât ve selâm, Allah’ın Resûlünün üzerine olsun” diye cevap verdiler. O tepede bulunanlar, bu hali görünce, hepsi birden îmân ettiler.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) vefât edince, O yıkayıp kefenledi. Bu son mübârek vazîfe, ona nasîb oldu. Definden sonra, halife seçilen Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) bîat edip, ona devlet işlerinde yardımcı oldu ve kadılık (hâkimlik) görevlerinde bulundu. Hazreti Ömer’in halifeliğine de bîat edip, halifenin danışmanı ve hâkimliğini yaptı. Hatta Hazreti Ömer buyurdu ki: “Şayet Hazreti Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.” Hazreti Osman’ın da halifeliğine bîat edip, hilâfet işlerinde onun vezirliğini yaptı. Hazreti Osman’ın şehîd olmasından evvel, gerek kendisi ve gerekse oğulları ile birlikte Hazreti Osman’ı korumak için gerekli tedbirleri almıştır. Hazreti Osman’ın şehâdetini duyunca da oğullarının yüzüne karşı: “Siz yaşarken onun şehîd düşmesine nasıl imkân bıraktınız?” diye büyük bir teessürle hitap etmiştir.

    Hazreti Ali, mâni olmaya çalıştığı halde bir türlü önüne geçemediği elim şehâdet vak’ası üzerine Hicrî 35 yılının zilhicce ayında, Medine-i Münevvere’de, halife seçildi. Halife olmasında hiç bir itiraz olmadığından icmâ-ı ümmet ile hilâfet makamına geldi. Hazreti Osman zamanında fitne, yahudîler tarafından başlatılmış ve halîfenin şehîd edilmesine kadar varmıştı. Hazreti Ali’nin hilâfeti zamanında da devam etti. Hazreti Osman’ı şehîd edenlerin cezalandırılması husûsunda Eshâb-ı kiram arasında üç ayrı ictihâd oldu. Sahâbîlerden bir kısmı, tarafsız kalmayı. Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr, Hazreti Âişe ve Şam’da bulunan Hazreti Muâviye, suçluların hemen cezalandırılmasını; Hazreti Ali ise, bu husûsta acele edilmemesini, adâletin tatbikinde dikkatli ve tedbirli hareket edilmesini ve başka bir fitneye sebep olmaması için, suçluların, ortalığın durulmasından sonra cezalandırılmasını ictihâd etmişlerdi.

    Hazreti Ali suçluları hemen cezalandırmayınca, Talha ve Zübeyr ( radıyallahü anh ) ile Âişe ( radıyallahü anha ) Basra’ya gittiler. Hatife, onlarla anlaşmak üzere, Basra’ya yola çıktı. Medine’den ayrılırken, Abdullah İbni Sebe’ye, Medine’de kalmasını emretti. İslâm birliğini bozmaya çalışan ve Hazreti Osman’ın şehîd olmasına sebep olan bütün bu fitnelerin başı olan İbni Sebe, halifenin emrini dinlemedi. Kendi komiteci arkadaşlarıyla gizli toplantı yapıp, halîfeye gözükmeden Basra’ya gitmeye, geceleyin gizlice iki taraftan birine saldırarak, iki tarafı muharebeye tutuşturmaya karar verdiler. Hazreti Ali, Basra’ya yakın bir yerde ordugâh kurdular. Elçi gönderip, Aişe ( radıyallahü anha )’nın ictihâdında olan Basralılarla anlaştılar. Her iki taraf, anlaşma oldu diye rahatça uykuya varınca, Abdullah bin Sebe, yahudisi, gece karanlığında grubu ile birlikte Basralılar üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Ortalık kızıştı ve savaş başladı. Üç gün süren savaş sonunda, iki taraftan onbin kişi şehîd düştüler. “Cemel (Deve) vak’ası” olarak bilinen bu hâdisede Âişe-i Sıddîka ( radıyallahü anha ) esîr alınınca, Hazreti Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan kardeşi Muhammed bin Ebî Bekir ile Medine’ye gönderdi. Hazreti Ali bu vak’adan sonra, Basra’ya bir vâli tayin ederek oradan ayrıldı. Bir daha Medine’ye dönmeyip, Kûfe’ye gitti. İslâm devletinin merkezini de, Kûfe olarak tesbit etti.

    Cemel vak’asından bir sene sonra Sıffîn denilen yerde Hazreti Muâviye’nin ordusu ile yüz günde doksan meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmibeşbin, karşı taraftan kırkbeşbin kişi şehîd oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifini kabûl edince, ordusundan yedibin kişi ayrıldı. Bunlara “Hârici” denildi. Bunların üzerine yürüyüp, perişan etti.

    Hicretin kırkıncı yılının Ramazan-ı şerîf ayının onyedinci Cuma günü sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir harici tarafından başına zehirli bir kılıçla vurularak yaralandı. İki gün sonra altmışüç yaşında iken, şehîd oldu. Techîz ve tekfîni, oğlu Hazreti Hasan tarafından yapılmış ve namazı eda olunduktan sonra Kûfe’nin kabristanı sayılan Necef’e defn edilmiştir.

    Amr İbni zi-Mürr el-Hemadânî şöyle rivâyet ediyor: Hazreti Ali, Kûfe’de kılıç darbesini aldıktan sonra huzûruna girdim. Başını birşey ile sarmıştı. Dedim ki: “Ey mü’minlerin emiri! Yarayı bana gösterir misin? Hemen sargıyı açtı. Baktım. Birşey yok, hafif bir yaradan ibâret, dedim. Hazreti Ali: “Evet sizden ayrılmaktayım” dedi. Kerîmesi Ümmü Gülsüm perde arkasından ağlamaya başlamıştı. Hazreti Ali: “Kızım sükut et! Eğer benim gördüklerimi görecek olsan ağlamazsın” dedi. “Yâ Emîr-el-Mü’mimîn, ne görüyorsun?” diye sordum. Buyurdu ki: “İşte bunlar melelekler ile nebîler cemâati; işte bu da Muhammed aleyhisselâm! Yâ Ali, müjde sana, teveccüh etmekte bulunduğun hâl, şu içinde bulunduğun halden daha hayırlıdır, diye buyuruyor.”

    Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücadelede bulunduğundan, beş sene süren hilafet zamanlarında sükun ve huzûr bulamamış, hükümet idâresinde Hazreti Ömer’in yolunu tutmuştur. Memurları murâkabe eder, her işin emniyet ve istikamet dairesinde yapılmasını ister, halka karşı şefkat gösterirdi. Yoksulları Beyt-ül-mâldan geçindirirdi. Her tarafta askeri birer merkez vücuda getirdi. Beyt-ül-mâlı muhafaza yolunda gerekli teşkilâtı kurdu. Hazreti Ali’nin İslâmiyetin yayılmasındaki hizmeti büyüktür.

    Hazreti Ali, buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri ve siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı idi. Sakalı sık idi. Sakalını muharebe zamanlarında sünnet olandan fazla uzatır ve omuzlarına kadar yayılırdı. Son zamanlarında saçı ve sakalı pamuk gibi beyaz olmuştu. Hem ilim, hem de amel bakımından en yüksek derecede olduğu halde, Allah korkusundan hemen her gün ağlardı. Güzel ahlâkın canlı bir timsali idi. Çok hadîs-i şerîf ile övüldü. Hazreti Ali hakkında söylenmiş hadîs-i şeriflerden ba’zıları:

    “Allahü teâlâ bana dört kişiyi sevmemi emretti. Ben de onları seviyorum.” Bunlar kimlerdir? denildikte, “Ali onlardandır. Ali onlardandır. Ali onlardandır ve Ebû Zer, Mikdat ve Selmân’dır.”

    “Ali, dünyâda da, âhirette de benim kardeşimdir.”

    “Ali, Cennette sabah yıldızı gibi parlar.”

    “Ben ilmin şehriyim, o şehrin kapısı Ali’dir.”

    “Ali bendendir, ben de ondanım, Onu bütün mü’minler sever.”

    “Ali’ye bakmak ibâdettir. Ali’yi inciten beni incitmiş gibidir.”

    “Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim.”

    “Kızım Fâtıma’yı Ali’ye vermeyi, Rabbim bana emr eyledi. Allahü teâlâ her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali’den yaratmıştır.

    “Ali, kıyâmet günü benim yanımdadır. Havuz ve kevser yanında benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennette benimledir. Allahü teâlâyı görürken benimledir.”

    “Münâfıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz: Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali ( radıyallahü anh )”

    “Îmânın alâmetleri vardır: Birinci alâmeti Ali’yi sevmektir. Ali iyilerin rehberidir. Ona yardım edene, yardım edilir. Ona sıkıntı vermeye uğraşanın kendisi perişan olur. Cennet üç kimseye âşıktır. Ali’ye, Selmân’a ve Ammâr’a.”

    “Ehl-i beytim, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Onlara tabi’ olan selâmet bulur. Olmayan helak olur.”

    Hazreti Ali’nin ( radıyallahü anh ) Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler şunlardır:

    “Günah işleyen biri pişman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse (bağışlanmasını dilerse), Allahü teâlâ o günahı elbette affeder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi 109. âyetinde: (Biri günah işler veya kendine zulm eder, sonra, pişman olup, Allahü teâlâ’ya istiğfar ederse, Allahü teâlâ’yı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur) buyurmaktadır.”

    “Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabûl etmez.”

    Eshâb-ı kiram birbirlerini çok severlerdi.

    Bir gün Ebû Bekir Sıddîk ( radıyallahü anh ) Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) evine geldi. İçeri gireceği sırada, Ali bin Ebî Talib ( radıyallahü anh ) da geldi. Hazreti Ebû Bekir:

    (Geri çekilip) Yâ Ali! Sen buyur, gir dedi. O da cevap verip, aralarında, aşağıdaki uzun konuşma oldu:

    Hazreti Ali: -Yâ Ebâ Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı işte ileri olan, herkesi geçen sensin.

    Hazreti Ebû Bekir: -Sen, önce gir yâ Ali! Resûlullah’a daha yakın sensin.

    Hazreti Ali: Ben senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resûlullah’tan işittim. “Ümmetimden Ebû Bekir’den daha üstün bir kimsenin üzerine güneş doğmadı” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) kızı Fâtımat-üz-Zehrâ’yı sana verdiği gün “Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim”buyurdu.

    Hazreti Ali: Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “İbrâhîm aleyhisselâmı görmek isteyen Ebû Bekir’in yüzüne baksın”, buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne geçemem. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Âdem aleyhisselâmın hilm sıfatını ve Yûsuf aleyhisselâmın güzel ahlâkını, görmek isteyen Ali Mürtezâ’ya baksın” buyurdu.

    Hazreti Ali: -Senin önünden giremem. Çünkü, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Yâ Rabbi! Beni en çok seven ve Eshâbımın en iyisi kimdir?” dedi. Cenâb-ı Hak: “Yâ Muhammed (aleyhisselâm) Ebû Bekir Sıddîktır” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: Ben, senin önüne geçemem! Resûl (aleyhisselâm) Hayber’de: “Yarın sancağı öyle bir kimseye veririm ki, Allahü teâlâ Onu sever. Ben de, Onu çok severim.”buyurdu.

    Hazreti Ali: -Senin önünden geçemem çünkü, Resûl aleyhisselâm “Cennetin kapıları üzerinde “Ebû Bekir Habîbullah” yazılıdır buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm Hayber gazâsında, bayrağı sana verip, “Bu bayrak Melik-i Galibin Ali bin Ebî Tâlib’e hediyesidir.” buyurdu.

    Hazreti Ali: -Senin önüne nasıl geçebilirim. Çünkü, Resûl aleyhisselâm: “Yâ Ebâ Bekir! Sen benim, gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin!” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü, Ali Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki: Yâ Muhammed aleyhisselâm! Senin baban İbrâhîm Halîl, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali bin Ebî Tâlib ne güzel kardeştir.”

    Hazreti Ali: -Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü, Cennet Meleklerinin reîsi olan Rıdvan adındaki Melek Cennete girer. Cennetin anahtarını getirir. Bana verir. Sonra Cebrâil (aleyhisselâm) gelip, Yâ Muhammed! Cennetin ve Cehennemin anahtarlarını, Ebû Bekir Sıddîk’a ver. Ebû Bekir, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der.”

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önünden giremem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Ali kıyâmet günü benim yanımdadır. Havz ve kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennette, benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.”

    Hazreti Ali: -Senden önce giremem. Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ebû Bekir’in imânı, bütün mü’minlerin imânları yekûnu iletartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir.” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben ilmin şehriyim. Ali bunun kapısıdır.” buyurdu.

    Hazreti Ali: -Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben sâdıklığın şehriyim. Ebû Bekir, bunun kapısıdır.” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne geçemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü, Ali bir güzel ata bindirilir. Görenler acaba, bu hangi Peygamberdir? derler. Allahü teâlâ, bu Ali bin Ebî Tâlib’tir buyurur.”

    Hazreti Ali: -Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben ve Ebû Bekir, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir: -Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim. Biri, Peygamberlerin üstünü Muhammed’dir. (aleyhisselâm). Biri, Allah’dan korkanların üstünü Ali’dir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtımat-üz-Zehrâ’dır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin’dir.”

    Hazreti Ali: -Senin önünden nasıl girebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Sekiz Cennetten şöyle ses gelir: Ey Ebû Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel. Hepiniz, Cennete girin!”

    Hazreti Ebû Bekir -Senin önünden gidemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm: “Ben bir ağaca benzerim. Fâtıma bunun kökü, Ali, gövdesi, Hasan ve Hüseyin, meyvesidir.”buyurdu.

    Hazreti Ali: -Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Allahü teâlâ, Ebû Bekir’in bütün kusurlarını af etsin. Çünkü O, kızı Âişe’yi bana verdi. Hicrette bana yardımcı oldu. Bilâl-i Habeşî’yi, benim için alıp âzâd etti.”

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken, kendileri içeriden dinliyordu. Hazreti Ali’nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki: “Ey kardeşlerim Ebû Bekir ve Ali! ( radıyallahü anh ) artık içeri girin! Cebrâil aleyhisselâm gelip dedi ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir. Kıyâmete kadar birbirinizi övseniz, Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız” ikisi bir birine sarılıp, birlikte Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) huzûruna girdiler. Resûlullah efendimiz:

    - “Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin, ikinizi sevenlere de, yüzbinlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüzbinlerle lanet olsun!” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir Sıddîk dedi ki:

    “Yâ Resûlallah! Ben, Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem, Hazreti Ali de dedi ki: “Yâ Resûlallah! Ben de Ebû Bekir kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını kılıç ile bedeninden ayırırım. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): Ben, senin düşmanlarına Kevser havzından su vermem, buyurdu: Hazreti Ali de: Ben senin düşmanlarını sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.

    Hazreti Muâviye, Hazreti Ali Hakkında: “Hazreti Ali son derece âlîcenâb bir insandı. Sözün doğrusunu söyler, her davayı hakkaniyetle hallederdi. Ali ( radıyallahü anh ), ilim ve hikmetin feyyaz bir kaynağı idi. Kendisi dünyâ ziynetlerinden ve şatafatlarından nefret eder, gecenin karanlığında mescidin mihrabına gelir, düşünür, ibadet eder ve ağlardı. Dindar ve muttaki olanlara, fukara ve muhtaç olanlara yardımı severdi. Şeytan, dünyâ, hiçbir vakit onu aldatamadı,” demiştir.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Hazreti Ali’ye buyurdular ki: “Yâ Ali altıyüzbin koyun mu istersin, yahut altıyüzbin altın mı veyahut altıyüzbin nasîhat mı istersin?” Hazreti Ali dedi ki: “Altıyüzbin nasîhat isterim.” Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki: “Şu altı nasîhata uyarsan, altıyüzbin nasîhata uymuş olursun.”

    1. “Herkes nafilelerle meşgûl olurken, sen farzları ifâ et. Yani farzlardaki rükünleri, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları ifâ et!

    2. Herkes dünyâ ile meşgûl olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla. Yani din ile meşgûl ol, dine uygun yaşa, dine uygun kazan, dine uygun harca!

    3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgûl ol!

    4. Herkes, dünyâyı imâr ederken, sen dinini imâr et, zînetlendir.

    5. Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözetirken, sen Hakkın rızâsını gözet. Allahü teâlâya yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!

    6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!”

    Hazreti Ali Sıffîn harbine giderken, yolda susayan askeri için, su bulamayınca, birçoklarının kaldıramadığı bir taşı tek başına kaldırdı, altından leziz su çıktı. İçtiler, aldılar götürdüler. Ali ( radıyallahü anh ) o taşı yine yerine koydu. Bu hâdisenin geçtiği yerin yakınında bir kilise vardı. O kilisenin rahibi bu hali oradan gördü. Hemen aşağı inip, Hazreti Ali’nin huzûruna geldi. Sen Peygamber misin? diye sordu. “Hayır ben son Peygamber Muhammed bin Abdullah’ın ( aleyhisselâm ) halîfesiyim” buyurdu. Râhib elini ver ki müslüman olayım dedi. Ali ( radıyallahü anh ) elini uzattı. Rahib, Allahtan başkasının ibâdete hakkı olmadığına, Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Allahın Resûlü olduğuna ve senin de Resûlün vârisi olduğuna şehâdet ederim dedi. Ali ( radıyallahü anh ) rahibe: “Sen bu yaşa kadar kendi dinini yaşamışsın. Ne sebeple şimdi bizim dinimize girdin?” diye’sordu. Râhib: “Ey Emîr’ül-mü’minîn, bu kiliseyi, bu taşı kaldıran için yapmışlardır. Biz kitaplarımızda okuyoruz. Âlimlerimizden de duyduk ki, burada bir pınar vardır. Üzerinde bir taş vardır. O taşı Peygamber veya peygamber vârisi kaldırabilir. Senin bu taşı kaldırdığını görünce, arzuma kavuştum ve yıllardır beklediğim şeyi buldum” dedi. Emîr’ül-Mü’minîn bu sözü işitince ağladı. Gözlerinin yaşından sakalı ıslandı. Sonra: “Allahü teâlâ’ya hamd olsun ki, beni unutulmuşlardan değil, kitabında zikr edilenlerden eyledi?” buyurdu.

    Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) namaza durunca âlem altüst olsa haberi olmazdı. Derler ki: Bir harbde mübârek ayağına ok gelmiş, demir kısmı kemiğe işlemişti. Bu yüzden okun demirini çekemediler. Cerraha gösterdiler. Cerrah: “Sana aklı gideren, bayıltan ilaç vermeli ki ancak o zaman demir çekilir. Yoksa, bunun ağrısına tahammül edilemez” dedi. Emîr’ül-mü’minîn: “Bayıltıcı ilâca ne lüzum var, biraz sabredin, namaz vakti gelsin, namaza durunca çıkarın” buyurdu. Namaz vakti geldi. Hazreti Ali namaza başladı. Cerrah da Emîr Hazretlerinin mübârek ayağını yarıp demiri çıkardı. Yarayı sardı. Hazreti Ali, namazını bitirince cerraha: “Demiri çıkardın mı?” buyurdu. Cerrah: “Evet çıkardım,” dedi. Hazreti Ali: “Hiç farkına varmadım,” buyurdu. İbni Mülcem, Hazreti Ali’nin bu hâlini bildiği için, namaza giderken şehîd etmeği tercih etmişti.

    Allahü teâlâ, Hazreti Ali için güneşi iki kere batarken geri çevirmiştir. Birisi Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) zaman-ı şeriflerinde idi. Ümmü Seleme, Esma bint-i Ümeys, Câbir bin Abdullahi’l-Ensârî ve Ebû Saîdi’l-Hudrî ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiler. Peygamber efendimiz, huzûrlarında Hazreti Ali olduğu halde evlerinde idiler. Cebrâil (aleyhisselâm) vahy getirdi. Resûl-i Ekrem vahyin ağırlığından mübârek başını Hazreti Ali’nin dizine koydu. Güneş batıncaya kadar kaldıramadı. Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) namazını oturduğu yerde imâ ile kıldı. Resûl-i Ekrem’i rahatsız etmemek için yerinden kalkmadı. Sultan-ı Kâinat efendimiz vahyin ağırlığından kurtulunca: “Yâ Ali! İkindi namazını kıldın mı?” diye sordular. Hazreti Ali imâ ile kıldım, dedi. Habîbullah güneşe emir buyurdular. Güneş geriye dönerek dağın üzerinde durdu. Hazreti Ali namazını kıldı. Güneş tekrar yerine gitti. Esma bint-i Umeys ( radıyallahü anh ) diyor ki: “Güneş ikinci defa batarken testere sesi gibi bir ses işitildi.”

    Resûlullah’tan ( aleyhisselâm ) sonra Hazreti Ali Bâbil’e giderken Fırat nehrinden geçmek icab etti. İkindi namazı vakti idi. Beraberindekilerin, bir kısmı ile kendileri ikindi namazını kıldılar. Bir kısmı da hayvanlarını sudan geçirmeğe uğraştı. Güneş battı. Bunlar ikindi namazını kılamadılar. Hazreti Ali duâ buyurdu. Hak teâlâ güneşi geriye getirdi. Namazını kılmayanlar selâm verinceye kadar güneş kaldı. Sonra korkunç bir ses çıkararak battı. Hazreti Ali’nin Eshâbı korktular. Tesbih, tehlîl ve istiğfar ettiler.

    Birgün Eshâb-ı kiram Resûlullah’dan ( aleyhisselâm ) Hazreti Ali’yi çok sevmelerinin sebebini sordular. Server-i âlem: “Varın Ali’yi çağırın!” buyurdular. Eshâb-ı kiramdan birisi Hazreti Ali’yi çağırmaya gitti. Habîb-i Ekrem, Hazreti Ali gelmeden Eshâbına: “Ey Eshâbım! Siz birisine iyilik etseniz, o size karşılık olarak kötülük yapsa ne yaparsınız?”buyurdular. Eshâb-ı kiram: “Yine iyilik ederiz” dediler. Resûl-i Ekrem “O kimse yine size kötülük yaparsa ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı kiram: “Tekrar iyilik yaparız,” dediler. Resûl-i -Ekrem: “Tekrar size kötülükte bulunursa, ne yaparsınız?” buyurunca “Eshâb-ı kiram başlarını aşağı indirdiler, bir cevâb veremediler.

    Hazreti Ali geldi. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali’ye “Yâ Ali! Sen birisine iyilik etsen, o sana kötülük yapsa, sen ne yaparsın!” buyurdular. Hazreti Ali: “İyilik yaparım” dedi.

    Resûl-i Ekrem aynı soruyu yedi kere tekrarladı. Hazreti Ali hepsinde: “Yine iyilik yaparım,” diye cevap verdi. Sonra ilâve ederek “O kimseye ben iyilik yaptıkça, o bana hep kötülükte bulunsa yine ben ona iyilik yaparım” dedi. Bunun üzerine Eshâb-ı kiram: “Yâ Resûlallah! Hazreti Ali’yi çok sevmenizin sebebini anladık, bu sevgiye lâyık olduğunu gördük” dediler ve Hazreti Ali’ye duâ ettiler.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Fakirlikle öğünürüm” buyurdu. Hazreti Ali bu hadîs-i şerîfi Habîb-i Ekrem’den ( aleyhisselâm ) işitince dünyâya hiç kıymet vermedi. Çok fakîr oldu. Meselâ bugün eline bin altın geçse, bir tanesi ertesi güne kalsın demez, hepsini fakirlere dağıtırdı. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali’ye cömertlerin sultanı mânâsına,“Sultân-ül-Eshıyâ” buyurdular. Bir gün Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma’ya: “Evde yiyecek bir şey var mı, çok acıktım” buyurdu. Hazreti Fâtıma evde bir şey olmadığını, yalnız altı akçenin olduğunu söyleyerek: “Bu akçeler ile çarşıdan yiyecek al. Bir de Hasan, Hüseyin meyve istemişlerdi. Biraz da meyve alırsın” dedi. Hazreti Ali altı akçeyi alıp çarşıya çıktı. Yolda giderken bir kimsenin, bir Müslümanın yakasına yapışmış, ya hakkımı ver veya yürü mahkemeye gidelim dediğini, yakasını bırakmadığını gördü. Borçlu adam, bana birkaç gün daha müsâade et, diyorsa da yakasına yapışan: “Hayır ben de sıkıntıdayım, bir saat bile bekleyecek hâlde değilim” diyordu. Hazreti Ali bunların çekişmelerini görünce yanlarına vardı: “Münâkaşanız kaç para içindir?” buyurdu. “Altı akçedir” dediler. Hazreti Ali: (Kendi kendine) “Müslümanı bu sıkıntıdan kurturayım, nasılsa Hazreti Fâtıma’ya bir cevâb bulurum,” diye düşündü. Yanındaki altı akçeyi vererek, borçlu müslümanı sıkıntıdan kurtardı. Bir zaman Hazreti Fâtıma’ya ne söyliyeyim diye düşünceye daldı. Sonunda nasıl olsa Hazreti Fâtıma kadınların seyyidesi, Resûlullah’ın kızıdır, bir şey demez, diyerek eli boş eve döndü. Hazreti Hasan ve Hüseyin kapıya koştular. Babalarının meyve getireceğini ümid ediyorlardı. Babalarının ellerini boş görünce ağlamaya başladılar. Hazreti Fâtıma’ya: “Verdiğin altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım,” buyurdu. Hazreti Fâtıma: “Çok iyi yaptın, elhamdülillah, bir müslümanı hapisten kurtarmışsın. Hak teâlâ bize kâfidir,” dedi. Fakat, mübârek hâtır-ı şerifleri biraz mahzûn oldu. Hazreti Ali üzüntüsünü sezip, iki oğlunun da ağladıklarını görünce gönlünde bir kırıklık hissetti. Bu elem ile dışarı çıktı. “Bari gidip Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) mübârek yüzünü göreyim de, bu üzüntüden kurtulayım” diye düşündü. Zira Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) mübârek yüzüne bakan kimsenin her üzüntüsü gittiği gibi, kalbinde sürûr ve safa hâsıl olurdu. Bunun için Hazreti Ali, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) tesiri katı ve çabuk bir ilaç gibi olan mübârek ayaklarının tozuna yüz sürmeye gitti. Yolda bir kimse gördü. Elinde besili bir deve vardı. Hazreti Ali’ye: “Ey yiğit! Bu deveyi satıyorum, alır mısın?” dedi. Hazreti Ali “Şimdi param yoktur” dedi. O şahıs: “Sana veresiye veririm” dedi. Hazreti Ali “Kaça veriyorsun?” buyurdu. O şahıs “Yüz akçeye veririm”, dedi. Hazreti Ali “Kabûl ettim,” dedi. O şahıs da “Peki ben de kabûl ettim,” dedi. Deveyi, Hazreti Ali’ye teslim etti. Hazreti Ali deveyi almış, biraz gitmişti. Bir adama rastladı. Hazreti Ali’ye: “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Hazreti Ali “Evet satarım” buyurdu. O kimse: “Üçyüz akçeye bana verir misin?” dedi. Hazreti Ali: “Olur veririm,” dedi.

    Deveyi o şahsa sattı. Üçyüz akçeyi peşin alınca doğru çarşıya gitti. Yiyecek ve meyveler aldı. Evine girince çocuklar sevindiler. Babalarının getirdiği yiyecek ve meyveleri yemeğe koyuldular. Fatimat-üz-Zehrâ ( radıyallahü anha ) Hazreti Ali’den bu yiyecekleri nereden aldığını sordu. Hazreti Ali mes’eleyi anlattı. Yemeklerini yiyip Allahü teâlâ’ya hamd ü sena ettikten sonra Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma’ya: “Ben, Resûl-i Ekrem’in sohbetine gidiyorum” diyerek evden çıktı. Yolda Resûl-i Ekrem’e, yanında Eshâb-ı kiram oldukları hâlde, rastladı. Meğer Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ), Hazreti Ali ve Fâtıma’yı görmeğe geliyorlarmış.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Yâ Ali! Deveyi kimden alıp, kime sattın?” buyurdu. Hazreti Ali “Allah ve Resûlü bilir,” dedi. Resûl-i Ekrem: “Yâ Ali! Sana deveyi satan Cebrâil aleyhisselâm, satın alan da, İsrâfil aleyhisselâm idi. Deve de Cennet develerinden idi” O müslümanı sıkıntıdan kurtardığın için Hak teâlâ dünyâda bire elli hasene (sevâb)verdi. Âhirette vereceğinin hesabını ise kendisinden başka kimse bilmez” buyurdu.

    Hikmetli, ibretlerle dolu sözleri çoktur. Kalblere tesir eden kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır: Buyurdu ki: “Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.” “Dünya bir cifedir, leştir. Ondan birşey isteyen köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, beni yalnız mü’min sever ve bana yalnız münâfık buğz eder.”

    “İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp, hesapsız Cennete girmesinden daha hayırlıdır.”

    “Kul ümidini yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır.” “İnsanlar arasında, Allah’ı en iyi bilen, onu çok sevendir, tam ta’zîm, edendir.”

    “Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin hevasına uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alı kor. İkincisi ise âhireti unutturur.”

    “Takvâ, hataya devamı bırakmak, aldanmamaktır.”

    “Kalbler kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.”

    “İlimsiz yapılan ibâdette, anlayış vermiyen ilimde, tefekküre götürmiyen Kur’ân-ı kerîm okumakta hayır yoktur.”

    “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.”

    Vefâtında, son sözü “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” oldu.

    “Müslümanların hayırlısı, müslümanlara yardım eden ve faydalı olandır.”

    “İyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zira o, mukabilinde teşekkür edene yapılan iyilikten mîzânda daha ağır basar.”

    “Arkadaşlarımdan bir grup toplayıp kendilerine bir ziyâfet vermem, benim için bir köle azad etmekten daha sevimlidir.”

    “Kendinize Allah yolunda kardeşler edininiz. Çünkü onlar dünya için de, ahiret için de lâzımdır. Cehennem ehlinin “Artık bizim için, ne şefaatçiler, ne de candan bir dost yok.” (Şuarâ, 100-101) sözlerini işitmiyor musunuz? Hadîs-i şerîfte de şöyle gelmiştir: “Bir kul, Allah yolunda yeni bir kardeş edindi mi, Allahü teâlâ da Cennette onun için bir derece ihdas eder.”

    “İleride öyle zamanlar gelecek ki, kıtal ve zulümsüz hükümdârlık etmeğe yol bulunmayacak; çılgınlık ve cimrilik etmeden zengin olmak mümkün olmayacak; kişilerin arzularına uymadıkça da insanlarla sohbet etmek mümkün olmayacak. Bu zamana kim yetişecek olur da sohbet ve metanet gösterir ve kendisini korursa, Allahü teâlâ ona elli sıddîk sevâbı verir.”

    “Ahîr zamanda bir mü’min, halk arasında adını unutturmadıkça rahat edemeyecektir.” “Sizin hayırlılarınız, günahına gerçekten çok tövbe edenlerdir.”

    “Her kim kötüyü yasaklar, fâsıka kızar ve Allah’ın yasaklarının hududu çiğnendiği zaman öfkelenirse, Allahü teâlâ da o kulunun lehine öfkelenir.”

    “Öyle zamanlar gelecek ki münkeri inkâr edenlerin sayısı insanların onda birinden az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.”

    “Her fenâlıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.”

    “Hayra niyet edince acele et ki, nefsin seni yenip de caydırmasın.”

    “Dünya hayatı kimseye bâki değildir. Şiddeti de ni’meti de geçicidir.”

    “İki şey aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri de olmayacak şeyi istemek.”

    “Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.”

    “Danışmadan (istişâre etmeden) doğruya ulaşılamaz.”

    “Tembellik insanı vaktinden önce yıpratır.”

    “Öksüzü ağlatmak zulümdür.”

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) Üsûd-ül-gâbe, cild-4, sh. 91

    2) El-İsâbe, cild-2, sh. 506

    3) Târih-i Bağdâd, cild-1, sh. 133

    4) Tarîh-ül-hülefâ, sh. 166

    5) Tezkiret-ül-Huffâz, cild-1, sh. 10

    6) Hulâsatü Tezhib-il-Kemâl sh. 232

    7) Şecerât-üz-Zeheb cild-1, sh. 49

    8) Tabakât-ü İbnisa’d cild-3, sh. 11

    9) Tabakât-ül-Kurrâ Libnü’l-Cezerî, cild-1, sh. 546

    10) Tabakât-üş-Şirâzî sh. 41

    11) Tabakât-ül-Kurrâ li’z-Zeheb, cild-1, sh. 30

    12) El-İber cild-1, sh. 46

    13) En-nücûm-üz-zâhire, cild-1, sh. 119

    14) Tabakât-ül-huffâz, cild-1, sh. 5

    15) Ravzât-üs-safa cild-2, sh. 135

    16) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 61

    17) El-İstiâb cild-3, sh. 26

    18) Miftâh-un-necât sh. 48

    19) İzâlet-ül-hafâ cild-1, sh. 254

    20) Tam İlmihâl, Se’âdet-i Ebediyye sh. 984

    21) Eshâb-ı Kirâm sh. 311

    22) Savâik-ul-Muhrikâ sh. 115
  • Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek zevcelerinden. İsmi Aişe binti Ebû Bekir’dir. Yani Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’ın kızıdır. Annesi Ümmü Ruman binti Âmir İbni Uveymir’dir. Künyesi Ümmü Abdullah, lakabı Sıddîka, ünvanı Ümm-ül-mü’minîndir. Hazreti Âişe’nin çocuğu yoktu. Bunun için künyesi de yoktu. Araplarda künyeye çok ehemmiyet verilirdi. Bunun için Hazreti Aişe üzülürdü. Birgün Hazreti Peygambere bunu arz etmiş ve Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) de “Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr’i kendine evlâd edinirsin, Onun ismine izafeten de künye alırsın.” Bundan sonra Hazreti Aişe yeğeni Abdullah bin Zübeyr’e izafeten Ebû Abdullah diye künyelendi.

    Hazreti Aişe, Hicret’ten sekiz sene önce Mekke-i Mükerreme’de doğdu. (m. 614). 57 (m. 676) senesinin Ramazan ayının 17. Salı günü Medine-i Münevvere’de vefât etti. Namazını Medine vâlisi olan Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) kıldırdı. Vasıyyeti üzerine geceleyin Bâki’ Kabristanına defn edildi.

    Hazreti Aişe vâlidemiz küçük yaşta iken okuma-yazma öğrenmiş olup, çok zekî ve kabiliyetli idi. Her bir hâdise üzerine hemen bir şiir söylemesi onun zekâsına bir delîldir. Öğrendiği ve ezberlediği bir şeyi katiyyen unutmazdı. Çok akıllı, zekî, âlime, edibe ve afife ve sâliha idi. Hâfızası pek kuvvetli olduğu için, Eshâb-ı kiram, birçok şeyleri ondan sorup öğrenirdi. Âyet-i kerîme ile medh edildi.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) ikinci defa olarak, ellibeş yaşında iken, Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) kızı; Aişe ( radıyallahü anha ) ile evlendi. Bunu, Hadîce-i kübrânın vefâtından bir yıl sonra, Allahü teâlânın emri ile nikâh eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.

    Peygamberimizin Hazreti Aişe ile evlenmelerinde en önemli husûs nikâh akdinin Hazreti Peygamberin arzusuyla değil, Allahü teâlânın emri ile olmasıdır. Buhârî ve Müslim’in rivâyetlerinde ve Mevâhib-i Ledünniyye’de Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Aişe’ye şöyle buyurdu: “Seni üç gece rüyada gördüm. Bir melek ipek kumaşa sarmış (Bu senin hatunundur) dedi. Ben de yüzünü açtım ve “Eğer Allah tarafından ise Cenâb-ı Hak imza eylesin” dedim. Ya’nî eğer rüya rahmânî ise Allahü teâlâ müyesser kılsın demektir. Tirmizî’nin beyanına göre: Cebrâil (aleyhisselâm) Peygamberimize yeşil bir ipek içinde Hazreti Aişe’nin sûretini getirdi ve “Bu senin dünyâda ve âhirette hatunundur”buyurdu.

    Hazreti Aişe’nin bildirdiğine göre: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) hergün ya akşam ya sabah vakitlerinde Hazreti Ebû Bekir’in evine uğraması âdet-i şerifleri idi. (Müşrikler Dar’ün-Nedvede toplanmışlar, şeytan Necdli bir şeyh kılığında gelmiş; müşriklere Hazreti Peygamberi öldürmelerini tavsiye etmiş ve Hazreti Peygamberi ( aleyhisselâm ) öldürmek üzere karar almışlardı. Cebrâil (aleyhisselâm) bunu Hazreti Peygambere ( aleyhisselâm ) haber verdi ve hicretine Allahü teâlânın müsâde buyurduğunu bildirdi.) Hazreti Peygamber hicretine müsaade buyurulduğu gün; öğle vakti sıcakta hiç gelmediği bir saatte başını sarmış olduğu halde Hazreti Ebû Bekir’in evine geldi ve Hazreti Ebû Bekir’e Allahü teâlânın hicret için izin verdiğini ve Hazreti Ebû Bekir’in de kendisi ile beraber olacağını haber verdi. Bu haber üzerine Hazreti Ebû Bekir sevincinden ağladı. Hazreti Aişe o güne kadar sevincinden ağlayan hiç bir insan görmediğini söylemiştir.

    Yine Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman bizi ve kızlarını geride Mekke’de bırakmıştı. Medine’yi şereflendirince azadlı kölesi Zeyd bin Harise ile Ebû Râfi’i iki deve ve ihtiyâçları olabilecek şeyleri satın almak üzere 500 dirhem harçlıkla bize gönderdi. Hazreti Ebû Bekir de Abdullah bin Ureykıt’ı iki üç deve ile onların yanına katıp, hanımı Ümmü Rumân ve beni ve kız kardeşim Esmâ’yı develere bindirerek göndermesini, oğlu Abdullah bin Ebû Bekre mektûb yazarak emretti. “Hazreti Aişe, annesi Ümmü Rumân ve Resûlullahın kerîmelerinden Hazreti Zeyneb hariç diğerleri ile kâfile olarak yola çıktı. Kubeyd mevkiinde Hazreti Zeyd 500 dirhemle üç deve daha satın aldı. Kâfileye Talha bin Ubeydullah ( radıyallahü anh ) da katıldı. Mina mevkiinden Beyd’a denilen yere ulaştıkları zaman Hazreti Aişe’nin devesi kaçtı. Hazreti Aişe buyuruyor ki: “Devem kaçtı. Ben Mahfe’nin içindeydim. Annem de yanımdaydı. Annem “Eyvah kızcağızım, eyvah gelinciğim” diyerek çırpınıyordu. Allahü teâlâ devemize sükûnet verdi ve bizi kurtardı. Nihâyet Medine’ye geldik. Ben Hazreti Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte indim.” O zaman Mescid-i Nebevî ve etrâfındaki odalar yapılmıştı.

    Abdülhak-ı Dehlevî, (Cezb-ül-kulûb) kitabında, fârisî olarak diyor ki, (Mescid-i şerîf) yapılırken, Aişe ve Sevde ( radıyallahü anha ) için birer oda yapıldı. Sonra, ihtiyâç oldukça bir oda yapılarak, adedleri dokuz oldu. Odalar, Arab âdeti üzere, hurma dalından idi. Üstleri kıldan keçe ile örtülü idi. Kapılarında yalnız perde asılı idi. Odalar mescidin cenûb, şark ve şimâl taraflarında idi. Kerpiçden yapılmış olanı da vardı. Çoğunun kapısı mescide açılırdı. Tavanlarının yüksekliği, orta boylu insan boyundan bir karış fazla idi. Hazreti Fâtıma ile Hazreti Aişe’nin odaları arasında kapı vardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) vefâtından birkaç gün önce, Hazreti Ebû Bekir’den başka Eshâb odalarının mescide açılan kapılarını kapattırdı.

    Mekke’den gelen Resûlullahın ev halkı kendi odalarının önünde indi. Hazreti Âişe vâlidemiz Hazreti Ebû Bekir’in evinde bir müddet ikâmet buyurdular. Hazreti Ebû Bekir bir gün Resûlullaha “Yâ Resûlallah ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir?” diye sordu. Resûlullah “Mehirdir” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, Resûlullaha mehr parası gönderdi. Bunun üzerine Resûlullah Hazreti Âişe ile nikâhlarının vukû’ bulduğu Şevval ayı içerisinde evlendi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz buyuruyor ki: “Medine’ye hicret edip geldiğimiz zaman burası hastalığı bol olan bir yer idi. Bütün Eshâb-ı kiram hastalığa tutuldular. Bu hastalıktan ancak Resûlullah ( aleyhisselâm ) Allahü teâlânın korumasıyla kurtuldu.” Hazreti Âişe de hastalandı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Âişe’ye “Sende gördüğüm nedir” diye sorunca Hazreti Âişe “Anam Babam sana feda olsun yâ Resûlallah hummadır. Allah onu kahretsin” dedi. Peygamberimiz: “Hayır ona kötü söyleme. O, vazîfelidir, istersen sana bir duâ öğreteyim. Onu okuduğun zaman Allahü teâlâ onu senden giderir.” buyurdu. Hazreti Âişe, “Öğret, yâ Resûlallah” dedi. Hazreti Peygamber duâyı öğretince humma geçti. Hazreti Âişe vâlidemiz hasta yatarken babası Hazreti Ebû Bekir, Onu yanağından öptü: “Sevgili yavrucuğum nasılsın” diye halini sordu.

    Hazreti Âişe vâlidemiz Medine’de Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) gazâlarına katılmış diğer Sahâbî hâtunları gibi yaralıların tedâvisi ve onların bakımıyla meşgûl olmuş, büyük hizmetler görmüştür. Cephelerde eline kılıç alıp, çarpışmayı istemiş ise de Resûlullah ( aleyhisselâm ) buna müsâde buyurmamıştır. Meselâ Uhud günü Hazreti Peygamber ( aleyhisselâm ) yaralanmış, mübârek yüzü müşriklerin attığı taşla yaralanıp, kan içinde kalmıştı. Hazreti Fâtıma vâlidemiz, Resûlullahın mübârek yüzünü yıkamış, kan durmayınca yünden hasır yakmış ve külünü âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimizin mübârek yüzüne basarak, kanı durdurmuştu. Hazreti Âişe vâlidemiz de sırtında yiyecek ve içecek su taşıyarak Uhud’a gelmişti. Hazreti Âişe ve Ümmü Süleym kırba ile su taşıyorlar, Hamne ( radıyallahü anh ) ise susuzlara su veriyordu. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) diyor ki, “Uhud gazâsında müslümanlar bozulup, Resûlullahın yanından dağıldıkları zaman, Hazreti Âişe ile Ümmü Süleym bint-i Milhân’ı gördüm. Arkalarında kırbalarla koşa koşa su taşıyorlar, yaralıların ağızlarına boşaltıyorlardı. Kırbaları boşaldıkça koşarak gidiyor doldurunca koşarak geliyor yine yaralılara su veriyorlardı.” Kadınların Uhud Savaşına katılmasına müsaade edilmesinin sebebi yaralıları tedâvi için idi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz, Benî Mustalık (veya Müreysi) gazâsına da katılmıştı. Bu gazâda kendilerine yapılan iftira ile ilgili olarak Hazreti Âişe buyururdu ki: (Bana karşı yapılan iftiranın yalan olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi). Hatta bunu söyleyerek öğünürdü. Allahü teâlâ, nûr suresindeki onyedi âyeti göndererek, Âişe’ye iftira edenlerin Cehenneme gideceklerini bildirdi. Hazreti Âişe’nin izzeti ve şerefinin yüksekliği bu âyet-i kerîmelerle de anlaşıldı.

    Hazreti Âişe’ye iftira, Hicret’in beşinci yılında (Müreysi) gazvesinde olmuştu. Bu muharebeye (Beni mustalık) gazvesi de denir. Resûlullah, bu gazâya bin kişi ile gitmişti. Hazreti Âişe ile Ümmü Seleme’yi de götürmüştü. Ganîmete kavuşmak için, çok sayıda münâfık da gelmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) askerin önüne Hazreti Ömer’i koydu. Kanlı savaşdan sonra beşbin koyun ile onbin deve ve yediyüzden ziyade esîr alındı.

    Me’aric-ün-nübüvve de buyuruluyor ki: Resûlullah gazâya giderken, zevceleri arasında kur’a çekerdi. Hangisinin adı çıkarsa, onu birlikte götürürdü. Bu gazâya da Hazreti Âişe ile Hazreti Ümmü Seleme gitmişti. Hazreti Âişe buyuruyor ki, (Kadınların örtünmesi için âyet gelmişti. Bana bir çadır yapdılar. Çadırla deveye bindirirlerdi. Gazâdan dönüşde, Medine’ye yakın konmuşduk. Seher vakti göç sesleri işitildi. Abdest için, askerden uzaklaşmışdım. Hemen geldim. Gerdanlığımı bulamadım. Geri gittim. Aradım, buldum. Yerime gelince, askeri göremedim. Gitmişler. Beni çadırın içinde sanıp deveye yükletmişler. O zaman az yirdim. Zaîf idim. Ondört yaşında idim. Şaşırdım kaldım. Beni bulamayınca ararlar diyerek, oturup bekledim.

    Uyumuşum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Safvânın arkadan gelmesini emr eylemişti. Gelip beni uykuda görünce, bağırmış. Sesden uyandım. Onu görünce, yüzümü örttüm. Devesini çökdürdü. Uzaklaşarak, (Deveye bin) dedi. Bindim. Safvân yuları tuttu. Sıcak basınca, askere yetişdik. Önce münâfıklara rastladık. Çirkin şeyler söyleşdiler. Onları İbni Ebî Selûl kışkırtıyordu. Müslümanlardan Hassan bin Sabit ve Mistah da onlara uymuşdu. Medine’ye gelince, hasta oldum. İftira söylentileri her yere yayılmış. Benim haberim yokdu. Fakat, Resûlullah beni eskisi gibi aramıyor, hastalığımı da yoklamıyordu. Sebebini anlıyamıyordum. Bir gece, Mistah’ın annesi ile ihtiyâç için dışarı çıkdım. Etekleri ayağına sarılarak düşdü. Oğlu Mistah’a la’net etti. Niçin söğersin? dedim. Söylemedi. Birkaç kerre sordum. Ey Aişe! Onun ne söylediklerini işitmedin mi? dedi. Sordum, iftira sözlerini bana anlattı. Hastalığım hemen arttı. Ateşim yükseldi. Tepemden duman çıktı zannettim. Aklım gitti. Düşdüm. Aklım başıma gelince evime geldim. Babamın evine gitmek için Resûlullah’dan izin istedim, izin verdi. Ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Anneme sordum: “Yavrum hiç üzülme! Senin işin kolaydır. Güzel olan ve zevci tarafından çok sevilen her kadın için böyle şeyler söylerler” dedi. Şaşırdım. Böyle sözler acaba Resûlullahın mübârek kulağına da gitmiş midir? Babam da duymuş mudur diye üzüldüm. Çok ağladım. Babam başka odada Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Sesimi duymuş. Annemden sormuş. Annem de, dillerde dolaşan sözleri şimdi işitdi demiş. Babam da ağladı. Sonra yanıma gelip, “Yavrum sabret! Allahü teâlâdan ne âyet geleceğini bekleyelim” dedi. O gece, sabaha kadar uyumadım. Gözlerimin yaşı dinmedi.”

    Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ali ile Üsâmeyi ( radıyallahü anh ) çağırıp, “Bu işin sonu neye varacak?” dedi. Üsâme, (Yâ Resûlallah! Biz senin zevcenin yalnız iyi olduğunu biliriz) dedi. Hazret-i Ali de, (Yeryüzünde kadın çok. Allahü teâlâ sana yeryüzünü dar eylemedi. Aişe’yi, câriyesi olan Büreyde’den sor!) dedi. Ona soruldu. “Allaha yemîn ederim ki, onda bir ayb görmedim. Arada bir uyurdu. Koyun gelince, un ile hamur yapıp yerdi. Çok zaman onun yanında bulundum. Onda hiçbir ayb görmedim. Ağızlarda dolaşanlar doğru olsaydı, Allahü teâlâ, onu sana bildirirdi” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir gün evinde üzüntülü oturuyordu. Ömer-ül-Fârûk hazretleri geldi. Resûlullah, onun ne düşündüğünü sordu. “Yâ Resûlallah! İyi biliyorum ki münâfıklar yalan söylüyorlar. Allahü teâlâ, senin üzerine sinek kondurmuyor. Bir murdar yere konup da, sonra senin üstünü kirletmesin diye muhafaza ediyor. Seni az bir pislikden saklıyan Allah, pisliklerin en kötüsünden elbet saklar” dedi. Hazret-i Ömer’in bu sözü Resûlullahın hoşuna gitti. Mübârek yüzü güldü.

    Sonra, Hazret-i Osman’ı çağırdı. Ona da sordu. (Bu sözü münâfıkların yaydığından ve yalan olduğundan şübhem yoktur. Hepsi iftiradır. Allahü teâlâ, senin gölgeni yere düşürmüyor. Mübârek gölgenin bile pis bir yere düşmesini, yâhud habîs bir kişinin, o gölgeye basmasını önlüyor. Mübârek evine pislik sokmasını hoş görür mü?” dedi. Bu sözden de, mübârek kalbi ferahladı. Sonra Hazreti Ali’yi çağırıp sordu. O da, “Bu sözler yalandır, iftiradır. Münâfıkların uydurmasıdır. Sizinle nemâz kılıyorduk. Siz nemâz içinde iken mübârek na’lınızı çıkardınız. Size uyarak biz de çıkardık. “Na’lınlarınızı niçin çıkardınız” dediniz. Size uymak için dedik. Siz de, “Cebrâil aleyhisselâm geldi. Na’lında necâset bulaşığı olduğunu bana haber verdi. Onun için çıkardım” buyurmuşdunuz. Namaz içinde bile vahy ederek seni pislikden koruyan Allahü teâlâ, mübârek zevcelerinize böyle pislik yapılmasına izin verir mi? Böyle birşey olsaydı, bunu da hemen haber verirdi. Mübârek kalbin üzülmesin. Allahü teâlâ, vahy edip, mübârek zevcenizin pak olduğunu elbette size bildirir” dedi. Bu söz de, Resûlullâhı sevindirdi. Hemen Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk’în evine teşrîf buyurdu.

    Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) diyor ki: O gün ben durmadan ağlıyordum. Ensârdan bir hanım gelmiş o da ağlıyordu. Annem ve babam yanımda oturuyorlardı. Ansızın Resûlullah gelip selâm verdi. Yanımda oturdu. O zamandan beri yanıma hiç gelmemişti. Bir ay geçmişti. Hiç vahy inmemişdi. Resûlullah oturunca, Allahü teâlâya hamd ü sena eyledi. Şehâdet kelimesini okudu. Bana dönüp, “Ey Âişe, senin için bana şöyle söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi değil isen, Allahü teâlâ, yakında senin doğru olduğunu bildirir. Eğer bir günâh hâsıl oldu ise, tevbe istiğfar eyle! Allahü teâlâ, günâhına tövbe edenlerin tevbesini kabûl eder” buyurdu. Resûlullahın mübârek sesini işitince, ağlamakdan vazgeçdim. Babama dönüp, cevâb vermesini söyledim. “Vallahi bilmem ki, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) ne cevap vereyim. Bizim kavmimiz cahiliyet devrinde putperest idi. İnsan heykellerine tapınırlar, ibâdet etmesini bilmezlerdi. Hiç kimse bizim kadınlarımıza böyle birşey söyliyemezdi. Şimdi elhamdülillah kalblerimiz İslâm nûru ile parladı. Evimiz İslâm ışığı ile aydınlandı. Herkes bizim için böyle söylüyorlar. Ben, Resûlullaha ne diyeyim?” dedi. Sonra anneme döndüm. Sen cevâb ver, dedim. O da, “Ben şaşırdım kaldım. Ne söyliyeceğimi bilmiyorum. Sen söyle” dedi. Sonra, ben söze başladım. Dedim ki: “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, mübârek kulağınıza gelmiş olan lâfların hepsi yalandır. Eğer onlara inanmış iseniz, temiz olduğumu ne kadar söylesem, bana inanmazsınız. Allahü teâlâ biliyor ki, benim birşeyden haberim yokdur. Yapmadığım birşeye evet dersem, kendime iftira etmiş olurum. Vallahi başka diyeceğim yokdur. Yalnız Yûsuf aleyhisselâmın dediğini derim ki, “Sabr etmek iyidir. Onların söyledikleri şey için, Allahü teâlâdan yardım beklerim.” Şaşkınlığımdan, Ya’kûb “aleyhisselâm” diyeceğim yerde, Yûsuf “aleyhisselâm” dedim. Sonra yüzümü çevirip dayandım. Rabbimin beni temize çıkaracağını, Allah hakkı için hep bekliyordum. Çünkü, kendimden emîndim. Suçum yokdu. Fakat, Allahü teâlânın benim için âyet-i kerîme göndereceğini sanmıyordum. Kıyâmete kadar her yerde, benim için âyet-i kerîme okunacağını aklıma sığdıramıyordum. Allahü teâlânın büyüklüğünü ve kendi aşağılığımı bildiğim için, benim için, âyet-i kerîme göndereceğini hiç ümîd etmiyordum. Yalnız günahsız olduğumu, kalbimin temizliğini Peygamberine rü’yâda bildirir veya kalb-i şerîfine ilham eder diyordum. Allah hakkı için doğru söylüyorum ki, Resûlullah, oturduğu yerden daha kalkmamışdı ve kimse odadan dışarı çıkmamışdı. Mübârek yüzünde vahy alâmetleri göründü. Oturanların hepsi, vahy geldiğini anladı. Babam bu hâli görünce, deriden bir yastık vardı. Yastığı Resûlullahın mübârek başının altına koydu. Bir yemeni çarşaf ile üzerini örtdü. Vahy gelmesi bitince, mübârek yüzünden örtüyü kaldırdı. Gül ile kırmızı yüzünden, inci gibi parlıyan terleri, mübârek elleri ile sildi. Gülümsiyerek “Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allahü teâlâ, seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şâhid oldu” buyurdu. Babam hemen “Kalk yâ kızım! Resûlullaha çabuk teşekkür et!” dedi. Ben de, “vallahi kalkmam, Allahü teâlâdan başkasına şükr etmem! Çünkü, Rabbim benim için âyet-i kerîme indirdi” dedim. Sonra Resûlullah, “sallallahü aleyhi ve sellem”, Nûr sûresinin onbirinci âyetinden başlı yarak, on âyet-i kerîme okudu. Babam hemen kalkıp başımı öpdü.

    Âişe ( radıyallahü anha ) hakkında bu âyet-i kerîme gelmeden önce, Hz Ebû Eyyûb Hâlidin zevcesi, “Âişe için ağızlarda dolaşan sözlere ne dersin?” diyerek, Hazreti Hâlidden sormuş. Hazreti Hâlid de, “Allah için, bu sözler yalandır. Sen bana karşı böyle kötülük yapar mısın?” demiş. “Hâşâ yapmam” deyince, Hazreti Hâlid de “Âişe, dîni bizden daha bütün iken, Resûlullaha karşı böyle şey yapmış olabilir mi? Biz böyle söylemedik. Bu sözler büyük iftiradır” demiş. Hak teâlâ da, Hazreti Hâlidin tam bu sözü gibi âyet-i kerîme göndermişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hemen Eshâbını mescide topladı. Gelen âyet-i kerîmeleri okudu. Âyet-i kerîmenin bereketi ile, mü’minlerin kalblerindeki şübheler kalkdı. Mistah, Hazreti Ebû Bekir’in akrabası idi. Fakîr idi. Hazreti Ebû Bekir, onun geçinmesine yardım ederdi. Mistâh, bu işte münâfıklarla bir olunca, ona yardım etmemeğe yemîn etdi. Bunun üzerine, Allahü teâlâ, Nûr sûresinin yirmiikinci âyetini gönderdi. Ebû Bekir Sıddîk, bu âyet-i kerîmeyi işitince, “Allahü teâlânın beni afv etmesini severim” dedi. Mistah’a eskisi gibi yardım etdi. Hazreti Âişenin temiz olduğunu bildiren âyet-i kerîmeler gelince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu sözleri söyliyenlere “Kazf haddi vurulmasını emr buyurdu. Dört kişiye seksen değnek vurdular. Birisi kadın idi ve Resûlullahın baldızı idi. (Me’âric) kitabının yazısı temam oldu.

    Hazreti Âişe için gelen onyedi âyet-i kerîmeden birincisinin tefsîrini (Mevâkib tefsîri) şöyle bildiriyor: “Âişe “radıyallahü anhâ” ya iftira edenler, sizden birkaç kişidir. Siz bu iftirayı kendiniz için kötülük sanmayın! Bu sizin için hayırlıdır. (Bu iftira sebebi ile çok sevâb kazandınız. Onların yalanı meydâna çıkdığından, sizin şânınız, şerefiniz artdı. Âyet-i kerîme, sizin temiz olduğunuzu bildirdi: “O iftira edenlerden her biri için kazandıkları günâh kadar cezalar vardır. Büyük iftirayı icâd edip, çok çirkin şeyi söyliyenlere dünyâda ve âhiretde büyük azâb vardır” Bunlara had vuruldukdan sonra, Abdullah bin Ebî Selûl hakîr, zelîl oldu. Hassan, ölünceye kadar kör oldu. Mistah’ın eli çolak oldu. Onikinci âyet-i kerîmede, “Bu iftirayı işitince, mü’min erkek ve kadınlar, kendi ailelerine iyi gözle bakmalı. Bu, meydânda bir yalan ve iftiradır demelidirler”, ondokuzuncu âyet-i kerîmede, Mü’minlerin kötü olarak anılmasını sevenlere, dünyâda ve âhiretde acı azâblar vardır ve yirmialtıncı âyet-i kerîmede “Habîs söz söylemek, habîs adamlara lâyıkdır. Habîs adamlara, habîs kelâm yakışır” buyuruldu. Resûlullah ve Hazreti Âişe ve Safvân (r.anhüm) o alçakların söylediklerinden uzakdırlar. Onlar için afv, mağfiret ve Cennetde ni’metler vardır.

    Görülüyor ki, Hazreti Âişe’ye iftira edenlere, Allahü teâlâ, alçak demekdedir. Onlara çok acı azâblar vereceğini bildirmektedir. (Hasâis-ul-habîb) kitabında diyor ki, Resûlullahın mübârek zevcelerinden birini (Kazf) edenin, kötüleyenin kâfir olduğuna ve tevbesinin kabûl olmıyacağına, Abdullah İbni Abbâs hazretleri fetvâ vermiştir. Hele, Hazreti Âişe’ye kötü demek, Kur’ân-ı kerîmi inkâr etmek olur. Bunun küfr olduğu sözbirliği ile bildirilmişdir. Eshâb-ı kiramdan birinin annesine kötü diyenin cezası da, kazf cezasının iki katıdır.

    Hazreti Âişe buyurdu ki: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ilk hastalığı Hazreti Meymûne’nin evinde oldu. O gün Resûlullahın Hazreti Meymûne’ye uğradığı gündü. Burada Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hastalığı arttı. Diğer ezvâc-ı tahirât gelerek Resûlullahın hizmetine koyuldular. Peygamberimiz de “Ey benim zevcelerim ma’zûr görün takatim yoktur ki evlerinizi dolaşayım. İzin verirseniz Âişe’nin evine gideyim, bana orada hizmet edersiniz.” buyurmuşlardı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Abbas ve Hazreti Ali’nin omuzlarına dayanıp Hazreti Âişe’nin odasına gitdi. Giderken mübârek ayakları yeri sürüyordu. Gelip döşeğe yattı. Bu odada 11 (m. 632) senesinde Rebî’ûl evvel ayının onikinci Pazartesi günü Öğleden önce mübârek başı Hazreti Âişe vâlidemizin göğsünde olduğu halde vefât etti. Vefât ettiği yere; Hazreti Âişe’nin odasına defn edildi.

    Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra da Eshâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvan” Hazreti Âişe vâlidemize Ümm-ül-mü’minîn; mü’minlerin annesi olarak hürmetleri, ikramları ve izzetleri çok fazla idi. Hatta bu husûsta Hazreti Ömer ( radıyallahü anh ) bunda o derece ileri gitti ki, Hazreti Âişe: “Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Ömer bana çok iyilik etti. Yâ Rabbi bundan böyle beni Onun ihsân ve iyilikleri için ayakta tutma” buyurdu. Hazreti Âişe vâlidemiz Resûlullahın; kabr-i şerîfi yanında kendisi için ayırmış olduğu yeri Hazreti Ömer’e ( radıyallahü anh ) verdi. Hz Ömer buraya defn edildi.

    Hazreti Âişe vâlidemiz Hazreti Osman zamanında da dîn-i İslâmı öğretmekle meşgûl oldu. Osman ( radıyallahü anh ) hilafetinin son zamanlarında Kûfe ve Mısır’da isyancılar Medine’ye yürüdüler ve Hazreti Osman’ı şehîd etdiler. Hazreti Ali, halife olunca, katilleri arayıp kısas yapmak için gecikdirmeği uygun gördü. Eşkiya ise, bundan yüz buldu. Taşkınlığa devam etdiler. Hazreti Osmanı söğüp, kendilerini haklı gösteren sözleri her tarafa yaymağa başladılar. Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Talha, Zübeyr, Nu’mân bin Beşîr, Ka’b bin Acre ve başkaları bu hâle çok üzüldüler’, “İşin sonunun böyle olacağını bilseydik, Hazreti Osmanı, eşkiyaya karşı korurduk” dediler. Katiller, bunu haber alınca, bu sahâbîleri de şehîd etmeğe karar verdiler. Bunlar da Mekke-i mükerremeye gitdiler. Hac etmek için Mekkeye gelmiş olan Hazreti Âişeye anlatıp ona sığındılar. “Halîfe, fitneyi basdırıncaya kadar, eşkiyaya yüz veriyor. Onlar da şımararak düşmanlıklarını, işkencelerini artdırıyorlar. Kısas yapılmadıkça ve zâlimlerin cezası verilmedikçe, kan dökmenin önüne geçilemiyecekdir” dediler. Hazreti Âişe de, “Bu şakîler Medînede kaldıkça ve Emîrü’l-mü’minînin etrâfını sardıkça, sizin Medîneye gitmeniz doğru olmaz. Şimdilik emîn bir yere gidiniz işin sonunu bekleyiniz. Hazreti Alî’yi bu eşkiyanın elinden kurtarmak için uzakdan yardım ediniz, ilk fırsatda, halîfeyi aranıza alıp eşkiyâ üzerine yürüyünüz. Katilleri yakalayıp kısas yapmak kolay olur. Böylece kıyâmete kadar, zâlimlere ders vermiş olursunuz! Bu iş şimdi kolay değildir. Acele etmeyiniz” buyurdu. Eshâb-ı kiram, Hazreti Âişe’nin sözlerini beğendiler, İslâm askerlerinin toplanma yerleri olan Irak ve Basra taraflarına gitmeği uygun gördüler. Hazreti Âişeye “Fitne kalkıp, ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizi himâye et! Sen Müslümanların annesisin ve Resûlullahın muhterem zevcesisin. Ona herkesden daha yakın ve daha sevgilisin. Seni herkes saydığı için, eşkiyâ sana yaklaşamaz. Bizimle beraber bulun! Bize kuvvet ol!” diye yalvardılar. Hazreti Âişe, müslimânların rahat etmesi için ve Resûlullahın Eshâbını korumak için, onlarla birlikde Basra’ya hareket etdi. Halîfenin etrâfını sarmış olan ve birçok işlere karışmakda olan katiller, bu haberi Hazreti Alîye başka türlü anlatdılar. Halîfeyi de Basra’ya gitmeğe zorladılar. İmâm-ı Hasen ve İmâm-ı Hüseyin ve Abdullah bin Ca’fer Tayyar ve Abdullah bin Abbâs gibi Sahâbîler, halîfeye acele etmemesini, münâfıkların sözüne aldanmamasını söylediler ise de, eşkiyâ ağır basarak, Emîr hazretlerini Basra’ya götürdüler. Önce Ka’ka’ adında birini gönderip, Hazreti Âişe’nin yanında bulunanların düşüncelerini sordu. Sulh ve fitneyi önlemek istediklerini, bunun için de, önce katillerin yakalanması lâzım geldiğini söylediler. Halife, bu isteklerini uygun buldu. Her iki tarafdaki Müslümanlar sevindiler. Üç gün sonra birleşmek için anlaşdılar. Buluşma saati yaklaşınca, katiller haber aldı. Şaşkına döndüler. Başkanları olan Abdullah bin Sebe’ yahûdisinin etrâfında toplandılar. Bunun çâresini sordular. Son çaremiz bu gece halîfenin askerlerine hücum ediniz ve hemen halifeye gidip “Âişe’nin yanındakiler sözlerinde durmadı. Baskına uğradık” deyiniz. Bir süvari birliği ile de, karşı tarafa saldırdılar. Birkaç gün evvel gönderdikleri ajanlar da, karşı tarafdan imiş gibi “Halife sözünde durmadı. Baskına uğradık” diye bağırdılar. Böylece harb başladı. Deve vak’ası böyle patlak verdi.

    Deve vak’ası sonunda Hazreti Ali Hazreti Âişe’ye izzet ve ikramda bulunmuş ve kendisini Medine-i Münevvere’ye göndermiştir. Hazreti Âişe’nin ( radıyallahü anha ) Deve vak’asına çıkması, harb etmek için olmayıp ıslâh etmek, fitneyi basdırmak içindi.

    Hazreti Âişe mü’minlerin annesidir ve Resûlullahın zevcesidir. Hazreti Ali’nin de annesi makamında olduğu, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir. İctihâdı Hazreti Ali’nin ictihâdına uymadı. Hazreti Âişe; Hazreti Ali’yi çok severdi. Çünkü (Ali’yi sevmek imândandır) hadîs-i şerîfini, Hazreti Âişe haber verdi. Böylece, onu sevdiğini ve herkesin de sevmesi lâzım geldiğini bildirdi. Hazreti Ali şehîd edilince pek çok ağladı ve üzüldü.

    Seyyid Ahmed bin Ali Rıfâî buyuruyor ki “Eshâb-ı kiram “aleyhimürrıdvân” arasında olan olaylar üzerine aşırı konuşmak fikir yürütmek, hiç caiz değildir. Her müslüman, Eshâb hakkında, dilini tutmalı, o büyüklerin hep iyiliklerini söyleyip, hepsini sevmeli övmelidir. Çünkü onlar birbirlerini severlerdi.”

    Hazreti Âişe müctehid idi. Bütün İslâm ilimlerinde çok büyük derecesi vardı. Bilhassa; kadınlara mahsûs hallere dair fıkhî hükümler kendisinden sorulurdu. Çünkü Hazreti Âişe hem mü’minlerin annesi, hem de dinlerini öğrenecekleri bir müftî müctehide idi. Âyet-i kerîme ile medh ve sena olundu. Âlim, edîb, çok akıllı ve üstâd idi. Çok fasîh ve belîğ konuşurdu.

    Âişe-i Sıddîka hazretlerinin fazîletleri, üstünlükleri, sayılamıyacak kadar çokdur. Eshâb-ı kirama fetvâ verirdi. Âlimlerin çoğuna göre, fıkh bilgilerinin dörtde birini Hazreti Âişe haber vermiştir. Hadîs-i şerîfde (Dîninizin üçde birini Humeyrâdan öğreniniz!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Aişeyi çok sevdiği için, ona (Humeyrâ) derdi. Eshâb-ı kiramdan ve Tabiînden çok kimse, Hazreti Âişeden işitdikleri hadîs-i şerîfleri haber vermişlerdir. Urvetübni Zübeyr hazretleri buyuruyor ki “Kur’ân-ı kerîmin ma’nâlarını ve halâl ve haramları ve Arab şiirlerini ve neseb ilmini Hazreti Âişe’den daha çok bilen kimse görmedim.”

    Eshâb-ı kiram, hediyyelerini, Resûlullaha, Âişe’nin evinde getirip, böylece sevgisini kazanmağa yarışırlardı. Zevceler, iki grup idi. Âişe tarafında Hafsa, Safiyye, Sevde vardı. İkincisi, Ümm-i Seleme ve ötekiler idi. Bunlar, Ümm-i Seleme’yi Resûlullaha gönderip (Eshâbına emr buyur. Hediyye getirmek isteyen, hangi zevce yanında iseniz, oraya getirsin!) dediklerinde, Resûlullah buyurdu ki, “Beni, Âişe hakkında incitmeyiniz! Cebrâil “aleyhisselâm” bana, yalnız Aişenin yanında iken geldi.” Ümm-i Seleme, dediğine pişman olup, tevbe ve afv diledi. Fakat zevceler, Hazreti Fâtıma ( radıyallahü anha ) ile de haber gönderdiler. Cevabında “Ey kızım, benim sevdiğimi, sen sevmez misin?” buyurdu. Fâtıma “Elbet severim” dedi. Cevâbında “O hâlde, Âişe’yi sev!” buyurdu. Âişe ( radıyallahü anha ) buyurdu ki, Resûlullahın zevceleri arasında, Hadîceye ( radıyallahü anha ) gayret etdiğim gibi başkasına gıbta etmedim. Hâlbuki, onu görmemişdim. Çünkü, ölmüş olduğu hâlde, onun adını çok söylüyordu. Ne vakt bir koyun kesip dağıtsa mutlaka bir parçasını da Hadîce’nin akrabasına yollardı. Bunu görünce, bir defa (Allahü teâlâ, sana, sanki Hadîce’den başka kadın vermedi mi, hep onu söylüyorsun) dedim. “Evet, başka kadınlarım oldu. Fakat, o şöyle idi, böyle idi ve ondan çocuklarım oldu” buyurdu.

    Tirmüzî’de Mûsâ bin Talha diyor ki, Hazreti Âişe’den daha fasîh, düzgün konuşanı görmedim. Resûlullahı medh eden şu iki beyt Hazreti Âişe’nindir:

    Ve lev semi’û ehl-ü Mısre evsâfe haddihî,
    Lemâ bezelû fî sevmi Yûsufe min nakdin.

    Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû,
    Le âserne bilkat’il-kulûbi alel eydi.

    Mısırdakiler, onun yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı. Yûsuf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Ya’nî, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüliyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi (de acısını duymazlardı).

    Hazreti Âişe’nin şân ve şereflerinden birisi de Resûlullahın sevgilisi olmasıdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onu çok severdi. Resûlullaha en çok kimi seviyorsun denildikde, (Aişeyi) buyurdu. Erkeklerden kimi? dediler. “Âişenin babasını” buyurdu. Ya’nî en çok Hazreti Ebû Bekir’i sevdiğini bildirdi. Hazreti Âişe’ye sordular ki, Resûlullah en çok kimi severdi. Fâtıma’yı severdi dedi. Erkeklerden en çok kimi severdi dediler. Fâtıma’hın zevcini buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hazreti Aişe’yi, çocukları arasında Hazreti Fâtıma’yı, Ehl-i beyti arasında, Hazreti Ali’yi, Eshâbı arasında ise, Hazreti Ebû Bekir’i en çok severdi. Hazreti Âişe buyuruyor ki, (Birgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik iğriyordum. Mübârek yüzüne bakdım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaşdırıyordu. Şaşa kaldım. Bana doğru bakdı. “Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzünüzdeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnınızdaki ter danelerinin saçdıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını öpdü ve“Yâ Aişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim” buyurdu. Ya’nî, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çokdur, dedi. Hazreti Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullahı severek onun cemâlini anlıyarak gördüğü için aferin ve takdîr olmaktadır. Beyt:

    Ne iyi o gözler ki, güzele bakmakdadır.
    Ne tâli’li o kalb ki, onun için yanmaktadır!

    Tabiînin büyüklerinden olan imâm-ı Mesrûk, Hazreti Âişe’den gelen bir haberi bildirirken (Resûlullahın sevgilisi ve Ebû Bekir Sıddîkın kerîmesi olan Hazreti Sıddîka buyuruyor ki) diyerek söze başlardı. Bazan da (Allahü teâlânın ve göklerde olanların sevdiklerinin sevgilisi diyor ki) derdi. Âişe ( radıyallahü anha ) kendisinin, ezvâc-ı tâhiratın hepsinden daha üstün olduğunu söyliyerek, Allahü teâlânın ni’metlerini sayar, öğünürdü:

    Bunlardan da bazıları şunlardır:

    1- “Resûlullah beni istemeden önce, Cebrâil aleyhisselâm, benim resmimi getirip gösterdi ve bu senin zevcendir dedi.” derdi.

    2- “Resûlullah gece namazı kılıyordu. Ben yanında yatmış idim. Bu hâl yalnız bana mahsûsdu (di yerek öğünürdü). Secdede, mübârek elleri ayaklarıma değince, ayaklarımı çekerdim.”

    3- “Resûlullahın zevceleri içinde, benden başka koca görmeden Resûlullah ile evlenen olmamıştır.”

    4- “Ezvâc-ı Tâhirât içerisinde, yalnız benim yanımda iken vahiy geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bazı zev celerine, “Âişe’yi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki, onun yatağında iken bana vahy gelmekdedir” buyurmuşdu.

    5- “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zevceleri arasında benden başka hiçbirinin hem babası, hem de annesi hicret etmiş değildir.”

    6- “Allahü teâlâ benim hakkımda Beraat âyetini nâzil eyledi”

    7- “Resûlullah vefât ederken mübârek başları benim göğsümde idi.”

    8- “Resûlullah benim evimde vefât buyurdu.”

    9- “Benim odam Resûlullahın türbesi olmuştur.”

    Hazreti Âişe vâlidemiz Resûlullahın rızasına kavuşmak için gecesini gündüzüne katardı. O’nu ( aleyhisselâm ) birazcık üzgün görse teselli etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Hatta Resûlullahın akrabalarını da gözetir, onlara karşı da her türlü iyiliği yapardı. Âişe ( radıyallahü anha ) buyuruyor ki, günde ikinci defa yemek yiyordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) görünce, “Yâ Âişe! Yalnız mi’deni doyurmak sana her işden daha tatlı mı geliyor? Günde iki kere yimek de isrâfdandır. Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez” buyurdu. Hadimi merhum, burayı şöyle açıklıyor (Resûlullah ( aleyhisselâm ) Âişe’nin ( radıyallahü anha ) ikinci yemeği, acıkmadan yediğini anlayarak böyle buyurmuşdu. Yoksa, keffâretler için, günde iki kere yidirmek lâzım olduğu meydandadır.)

    Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Âişe’ye yemek yiyip yemediğini sordular. “Hiç bir zaman doyasıya yemedim” buyurdular ve ağladılar. Dâima oruç tutarlardı. Teheccüd namazını hiç terk etmezlerdi. Çoğu zaman Hazreti Peygamberle ( aleyhisselâm ) kılarlardı. (Tirmizî-Zühd)

    Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) efendimizden 2210 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Eshâb ve Tâbiîn’den birçokları hadîs-i şerîf nakletmişlerdir. Hazreti Âişe’nin ilmini en ziyade neşreden hemşiresi Esma’nın oğlu Urve İbn-üz-Zübeyr ve birâder-zâdesi Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir’dir. Ahmed İbn-i Hanbel, (Müsnet)’inde Hazreti Âişe’nin hadîslerini (253) sahife içinde toplamıştır. Sahih hadîs kitapları Hazreti Âişe’nin fetvâları ile doludur. Dîni mes’elelerin hallinde, önce Kur’ân-ı kerîm’e sonra hadîs-i şeriflere başvurur, daha sonra da nasslardan (âyet ve hadîs) çıkan ahkâma kıyas ederek ictihâd ederlerdi.

    O devrin belli başlı âlimlerinden ve fukahâ-i seb’adan biridir. (Fukahâ-i Seb’a) yedi fıkıh âlimi demektir ki, bunlar. Hazreti Ömer, Hazreti Ali, İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ), Zeyd bin Sabit ( radıyallahü anh ), Hazreti Âişe, Abdullah İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) ve Abdullah İbn-i Ömer ( radıyallahü anh )’dır.

    Fıkıh ve ictihâdda, görüşü, keskin ve kuvvetli idi. Fıkıh ilminin kurucularındandır. İslâm Dininde pek yüksek makam sahibi olup, hadîs ve fıkıh âlimlerince takdîr ve sitayişle anılanların başında gelmektedir.

    Tabiînden Mesrûk’a soruldu “Hazreti Âişe Ferâiz ilminden bir şeyler bilir miydi.” Buyurdu ki: “Allaha yemîn ederim ki, Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden bir çoğu gelir Hazreti Âişe’den ferâize âit şeyler sorar ve öğrenirlerdi.”

    İmâm-ı Zührî: “Eğer zamanının bütün âlimleri ve Peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi, bir araya toplansa, Hazreti Âişe’nin ilmi yine çok olurdu.” buyururdu.

    Ebû Mûs’el Eş’arî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bizler (Eshâb-ı kiram) müşkül bir mesele ile karşılaşınca gider Hazreti Aişe’ye sorardık. Hazreti Âişe’nin ilmi pek çoktu.”

    Urve bin Zübeyr: “Ne fıkıhda ne tıbda, ne şiirde Hazreti Âişe’den daha çok ilmi bulunan kimse yoktu” buyurmuştur.

    Abdurrahmân bin Avf ( radıyallahü anh ) hazretlerinin oğlu Ebû Seleme: “Sünnet-i Resûlullahı Hazreti Âişe’den daha iyi bilen dinde tebahhür etmiş (derya gibi geniş ilme sâbib olmuş), âyet-i kerîmelere vâkıf ve sebeb-i nüzûllerini bilen, ferâiz ilminde mahir olan bir kimseyi görmedim” buyurmuştur.

    Atâ bin Ebî Rebâh “Hazreti Âişe Eshâb içinde en çok fıkıh bilen, isâbet-i rey bakımından en ileri gelen bir kimse idi” buyurmuştur.

    Hazreti Âişe vâlidemiz bütün İslâm ilimlerine vâkıf, müctehid, edîb, zühd ve verâ sahibi çok cömerd bir zevce-i Resûlullahı idi. Onun vefâtında bütün müslümanlar ağladı. Çünkü O Ümm-ül-Mü’minîn idi.

    Hazreti Aişe ( radıyallahü anha ) hakkında bir çok hadîs-i şerîfler vardır. Bunlardan biri imâm Münâvî’nin Ebî Şeybe’den bildirdiği “Âişe cennetde de benim zevcemdir.” Hadîs-i şerifleridir. Râmuz-ül-ehâdis’de kendisine hitaben buyurulduğu bildirilen, hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:

    “Ey Âişe hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? Kıyâmet gününde Allah katında en kötü insan, şerrinden kaçarak insanların terk ettiği kimsedir.”

    “Ey Âişe, Allah kullarına lütf ile muâmele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever.”

    “Ey Âişe, yumuşak ol; zira Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse onlara rıfk (yumuşaklık) kapısını gösterir.”

    “Ey Âişe bilmez misin; kul secde ettiği zaman, Allahü teâlâ onun secde yerini yedi kat yerin sonuna kadar tertemiz kılar.”

    “Ey Âişe, sana birisi istemeden, birşey verirse, kabûl et; çünkü o, Allahü teâlânın sana gönderdiği bir rızıktır.”

    Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) bir gün Resûlullah efendimize, “Şehîdlerin derecesine yükselen olur mu?” diye sorunca; “Her gün yirmi kerre ölümü düşünen kimse, şehîdlerin derecesini bulur.” buyurmuşlardır.

    “Ey Âişe! Geceleri şu dört şeyi yapmadan uyuma!”

    1. Kur’ân-ı kerîm hatim etmeden,

    2. Benim ve diğer peygamberlerin şefaatlerine kavuşmadan,

    3. Mü’minleri kendinden hoşnud etmeden,

    4. Hac etmeden!”

    Bunları söyledikten sonra namaza durdu. Namazını bitirip de yanıma geldiğinde, kendilerine dedim ki:

    - Ey iki cihanın güneşi olan Efendim! Annem, babam, canım sana feda olsun; Bana dört şeyi yapmamı emrediyorsun. Ben bunları bu kısa müddet içinde nasıl yapabilirim?

    Tebessüm ederek buyurdular ki: “Yâ Âişe! Ondan kolay ne var? Üç İhlâs-ı şerîfi ve bir Fâtiha sûresini okursan, Kur’ân-ı kerîmi hatmetmiş; bana ve diğer peygamberlere salevât getirirsen, şefaatımıza kavuşmuş; önce mü’minlerin ve sonra da kendi affını dilersen, mü’minleri kendinden hoşnud etmiş; (Sübhânallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehül mülkü velehülhamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir) tesbihini okursan hac etmiş sayılırsın!” Tabiînden gençler Hazreti Âişe’ye geldiler ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ahlâkını sordular. Buyurdu ki: “O’nun ahlâkı Kur’ân idi. Kur’ân-ı kerîmin hoş gördüğünü kabûl edip râzı olurdu. Hoş görmediğini kendisi de hoş görmez ve kaçınırdı.”

    “Resûlullah ( aleyhisselâm ) iki şey arasında muhayyer kılındığı zaman, o iki işin en kolayını alırdı -günâh olmadıkça- günah olduğu zaman, ondan herkesten çok uzaklaşırdı. Hiç bir zaman Allah’ın Resûlü ( aleyhisselâm ) kendi nefsi için intikam almaya kalkışmamıştır. Yalnız Allah’ın emri çiğnendiği zaman müstesna.”

    “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yatağı, içi hurma lifi dolu deri idi”

    “Peygamberin ( aleyhisselâm ) karnı (hiçbir zaman) yemek ile doymamıştır. Bu husûsta hiç kimseye yakınmamıştır. İhtiyâç, onun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa bile, O’nun bu durumu, gündüz orucundan alıkoymazdı. İsteseydi Rabbinden yeryüzünün bütün hazinelerini, meyvelerini ve refah hayatını isterdi. And olsun ki, O’nun o halini gördüğüm zaman acırdım ve ağlardım. Elimle karnını sıvazlardım ve derdim ki:

    “Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyâdan bazı menfâatler (yiyecek ve içecekler) temin etsen olmaz mı?”

    “- Ey Âişe, dünyâ benim neyime! Ulû’l azm’den olan peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o halleri ile yaşayışlarına devam ettiler. Rablerine kavuştular, bu sebeple Rableri onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir şekilde yaptı. Sevâblarını arttırdı. Ben refah bir hayat yaşamaktan haya ediyorum. Çünkü böyle bir hayat beni onlardan geri bırakır. Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır” buyurdu.

    Âişe ( radıyallahü anha ) dedi ki: Bu sözlerinden bir ay sonra (fazla) kalmadı vefât etti ( aleyhisselâm ). “Resûlullah ( aleyhisselâm ) bütün gece tek bir âyetle namaz kıldı.”

    Allahü teâlânın, insanların en üstünü olan Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm )’e Peygamberlikle birlikte şehîdlik derecesini de vermiş olduğu, Hazreti Âişe-i Sıddîka’nın haber vermiş olduğu şu hadîs-i şerîften anlaşılmaktadır. “Hayberde yidiğim zehirli etin acısını duymaktayım. O zehrin te’sîri ile ebher (aort) damarım şimdi çalışmıyacak hâle geldi.”

    Ebû Dâvud, Hazreti Âişe’den ( radıyallahü anha ) bildiriyor ki; kız kardeşim Esma, Resûlullahın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı.

    Derisinin rengi belli oluyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) baldızına bakmadı. Mübârek yüzünü çevirdi ve “Yâ Esma! Bir kadın; namaz kılacak yaşa geldiği zaman; onun yüzünden ve iki ellerinden başka, yerlerini erkeklere göstermemesi lâzımdır” buyurdu.

    Hazreti Ömer’in haber verdiği hadîs-i şerîfde Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Âişe’ye “Dinde fırkalara ayrıldılar âyet-i kerîmesi bu ümmette meydana gelecek olan bid’at sahiplerini ve nefslerine uyanları haber veriyor.” buyurdu.

    Resûlullah ( aleyhisselâm ) tenbellikden Allahü teâlâya sığınmış, “Yâ Rabbi! Beni, keselden koru!” diye duâ ettiğini, Âişe (radıyallahü anha) ve Enes bin Mâlik (Buhârî) ve (Müslim) de bildirmişlerdir. (Eşî’ât-ül-leme’ât) da, (Beyân ve Şi’r) babında diyor ki, Âişe ( radıyallahü anha )nın bildirdiği hadîs-i şerîfde, “Şi’r, iyisi iyi olan, çirkini çirkin olan sözdür” buyuruldu. Ya’nî, vezn ve kâfiye, bir sözü çirkinleştirmez. Şi’ri çirkin yapan, ma’nâsıdır.

    Resûlullah ( aleyhisselâm )’e biri geldi. Onu uzakdan görünce, “Kabilesinin en kötüsüdür” buyurdu. Odaya girince; gülerek karşılayıp iltifât eyledi. Gidince; Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) sebebini sordu, “İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kimsedir” buyurdu. O, müslümanların başında bulunan bir münâfık idi. Müslümanları onun şerrinden korumak için müdârâ buyurdu.

    Medine’de kaht (kuraklık) oldu. Hazreti Âişe’ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerîf ıslandı.

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) Hilyet-ül-evliyâ cild-2, sh. 43

    2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh. 58

    3) El-A’lâm cild-3, sh. 240

    4) Eshâb-ı Kirâm sh. 9, 10, 22, 27, 47, 72, 76, 78, 310

    5) El-İsâbe cild-4, sh. 359

    6) El-İstiâb cild-4, sh. 356

    7) Medâric-ün-Nübüvve cild-2, sh. 97

    8) Tezkiret-ül-Huffaz cild-1, sh. 27

    9) Şezerât-üz-zeheb cild-1, sh. 61

    10) Tabakât-ül-Huffâz cild-1, sh. 8

    11) Üsûd-ül-gâbe, cild-5, sh. 501

    12) Fâideli Bilgiler sh. 68, 70, 76, 153, 184, 202

    13) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-6, sh. 29

    14) Sahîh-i Buhârî Kitab-un-nikah Bab-38, 39, 59

    15) Miftâh u kunûz-üs-sünne, Hazreti Âişe maddesi

    16) Sahîh-i Müslim: Nikâh, 69, 72

    17) Ebû Dâvud: Nikâh, Bab-32

    18) Tirmüzî: Nikâh, Bab-19

    19) Nesâî: Nikâh Bab-29

    20) İbn-i Mâce: Nikâh Bab-13

    21) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 983
  • 250 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle bir konuda herkesle acil olarak anlaşalım. Bu soruların incelemesini 15 güne yakın bir sürede anca yazdım. Sonu nerede bu yazının, diyerek kontrol edilmeden önce, bu sitedeki en uzun inceleme bu olmuştur, diyebilirim. Kimseden bu Evren incelemesini komple okumasını beklemiyorum. Bu incelemenin 10/1 uzunluğuna sahip incelemeler bile genelde burada uzun olarak kabul ediliyor. Ama bu cidden uzun. O yüzden tek ricam, soru başlıklarını okumanız. Genelde 3 kelimeden oluşan soru cümleleri var. Eğer soru ilginizi çekerse altındaki cevabı okuyabilirsiniz.

    Bu inceleme kitabın bir özeti niteliğinde değil. Bazı sorularda verilecek bilgi sınırlı. Örneğin; Venüs bir cehennem gibidir. Yani Venüs hakkında söylenebilecekler benzerdir. Sıcaklığı, diğerlerine göre farkları vesaire. Farklı materyallerde de bilgiler bu şekildedir. Ama bu tarz sorularda bile bir kopyala-yapıştır durumu mevcut değil. Hepsi kendi cümlelerim. Astronomi, bende en fazla hayranlık uyandıran konulardan biridir. Diğer uzun cevaplı sorularda ise bazen tamamen kitapla alakasız olarak, farklı materyal ve bilgilerden gelen cevaplar verdim. Örneğin; 41. soruya verilen cevabı kitaptan çok daha geniş ele aldım. Kitapta bu sorunun sahip olduğu sayfa sayısı, benim incelemede verdiğim cevabın kaplayacağı sayfa sayısından daha azdır. Bu kitabın yetersizliğinden kaynaklı değil, kişisel tercihimdir. Olayı daha başından anlatmaya başladım diyebilirim. Kitap çok güzel bu arada. Ama 2011 çıkışlı ve astronomi çok hızlı gelişen bir dal. Bu kitap yazıldığında, Evren'de tahmini galaksi sayısı 100-125 milyar tahminleri arasındaydı. Ama sayı 2 trilyona çıktı. Ya da bu kitap yazıldığında en fazla uyduya sahip gezegen Jüpiter'di. Ama son keşiflerle beraber şu an en fazla uyduya sahip gezegen Satürn. Ben elimden geldiğince bu haberleri takip ettiğimden, değiştiğini bildiklerimi incelemeye yansıttım. Bu arada bazı soruların altında genelde aynı seriden konuyla ilgili belgesel tavsiyeleri verdim. Tek bir sorunun cevabını bile okusanız dâhi, şimdiden teşekkür ederim. İyi yolculuklar!




    1- Evren nedir?

    Geçmişte olmuş, şimdi var olan ve gelecekte olacak her şeyi kapsayan, madde ve enerji bütünüdür. 13.8 milyar yaşındadır. Bir başı, sonu, merkezi ya da kenarı yoktur. 92 milyar ışık yılı genişliğindedir ve gittikçe hızlanarak genişlemeye devam eder.

    13.8 milyar yıllık bir tarihe başlamadan önce Evren'in ilk saniyesini içeren bu belgeseli izlemekte yarar var. İlk saniye derken ölçülebilen en kısa zaman aralığı olan Planck Zamanı ile inceleniyor. Higgs Bozonu, antimadde, çoklu evren gibi konulara da değiniliyor:
    https://youtu.be/rvJXC4I9XXk


    2- Uzay nedir?

    Gökcisimlerinin atmosferlerinin ötesindeki bölge 'uzay' olarak kabul edilir. Her gezegenin atmosfer seviyesi farklılık gösterdiğinden geneli kapsayan bir sınır belirlemek imkansızdır. Gezegenimizde bulunan sınır ise Theodore von Kármán tarafından belirlenmiştir. Kármán hattı diye bilinir. Tam olarak şu noktada başlar ve biter diye belirlenen net bir sınır olmasa bile, deniz seviyesinden aşağı yukarı 100 km yüksekte bulunan hayali bir sınırdır. Bu kitapta da bahsi geçen, Carl Sagan'ın verdiği meşhur örneğe göre, arabanızı yere dik bir konuma getirip havada 100 km hızla ilerleyebilirseniz, bir saat gibi bir sürede uzaya çıkmış olursunuz. Bu kitabın yazılmasından aşağı yukarı bir yıl sonra Felix Baumgartner adındaki eski bir paraşütçü, dünyaca ünlü bir içecek firmasının sponsorluğunda ve özel bir helyum balonun içinde tam 39 km yükseğe çıkarak kendini aşağı bıraktı. Saatte 1342 km hıza ulaşarak ses hızını aştı ve bir insanın ulaşabildiği en yüksek hız rekorunu kırdı. Bu olay medyada bile "uzaydan atlayan adam" olarak servis edilse bile, atladığı yükseklik Kármán hattının yarısına bile tekabül etmediğinden, uzaydan atlayan herhangi bir insan hâlâ bulunmuyor.

    Kármán hattını, fotoğrafta görünen mavi ve siyah renkli bölgelerin karıştığı yer olarak kabul edebiliriz:
    https://i.hizliresim.com/anQBWO.jpg

    İzlememiş olanlar için Felix'in atlayışını da bırakayım buraya:
    https://youtu.be/6Wm45Vs7mcw


    3- Uzay ne kadar boştur?

    Uzayın baz aldığımız bölümüne göre değişir. Metreküp başına düşen atom sayısına göre hesaplanır. Çok az miktarda bulunduğundan dolayı kilometreküp başına göre hesaplanan toz parçacıkları da bulunur. Güneş Sistemi'miz içindeki boşluk metreküp başına 5 ila 100 milyon atom arasında değişir. Galaksiler arası ise kıyaslanamayacak şekilde daha boştur. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisi ile içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi arasında bulunan mesafede metreküp başına ancak 1 atom bulunur. Kitapta bu soru başlığı altında değinilmeyip ayrı bir soru başlığı altında anlatılan, gözlemlenemeyen ama varlıkları ve etkileri bilinen karanlık madde ve karanlık enerji konusu da var. Gözlemlenebilen maddeler evrenin ancak %4-5'ini kapsar. Gözlemlenemeyen karanlık maddenin oranının ise %20 civarı olduğu düşünülüyor. Geriye kalan evren ise karanlık enerjiden oluşuyor. Yani aslında bir yokluk ve boşluk var denilemez. Ama bu soru başlığında baz alınan uzay boşluğu tamamen gözlemlenebilen maddeler üzerindendir.


    4- Bulutsu nedir?

    Evrende bulunan gazlar ve tozlar belli bir düzen olmaksızın evrene dağılmıştır. Ama bazen belli bir noktada toplanmaya başlarlar. Belli bir nokta dediysem genellikle bu nokta birkaç ışık yılı genişliğinde oluyor. Evrenin genişliğini baz aldığımızda küçük bir alanı kaplasa bile insanlık açısından korkunç bir mesafe. Yayıldığı alanı katedebilmek için saniyede (saatte demiyorum dikkat ederseniz) 300.000 km hızla (yani ışık hızıyla) giden bir araçta birkaç yıl gidilmesi gerek. İşte bu çeşitli yerler ve şekillerde toplanan gaz ve toz bulutlarına bulutsu ya da daha sık görebileceğiniz Latince adıyla Nebula deniyor. Bu gazların %70'ini hidrojen, %28'ini helyum ve %2'sini diğer elementler oluşturur. Adeta görsel bir şölen sunan nebulalar, yıldızların ölümüyle ortaya çıkabileceği gibi aynı zamanda tüm yıldızların da doğum yerleridir. Bir yıldız olan Güneş'imiz ve buna bağlı olarak güneş sistemimizin oluşumu ve geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek adına nebulalar hakkında bilgiler edinmek oldukça önemlidir. İnsanlar ve diğer canlılar, üstünde yaşadığımız gezegen ve içinde bulunduğumuz güneş sisteminde ne varsa bir zamanlar gaz ve tozlardan meydana gelmiş bir nebulaydı. Hatta evrenin kendisi bile Bing Bang sonrası ilk başlarda bir gaz ve toz bulutuydu, yani bir devasa bir nebulaydı diyebiliriz.

    Güneş' büyüklüğünde 30 yıldız daha yaratabilecek kadar büyük olan Atbaşı nebulası ve diğer nebulaları da görebileceğiniz oldukça güzel, nebula odaklı bir evren belgeseli: https://youtu.be/rVdqxaz88Uc


    5- Güneş nedir?

    1859 yılında spektroskopun icadı sayesinde öğrendiğimiz gibi aslında gezegenimize en yakın yıldızdır. Yakın dediysem dünya genelinde ya da günlük hayatta kullandığımız bir yakınlık değil tabii ki. Yukarıda da bahsettiğim ışık hızı yakınlığıdır. Dünya ve Güneş arasındaki mesafe aşağı yukarı 150 milyon km'dir. Güneş'in yaydığı ışınlar, saniyede 300.000 km hızla ilerleyerek, 150 milyon km'yi ancak 8 dakikanın üzerinde bir sürede aşarak bize ulaşabilir. Yani güneşli bir günde gözlerinizi kısarak Güneş'e bakmaya çalıştığınızda (yapmayın) onun 8 dakika önceki hâlini görürsünüz. İşi biraz daha ilginç hâle getirirsek, Güneş, ülkemizin saatiyle tam 12:00'da birden yok olursa, ancak 12:08-09'da karanlığa gömülür ve yıldızımızın yok olduğunu anlayabiliriz. Gece vakitlerinde olan herhangi bir ülke vatandaşı ise haber ve ajans takip etmiyorsa ancak Ay'ı izlediği sırada, Ay'ın birden ortadan kaybolmasıyla Güneş'in yok olduğunu anlayabilir. Ay, Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan bir gökcismidir. Yansıtacak bir ışık kalmadığından artık görünmez olacaktır. 8 ışık dakikası etkileyici gibi gelmeyebilir. O zaman Güneş'ten sonra bize en yakın yıldızı birden ortadan kaldıralım. Yani 4.2 ışık yılı uzağımızda bulunan Proxima Centauri'yi. Bize en yakın yıldız olmasına rağmen ışık seviyesi oldukça düşük olduğundan çıplak gözle görülemeyen, ancak teleskoplar sayesinde gözlemlenebilen bir yıldızdır. Teleskobunuzu bu yıldıza çevirdiğinizde onun 2015 yılındaki hâlini görürsünüz. Şu an tamamen ortadan kalksa bile 2024 yılına kadar teleskobunuzun merceğini süslemeye devam edecektir. İlkokul sıralarına geri dönersek, Güneş'imiz yaşam, ısı ve ışık kaynağımızdır. Duygusal anlamda kullanılan hâlini bir kenara bırakırsak, 'sensiz yaşayamam' cümlesini onun kadar hak eden hiçbir şey yoktur.

    Güneş Belgeseli: https://youtu.be/gYpO8grpBp4


    6- Güneş nasıl bir yıldızdır?

    Güneş orta boy bir yıldızdır. Hatta diğer yıldızlarla karşılaştırıldığında küçük bir yıldız bile denilebilir. Sıcaklığı da diğer yıldızlara göre pek yüksek sayılmaz. Yüzey sıcaklığı 5500°C’tır. Yüzey sıcaklığı bir yıldızın rengini belirler. Sahip olduğu yüzey sıcaklığı nedeniyle de sarı renkli bir yıldızdır. Merkezindeki çekirdeğin sıcaklığı ise 15 milyon derecedir. Burada saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Aradaki 4 milyon tonluk enerjiyi de uzaya saçar. Bize yaşam sağlar. Ne dedim? Onsuz olmaz.


    7- Güneş lekesi nedir?

    Çıplak gözle bakıldığında Güneş, gökyüzünde hareketsiz ve sakin bir küre gibi görünmesine rağmen aslında dinamik ve muazzam olayların yaşandığı bir yüzeye sahiptir. Yüzeyinde sürekli fokurdayan kabarcıklar vardır. Kabarcık denince akıllara ufak bir şeymiş gibi gelse bile bu kabarcıkların büyüklüğü aşağı yukarı ülkemiz kadardır ve sayıları milyonlarcadır. Yine Güneş'in yüzeyinde, genelde Dünya büyüklüğünde olan, bazen de Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter'den bile daha büyük lekeler oluşur. Koyu renk olarak gözükürler. Çünkü yüzeyin diğer alanlarına göre daha düşük sıcaklıklara sahiptirler. Manyetik alan şiddetinin en fazla yaşandığı yerlerdir. Çekirdek ve iç bölgelerden gelen enerji ve ısı bu lekelerden dışarı çıkamaz ve içe doğru batmaya başlar. Yüzeyde olan patlama ve püskürmelerin çoğu da lekeler nedeniyledir. Bu lekeler geçici yapılanmalardır. Güneş'in sakin ya da durağan olmadığı çok önceleri tahmin edilse bile bu lekeleri bularak bunu kanıtlayan kişi Galileo'dur. Geliştirdiği teleskobuyla Güneş'in görüntüsünü bir kağıdın üstüne düşürerek ortaya çıkan şekilde lekeler olduğunu görmüştür.


    8- Gezegen nedir?

    1802 yılında gökbilimci Herschel, büyük gezegenlerin uydularını ve oldukça küçük gezegenleri tanımlamak için yıldız benzeri anlamına gelen asteroit adını önerdi. Bu önerisi ancak 1851 yılında minik gezegenlerin sayısının 15'i bulması ve şu an gezegen olarak kabul edilen 8 büyük gezegenle birlikte gezegen sayısının 23'e çıkması sonrasında kabul edildi. Asteroit tanımının kabul edilmesiyle birlikte gezegen sayısı birden 8'e düştü. 1930 yılında Plüton keşfi sonrası gezegen sayısı 76 yıl boyunca 9 olarak kabul edildi. 2005 yılında Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede Plüton'dan daha büyük Eris adı verilen bir gökcisminin keşfedilmesi ve bu kuşaktaki gökcisimlerinin artmasıyla birlikte yeni bir tanım getirilmek zorunda kalındı. Ya Eris onuncu gezegen olarak kabul edilecek ya da Plüton gezegenlikten kovulacaktı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği gezegen olarak tanımlanmak için 3 şart koştu:
    1- Güneş'in ya da bir yıldızın çevresinde dönmek,
    2- Küre şeklinde olmasını sağlayacak kadar büyük bir kütleye sahip olmak,
    3- Yörüngesi civarındaki herhangi bir cisimden daha büyük kütleli olmak dolayısıyla daha büyük kütleçekime sahip olarak çevresini temizlemek.
    Aynı yörünge civarında bulunan Plüton ve Eris aşağı yukarı aynı kütleye sahip olunca Eris gezegenliğe kabul edilmedi, Plüton ise gezegenlikten çıkarıldı. Her ikisi de yeni tanımlanan cüce gezegen sınıfına sokuldu.

    https://i.hizliresim.com/M1GXOk.jpg
    Her zaman kalbimizdesin Plüton!


    9- Güneş Sistemi gaz ve toz bulutundan mı oluştu?

    Daha önceleri ortaya atılsa bile 18. yüzyılın sonlarında Pierre-Simon tarafından öne sürülen Bulutsu Varsayımı ilk başlarda mantıklı ve tutarlı görünse bile zaman geçtikçe hataların artmasıyla 20. yüzyılın başlarında tamamen terk edildi. Bugün yaygın olarak kabul gören model ise Sovyet gökbilimcisi Victor S. Safronov’un 1960’lı yıllarda geliştirdiği Güneş Bulutsusu modelidir. Güneş ve diğer gezegenlerin oluşumunu tutarlı olarak büyük oranda açıklar. Başka yıldızların çevresinde dönen gezegenler keşfedildikçe evrensel bir model olarak kabul edilmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji ve teleskoplar sayesinde gözlemlenen genç yıldızların çevresinde bulunan gaz ve toz bulutları yani gezegen oluşumları, Safronov'un modeliyle tutarlı şekilde uyuşuyor.


    10- Güneş nasıl oluştu?

    Bu soru için 'bulutsu nedir?' sorusu altında tavsiye ettiğim nebula belgeseli oldukça aydınlatıcı. Bir yıldız olan Güneş, diğer tüm yıldızlar gibi nebuladan oluşmuştur. 4.6 milyar yıl önce Güneş, 50-100 ışık yılı büyüklüğünde bir hammadde nebulasıydı. Bu dev gaz bulutu çevreden gelen bir itme ya da çekme kuvveti nedeniyle hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenme nebulanın bir yıldızın yanından geçmesi ile kütleçekim etkisine maruz kalması ya da bir süpernovanın şok dalgasıyla itilmesi sonucu başlamış olabilir. Bu sayede gaz ve toz bulutu daha büyük kütlelerle belli yerlerde toplanmaya başlamıştır. Bu kütleler büyüdükçe diğer gaz ve toz parçacıklarını kütleçekim etkisi altına alarak çevreyi temizlemeye ve büyümeye başladı. Yaklaşık iki milyon yıl sonra bu kütleler iyice birleşerek çekirdek bulutlarını oluşturdu. Bu çekirdek bulutlarının diğer nebulalarda da gözlemlendiği gibi kendi eksenlerinde bir dönüş hızı vardır. Bulutlar küçüldükçe yani kütleler oluşmaya başladıkça bu dönme hızlanır. Daha hızlı dönen ve çevresindekileri daha kuvvetle çekmeye başlayan çekirdekler merkezlerine daha çok madde çektikçe, atom ve moleküllerin sürtünmeye başlaması nedeniyle ısınmaya başlar. 50-100 ışık yılı genişliğinden giderek küçülmeye başlayan nebula, sonunda Güneş'ten Plüton mesafesine sahip dev bir küre yapısı hâline geldi. Sıcaklıkla birlikte dönme hızı ve yoğunluğu da artan Güneş ise sonunda bir önyıldız aşamasına geçti.


    11- Güneş’in sonu nasıl olacak?

    Yıldızlar bulundukları kütlelere göre bir yaşam sürerler. Büyüklükleri ve ömürleri ters orantılıdır. Ne kadar büyüklerse o kadar kısa ömürlü olurlar. Güneş orta boylu hatta sarı cüce olarak kategorilendirilen bir yıldızdır. Diğer tüm yıldızlar gibi, bizim yıldızımız olan Güneş'in de bir ömrü ve sonu var. Güneş, 4.5 milyar yıldır pek değişmemiş şekliyle bir ana kol yıldızıdır. Ana kol yıldızları bir yıldızın en uzun evresidir. Güneş, merkezinde yakıt olarak kullandığı hidrojenin ancak yarısını yakmış orta yaşlı bir yıldızdır. 5-6 milyar yıl daha merkezinde hidrojen yakıp helyum üreterek çıkan enerjiyi uzaya saçmaya devam edeceği düşünülüyor. Ömrünün sonlarına doğru hidrojen tükenmeye yüz tutarken, helyum ortamı ele geçirerek Güneş'in içine doğru çökmesine neden olacak. Dış katmanların büyümeye başlamasıyla birlikte yüzeyi genişleyen ve buna bağlı olarak sıcaklığı düşen Güneş'in rengi turuncu, kırmızı gibi renklere bürünecek. 600-700 yıllık bir zaman diliminde tamamen kırmızı bir hâle büründükten sonra, 500 yıllık bir süreçle iyice küçülerek rengi maviye dönüşecek ve hızlı bir büyüme sürecine girecek. Bugünkü hâlini çap olarak 150 katına, sıcaklık olarak da 2000'e katlayarak 'kırmızı dev' formunu alacak. Ancak şiddetli güneş rüzgarları nedeniyle Güneş, çap olarak inanılmaz genişlemeye başlamasına rağmen kütlesinin yarısına yakınını kaybedecek. İşler bu noktada daha da ilginçleşmeye başlıyor. Güneş'in, kütle kaybına bağlı olarak kütleçekim oranı da gittikçe azaldığı için, gezegenlerle arasındaki bağ giderek zayıflayacak ve gezegenler Güneş'ten uzaklaşmaya başlayacak. Kitapta Venüs'ün bu sıralarda Dünya'nın şu anki yörüngesine gelirken Dünya'nın ise Mars'ın yörüngesine doğru kayacağı söyleniyor. Ama Venüs'ün ya da Dünya'nın başka yörüngelere çekilebilecek zamanı olabilecek mi sorusu oldukça sık tartışılıyor. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün, bu kırmızı devden kurtulması imkansız. Güneş sisteminde bir sonraki gezegen olan Venüs'ün de aynı akıbete uğrama ihtimali çok yüksek. Acaba gezegenimiz bu alev topundan kurtulabilir mi? Görüşler genelde kurtulabileceği yönünde olsa da net bir şey yok. Yaşam milyonlarca yıl önce ortadan kalkmış olacağı için, duygusallığı bir kenara bırakarak cevap verirsek, hiçbir şey fark etmiyor. Kırmızı dev formunda olan Güneş'in çekirdeği bir süre sonra 100 milyon dereceye ulaşacak ve bu sıcaklık sayesinde çeşitli elementlerin birbirleriyle tepkimeye girmesi sonucu enerji üretimi tekrar başlayacak. Birkaç milyon yıl sonra şu an bulunduğu çapın on katı çapa ulaşacak. Dengesini tekrar sağladığı için bir süre daha ışımaya devam edecek. 600-700 milyon içinde ikinci kez dengesini yitirerek bir süper kırmızı dev formuna dönüşecek. Tekrar dengesini sağlayıp üçüncü ve son kez dengesini yitirdiğinde ise yine kütlesinden büyük bir kısmı kaybedecek. En sonunda merkezdeki çekirdeğin çapı, şu an sahip olduğu çekirdeğin ancak %1'ine denk gelerek bir beyaz cüceye dönüşecek. Kütle ve sıcaklık iyice düşecek ve 100 milyar yıl içinde sıcaklığı artık ışıma yapmaya yetmediğinden bir siyah cüceye dönüşecek ve hiç görünmeyecek. Kesinlikle çalkantılı ve şiddetli bir ölüm.


    12- Gezegenler nasıl oluştu?

    Güneş nebulası içindeki gaz ve toz bulutlarından oluşmuştur. Tüm gezegenler, uydular ve asteroidlerin neredeyse hepsi Güneş kadar yaşlıdır. Güneş daha önyıldız aşamasındayken oluşmaya başlamıştırlar. Güneş'e olan uzaklıkları ve yörüngelerinde büyümelerini sağlayan hammadde miktarı ve çeşidine göre büyüklükleri ve yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin; Güneş'e yakın bölgelerde metal ve kayalar daha fazlaydı. Güneş'e daha uzak olan Jüpiter ve sonrasındaki kar hattı bölgesinde ise gaz ve buzlar daha fazlaydı. İlk başta kaya ve buz şeklinde olan Jüpiter, kütlesi büyüdükçe hızla gazları kendine çekmeye başladı ve bir gaz devi hâline geldi. Satürn'e ise daha az miktarda gaz kaldığından kütlesi çok daha düşük oldu. Neptün ve Uranüs bu gaz ziyafetine çok geç kaldığından ve yeteri kadar gaz toplayamadıklarından birer buz devine dönüştüler. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi Güneş'e en yakın gezegenler ise o bölgede kaya ve metallerin daha çok bulunması nedeniyle karasal birer gezegen oldular. Bulundukları bölge ise kar hattına göre çok daha az miktarda hammadde içerdiği için, o bölgedeki gezegenlere göre çok daha küçük gezegenler olarak kaldılar.


    13- Gezegenlerin temel özellikleri nelerdir?

    Diğer sorulara bakınca temel olarak ilkokul bilgisiyle cevap verilebilecek soru. Johannes Kepler'in bulduğu ve kendi adıyla anılan Kepler yasaları ve Newton'un bulduğu Kütleçekim yasası.


    14- Merkür nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ve en ufak gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Merkür'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Hermes'dir. Tanrıların habercisi olduğundan en hızlı tanrıdır. Merkür de en hızlı gezegen olduğundan bu isim kendisine layık görülmüştür. Güneş'in çevresindeki dönüşü 88 gün, kendi eksenindeki dönüşü ise 58 gün sürer. Bu yüzden Merkür'ün iki yılında sadece üç gün vardır. Deli gibi hareket etmesine rağmen, jeolojik açıdan ölü bir gezegendir. 4880 km çapına rağmen, merkezindeki demir çekirdeğin çapı 3600 km'dir. Çekirdeğinde muazzam büyüklükte demir bulunmasına rağmen, yüzeyinde demir yoktur. Bunun nedeni de tam olarak açıklanamamaktadır. Böyle de manyak bir gezegendir. Herhangi bir uydusu ya da kâle alınacak bir atmosferi yoktur. Aydınlık tarafında sıcaklık 430 derece, karanlık tarafında ise -170 derecedir. Gece ve gündüz farkının en yüksek olduğu gezegendir.

    Merkür belgeseli: https://youtu.be/G1CIngx58qk


    15- Venüs nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ikinci gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Aşk ve Güzellik tanrıçası'ndan alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir. Köken olarak bir kadın ismi alan tek gezegendir. Yüzeyinde bulunan kraterlere de birkaç istisna dışında tarihteki ve mitolojilerdeki kadınların isimleri verilmiştir. Erkek kökenli isimlere sahip diğer tüm gezegenlerden farkını ortaya koymak istermiş gibi değişik özelliklere sahiptir. En parlak gezegendir. Geceleri parlaklığı birçok yıldızı bile geride bırakır. Güneş'in etrafında dönme süresi 225 gün, kendi ekseninde ise 243 gündür. Venüs'ün bir günü, gezegenin yılından daha uzundur. Tüm gezegenler saat yönünün tersine dönerken saat yönünde dönen tek gezegendir. Gerçi Uranüs de saat yönünün tersine dönmez. Ama onun durumu bayağı karışık. Uranüs, kendini adeta deliye vurmuştur. Venüs'ün bu tersliği sebebiyle Güneş doğudan batar, batıdan doğar. Bu tersliğin nedeni tam olarak bilinmese de en yaygın görüş kuvvetli bir çarpışma sonrasında dönme yönünün değişmesidir. Ayrıca en sıcak gezegendir. Yüzey sıcaklığı 470 derecenin üstündedir.

    Dünya: Venüs'ün kötü ikizi belgeseli: https://youtu.be/HVha3DMlklo


    16- Dünya nasıl bir gezegendir?

    Talihsiz bir gezegendir.


    17- Ay nasıl bir gökcismidir?

    Biricik uydumuz. Uydusu olan diğer gezegenlerin uydu sayıları çok fazladır. Güneş Sisteminin 5. büyük uydusudur. Uydusu olduğu gezegene bu kadar yakın ve sevecen başka bir uydu yoktur. Bu yüzden gezegen-uydu ikilisinden çok 'gezegen çifti' olarak gören gökbilimciler de mevcuttur. Sesi iletecek bir atmosfer olmadığından yüzeyinde mutlak bir sessizlik hâkimdir. Jeolojik olarak uzun süredir ölüdür.

    Ay belgeseli: https://youtu.be/CyonPKPZXE8


    18- Ay nasıl oluşmuştur?

    Ay'dan örnekler gelmeden önce yaygın olan iki teori vardı. İlk teoriye göre Ay, şu an bulunduğu konumda, gaz ve toz bulutundan oluşmuştu. İkinci teoriye göre de hiçbir gezegenin kütleçekimine maruz kalmadan ortalıkta deli divane gezerken Dünya'nın yörüngesine girerek ve gezegenimizin kütleçekimine maruz kalarak şu an bulunduğu yörüngeye oturmuştu. İkinci teori aslında örnekler gelmeden önce zaten çürüktü. Çünkü; Dünya, yakınlarından geçen Ay'a "gel, otur şuraya soluklan yeğenim" diyebilecek bir kütleye sahip değildir. Gelen örneklerden sonra Ay'ın, Dünya gibi demir bir çekirdeğe sahip olmadığı anlaşıldı. Şimdi oldukları bölgede kendi hâllerinde oluşmuş olsalardı, aynı oluşum şartlarına ve hammadde ortamına sahip oldukları için, Ay'ın çekirdeğinde de demir bulunması gerekirdi. Ama alınan kaya örnekleri de gezegenimizdeki kayalarla birçok yönden benzeşti. Bu da ortak bir geçmişe sahip oldukları anlamına geliyordu. Dolayısıyla gelen örneklerle soruların yanıtlanması beklenirken kafalar iyice karıştı. Gelen kaya ve toprak örneklerinde, Ay'ın bir zamanlar eriyik şekilde ve lavlarla kaplı olduğu belirlendi. Bu sıcak dönemde çekirdeğinde bulunan demirin erimiş olması muhtemeldi. Ancak diğer yandan bu kadar küçük bir gökcisminin bu derece ısınması da imkansızdı. Gezegenler hakkında bilgi arttıkça üstlerinde oluşan büyük kraterlerin tarih olarak genelde tek bir zaman diliminde toplandığı anlaşıldı. Bu 4.6 milyarlık tarihin ilk bir milyar yılını kapsayan bir zaman dilimiydi. Etraftaki gaz ve tozları toplayarak oluşan gezegenler haricinde, ortalık da gaz ve tozdan geçilmediği için, kütle edinmiş gökcisimleri oldukça boldu. Bunlar daha büyük kütlelerin yani gezegenlerin kütleçekimine girdikleri an doğal olarak gezegenlere doğru yol almaya başladı ve buuuuum. O zamanlar bu oldukça sık gerçekleşen sıradan bir olaydı. Bu evreye 'bombardıman evresi' adı verildi. Şu an bu olaylara tanık olmayışımızın nedeni hem hammaddenin yok denecek kadar az olmasından dolayı büyük kütlelerin oluşamaması hem de geriye kalan küçük kütleli meteorların gezegenlerin atmosferleri tarafından imha edilmeleridir. Atmosferler tarafından imha edilemeyecek kadar büyük kütleli gökcisimleri, bombardıman evresinde patır patır gezegenlere çarptığı için zaten tükenmişti. Yani çok büyük oranda tükenmişti. Yoksa hepimizin bildiği, dinozorların soyunu tüketen ünlü meteor gibi örnekler de vardı. Bu meteor çok büyük ihtimal Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında ortaya çıkan bir gökcismiydi. 4.6 milyar yıl boyunca kendisinden daha büyük bir gökcisminin yörüngesine girmeden ortalıkta dolaştı ve günün birinde Dünya'nın yörüngesine girip kütleçekim etkisiyle gezegenimiz tarafından kendine çekildi. Dinozorlar için film sona ermişti. Peki bombardıman evresinde, gezegen büyüklüğündeki iki cisim çarpışmış olabilir miydi? Evet. Hem farkları ve benzerlikleri hem de Ay'ın bir zamanlar lavlarla kaplı olmasını tutarlı şekilde açıklayan ve günümüzde yaygın şekilde kabul gören teori budur. Ay'ın çapını baz alarak yapılan hesaplamalar sonucu, Dünya, Mars büyüklüğünde bir gökcismiyle çarpışarak kütlesinin bir bölümünü kaybetti. Yani bugün Ay olarak isimlendirdiğimiz gökcismi, bu çarpışma sonucu gezegenimizden kopan bir parçadan başka bir şey değildi.


    19- Mars nasıl bir gezegendir?

    Kızıl gezegen. Romalılar kan rengindeki bu gezegene, Savaş Tanrısı olan Mars'ın adını vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Ares'tir. İki tane uyduya sahiptir. Bu uydular da Ares'in savaşlarda yanında götürdüğü iki oğluna hitaben isimlendirilmiştir. Phobos (korku) ve Deimos (dehşet). Kan rengine sahip olmasını toprağında bol miktarda bulunan demiroksite borçludur. Yani günlük hayatta da sıkça gördüğümüz demirin çürümesine neden olan, pas'tır. Dünya'dan oldukça ufak olan Mars'ın kendi ekseninde dönüş süresi, bize benzer şekilde 25 saate yakındır. Ama Güneş'e bizden daha uzak olması nedeniyle Güneş etrafındaki dönme turu 687 gün sürmektedir. Bilim insanlarının ilgi odağı olmasının ve özellikle 21. yüzyılda artan koloni kurulma planlarının yapılmasının nedeni, bizim de dahil olduğumuz karasal gezegenlerin sonuncusu olması ve yüzeyinin yeryüzüne çok benzemesidir. Sıcaklığı da bizden sonra koloni kurmaya en uygun sıcaklığa sahiptir. Diğer karasal gezegenlerden Venüs ve Merkür'ün yüzey sıcaklıkları 400 derecenin üstünde gezdiği için, oralara koloni kurma düşüncesi bile şu an oldukça komiktir. Mars'ın yüzey sıcaklığı Antartika'nın kış günlerine benzer şekilde -60 derecedir. Yaz aylarında ise sıcaklığı 0 derecedir.

    Mars belgeseli: https://youtu.be/MBLPu_HQDQY


    20- Mars’ta yaşam var mı?

    Yüzey üstünde hareket edebilen araçlar ve uydular herhangi bir canlı izine ya da fosiline rastlamadı. Ancak milyarlarca yıl önce, sıcaklığı tıpkı bizim atmosferimiz gibi tutabilecek daha yoğun bir atmosfere sahip olduğu biliniyor. Şu an donmuş şekilde yüzeyinde bulunan buz kütleleri, bir zamanlar su şeklindeydi. Dünya üstünde sadece Antartika'nın derinliklerindeki soğuk ortamda yaşayan bakteriler mevcut. Yüzey sıcaklığı da Antartika'ya çok benzediğinden bu donmuş su kütlelerinin derinliklerinde, bakterilerden öteye gitmese bile yaşam olma ihtimali çok yüksek. Mars'a koloni kurulması başarıldığında eğer canlı izine rastlanırsa bir DNA temeline sahip olup olmadığı araştırılacak. Eğer DNA temeline sahipse ya meteor çarpışmaları nedeniyle bizden oraya gitti ya da Mars'tan buraya gelerek daha uygun bir ortamda yaşam oluşmaya başladı. DNA temelli değilse de evrende farklı biçimlerde ve çok yaygın şekilde yaşam oluşabileceğinin büyük bir kanıtı olacak.


    21- Asteroit nedir?

    Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında, gezegen olabilecek kadar kütle toplamayı başaramamış döküntülerdir. Sayıları milyarlarcadır. Büyüklükleri birkaç metre çapında ya da minik bir gezegen boyutunda olabilir. Teleskobun icadıyla keşfedilen asteroitlerin, büyük kütleye sahip olanları bir zamanlar gezegen olarak kabul ediliyordu. Ama her yıl yenileri ortaya çıkmaya ve sayıları fazlalaşmaya başlayınca asteroit tanımı getirildi ve rütbeleri düşürüldü. Asteroitler, gezegenler ve dolayısıyla bizim için büyük tehlikeler oluşturur.


    22- Jüpiter nasıl bir gezegendir?

    Ortamın kralı olan en büyük gezegen. İsmini Roma mitolojisinde Tanrıların Kralı olan Jüpiter'den alır. Yunan mitolojisinde karşılığı Zeus'tur. Bir gaz devidir. Oluşum sırasında çevresinde ne kadar gaz varsa hepsini silip süpürmüş bir oburdur. Güneş Sistemi'nin elektrikli süpürgesidir. Büyüklüğü de bundan kaynaklanır. Jüpiter'in içine 1300 tane Dünya sığdırılabilir. Kütlesi de muazzam derecededir. 7 gezegenin toplam kütlesinin 2.5 katı gibi bir kütleye sahiptir. Bu kütleden dolayı çok güçlü bir kütleçekime sahip olduğundan, yeryüzünde 80 kg olan biri orada 187 kg gelir. İlk başlarda çapı bugünkü Jüpiter'in tam iki katıydı. Ama her yıl 2 cm küçülme yaşadığından gittikçe küçülmeye başlamıştır. Eğer ortamda Jüpiter gibi devasa bir elektrikli süpürgemiz bulunmasaydı, diğer gezegenler asteroitlerden kafalarını kaldıramazdı. Ayrıca tam 79 uydusu vardır. Kitapta 67 olarak yazılsa bile 2011 yılından sonra 12 yeni uydu daha keşfedilmiştir. En büyük 4 uydusunu ise Galileo keşfetmiştir. Bu nedenle bu 4 uydusuna Galileo Ayları denir.

    Jüpiter belgeseli: https://youtu.be/FIjSDm87IiU


    23- Jüpiter’in büyük uyduları neden önemlidir?

    Cevap çok basit. Bu uydular, Jüpiter'in muazzam kütleçekimine maruz kalmayarak Jüpiter'in değil de Güneş'in çevresinde dönebilseydi, bugün gezegen sayısı 12 olacaktı. Hepsi de Merkür'den daha büyüktür. Aynı zamanda ilginç özelliklere sahiptirler. Örneğin; Io'nun üstünde 300'den fazla etkin yanardağ vardır ve bu yüzden rengi turuncudur. Volkanik olarak tüm sistem içindeki en aktif gökcismidir. Europa'nın ise pürüzsüz bir buz yüzeyi vardır. Bu buzdan tabakanın 10-20 km arası olduğu ve tabakanın altında derinliği 100 km'yi bulan bir okyanus olduğu tahmin ediliyor. Eğer tahminler doğruysa Europa'da Dünya'daki su miktarının tam iki katı su var demektir. Su demek de yaşam ihtimali demektir.


    24- Satürn nasıl bir gezegendir?

    Fotoğrafların yıldızı olan oldukça güzel gezegen. En dikkat çekici yönü halkalarıdır. En büyük ikinci gezegendir. Tıpkı Jüpiter gibi bir gaz devidir. Ama onun kadar gaz sömüremediğinden daha küçük kalmıştır. İsmini Roma mitolojisinde Jüpiter'in babası olan Satürn'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Kronos'tur. Kronos ikincil tanrı olarak adlandırılan Titan Tanrılardandır. Bu yüzden Satürn'ün en büyük uydusu da Titan olarak isimlendirilmiştir. En büyük ikinci gezegen olmasına rağmen yoğunluğu en düşük gezegendir. Yoğunluğu o kadar azdır ki su dolu dev bir kabın içinde batmaz, yüzerdi. Bu kitabın yazıldığı 2011 yılından sonra uydu sayısına 20 tane uydu daha ekleyerek 82 uyduya ulaşmıştır. Kitabın yazıldığı tarihte en çok uyduya sahip olan gezegen Jüpiter olsa da şu an uydu sayısında Jüpiter'i geride bırakmıştır. Zaten kitapta da keşfedilmemiş yüzlerce uydusu olduğu tahmin olarak belirtiliyor. En büyük ve meşhur uydusu olan Titan yoğun bir atmosferi olan tek uydudur. Gezegenimizden sonra yüzeyinde sıvı olan tek gökcismidir. Ama bu sıvı, su değil metandır.

    Satürn belgeseli: https://youtu.be/b3MKyGHAFz4


    25- Güneş Sistemi’nin buz devleri nelerdir?

    Geldik son iki gezegene. Uranüs ve Neptün. Aslında bunlar da gazsal gezegenlerdir. Ama Güneş'e en uzak iki gezegen olduklarından ve merkezlerinde de Jüpiter ve Satürn kadar ısı üretemedikleri için, buz devlerine dönüşmüşlerdir. Uranüs en büyük üçüncü gezegendir. Uranüs, ismini Roma mitolojisi yerine Yunan mitolojisinden alan tek gezegendir. Bunun nedeni de çok uzak ve çok yavaş hareket eden bir gezegen olduğu için, açık bir gökyüzünde çıplak gözle fark edilebilmesine rağmen gezegen yerine muhtemelen bir yıldız sanılmasındandır. Gezegenlere kendi tanrılarının isimlerini veren Romalılar, bu gezegenin varlığından habersiz oldukları için, Uranüs'ü isimlendirmek teleskobun icadıyla birlikte gökbilimcilere düşmüştür. Onlar da yeni keşfedilen bu gezegene, hiyerarşiyi bozmayacak şekilde, Satürn'ün (yani Kronos'un) babası olan Uranüs'ün ismini vermişlerdir. Uranüs'ün diğer gezegenlere göre ilgi çekici yanı pek yoktur. En ilginç özelliği dönüş şeklidir. 6 gezegen saat yönünün tersine, Venüs ise saat yönünde dönerken Uranüs'ün kutbu Güneş'e bakar. Yani diğer gezegenleri ayakta dönen bir insan olarak kabul edersek Uranüs çimenlere yatarak yuvarlanan birini andırır. Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarındaki şiddetli bir çarpışma sonucu bu hâle geldiği en yaygın görüştür. Neptün ise Güneş'e uzak gezegendir. Çıplak gözle görülme şansı yoktur. Neptün'ün keşfi için, Newton'un kütleçekim yasası kullanılmıştır. Gökbilimciler, Uranüs'ün yörüngesini belli zaman dilimlerinde etkileyen bir gezegen olması gerektiğini fark edince, kütleçekim yasasını baz alarak hesaplamalar yaptılar. Hesaplanan nokta ile Neptün'ün yörüngesi arasındaki fark sadece 1° oldu. Bu kütleçekim yasasının büyük bir zaferiydi. Keşfedilen bu yeni ve mavi gezegene Roma mitolojisinde Denizlerin Tanrısı olan Neptün adı verildi. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Posedion'dur. İsmini mitolojiden almayan tek gezegen Dünya'dır. Dünya, ismini mitolojiden alsaydı Neptün adını bu mavi gezegene bırakmazdık sanırım. En büyük uydusuna da Poseidon'un oğlu Triton'un adı verilmiştir.

    Uranüs ve Neptün belgeseli: https://youtu.be/QiCr3CyyvEQ


    26-Cüce gezegen nedir?

    'Gezegen nedir' soru başlığının altında yazdıklarım bu sorunun cevabını veriyor zaten. Tekrar uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Plüton'un dahil olduğu gezegen sınıfı. Bir zamanlar gezegen sayılmasının hatrına, isminin nereden geldiğini anlatayım. İsmini Roma mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Plüton'dan almıştır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Hades'tir. Diğer tanrıların hepsinden uzak bir yerde yaşadığından, gezegen olarak kabul edildiği dönemde Güneş'e en uzak gezegen olmasından dolayı, bu isim ona çok yakışıyordu. Bu arada Plüton ismini gökbilimciler vermemiştir. Plüton'un keşfedildiği 1930 yılında, Oxford'da okuyan 11-12 yaşlarındaki minik bir kız çocuğunun önerisi üstüne bu isim verilmiştir. Mitolojiye ilgi duyan Venetia Burney, Oxford'da kütüphane görevlisi olarak çalışan dedesine laf arasında bu fikrini söylemiş, dedesi de Oxford profesörlerinden birine Venetia'nın önerisini aktarmıştır. Profesörün bu öneriyi meslektaşlarıyla paylaşmasının ardından, isimlendirme için yapılan toplantıda, 3 isim önerisinden biri olan Venetia'nın önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Venetia, Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasından üç yıl sonra hayata veda etti. Kimsenin bu duruma onun kadar içerlemediğini düşünüyorum. Keşfedilen uydularına ise yine isimlendirildiği tanrıyla alakalı isimler verildi. En büyük uydusu olan Charon, mitolojide ölü ruhları taşıyan yeraltı dünyasının kayıkçısıdır. Bir diğer uydusu olan Nix, ismini Yunan mitolojisindeki Gece Tanrıçası'ndan almıştır. Charon'un annesidir. Aslında mitolojide Nix diye bir isim yoktur. Nyx olarak geçer. Nyx ismi başka bir gökcismine verildiği için, Nix olarak değiştirilmiştir. Plüton da dahil olmak üzere bilinen 5 cüce gezegen vardır. Bunların dördü Neptün'ün yörüngesinden sonra başlayan ve Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede bulunur. Mars ve Jüpiter'in arasındaki cüce gezegen Ceres ise o kadar küçüktür ki aynı zamanda asteroit sınıfına da sokulur. Yani bu Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede arka arkaya cüce gezegenler keşfedilmesinden sonra, bu bölgenin cüce gezegen doğumhanesi olma ihtimali çok yüksek. Bu bölgenin uzaklığı nedeniyle tam olarak bilgi sahibi olunmasa da bu bölgedeki cüce gezegen sayısının 200'ü bulabileceği tahmin ediliyor. Kuşağın ötesini de hesaba katarsak 2000 gezegen sayısı gibi tahminlerde bulunuluyor. Bu yüzden Plüton'a maalesef veda etmek zorundaydık.

    Plüton belgeseli: https://youtu.be/78-X9IZ85Ic
    Cüce gezegenler: https://youtu.be/kkWQzXeJxR4


    27-Yıldız kayması nedir?

    Aslında olmayan şeydir. Bunlar Güneş gibi yıldızlar değil, küçük meteorlardır. Öyle çok uzak bir bölgeyi geçtim, uzayda olan bir olay bile değildirler. 'Uzay nedir' sorusu altında belirttiğim gibi, 100 km altı uzay olarak kabul edilmez. Hepsi de 100 km'nin altında gerçekleşen olaylardır. Atmosfere giren küçük meteorlar tıpkı bir kibrit gibi yanar ve buharlaşır. Bu yanma sırasında da bir ışık gösterisi sunarlar. Kuyruklu yıldızlar da bir göktaşından başka bir şey değildirler. Meşhur Halley Kuyruklu Yıldızı da büyük bir göktaşından ibarettir. Attığı tur sırasında her 75 yılda bir Dünya'nın çok yakınından geçer.


    28-Güneş Sistemi’ni araştırmak için kaç uzay aracı gönderildi?

    2019 yılının sonlarında cevaplaması çok zor bir soru. Üstelik ucu da çok açık. Hubble gibi uzay teleskoplarını da dahil edersek net bir rakam vermek zor. 2011 yılında basılan bu kitapta da gönderilen uzay araçlarına dair net bir sayı verilmemiş. Genelde gezegenlere gönderilen araçlar listelenmiş.


    29-Evren’de başka yaşam var mı?

    En merak edilen soru herhalde budur. Evren'de başka yaşam var mı? Bu koskoca Evren'de yalnız mıyız? Bu konuda araştırmalar iki koldan ilerliyor. Herhangi bir gökcisminde, mikroorganizma ya da daha üst düzey canlılara yönelik araştırmalar ve Evren'in herhangi bir yerinde iletişim kurabileceğimiz akıllı canlılarla temasa geçebilme amacıyla onlardan gelebilecek radyodalgalarını yakalamaya yönelik araştırmalar. Radyonun icadından sonra radyodalgaları ismini almışlardır ama aslında elektromanyetik dalgalardır. Cep telefonları, radyolar ve televizyonlar bu dalgalar sayesinde veri taşır. Radyodalgalarının hızı saniyede 300.000 km'dir. Yani ışık hızı. Hiçbir şey ışıktan hızlı olamaz. Yani radyodalgaları özlerinde birer ışıktır. Bu dalgalar atmosferlerden bile etkilenmez. Başka gezegenlere gönderilen araçlardan bilgi ve görüntüler de bu dalgalar sayesinde alınır. Mükemmel iletim kaynaklarıdır. Bunlarla iletilen veriler yok olmaz. Yani 5 yıl önce yaptığınız bir telefon görüşmesi aslında uzayda 5 ışık yılı ötede olabilir. Evren'e bu dalgalarla, radyonun icadıyla ses göndereli 118 yıl, görüntüler saçmaya başlayalı da televizyonun icadıyla beraber 83 yıl oldu. Yani bugün bir televizyon programı, radyo yayını ya da cep telefonu görüşmesi bizden 500 ışık yılı ileride yaşayan ve bizim gibi bu dalgaları keşfedip kullanmaya başlayan, akıllı bir canlı türü tarafından yakalanabilir. Ama 2500 yılı dolaylarında bunu yakalayabilirler. İletişime geçmek için gönderecekleri radyodalgaları ise ancak 3000 yılında bize ulaşır. Ama Evren'in büyüklüğü ve içinde bulunan gezegen miktarını (bir sonraki soru) baz alırsak çok daha yakın bir zamanda bu iletişim gerçekleşebilir. Başka akıllı canlıların uzaya gönderebileceği radyodalgalarını yakalamak için, kulaklarımızı pür dikkat diktiğimiz bazı aletlerle Evren'i dinlemeye başladık bile. Bu arada Drake Denklemi olarak bilinen ve Evren hakkındaki bildiğimiz tüm bilgileri içeren bir denklem var. Bu denklem bizim gibi uygarlıkların sayısının kaç olabileceğini hesaplamak için kurulmuş bir denklem. Tabii ki kesin değil ve denklemdeki çoğu değişkene dair bir fikrimiz yok. Ama bu denkleme göre cevap 10.000. Hadi canım o kadar da olmaz, diyorsanız bir sonraki sorunun cevabını dikkatle okuyun.


    30- Kaç gezegen var?

    Genel olarak astronomi ile ilgili en ufak bilgi ve merak taşımayan kişilerde, çok sık düşülen bir yanılgı var. Evren'i sadece içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nden ibaret sanmak. Yani Evren, gezegenimiz ve sürekli adını duyduğumuz diğer gezegenlerden ibaretmiş gibi bir algı var. Ama bu büyük bir yanılgı. Güneş Sistemi olarak adlandırdığımız ve içinde 8 gezegen ve cüce gezegen bulunan sistem, sadece tek bir oluşum. İçinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, Milky Way yani Türkçede bilinen ismiyle Samanyolu Gökadası'nda bulunan yıldız sistemlerinden sadece bir tanesidir. Peki, içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi'nde Güneş'imiz gibi kaç yıldız var? Tahmini olarak en az 200 milyar. İçindeki yıldız sayısının 400 milyar olma ihtimali de var. Bir yıldızın çevresinde dönen gezegen sayısını 1 olarak alırsak bile, ortaya en düşük ihtimallerde 200 milyar gezegen çıkar. Ama ortalama olarak 1'den çok daha düşük olabilir. Her yıldız gezegen sistemi yaratamıyor. Yıldızlarda olduğu gibi toplam bir gezegen tahmini yapılamamasının nedeni, hem yıldızların yanında toz tanesi gibi kalmalarından hem de yıldızlar gibi güçlü bir ışık yaymamalarından kaynaklı. Peki belirlenen gezegenlere göre yapılan tahminlerde, kaçında yaşam olabilme ihtimali var? 2009'da fırlatılan ve geçen sene emekli olan Kepler Uydusu'nun gönderdiği bilgilerle yapılan hesaplamalara göre, aşağı yukarı Dünya büyüklüğünde ve etrafında döndüğü yıldıza uzaklığı Dünya kadar olan, dolayısıyla da herhangi bir canlı yaşamına ev sahipliği yapabilecek gezegen sayısı 100 milyon olarak tahmin ediliyor. Peki Evren içinde 200 milyar yıldız ve milyarlarca gezegen bulunan Samanyolu'ndan mı ibaret? Bu da büyük bir yanılgı. İçinde 200 milyar yıldız barındıran Samanyolu gibi galaksilerin sayısı, yapılan hesaplamalara göre 125 milyar gibi bir sayıyı buluyor. Yani Evren'deki yıldız sayısı 200 milyar x 125 milyar. Bu da 22 tane sıfır eklenerek ortaya çıkan 10 sekstilyon rakamını veriyor. Carl Sagan'ın meşhur örneğine göre, bu rakam Dünya'da bulunan tüm kumsallardaki kum tanelerinden bile çok daha fazla. Ama, Carl Sagan ve bu kitabın baz aldığı sayı 90'larda yapılan tahminleri içeriyordu. Birkaç yıl önce Hubble'dan gelen bilgilerle galaksi sayısı 2 trilyona fırladı. Tabii yıldız sayısına falan hiç girmeyelim artık. Tüm bu sayıları baz alarak Evren'de kapladığımız alana bakalım hadi. Güneş'imizin içine tam 1.300.000 tane Dünya sığabilir. Ama Güneş, Evren'in büyüklüğünü baz alınca bir kum tanesi bile değil. Biz o kum tanesi bile olamayan yapının içini, ancak 1.300.000/1 oranında doldurabilen bir yapının, üstünde yaşayan yok seviyesindeki canlılarız. Bu kadarla da sınırlı değil. Bu konuştuğumuz rakamların hepsi gözlemlenebilen Evren. Sayılar çok daha korkutucu rakamlara ulaşabilir ve şu anki sayıları aratabilir. Bu bahsettiğimiz sadece yıldız sayısı. Gezegen sayısının bunun çok üstünde olduğu kesin. Bizim gibi 10.000 uygarlık bulunabilir, cevabı hâlâ çok geliyor mu? Peki, bu Evren'de kesin olarak sadece biz varız, cevabı aslında ne kadar komik değil mi?


    31- Kahverengi cüce nedir?

    Yıldız olayım derken gezegen olan gökcisimleri. Oluşumları sırasında yıldız olmak için gereken evrelerden geçerken merkezlerindeki nükleer faaliyetlerin durması nedeniyle varlıklarına gezegen olarak devam eden gökcisimleridir. En küçük yıldızlardan bile daha küçük ama gezegenlerden çok daha büyüktür. Bu sınıfa girmek için, bizim ortamın kralı olan Jüpiter'den en az 13 kat daha fazla kütleye sahip olmaları gerekmektedir. Jüpiter'in kütlesini 70-80'e katlayanları bile vardır. Yüzeyleri çok sıcak olsa da parlamazlar ve kızılötesi ışın yayarlar. Bazıları bir yıldızın etrafında dönerken bazıları ise etrafta gezer. İlk keşfedildiğinde çok garip olsa da şu an sayıları yüzlerce olan ve normal kabul edilen bir gökcismi hâlini almıştır. Keşfedilen en ilginç kahverengi cücelerden birinin, çevresinde dönen bir gezegene sahip olduğu saptanmıştır. Bu keşif sonrasında da gezegen sistemleri bile olabilecek kahverengi cüceler ihtimali belirmiştir.


    32- Yıldızların yaşamı nasıldır?

    Doğar, büyür ve ölürler. Çok uzak gökcisimleri olduğundan, en güçlü teleskoplar bile onları ışık şeklinde bir nokta olarak görür. Yüzeylerine ait elimizde bulunan herhangi bir görüntü yok. Ancak bir ışının kaynağı belirlenebilir ve oldukça veri içerir. Bu sayede onlardan gelen bir ışın tayfı incelenerek kütleleri, parlaklıkları, büyüklükleri, yüzey sıcaklıkları ve hangi yaşam evresinde olup ne zaman ölecekleri bile belirlenebiliyor. Yüzey sıcaklıkları bir yıldızın rengini belirler. En sıcak yıldızlar mavi-beyaz karışımı bir renkte, düşük sıcaklığa sahip olanlar sarı, turuncu ve kırmızı renklere sahip olur. Güneş'imiz sarı renkli hâliyle büyük akrabalarına göre düşük sıcaklığa sahip küçük bir yıldızdır. Bir gökcisminin yıldız olabilmesi için olması gerek kütle, Güneş'in kütlesinin %8.5'una tekabül eder. Ancak bu kütleye ulaşabilen gökcisimlerinin merkezlerinde bulunan çekirdekte nükleer reaksiyon başlar ve uzaya enerji saçmaya başlayabilirler. Bir önceki soruda bahsedilen kahverengi cücelerin yıldız yerine gezegen olmalarının sebebi yeterli kütleye erişememeleridir. Evren'in başından beri en çok bulunan hidrojen ve helyum elementlerinden oluşurlar. Yakıtları tükendiğinde de ölümleri gerçekleşir.


    33- Yıldızlar nasıl ölür?

    'Güneş'in sonu nasıl olacak' sorusunda uzun uzun anlattım. Ama her yıldız aynı ölüm süreçlerinden geçmez. Bu süreçler kütlelerinin büyüklüklerine göre değişir. Çok büyük kütleli yıldızlar küçük kardeşlerine göre çok daha hızlı ölür. Yani, ben çok büyüğüm, cehennem gibiyim, alayınızı yakarım, diyen bir yıldızın gazı hemen söner. Yıldızlar büyük kütlelere sahip olduğundan gezegen gibi gökcisimlerini bile kendilerine çeker. Ama merkezlerindeki bu muazzam kütleçekimi diğer cisimlere uyguladıkları gibi, kendilerine de uygularlar. Bu muazzam kütleçekime kendi yüzeyleri bile dayanamaz ve yüzeyleri içeri doğru çökmeye başlar. Bu çökmeyi durdurmak için merkezlerinde hidrojen yakıp helyum üretirler. Astronomik boyutlardan çıkarıp anlaşılabilecek bir örnek verirsem, saniyede 10 hidrojen yakıp 9 helyum üretirler. Kaybolan bu 1 tane hidrojen ortaya muazzam bir enerji çıkarıp dışarıya doğru ilermeye başlar ve çökmeyi durdurur. Bu bir dengedir. Güneş'imizden bize ulaşan ısı ve ışık enerjisinin sebebi işte bu '1' hidrojen farkıdır. Gerçi o, saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Çıkan enerji farkıyla çökmesini durdurur ve bu enerjiyi saçar. Peki büyük kütleli yıldızlar neden daha çabuk ölür? Bunu da insana uyarlayayım. Eğer küçük bir mideye sahipseniz daha az besin yakarak kendinize yeterli enerjiyi sağlarsınız. Ama büyük bir mideye sahip olursanız sürekli daha çok besin yakmaya ihtiyaç duyarak gittikçe kilo alırsınız ve bu oldukça sağlıksız ve kısa bir ömür anlamına gelir. -kamu spotu- Sağlıklı ve yeterli beslenin ve çok yaşayın, büyük kütleler yıldızların bile sonunu getirir -kamu spotu- Büyük kütleli yıldızlara geri dönersek büyük kütle demek doğal olarak daha büyük kütleçekim demektir. Dolayısıyla bu yıldızlar yüzeylerini çok daha büyük bir güçle çekmeye başlarlar. Dengeyi sağlamak için de daha fazla yakıt yakmaları gerekir. Tabii bu yakıtın bir sınırı olduğu için yakıtlarını çok çok daha çabuk tüketir ve nalları dikerler. Ölümleri esnasında artık dengeyi sağlamak için yakıt kalmadığından merkezleri içeri göçer ve süpernova denilen muazzam bir patlama gerçekleşir, parçalar uzaya saçılır. Ölmekte olan yıldızın ilk kütlesi 8-20 Güneş kütlesinden daha büyükse süpernova patlaması sırasında ortaya nötronlardan oluşan küçücük bir yıldız kalır. Buna nötron yıldızı denir. Ama ilk kütlesi 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız, süpernova patlamasıyla ömrünün sonuna geldiğinde, herkesin adlarını bildiği ama genel olarak ne olduğunu pek bilmediği bir şey ortaya çıkar: Karadelik!


    34- Karadelik nedir?

    Üstte nasıl ortaya çıktığı yazıyor. Şimdi, nedir, neyi kanıtlar, neleri etkiler? Öncelikle Newton'un kütleçekim teorisinden bahsetmek şart. 'Güneş nedir' sorusunda, eğer Güneş yok olsaydı karanlığa gömülmemizin 8 dakikadan biraz fazla bir süre alacağını söylemiştim. Newton'un teorisine göre ise Güneş birden yok olursa biz bunu kütleçekimsel olarak anında hissederiz ve yörüngeden çıkarız. Anında. Ancak Newton'dan yıllar sonra doğan, bir patent ofisinde çalışan ve sonradan dili dışarıda pozlar veren bir memurun bu konuyla ilgili sorunları vardı. Bu sorunun çözümünün adı Genel Görelilik olacaktı. O memur da hepimizin bildiği gibi Einstein'dan başkası değildi. Einstein'a göre ve sonradan kanıtlandığı üzere hiçbir şey ışıktan daha hızlı olamazdı. Buna kütleçekim etkisi de dahildi. Işığın bile 8 dakikadan fazla bir sürede katettiği yolu, kütleçekim etkisini nasıl anında katedebilirdi? Newton bazı konularda yanılıyordu. Bunu en basit şekliyle şöyle anlatayım, hatta sürekli paylaşılan bir film sahnesi de görmüşsünüzdür bununla ilgili anlamak için daha kolay bir örneği yok: İki arkadaşınız bir çarşafı alarak iki yandan tutsun, çarşafı ise uzay-zaman olarak kabul edelim. Uzay ve zaman olguları ayrı ayrı ele alınamaz. Siz de bu çarşafın tam ortasına küçük bir karpuz bırakın. Bu karpuz da Güneş olsun. Ne olur? Karpuz, çarşafı aşağı doğru çökertir ve kütlesiyle kendi etrafında bir şekil oluşturur. Şimdi bir mandalinayı çarşafın üstüne bırakın. Mandalina da Dünya olsun. Bu sefer ne olur? Mandalina, karpuzun çarşafta oluşturduğu eğrilere göre yol alır. Yani kütleçekim dediğimiz şey Güneş'in, kendi Güneş sistemimiz içinde en büyük kütleye sahip gökcismi olmasından dolayı uzay-zamanı diğer cisimlere göre çok daha bükmesi ve diğer gökcisimlerinin de bu bükülmenin oluşturduğu eğrileri takip etmesidir. Einsten'in teorisinden sonra bakış açısı tamamen değişmiş ve bazı sorulara cevap verilebilmiştir. Genel Görelilik teorisinden hemen sonra karadeliklerin varlıkları kuramsal olarak öngörüldü. Mesela Samanyolu içindeki milyarlarca yıldızın takip edeceği bir eğriyi yaratabilecek kadar, yani uzay-zamanı bu derece bükebilecek kadar muhteşem kütleli bir yapı olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda hacminin çok küçük olması gerekiyordu. Çünkü uzay-zamanda bu derece bükme yaratabilecek bir kütleye sahip olan nesne, eğer kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı onu hemen keşfedebilirdik. Mesela Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelik 4 milyon Güneş kütlesine sahiptir. Oha çekenler için, aşağıya bıraktığım karadelik belgeselinde 10 milyar Güneş kütlesine sahip karadeliklerin bile anlatıldığını belirteyim. Eğer 4 milyon Güneş kütlesine sahip bir yapı, kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı ilk fark edeceğimiz şey bu olurdu. Ama hayır, bildiğimiz en büyük yıldızlar bile böyle bir kütlenin, ufacık denebilecek bir oranını asla sağlayamazdı. Bu yapı, çok küçük bir hacmin içinde inanılmaz bir kütleye sahip olmalıydı ve bu yüzden de uzay-zamanı bükmeyi geçin, çarşaf örneğindeki çarşafı delip geçmeliydi. Karadeliklerin yaptığı şey budur. Uzay-zamanda bir delik açılan yerlerdir. İçlerine dair sadece teoriler var. Pratikte ne olduğunu bilmemizin imkanı hiç yok. O yüzden karadelikler, uzay-zamandan bağımsız yerlerdir. Orada bilinen kanunların hiçbiri işlemez. Tıpkı Bing Bang gibi tekilliktirler. Filmlerle birlikte oluşan yanlış algıdaki gibi korkunç şeyler değildir. Aksine yıldız üretimine en büyük katkıyı sağlarlar. Öyle ne var ne yok içine çekmezler. Olay ufku denilen bir sınırları vardır. Bu sınıra girmedikçe problem yok. Olay ufku, karadeliği bir küre gibi sarar. Bu 'olay ufku' çok geniş değil. Örneğin; Güneş'in yerine 10 Güneş kütlesine sahip bir karadelik koyduğumuzu düşünelim. Bu karadeliğin olay ufku anca 30 km falan oluyor. Isı veya ışık gibi faktörler olmasa hiçbir şey anlamadan, sorunsuz bir şekilde bu karadeliğin çevresinde dönmeye devam ederdik. Ancak bir karadeliğin olay ufkuna girilirse ne olur? Bir kütlenin kütleçekim etkisinden kurtulabilmek için sahip olunması gereken bir hız vardır. Bu hıza 'kaçış hızı' denir. Örneğin; Dünya'dan kaçış hızı saniyede 11,2 km'lik bir hızdır. Güneş'in kütlesinden kaçış hızı saatte 2,2 milyon km'dir. Kütle büyüdükçe kaçış için gereken hız da artar. Ama karadelikler muazzam kütlelere sahip olduklarından, kaçış hızı için en yüksek hıza, yani ışık hızına sahip olsanız bile onlardan kaçamazsınız. Zaten ışık bile karadeliklerin olay ufkundan kaçamaz. Adı üstünde karadelik. Gözlemlemek aşırı zordur. Hatta bir ara imkansız olduğu düşünülüyordu. Ama 2019 yılında çekilen ilk karadelik fotoğrafları kamuoyuna sunuldu. Dalga geçenleri hiç sallamayın. O flu fotoğraf muhteşem ötesi bir şey! Muhteşem ötesi!

    Süper kütleli karadelik belgeseli: https://youtu.be/bXgLUx8DT7A
    Karadelikler belgeseli:
    https://youtu.be/hocG9_ImTv4


    35- En yakın yıldızlar hangileridir?

    Soru yakın kelimesi içerse de tabii ki astronomik olarak yakın. Güneş'imizle bile aramızda 150 milyon km vardır. Saatte 1000 km hızla giden bir uçakla 150 milyon km'yi katetmek, bir an bile hız kesmediğiniz takdirde 17 yıl sürer. Güneş'ten sonra en yakınımızdaki yıldız, 'Güneş nedir' sorusunda ortadan yok ettiğim Proxima Centauri’dir. 4.2 ışık yılı uzaklıktadır. Bulunduğu noktaya aynı uçakla gitmeye kalkarsanız zaten gidemezsiniz. Bu yıldızla aramızdaki mesafeyi uçakla katetmek 4.5 milyon yıl sürer. Hızı saatte 250.000 km olan bir araçla bile ancak 18.000 yıl sonra varırsınız. Bizden 10 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen ve hızla bize yaklaşan Ross 248 isimli yıldız, yolda başına bir şey gelmezse 33.000 yıl sonra bize Proxima'dan daha yakın olacaktır. Samanyolu'nda yıldızlar arasındaki mesafe ortalama 5-10 ışık yılıdır. Güneş'imiz gibi yalnız yıldızlar çok azdır. Yıldızlar genelde çift, üç ya da daha fazla sayıdaki gruplar hâlinde takılırlar. Örneğin; Proxima'dan sonra bize en yakın yıldız ikili bir yıldız sistemidir. Alfa Centauri sistemi olarak A ve B diye adlandırılırlar. Proxima da bu ikisinin çevresinde döner zaten. 10 ışık yılı yarıçapındaki bir küre içini baz aldığımızda çevremizde sadece 11 tane yıldız vardır.


    36- Gökada nedir?

    'Kaç gezegen var' sorusu altında bu sorunun cevabından bahsettim. Gözlemlenebilir Evren'de sayılarının, 2011 yılında yazılan bu kitapta 125 milyar olduğu yazıyor. Ama Hubble'dan alınan son verilerle yapılan hesaplamalara göre gökada sayısı 2 trilyona fırladı. O da gözlemlenebilir kısmı olarak tabii ki. Sayılar iyice manyak bir hâl almaya hiç şüphesiz devam edecek. Gökadalar farklı büyüklüklerde bulunuyor. Dolayısıyla içlerinde farklı yıldız sayıları barındırıyorlar. Birkaç milyon yıldız içeren oldukça küçük gökadalar bulunduğu gibi, içlerinde trilyonlarca yıldız barındıran gökadalar da mevcut. Samanyolu'nun çapı 100.000 ışık yılıdır. Aslında cüce kategorisinde bir gökadadır. Geçen yıl, Samanyolu'nun, hesaplamalardan en az 2 katı büyüklükte olabileceği anlaşıldı. Samanyolu'nun büyüklüğü hesaplanırken sadece en parlak yıldızların dizildiği disk şekli baz alınarak hesap yapılıyordu. Ama dümdüz bir disk yerine buruşuk bir yapı içerdiği anlaşıldı. Yani bizim göremediğimiz karanlık bölgelerinin olma ihtimali çok fazla. Ama iki katına çıksa bile yine cücelikten kurtulamıyor. Daha büyük galaksilerin çapı 6.000.000 ışık yılını bile buluyor. Gerisini siz hesaplayın. Bir çoğunun merkezinde bizim gökadamızda olduğu gibi, süper kütleli bir karadelik bulunur. Gökadanın içindeki cisimler de bu karadelik çevresinde döner durur. Gökadaların şekilleri de birbirinden farklı. Üç çeşidi var: elips, sarmal ve düzensiz. Sarmal gökadalar da kendi içinde normal ve çubuk olarak iki çeşittir. Samanyolu'muz çubuklu sarmal bir gökadadır. Daha önce birleşen gökadalar olduğu biliniyor. Bize en yakın galaksi, 2 milyon ışık yılı civarlarında bulunan Andromeda gökadası. Birbirlerine büyük bir hızla yaklaşıyorlar. Tahmini 4 milyar yıl sonra çarpışacaklar. Bu çarpışma da 4 milyar gibi bir süre boyunca devam edecek. Bu kitap yazılırken Andromeda Galaksisi tahminlerde bizden birkaç kat büyüktü. Ama buruşuk bir yapıda olduğumuzun ortaya çıkması ve Andromeda hakkındaki son hesaplamalardan sonra, iki galaksinin çok yakın büyüklüklerde oldukları ortaya çıktı. Ama bizim merkezimizdeki süper kütleli karadelik 4.4 milyon Güneş kütlesine sahipken Andromeda'nın karadeliği ise 100 milyon Güneş kütlesine sahip. Andromeda çok daha ağır ve büyük olduğu için hüüüüp diye içe çekilen bizim galaksimiz olacak. İki karadelik birleşip tek bir karadelik hâline gelecek. Yıldızlar arası boşluk çok olduğu için, bu ilk akla gelen düşünce gibi, her iki galaksideki tüm yıldız ve gezegenlerin toz duman olacağı anlamına gelmiyor. İki galaksinin iç içe geçmesi şeklinde bir çarpışma olacak. İki galaksi de milyarca yıldız ve gezegen kaybedecek ve canlıların hayatta kalamayacağı ışınlar yayılacak. Ama her iki galaksinin içindeki tüm cisimlerin infilak edeceği ve toz hâline geleceği yok. Zaten bu zaman dilimine gelmeden insanlar başka bir gezegene kaçamazsa bunları dert etmelerine gerek de olmayacak. Güneş'imiz ölüm evresine çoktan girmiş olacağı için, bu çarpışmadan çok önce Dünya'da yaşam zaten çoktan bitmiş olacak. Bu birbine yaklaşan iki gökadaya bakarak gökadaların sabit olmadığı zaten anlaşılabilir. Birbirlerini çekerler ve küme gökadaları denilen ve birçok gökada barındıran bölgedeki gruplar birbirlerini etkilerler. Birçok gökada kendi ekseninde döner ve evrenin sürekli genişlemesinden dolayı uzay tarafından ileri taşınır. Yani ileriye doğru bir hareketleri de mevcut.


    37- Samanyolu nasıl bir gökadadır?

    Çubuklu sarmal bir gökadadır. Bu kitapta büyüklüğünü anlatmak için verilen örnekte; Güneş Sistemimiz (yani Güneş'imizin etrafında dönen, 8 gezegen ve diğer ne kadar gökcismi varsa hepsi dahil) bir müzik CD büyüklüğündeyken Samanyolu bir Dünya büyüklüğündedir. Tabii bu kitaptan sonra keşfedilen buruşuk yapının ardından iki dünya büyüklüğündedir. İçerisinde keşfedilen en yaşlı yıldız 13,2 milyar yaşındadır. Yani gökadamız, Evren'den sadece 600 milyon yıl daha genç. Samanyolu'nu 130.000 ışık yılı çapında hale denilen bir yapı kuşatır. Bir de karanlık hale vardır ki o çok gizemli ve çok büyüktür. Karanlık hale'nin kütlesi, Samanyolu'nun toplamından 10 kat daha fazla kütleye sahiptir. Merkezindeki karadeliğin çevresinde tüm gökcisimleri döner. Güneş Sistemimiz de dahil. Üstelik saniyede 250 km hızla döner. Bir tur 250 milyon yıl kadar sürer. Bu karadeliğin çevresinde bu zamana kadar 20 tur falan attık.


    38- Yerel grup nedir?

    Samanyolu'nun dışına çıkınca karşılaşılan bölge artık Evren denilen yerdir. Gökadalar, kütleçekim sayesinde başka gökadalarla birlikte gruplar oluşturur. Küçüklerine grup, büyüklerine küme denir. 50 gökada altına grup, 50-1000 arasında gökada birlikteliklerine de küme denir. Biz 46 gökada içeren ve içinde bulunduğumuz için 'yerel grup' olarak adlandırılan bir gökada grubunun içindeyiz. Yerelliğe bak.


    39- Evren’in büyük ölçekli yapısı nasıldır?

    'Büyük resmi' görebilmek adına oluşturulan, en küçük parça olarak gökadaların kabul edildiği ve içinde trilyonlarca yıldız bulunan gökadaları sadece birer nokta şeklinde gösteren harita ve modellemeler oluşturuldu. Ama bu kitap yazıldığında tahmini gökada sayısı 125 milyar civarıydı. Şu an 2 trilyon. O yüzden büyük ölçeği daha küçük bir bölgeye (birkaç milyar ışık yıllık) indirirsek süper küme gökadalar, küme gökadalar ve gökada grupları ipliksi bir yapıyla sanki birbirine bağlıymış gibi, zincir ya da yaprak şeklinde bir görüntü ortaya çıkarıyor. Merkez olarak belirlenecek bir yapı yoktur. Her yere de eşit dağılmış homojen bir görüntü ortaya çıkar.

    Diğer soruları uzunluktan dolayı site kabul etmediğinden yoruma bırakıyorum.
  • Hz. İsa'nın (a.s) doğumu nasıl gerçekleşti? Hz. İsa (a.s.) dünyaya geldikten sonra Hz. Meryem (r.a.) neler yaşadı? Hz. İsa'nın (a.s.) peygamberliği, tebliği, havarileri hakkında bilinmesi gerekenler. Hz. İsa'nın (a.s.) göğe yükselmesi hakkındaki farklı görüşler nelerdir? Bilinen tüm detaylarıyla Hz. İsa'nın -aleyhisselam- hayatı...

    Îsâ -aleyhisselâm-, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın doğumundan altı ay sonra Kudüs’te dünyâyı şereflendirmiştir. Îsâ -aleyhisse­lâm-, İsrâîloğulları’na gönderilen peygamberlerin sonuncusudur.

    Peygamberler içinde en yüksekleri olan ve kendilerine “ülü’l-azm” denilen beş peygamberin dördüncüsüdür. Kendisine “Rûhullâh” denmesi, bir tekrîm ifâdesi olmakla birlikte, Allâh Teâlâ’nın, Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi O’nu da rûhundan üfürerek yaratması sebebiyledir.

    Îsâ -aleyhisselâm-’a otuz yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine kitap olarak İncîl gönderilmiş ve otuz üç yaşında da di­ri bir şekilde göğe kaldırılmıştır.

    Kıyâmet yaklaştığında dünyâya inecek, evlenip çocukları olacak, “Hazret-i Mehdî” ile buluşacak, İslâm’ı bütün cihâna hâ­kim kılacak ve Medîne-i Münevvere’de vefât edecektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in medfûn ol­duğu Hücre-i Saâdet’te türbe-i şerîfin yanına defnolunacaktır.

    HZ. İSA'NIN (A.S) ANNESİ 'HZ. MERYEM'
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Meryem, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Annesi Hunne, babası İmrân’dır.

    Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hunne’nin çocuğu ol­muyordu. O da:

    “Yâ Rabbî! Benim bir çocuğum olursa, onu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağım!” diye nezirde bulundu.

    Hunne, bu nezirde bulunduktan sonra hâmile kaldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İmrân’ın karısı şöyle demişti: «–Rabbim! Karnımdakini âzâdlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabûl buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sen’­sin!»” (Âl-i İmrân, 35)

    Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi. Adını Mer­yem koydu:

    “O’nu doğurunca, Allâh, ne doğurduğunu bilip durur­ken: «–Rabbim! Ben O’nu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. O’na Meryem adını verdim. Kovulmuş şeyta­na karşı O’nu ve soyunu Sen’in korumanı diliyorum!» dedi.” (Âl-i İmrân, 36)

    Hz. Meryem'in (r.a) Beyt-i Makdis'in Hizmetine Verilmesi
    O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocuklarını adamak câiz ve çok sevaptı. Bu şekilde nezredilen erkek çocukları, do­ğumundan bülûğuna dek orada hizmete devâm ederdi. Bülûğ­dan sonra ise, dilerse yine orada hizmet eder, isterse arzuladı­ğı başka bir yere giderdi. Ancak bülûğdan önce Beyt-i Makdis’ten ayrılması câiz değildi.

    Böyle bir nezir, yalnızca erkek çocukları için yapılırdı. Allâh Teâlâ’nın, Beyt-i Makdis için Meryem hakkındaki ilticâyı makbul kı­lıp kız çocuklarının nezredilmesini de kabûl buyurmasından son­ra, kız çocuklarının da Beyt-i Makdis’e adanması câiz oldu.

    Hunne, kızı Meryem’i Beyt-i Makdis’teki vazîfelilere teslîm etti. Meryem’i kim himâyesine alacağına dâir kur’a çektiler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “(Rasûlüm!) Bunlar, Biz’im Sana vahiy yoluyla bildirmek­te olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kur’a çekmek üzere ka­lemlerini atarlarken Sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân, 44)

    Çekilen kur’a, Beyt-i Makdis’in imâmı ve Hunne’nin de eniştesi olan Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a çıktı. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-:

    “–O’nun teyzesi benim nikâhım altındadır.” dedi ve Mer­yem’in velîliğini üzerine aldı.

    Meryem sütten kesilince, O’na Beyt-i Makdis’te bir oda tah­sîs edildi. Bu odaya âyet-i kerîmede “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harb ve cihâd vâsıtası demektir. Bu bakımdan bir nevî çile odası mânâsını taşır.

    Hz. Meryem'in (r.a) Odasındaki Farklı Meyvelerin Sırrı
    Hazret-i Meryem’in odasına yalnız Zekeriyyâ -aleyhisselâm- girerdi. Bu, on iki yaşına kadar devâm etti. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, O’nun odasına girerken anahtarı ile kapıyı açıp girer, çıkarken de kilitlerdi. Her gün, bir günlük yiyecek bırakırdı. Fakat içerde değişik meyveler görüp hayret ederdi. Nereden geldiğini sorduğunda, Meryem, Allâh -celle celâlühû- tarafından gönderil­diğini söylerdi. Bu yiyecekler arasında, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri bulunurdu. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Rabbi Meryem’e hüsn-i kabûl gösterdi; O’nu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da O’nun bakımı ile vazîfelendirdi. Zekeriyyâ, O’nun yanına, mâbede her girişinde ora­da bir rızık bulur ve: «–Ey Meryem! Bu Sana nereden geli­yor?» der, O da: «–Bu, Allâh tarafındandır. Allâh, dilediğine sayısız rızık verir!» derdi.” (Âl-i İmrân, 37)

    Allâh'ın -celle celâlühû- Hazret-i Meryem’e Sunduğu Altı Büyük İkram
    Allâh -celle celâlühû-’nun Hazret-i Meryem’e en büyük ik­ramları şunlardır:

    O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocukları adandığı hâlde, annesi Hunne’nin ilticâsı ile Meryem de nezir olarak kabûl edildi.
    Allâh Teâlâ, O’nu Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın himâyesine verdi.
    Rızkını cennet nîmetlerinden ihsân etti.
    Peygamberlerine gönderdiği melek olan Cebrâîl -aleyhisselâm- ile görüştürdü.
    O’nu ve evlâdı Hazret-i Îsâ’yı şeytanın şerrinden korudu.
    Oğlu Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, kundakta iken konuştu. Annesine yapılan iftirâlara cevap verdi.
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular:

    “İmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan kadınla­rın en hayırlısıdır. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 69)

    İbadete Düşkün Bir Kadın 'Hz. Meryem (r.a)'
    Hazret-i Meryem, gece-gündüz ibâdet ederdi. Takvâsı, Be­nî İsrâîl arasında darb-ı mesel oldu. Kendisinden kerâmetler hâ­sıl olurdu. Seçkin kullardandı. Kur’ân-ı Kerîm’de “sıddîka” diye senâ edilmiştir.

    Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “Hani melekler demişlerdi: «–Ey Meryem! Allâh Sen’i seçti; Sen’i tertemiz yarattı ve Sen’i bütün dünyâ kadınlarına tercîh etti (üstün tuttu).” (Âl-i İmrân, 42)

    “Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan! (O’nun huzûrunda) eğilenlerle beraber Sen de eğil!»” (Âl-i İmrân, 43)

    Bu emirler üzerine Hazret-i Meryem’in takvâsı o hâle geldi ki, ayakları şişinceye kadar namaz kılmaktaydı.

    Yoktan Var Eden, Babasız Da Yaratır!

    Hazret-i Meryem on beş yaşında iken Yûsuf-i Neccâr isim­li birisi ile nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden önce Allâh Teâlâ, O’na babasız bir çocuk vereceğini müjdeledi:

    “Melekler demişlerdi ki: «–Ey Meryem! Allâh Sana ken­disinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ’dır. Mesîh’tir; dünyâda da, âhirette de îtibarlı ve Allâh’ın kendi­sine yakın kıldıklarındandır.»” (Âl-i İmrân, 45) Mesîh, İbrânîce bir kelime olup, Hazret-i Îsâ’nın lakâbıdır ve “mübârek” anlamına gelmektedir.

    Yine melekler Hazret-i Meryem’e dediler ki:

    “(–Ey Meryem!) O sâlihlerden olarak beşikte iken ve ye­tişkinlik hâlinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.” (Âl-i İmrân, 46)

    Bunun üzerine:

    “Meryem: «–Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğum olur?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir. Allâh dilediğini yaratır! Bir işe hükmedince ona sâdece «Ol!» der; o da oluverir.»” (Âl-i İmrân, 47)

    Melekler, Meryem’e hitâben Hazret-i Îsâ hakkındaki sözlerine şöyle devâm ettiler:

    “Allâh O’na yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!” (Âl-i İmrân, 48)

    Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde cemî olarak geçen “melekler” ifâdesinden maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Kendisinden bu şekilde cemî olarak bahsedil­mesi, O’nu tekrîm içindir.

    HZ. İSA (A.S) HZ. MERYEM'E MÜJDELENİYOR
    Cenâb-ı Hak buyurur:

    “(Rasûlüm!) Kitâb’da Meryem’i de zikret! Hani O, ailesin­den ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem, 16)

    Âyette geçen “doğu tarafı” müfessirlere göre, Mescid-i Aksâ’nın doğu yanı, yahut Meryem’in evinin doğu tarafı şeklinde açıklanmaktadır. Hristiyanların bu sebeple doğuya yöneldikleri ifâde edilmiştir.

    Çok geçmeden Allâh Teâlâ, Hazret-i Meryem’e Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Der­ken, Biz O’na Rûh’umuzu gönderdik de O, kendisine tasta­mam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem, 17)

    Burada Rûh’tan maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Her âzâsı düzgün genç bir insan şeklinde gönderilmesinin sebebi, Meryem’in ürküp korkmaması içindi. Çünkü Hazret-i Meryem, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı aslî şeklinde görseydi, şüphesiz ki buna tâkat getiremezdi.

    Ancak Hazret-i Meryem, yine de karşısında genç bir insan görünce kemâl-i edeb ve iffetinden dolayı çok korktu. Onun Hazret-i Cibrîl olduğunu bilmediği için büyük bir endişeye kapıldı ve âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:

    “Meryem dedi ki: «–Sen’den, çok esirgeyici olan Allâh’a sığınırım! Eğer Allâh’tan sakınan bir kimse isen, (bana do­kunma!)»” (Meryem, 18)

    “Melek: «–Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin elçisiyim.» dedi.” (Meryem, 19)

    “Meryem: «–Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de ol­madığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?» dedi.” (Meryem, 20)

    “Melek: «–Öyledir!» Dedi. (Zîrâ) Rabbin buyurdu ki: «–Bu Bana kolaydır. Çünkü Biz, O’nu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağ­lanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” (Meryem, 21)

    HZ. İSA (A.S) NASIL DOĞDU? HZ. İSA'NIN (A.S) DOĞUM MUCİZESİ
    Cenâb-ı Hakk’ın murâd ettiği şekilde:

    “Meryem, O’na (Îsâ’ya) hâmile kaldı. Bunun üzerine O’nunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem, 22)

    Hazret-i Meryem’in doğum sancıları artmaya başladı. Kuru­muş bir hurma ağacının yanına geldi ve ona yaslandı. Âyette buyrulur:

    “Doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. «–Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» dedi.” (Meryem, 23)

    Nihâyet kuru ağacın altında Îsâ -aleyhisselâm- dünyâya geldi. Allâh Teâlâ, O’nu babasız yaratmıştı.

    Sonsuz kudret sâhibi olan Cenâb-ı Hak, azametinin muktezâsı olarak Âdem -aleyhisselâm-’ı annesiz ve babasız bir şekil­de topraktan; Havvâ vâlidemizi annesiz olarak Hazret-i Âdem’­den; Îsâ -aleyhisselâm-’ı da babasız olarak Meryem vâlidemiz­den yaratmıştır.

    Hazret-i Îsâ’nın doğumu ile Hazret-i Âdem’in yaratılması arasında bir benzerlik vardır ki, bu, her ikisinde de yaratılışın «Kün! = Ol!» emri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:

    “Allâh nezdinde Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibi­dir. Allâh O’nu topraktan yarattı. Sonra da O’na «Ol!» dedi ve (O da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)

    Bu âyet-i kerîme, hem Allâh’ın kudretinin sonsuzluğunun, hem de yahûdîlerin baştan şaşırıp sonradan da atacakları çir­kin iftirâlar karşısında Hazret-i Meryem’in iffetli olduğunun bir ifâdesidir.

    HZ. İSA (A.S) NE ZAMAN DOĞDU?
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğum târihi hakkında, kaynaklar­da hiçbir kayıt yoktur. Bütün İncîl’lerde de bu hususta bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Yalnız bir İncîl’de Hazret-i Îsâ’nın yahûdî kralı zamanında doğduğu yazmakta ise de, (Matta, 2/1) Roma kaynakları, bu kralın mîlâddan önce öldüğünü bildirmektedir. Yapılan bütün beyanlar, birbirlerine açık bir şekilde tezat teşkil etmektedir. Böy­le olunca, “noel”in mânâsı da, uydurulmuş boş bir efsâneden öteye gidememektedir.

    Bu sebepledir ki bugün Katolikler, Noel bayramı olarak 24-25 Aralık gününü kutlarken, Ermeni kiliseleri 6 Ocak’ı kutlarlar. Bir kısım Protestanlar ise bu târihin kutsal metinlerde kesin olarak geçmediğini öne sürerek Noel’i kutlamazlar.

    HZ. İSA (A.S) DOĞDUKTAN SONRA HZ. MERYEM (R.A) NELER YAŞADI?
    Hazret-i Îsâ doğduktan sonra:

    “(Hazret-i Meryem’in) aşağısından (Îsâ yahut melek) O’na şöyle seslendi: «–Tasalanma! Rabbin Sen’in alt yanında bir su arkı vücûda getirmiştir.»” (Meryem, 24)

    Âyete şu mânâ da verilmiştir:

    «–Tasalanma! Rabbin Sen’in altındakini (yâni Îsâ’yı) şerefli bir lider olarak yaratmıştır!»

    Hazret-i Meryem’e hitâb eden ses şöyle devâm etti:

    “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine tâze, ol­gun hurma dökülsün!” (Meryem, 25)

    Hazret-i Meryem, hurma dalını kendisine çekip salladığı za­man kış mevsimi olmasına rağmen, ağaç birdenbire hurma ver­meğe başladı. Meryem, önündeki arktan su içip taze hurmalardan yedi. Ağacın bu şekilde kış mevsiminde hurma vermesi, Hazret-i Meryem’i tesellî içindi. O’na denildi ki:

    “Ye, iç! Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: «–Ben çok merhametli olan Allâh’a oruç adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım!»” (Meryem, 26)

    Rivâyete göre, Hazret-i Meryem’in kavminde yiyip içmeden oruç tutulduğu gibi, konuşmamak sûretiyle de oruç tutulurdu. Yahut oruçlu iken yeme ve içmeden kaçınıldığı gibi, konuşmaktan da sakınılırdı.

    Hz. İsa'nın (a.s) Doğumundan Sonra Hz. Meryem'm Atılan İftira ve Hz. Meryem'in Duruşu
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğuşu ile, kavminin arasında büyük bir iftirâ ve dedikodu furyası başgösterdi. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilmektedir:

    “(Meryem) nihâyet O’nu (Îsâ’yı kucağında) taşıyarak kav­mine getirdi. Dediler ki: «–Ey Meryem! Hakîkaten Sen iğrenç bir şey yaptın!»” (Meryem, 27)

    “–Ey Hârûn’un kızkardeşi! Sen’in baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28)

    Âyette bahsedilen Hârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kardeşi olan Hârûn -aleyhisselâm- değildir. Bu husustaki görüşlerin doğruya en yakın olanına göre Hazret-i Meryem’in hakîkî karde­şidir. O da ana ve babası gibi iffetli ve sâlih bir kimse idi. Bu se­beple kavmi, böyle birinin kızkardeşi olan Meryem’e zinâ etmeyi(!) aslâ yakıştıramadıklarını ifâde etmek istemişlerdi.

    Hazret-i Meryem’e İsrâîloğulları tarafından devamlı hakâret edili­yordu. O da sabırla dinliyor, kendisine emredildiği üzere konuş­muyordu. Ancak kavminin münâsebetsiz tavırları iyice arttı. Nihâyet Allâh’ın inâyeti erişti.

    Hz. İsa'nın Bebekken Konuşması
    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bunun üzerine Meryem, çocuğu gösterdi. Dediler ki: «–Biz, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?»” (Meryem, 29)

    Allâh’ın istikbâlde elçisi olacak olan Hazret-i Îsâ, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği konuşma kâbiliyeti ile dile geldi ve daha beşikte iken şöyle dedi:

    “–Ben, Allâh’ın (seçilmiş bir) kuluyum! O, bana Kitâb’ı verdi ve beni peygamber yaptı!” (Meryem, 30)

    “Nerede olursam olayım, O beni mübârek kıldı. Yaşa­dığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)

    “Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.” (Meryem, 32)

    “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâmet banadır.” (Meryem, 33)

    Hazret-i Îsâ’nın daha beşikte iken böyle konuşması, çevresinde büyük bir hayret uyandırdı. Hazret-i Meryem, tenzîh ve tebrie edildi.

    İşte Hazret-i Meryem, münkir halkın kendisine sorduğu «–Bu çocuğu nereden aldın?» suâline karşı dâimâ cevap olarak bu şekilde çocuğunu gösterir ve «–Çocuk söylesin!» der, Îsâ -aleyhisselâm- da daha bebek iken:

    “–Benim annem namuslu, iffetli bir kadındır. Ey câhiller! İffet ve hayâ âbidesi olan annemi ayıplamayın! Biliniz ki Allâh Teâlâ, beni babasız olarak dünyâya getirmiştir. Bu, Allâh’ın bir mûcizesidir!” derdi.

    Bunun üzerine birçok kimse:

    “–Bu, Allâh’ın apaçık bir mûcizesidir. Yoksa yeni doğmuş hiçbir çocuk daha beşikte iken konuşamaz. Hakîkaten bu, Allâh tarafındandır; Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren bir hâdisedir.” dediler.

    Bir kısmı ise yine de hâinliklerinden dönmediler. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ -hak söz olarak- budur!” (Meryem, 34)

    Âyette Îsâ -aleyhisselâm-’ın “hak söz” olarak ifâde edilmesi, O’nun «Kün! = Ol!» emrinin eseri olmasındandır. Bu hakîkat, başka âyet-i kerîmelerde de anlatılır:

    “Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu cümle âlem için ib­ret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)

    “İffetini korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de (Allâh ör­nek gösterdi). Biz O’na rûhumuzdan üfledik ve O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdîk etti. O, gönülden itaat eden­lerdendi.” (et-Tahrîm, 12)

    HZ. ZEKERİYA'YA ATILAN İFTİRA VE ŞEHADETİ
    Hazret-i Îsâ’nın bebek iken konuşması, birçok iftirâları bas­tırmıştı. Ancak kısa bir müddet sonra tekrar fitne ve iftirâlar baş­ladı. Gâfil kavim:

    “–Babasız çocuk mu olurmuş?!” dediler.

    Sonra da:

    “–Yapsa yapsa bu zinâyı Zekeriyyâ yapmıştır!” diyerek Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Beyt-i Makdis’te yalnız kaldığı bir sırada:

    “–Sen Meryem’le zinâ ettin!” diye bühtanda bulundular ve üzerine hücûm ettiler.

    Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, onların şerrinden korunmak için bir ağacın kovuğuna saklandı. Şeytan, insan kılığında oraya ge­lip Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı arayan bedbahtlara, O’nun saklan­dığı ağacı göstererek:

    “–Şu ağacı testereyle ikiye ayırın! Bir şey kaybetmezsiniz! Zekeriyyâ onun içindedir!” dedi.

    Bedbahtlar, hemen ağacı kesmeye koyuldular. Testere Ze­keriyyâ -aleyhisselâm-’ın başını yarmaya başladığı zaman maz­lum peygamber «âhh!» diyecek oldu, fakat:

    “–Ey Zekeriyyâ! Şikâyette bulunma!” diye bir nidâ geldi.

    Zekeriyyâ -aleyhisselâm- da büyük bir tevekkül ve sabır için­de testereyle ikiye bölünerek şehîd oldu. İnd-i ilâhîde yüce mer­tebelere ulaştı.

    Bu sırada Hazret-i Meryem’in önceden nişanlısı olan Yûsuf-i Neccâr da aynı iftirâya uğramıştır.

    HZ. İSA VE MERYEM ALLAH'IN KORUMASINDALAR
    Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı şehîd eden bedbaht yahûdîlerin, Hazret-i Meryem’e ve oğlu Hazret-i Îsâ’ya da bir zarar vermeme­leri için Cenâb-ı Hak, onları hıfz-ı emânına almayı murâd etti:

    “Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık. Onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.” (el-Mü’minûn, 50)

    Bu yerin Mısır’da olduğu rivâyeti vardır. Hazret-i Meryem ve Hazret-i Îsâ, orada on iki sene kaldı ve bu zaman zarfında fevka­lâde hâdiseler meydana geldi:

    Birgün, kaldıkları evde ağa’nın bir miktar parası kaybolmuş­tu. O evde düşkünler ve fakirler vardı. Ağa, bu parayı kimin aldı­ğını anlayamadı. Herkes töhmet altında kalmıştı. Bu durum, Hazret-i Meryem’e çok ağır geldi. Orada ikâmet edenler arasın­da bir kör ve bir kötürüm bulunuyordu. Hazret-i Îsâ, annesinin üzülmesi karşısında bu iki kişiye:

    “–Parayı sakladığınız yerden çıkartın!” dedi.

    Onlar da bu açık mûcize karşısında aldıkları parayı mecbû­ren getirdiler. Bu hâdiseden sonra Hazret-i Îsâ’nın îtibârı halk nezdinde iyi­ce yükseldi.

    HZ. İSA'NIN (A.S) PEYGAMBERLİĞİ
    Hazret-i Îsâ, Mısır’da on iki sene kaldıktan sonra Kudüs’e dönüp “Nâsıra” kasabasına yerleşti. Hristiyanlara bu sebeple “Nasrânî” denilmektedir.

    Hazret-i Îsâ’ya otuz yaşında peygamberlik verildi. O da he­men vazîfesini yapmaya, insanları tevhîde çağırmaya başladı.

    Allâh Teâlâ buyurur:

    “And olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrâhîm’i gönderdik. Pey­gamberliği de Kitâb’ı da onların soyuna verdik. Onlardan (in­sanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 26)

    Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen dört büyük kitabın, bunların soyundan gelen peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır.

    “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. O’na İncîl’i verdik; O’na tâbî olanların kalblerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allâh rızâsını kazanmak için (böyle) yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan îmân edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden ço­ğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 27)

    Ruhbanlık, hristiyanların sonradan ortaya çıkardığı bir anla­yış ve yaşayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra mü’minler, inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalı­şılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan îmân ehli, kendilerinin de ölümü hâlinde dîne dâvet edecek kimsenin kalmayacağı endişesiyle savaş yapmama kararı al­mış, sâdece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlardı. İşte bu sû­retle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samîmiyet gösteren bu insanlar, dünyânın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler; dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu buna riâyet etmeyerek, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın dînini inkâr ettiler; hü­kümdarlarının dînine girdiler; teslîs akîdesini ortaya attılar; bi’set gerçekleştiğinde de Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâr ettiler ve benzeri sapıklıklara düştüler.

    HZ. İSA'NIN (A.S) TEBLİĞİ VE PEYGAMBERİMİZİ MÜJDELEMESİ
    Îsâ -aleyhisselâm-, dînini teblîğe devâm ediyordu. Fakat in­sanların birçoğu küfründe inat hâlindeydi.

    Îsâ -aleyhisselâm- birçok mûcizeler gösterdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen Tevrât’ı tasdîk ettiğini, ancak yüce Allâh’ın bazı hükümleri değiştirdiğini teblîğ etti:

    “(Îsâ dedi ki:) «–Benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim. O hâlde Allâh’tan korkun, bana da itaat edin!”

    “Allâh, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin! İşte doğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 50-51)

    “Hatırla ki, Meryem oğlu Îsâ: «–Ey İsrâîloğulları! Ben si­ze Allâh’ın elçisiyim; benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayı­cı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim!» demişti. Fakat O, kendilerine açık deliller getirince: «–Bu apaçık bir büyüdür!» dediler.” (es-Saff, 6)

    Yuhanna İncîli’nin 14. bölümünde Îsâ -aleyhisselâm-’ın şöy­le dediği rivâyet edilir:

    “–Ben Peder’e ibâdet edeceğim ve O size başka bir tesellî edici (Faraklit) gönderecek ki, O sizinle ebediyyen kalabilir.” (Yuhanna, 14/16-17)

    Ve 16. bölümünde de demiştir ki:

    “Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, yardımcı (tesellîci, Faraklit) size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yâni «Gerçeğin Rûhu» gelince, sizi gerçeğe yöneltecek. Çünkü O, kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.” (Yuhanna 16/7-9, 12-13)

    Faraklit Nedir?
    “Faraklit” kelimesi, “hamd”e tekâbül eden bir kelimedir. Bazı hristiyanlar bunu “muhallıs” (kurtarıcı) olarak açıklamışlar; ba­zıları da “hammâd” ve “hamîd” diye tefsîr etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki “Faraklit” kelimesinin, Ahmed ve Muhammed mâ­nâsına uygun olarak asıl isme işâret ettiği açık bir şekilde anla­şılmaktadır.

    Barnabas İncîli 39. Bâb’da da şöyle bir bahis vardır:

    “–Söylediğin Mesîh’in ismi nedir ve O’nun geldiğini nasıl an­layacağız?” diyen havârîlerine Hazret-i Îsâ şöyle dedi:

    “–Mesîh’in (Rasûl’ün) adı, hayran olmağa değer güzellikte­dir. Cenâb-ı Hak, O’nun nûrunu yarattığı zaman, O’na bu ismi verdi ve O’nu semâvî ihtişâmı içine koydu. Sonra:

    «–Senin hatırın için Ben, cenneti, dünyâyı ve birçok mah­lûku yarattım. Bunların hepsini Sana hediye ediyorum. Sen’i takdîr eden, Ben’den nîmet bulacak; Sen’i inkâr eden, tarafımdan lânet olunacaktır. Ben Sen’i dünyâya Ben’im Rasûlüm olarak gönde­receğim. Sen’in sözün sırf hakîkat olacaktır. Yer ve gök ortadan kalkabilir, fakat Sen’in îmânın dâimâ ebedî olacaktır.» buyurdu.

    O’nun ismi Ahmed’dir.”

    Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-’ın civârında toplanmış o­lan mü’minler, hemen seslerini yükselterek:

    “–Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel!” diye niyaz­da bulundular. (Benzer ifâdeler için Barnabas İncîli’nin 41 ve 97. bâblarına da bakılabilir.)

    HZ. İSA (A.S) VE 12 HAVARİSİ
    Münkirlerin Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a gayz ve kinleri git­tikçe artmıştı. Bunu farkeden Îsâ -aleyhisselâm-, kendisine ina­nanların arasından seçtiği on iki mü’mine, yâni havârîlerine:

    “–Allâh -celle celâlühû-’nun dînine hizmette ve onu muhâfa­zada kim benim yardımcım olacak?” diye sordu.

    Havârîlerin hepsi birden:

    “–Biz Sana yardımcılarız. Her şeyimiz ile Allâh’ın yoluna yar­dımcı olacağız. Çünkü biz, O’nun dînine gönül verdik. Sen şâhid ol ki, biz, Sen’in dînine bağlı gerçek müslümanlarız!” dediler.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Îsâ, onlar (bedbaht insanlar)daki inkârcılığı sezince: «–Allâh yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?» dedi. Havârîler: «–Biz, Allâh yolunun yardımcılarıyız; Allâh’a inan­dık! Şâhid ol ki, bizler müslümanlarız!» cevâbını verdiler.” (Âl-i İmrân, 52)

    “Ey îmân edenler! Allâh’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu Îsâ havârîlere: «–Allâh’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?» demişti. Havârîler de: «–Allâh (yo­lunun) yardımcıları biziz!» demişlerdi. İsrâîloğulları’ndan bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece üstün geldiler.” (es-Saff, 14)

    “Havârî” kelimesi, Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı “havâryâ”dır ve “yardımcı” mânâsı taşımaktadır. Ayrıca “seçkin insan” anlamına da gelmektedir.

    Havârîler de, Îsâ -aleyhisselâm-’a herkesten önce îmân eden ve O’na yardımcı olan on iki ihlâslı ve temiz mü’mine verilen isimdir. Bunlara “ensârullâh” da denmiştir. Havârîler, Hristiyanlığın yayılması için Îsâ -aleyhisselâm- tarafından seçilmişlerdir. Meşhur Barnabas İncîli’ni yazan Barnabas da bunlardandır.

    Semâdan Sofra İnmesi (Mâide)
    Havârîler, Hazret-i Îsâ’dan, semâdan sofra inmesi için duâ etmesini istediler. Îsâ -aleyhisselâm-

    “–Allâh’ın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz? Böyle bir şey istemeye nasıl cesâret ediyorsunuz?” diye sordu.

    Havârîler:

    “–Başka bir maksadımız yoktur. Allâh -celle celâlühû-’nun lutfuna nâil olmak ve daha da mutmain olmak için böyle bir sof­ra istedik!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm-, gusledip iki rek’at namaz kıldı. Üzerine tezellül için eski bir elbise giyip Allâh’a ilticâ etti. Bu sofra ve onun ihsân gününün bir bayram olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti.

    Bu duâ makbûl oldu ve “mâide” (sofra) indi. Üzerinde kebap olmuş bir balık vardı. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke mevcuttu ve sofra yeşilliklerle donatılmıştı. Ekmek üzerin­de de zeytin, bal, peynir vs. vardı.

    Havârîler bu sefer:

    “–Ey Allâh’ın peygamberi! Bu mûcize içinde de bir mûcize göster!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm- sofradaki balığa:

    “–Ey balık! Kâinâtın Rabbinin izni ile diril!” dedi.

    Balık canlandı. Havârîleri bir korku sardı. Îsâ -aleyhisselâm- bu defa:

    “–Ey balık! Rabbimin izni ile eski hâline dön!” buyurdu.

    Balık önceki hâline döndü. Havârîler, Hazret-i Îsâ’ya:

    “–Ey Rûhullâh! Önce Siz yiyin!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm- ise:

    “–Hayır! Kimler istedi ise onlar yesin!” buyurdu.

    Havârîlerde bir korku meydana geldi. Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-

    “–Fakir ve hastalar gelsin, onlar yesin!” diye emretti.

    Hemen fakir ve hastalara haber verdiler. Bin üç yüz kişi geldi ve bu sofradan yedi. Buna rağmen balık bitmedi. Bütün yiyenler şifâ buldu; yemeyenler de pişman oldular.

    Havarilerin Bitmeyen İstekleri ve Hz. İsa'nın (a.s) Duası
    Diğer bir rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlere otuz gün oruç tutmalarını emretmişti. Onlar, oruçlarını tamamlayınca, yaptıkları bu ibâdetin kabûl olup olmadığı husûsunda mutmain olmak için gökten bir sofra inmesini, o günün bayram olmasını ve sofranın da zengin-fakir herkese yetmesini Hazret-i Îsâ’dan taleb ettiler.

    Îsâ -aleyhisselâm-, onların, böyle bir talebin şükrünü yerine getiremeyeceklerinden endişe etti. Kendilerine nasihatte bulun­du. Bu isteklerinden men etmeye çalıştı.

    Fakat havârîler arzularından vazgeçmeyince, Îsâ -aleyhis­selâm- seccâdesine geçti, onlar da arkada saf tuttular. Rûhullâh, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ile ağlamaya başladı. İlticâsı biterken Allâh’ın bir lutfu olarak gökten mâide (sofra) geldi. Onu, sa­rıklı iki kimse taşıyordu. Îsâ -aleyhisselâm-, bu sofranın rahmet olması; azâb olmaması için duâ etti.

    Gökten inen sofra yaklaştı, Îsâ -aleyhisselâm-’ın önünde durdu. Hazret-i Rûhullâh:

    diyerek sofranın örtüsünü kaldırdı. Üzerinde yedi balık, yedi pi­de, sirke, nar ve çeşitli meyveler vardı.

    Sofra, gün aşırı inmeye başladı. Bu, kırk gün devâm etti. Mâide, kuşluk vakti iner, zengin-fakir herkes yer ve öğle vakti se­mâya çekilirdi ve bu esnâda gölgesi yere düşerdi.

    Daha sonra, «Zenginler ve sağlamlar yemesin!» diye vahiy geldi. Bu emir, kalbi bozuk olan zengin ve sağlamların ağırı­na gitti. Nefislerine tâbî olarak sofradan mahrum bırakıldıklarına kızdılar ve:

    “–Siz bu sofrayı hak mı kabûl ediyorsunuz?” diye alaya başladılar.

    Bunlar otuz veya üç yüz otuz kişiydi ki, gazab-ı ilâhîye dûçâr olarak bir gecede domuz hâline döndürüldüler. Hak Teâlâ’nın bildirdiği azâba uğradılar. Diğer insanlar da, bunların hâlini görüp korktular. Îsâ -aleyhisselâm-’a sığındılar.

    Domuz hâline gelenler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı görünce derman dilerlerdi. Etrafında dolaşarak bunu ifâde edici hareketler yapar­lardı. Îsâ -aleyhisselâm-, bunlara isimleri ile hitâb edince ağlar­lar; başları ile işâret edip imdâd isterlerdi. Ancak çok büyük bir is­yâna düştükleri için, bu azâbı hak etmişlerdi ve üç gün sonra da tamâmen helâk oldular. Leşleri de kayboldu.

    Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, yanından bir domuz ge­çerken «Selâmet ol!» diyordu. Etrâfındakiler:

    “–İlâhî azâba dûçâr oldukları hâlde, niçin böyle buyuruyor­sunuz?” diye sordular.

    Îsâ -aleyhisselâm- da:

    “–Ağzımı kötüye alıştırmamak için!” buyurdu.

    Gökten İnen Sofra (Maide) Kur'an'da Nasıl Geçiyor?
    Sofra indirilmesi hâdisesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

    “Hani havârîler: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. O (da): «–Îmân etmiş kimseler iseniz, Allâh’tan korkun!» ce­vâbını vermişti.”

    “(Fakat) onlar: «–Ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain ol­sun! Bize doğru söylediğini bilelim ve onu gözleriyle gör­müş şâhidler olalım istiyoruz!» demişlerdi.”

    “(Bunun üzerine) Meryem oğlu Îsâ şöyle dedi: «–Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve Sen’den bir âyet (mûcize) ol­sun! Bizi rızıklandır; zâten Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.»”

    “Allâh da şöyle buyurdu: «–Ben onu size şüphesiz in­direceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azâbı, ona edeceğim!»” (el-Mâide, 112-115)

    Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı gibi, havârîlerin mâide ta­lebi, kalblerinin mutmain olması içindi. Yoksa şüpheleri olduğu için değildi. Onlar, ilâhî bir mûcize manzarası seyretmek istiyor­lardı. Ancak bu taleb, büyük bir mes’ûliyeti de peşinden getirdiği için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” buyurmuştu.

    Burada iki husus vardır:

    Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-: “–Mûcizenin mâhiyetini tâyin ederek iste­mekte Allâh’tan korkun!” buyurdu. Çünkü mûcizeyi kendi arzusu istikâmetinde istemek, cürüm ve haddi aşmaktır. Bir nevî cür’ettir ve bu kadar mûcize görmüş iken tekrar tekrar mûcize taleb et­mek, yersiz bir istektir. Bu da, îmân eden bir kula yakışmaz. Teslîmiyeti zedeler.
    Diğer taraftan Îsâ -aleyhisselâm-: “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” demekle onlara, isteklerinin meydana gel­mesi için takvâyı emretmektedir.
    Ammâr bin Yâsir -radıyallâhu anh-’tan gelen bir hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilir:

    “Sofra gökten inerdi. Üzerinde ekmek ve et bulunurdu. Yi­yenlere; hıyânet etmemeleri, alıp saklamamaları ve ertesi gün için (yemek üzere) ayırmamaları emrolundu. (Fakat) onlar, (bu emri) dinlemeyip hıyânet ettiler. (Sofradaki yiyecekleri) aldılar ve sakladılar. Bunun üzerine maymunlar ve domuzlar hâline döndü­rüldüler.” (Tirmizî, Tefsîr, 5/3061)

    Havârîlerin ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın Nusaybin’e Gitmeleri
    Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’tan şöyle rivâyet edilir:

    Îsâ -aleyhisselâm-, Nusaybin’de kibir ve zulüm ile mâruf bir hükümdarı îmâna dâvet etmeye memur edildi. Kendisinden ön­ce oraya birkaç havârîsini göndermeyi düşündü:

    “–Kim gidecek?” diye sordu.

    Ya’kûb:

    “–Ben gideceğim.” dedi.

    Ona Tevman ve Şem’un da iltihâk etti. Şem’un, Hazret-i Îsâ’ya:

    “–Ey Rûhullâh! İzninizle ben de gideceğim, ancak dara dü­şüp de sizi çağırırsam, nazar ve yardımlarınızı üzerimizden ek­sik etmeyiniz!” diye ricâda bulundu.

    Üçü birlikte yola çıktılar. Şem’un şehrin dışında kaldı:

    “–Yar­dım isterseniz ben gelirim.” dedi.

    Ya’kûb ve Tevman şehre girdiler. Halkı toplayıp tevhîd akî­desine dâvet ettiler. Halk, Hazret-i Meryem ve Îsâ -aleyhisselâm- hakkındaki sû-i zanlara inanmış oldukları için bu dâvete red ile mukâbelede bulundular. Hattâ onları lânetlediler. Sonra Tevman’ı hü­kümdara götürdüler. Hükümdar, onun ellerini ve ayaklarını kes­tirdi. Gözlerine de mil çektirip zindana attırdı.

    Bu arada Şem’un, hâlini gizleyerek şehre girdi. Hükümdâra yaklaştı. Güzel bir dostluk kurdu ve onun sohbet arkadaşların­dan oldu. Birgün Şem’un, Tevman’a bir şeyler sormak istediğini söyleyerek hükümdardan müsâade istedi. İkisi de birbirlerini ta­nımıyor gibi yaptılar.

    Şem’un:

    “–Ey kişi! Sözün nedir?” diye sordu.

    Tevman:

    “–Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür.” dedi.

    Sonra konuşmaları şöyle devâm etti:

    “–Sözünün doğruluğuna delîlin nedir?”

    “–Her hastalığa şifâ olmaktadır.”

    “–Bunu tabipler de yapar. Başka delîlin var mı?”

    “–Halkın, evlerinde ne yiyip ne sakladıklarını bilir.”

    “–Bunu kâhinler de bilir. Başka?”

    “–Çamurdan kuş yapıp uçurtur.”

    “–Bunu sihirbazlar da yapar. Başka?”

    “–Ölüleri diriltir!..”

    “–İşte bu, insanüstü bir şeydir. O hâlde Îsâ’yı çağıralım. Hakîka­ten ölüleri diriltir ise O’na îmân edelim!”

    Hükümdar, Şem’un’un bu sözlerini hoş karşıladı. Hemen ha­ber ulaştırdılar ve bu dâvet üzerine Îsâ -aleyhisselâm- Nusay­bin’e geldi. Şem’un’u hiç tanımıyor gibi yaptı.

    Şem’un hükümdâra:

    “–İsterseniz O’nu Tevman’la deneyelim.” dedi.

    Tevman’ı getirdiler. Îsâ -aleyhisselâm- Tevman’ın ayaklarını ve kollarını sıvazlayınca vücûdu yine eski hâline geldi. Daha sonra gözlerini de eliyle sildi; onlar da iyileşti.

    Şem’un hükümdâra bakıp:

    “–İşte bu gerçekten peygamberliğe bir delildir.” dedi.

    Daha sonra Şem’un:

    “–Ey Îsâ! Meclisimizde bulunanlar bu gece evlerinde ne ye­diler? Ne sakladılar?” diye sordu.

    Îsâ -aleyhisselâm-, hepsini bir bir söyledi.

    Çamurdan yarasa yapmasını teklîf etti. Onu da yapıp uçur­du. Hastalar için şifâ talebinde bulundu. Bütün hastalar şifâya kavuştular. Bir ölü diriltmesini istedi. Üstelik diriltilecek şahıs da Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm olarak tâyin edildi. Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın izni ile Sâm bin Nûh’u da diriltti. Sâm’a:

    “–Öldüğün zaman böyle yaşlı mı idin?” dediler.

    O da:

    “–Hayır! Kıyâmet koptu zannettim!..” dedi.

    Ardından Sâm bin Nûh, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın pey­gamberliğini tasdîk ederek, tekrar vefât etti.

    Bu kadar çok ve açık mûcizeler karşısında hükümdar ve as­kerleri hep birlikte îmân ettiler.

    Buradan anlaşılmaktadır ki, bir müslümanın akıl ve idrâk sâ­hibi olması ve firâsetli hareket etmesi gerekir. Zîrâ her doğru her yerde söylenmez; zamanı beklenir, zemîni hazırlanır.

    Habibi Neccar'ın Hikayesi
    Îsâ -aleyhisselâm-, Antakya taraflarına iki havârî gönderdi. Bunlar, insanları putperestlikten vazgeçip îmâna gelmeye dâvet ettiler. Ancak orada putperest bir kral vardı ve bu iki havârîyi ya­kalatıp hapse attırdı.

    Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlerin reisi olan Şem’un’u oraya gönderdi.

    Şem’un, ilk önce kralla yakınlık kurdu. Kral ve etrâfı üzerinde oluşturduğu müsbet tesirini ve nüfûzunu iyice kemâle erdirdikten sonra da onları güzel bir usûlle îmâna dâvet etti. Kral ve etrâfı bu dâvetten mutmain olup îmân ettiler. Fakat halk îmân etmedi.

    Halkın bu îtirazlarını duyan Habîbü’n-Neccâr isminde bir şahıs, şehrin uzağındaki evinden koşarak onların arasına girdi. Bu elçilerin bildirdiklerine kendisinin inandığını söyleyerek herke­si îmâna çağırdı. Ancak gâfil halk, onu dinlemedikleri gibi iyice taşmış bulunan öfkelerine tâbî olarak Habîbü’n-Neccâr’ı oracık­ta şehîd ettiler.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

    “Onlara, şu şehir halkını misâl getir! Hani onlara elçiler gelmişti.” (Yâsîn, 13)

    “İşte o zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. On­lar: «–Biz size gönderilmiş elçileriz!» dediler.” (Yâsîn, 14)

    “Elçilere dediler ki: «–Siz de ancak bizim gibi birer in­sansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak ya­lan söylüyorsunuz!»” (Yâsîn, 15)

    “(Elçiler) dediler ki: «–Rabbimiz biliyor; biz gerçekten si­ze gönderilmiş elçileriz.»” (Yâsîn, 16)

    “«–Bizim vazîfemiz, açık bir şekilde Allâh’ın buyrukları­nı size teblîğ etmekten başka bir şey değildir!» dediler.” (Yâsîn, 17)

    “(Fakat gâfil halk:) «–Doğrusu siz, bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlakâ fenâ bir kötülük dokunur.» dediler.” (Yâsîn, 18)

    “Elçiler şöyle cevap verdi: «–Sizin uğursuzluğunuz si­zinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mu­dur? Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz!»” (Yâsîn, 19)

    “Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: «–Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!» dedi.” (Yâsîn, 20)

    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbî olun; çünkü onlar, hidâyete ermiş kimselerdir.»” (Yâsîn, 21)

    Bu tavsiyesinden dolayı, adama dönerek:

    «–Vay sen de mi onların dînindensin?!» dediler. Bunun üzerine adam şöyle dedi:

    “–Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Hâlbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn, 22)

    “O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? O çok esirgeyici Allâh, eğer bana bir zarar dilerse, onların (putların) şefâati ba­na hiçbir fayda vermez; beni kurtaramazlar.” (Yâsîn, 23)

    “İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.” (Yâsîn, 24)

    “Şüphesiz ben, Rabbinize inandım; beni dinleyin!” (Yâsîn, 25)

    Ancak azgın ve bedbaht güruh, bu sözleri dinlemeyip o zâtı taş yağmuruna tuttu. Habîbü’n-Neccâr tam öleceği esnâda ona:

    “«–Gir cennete!» denildi. (O da bunun üzerine) dedi ki: «–Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»” (Yâsîn, 26-27)

    Ebû Mücâhid Hazretleri buyurur ki:

    “Mahlûkatın en ahmağı nefistir. Çünkü hep kendi aleyhine olan şeyleri ister.”

    Nitekim bedbaht ahâlî, Habîbü’n-Neccâr’ın yüce dâvetini ka­bûl etmemişler, ayrıca nefsânî arzularına uymadığı için onu uğur­suzlukla ithâm etmişlerdi. Hâlbuki Habîbü’n-Neccâr, onların dün­yâ ve âhiret selâmetini istemişti. Fakat onlar, nefsâniyetlerine tâbî olarak îmâna gelmediler ve âhiretlerini helâk ettiler.

    İSA ALEYHİSSELAMIN GÖĞE YÜKSELİŞİ
    Mûsâ -aleyhisselâm-’a gönderilen dinde Benî İsrâîl gevşek­lik göstermiş, pek çok îtirazlarda bulunmuş ve doğru yoldan tamâmen ayrılmışlardı. Bundan sonra gelen nebîler, kendilerini dâimâ îkâz ettilerse de, bu azgın millet, yine de uslanmayıp şid­dete dahî başvurdular; hattâ peygamberleri katletmeye kadar aşırıya gidip peygamber kâtili oldular.

    İşte bu kavim, Îsâ -aleyhisselâm-’ın zuhûrunda dağınık du­rumdaydı. Bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bekledikleri peygamberin, mücâdeleci, tuttuğunu koparan ve çok şiddetli bir kimse olması­nı istiyorlardı. Çünkü o peygamber, kendilerini esâretten kurtarıp büyük menfaatlere kavuşturmalı idi.

    Bunun içindir ki Îsâ -aleyhisselâm-, onları hidâyete dâvet ile gönderildiğinde, yahûdîler onu çok yumuşak buldular. Ve kendi­sine inanmak istemediler.

    Ancak Îsâ -aleyhisselâm-, her şeye rağmen sabır göstere­rek yeryüzünde sulh ve selâmet hislerini yerleştirmeye, insanla­rın aralarını düzeltip onları barıştırmaya gayret gösterdi. Yahûdîleri içinde bulundukları sapık yoldan kurtarmaya çalıştı. Fakat elleri peygamber kanlarına bulanmış azgın yahûdîler, bu dâvetten rahatsız oldular. Netîcede Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ı öldürme­ye karar verdiler. Hem Îsâ -aleyhisselâm-’a, hem de etrâfındaki­lere zulmetmeye başladılar.

    Öyle ki, mâruz kaldıkları zulümler karşısında havârîlerden Yudas, Ishar ve Yot (Yehûdâ) irtidâd etti. Üstelik içlerinden Yehûdâ, Zekeriyyâ ve Yahyâ -aleyhimesselâm-’ı öldüren cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm-’ın bulunduğu yeri haber verdi. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrayanlardan oldu ve yaptığının cezâsı ola­rak, cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm- sûretinde gösterildi ve çar­mıha o gerildi. Îsâ -aleyhisselâm- ise, göğe ref’ edildi.

    İsa Aleyhisselamın Göğe Yükselişi Hakkındaki Farklı Görüşler
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’i hakkında farklı görüşler vardır:

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen rivâyete göre, yahûdîlerden bir cemâat, Îsâ -aleyhisselâm- ve annesi Hazret-i Meryem’e dil uzattılar. Hazret-i Îsâ da ellerini kaldırdı ve:

    “–Yâ Rabbî! Sen beni «Kün! = Ol!» kelimesi ile halk ettin. Bana ve anneme dil uzatanlara lânet et!” diye duâ etti.

    Allâh Teâlâ, bu duâyı kabûl buyurarak, iftirâ ve alay eden­leri maymun ve domuza çevirdi.

    İşte bu hâdiseden sonra yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı kat­letmeye karar verdiler. Havârîlerden Yehûdâ’ya birkaç kuruş pa­ra vererek ondan Hazret-i Îsâ’nın yerini öğrendiler. Fakat Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rûhullâh’ın yanından hiç ayrılmıyor, O’nu koru­yordu. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “...Biz Meryem oğlu Îsâ’ya açık mûcizeler verdik ve O’nu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik...” (el-Bakara, 253)

    Nihâyet Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh tarafından semâya kaldı­rıldı. O sırada otuz üç yaşındaydı.

    Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın kaldığı eve girince Cenâb-ı Hak, Yehûdâ’yı Îsâ -aleyhisselâm- şeklinde temessül ettirdi de Rûhullâh’ın yerine Yehûdâ’yı öldürdüler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “İnkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve «–Allâh elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük!» de­meleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki O’nu ne öldür­düler; ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara Îsâ gibi gös­terildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışın­da hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak O’nu öl­dürmediler.” (en-Nisâ, 156-157)

    “Bilâkis Allâh, O’nu (Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allâh izzet ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 158)

    Allâh, Îsâ -aleyhisselâm-’ı yahûdîlerden muhâfaza etmiş O’­nu öldürmelerine mânî olmuştur. Bu kesindir. O’nu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve za­manı husûsunda değişik rivâyetler vardır. Ekseriyete göre Allâh -celle celâlühû-, Îsâ -aleyhisselâm-’ı, kudretiyle mânevî semâlardaki husûsî mevkiine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce tekrar dün­yâya gönderecektir. O zaman bütün hristiyanlar, müslüman ola­cak ve dünyâda tek din olarak İslâm kalacaktır.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “(Yahûdîler) tuzak kurdular; Allâh da onların tuzaklarını bozdu. Allâh, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 54)

    “Allâh buyurmuştu ki: «–Ey Îsâ! Şüphesiz ki Sen’i öldürecek olan (onlar değil) Ben’im; Sen’i nezdime yükseltecek, Sen’i küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp) çıkara­cak ve Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar küfredenle­rin üstünde tutacak da (Ben’im). Sonra dönüşünüz (de) yalnız Bana (olacak)tır. İşte (o zaman) aranızda, hakkında ihtilâf et­mekte olduğunuz şeylerin hükmünü Ben vereceğim.” (Âl-i İmrân, 55)

    “İnkâr edenler var ya, onları dünyâ ve âhirette şiddet­li bir azâba çarptıracağım; onların hiçbir yardımcıları da ol­mayacak!” (Âl-i İmrân, 56)

    “Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allâh onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allâh zâlimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 57)

    İsa Aleyhisselam'ın Göğe Yükselişinden Sonra Hristiyanlar
    Îsâ -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra hristiyanlar, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Teslîs akîdesi ortaya çıktı. Hristiyanların Ya’kûbiyye fırkası:

    “Allâh, Îsâ’ya hulûl etti. O’nun bedeninde şekillendi ve O’nun şeklinde göründü. Yâni Allâh, Îsâ’dır...” dediler.

    Bu görüş, Hind felsefesinden gelmektedir. Kudüs, Hind me­deniyeti ile Roma’nın dâimâ tesiri altındaydı. Hind felsefesine göre Allâh, dünyâya indi; bir anne ve babadan doğmuş olan “Krişna”ya hulûl etti. Bu şekilde Krişna, yaratıcı oldu; Allâh oldu.

    Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “And olsun ki, «–Allâh, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler, kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesîh: «–Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk ediniz! Biliniz ki, kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak Allâh ona cenneti ha­ram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur!» demişti.” (el-Mâide, 72)

    “Meryem oğlu Mesîh, ancak bir rasûldür. Ondan önce de (birçok) rasûller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri na­sıl açıklıyoruz; sonra bak, nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” (el-Mâide, 75)

    Bu âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, tamâmen şirkten ibâret olan teslîs akîdesinin bâtıllığını ifâde buyurmaktadır.

    Îsa -aleyhisselâm-’ın Göğe Kaldırılmasından Sonra Teşekkül Eden Yetmiş İki Fırka
    Îsa -aleyhisselâm-’ın göğe kaldırılmasından sonra teşekkül eden yetmiş iki fırka, ana hatlarıyla üç kısma ayrılır:

    “Îsâ aramızda Allâh idi, şimdi gitti.” diyenler;
    “Îsâ Allâh’ın oğlu idi, şimdi gitti.” diyenler ve;
    “Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür. Allâh -celle celâlühû-, O’nu semâya ref’ etmek sûretiyle kendisine ikramda bulunmuştur.” diyenler.
    İlk iki grup küfre ve dalâlete düşenler, üçüncü grup ise ger­çekten îmân edenlerdir.

    Hz. İsa'nın (a.s) Ardından Havarileri ve Yehuda'nın Ölümü
    Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın ardından da havârîlere olan ezi­yetlerine devâm ettiler. Gerçek havârîler ise, bütün işkence ve cefâlara karşı büyük bir sabır ile tahammül gösteriyorlardı.

    Bunlardan biri olan Barnabas, Îsâ -aleyhisselâm-’ın son günleri hakkında İncîl’inin 221 ve 222. bâblarında şu bilgileri veriyor:

    Roma askerleri, Hazret-i Îsâ’yı yakalamak için eve girdikleri vakit, Cenâb-ı Hakk’ın emri ile dört büyük melek onu pencereden çıkararak semâya ref’ ettiler. Romalı askerler:

    “–Sen Îsâ’sın!” diye Yehûdâ’yı yakaladılar ve onu bütün yalvarmala­rına rağmen çarmıha gerip öldürdüler.

    Daha sonra Îsâ -aleyhisselâm-, annesi Meryem’e ve havârî­lerine göründü. Hazret-i Meryem’e:

    “–Anneciğim, görüyorsun ki ben asılmadım. Benim yerime Yehûdâ çarmıha gerilip asıldı. Şeytandan sakının; çünkü o, dün­yâyı süslü göstererek sizi aldatmaya çalışacak.” dedi.

    Sonra inananların muhâfaza edilmesi için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Ardından havârîlerine döndü:

    “–Allâh -celle celâlühû-’nun nîmet ve rahmeti sizinle olsun!” dedi.

    Bu sözlerinin ardından dört büyük melek, O’nu tekrar semâ­ya kaldırdılar.

    HZ. İSA ALEYHİSSELAM GÖĞE YÜKSELTİLDİKTEN 40 SENE SONRA

    Îsâ -aleyhisselâm-, semâya çıkarıldıktan kırk sene sonra (M.S. 70 yıllarında) Romalılar, kumandan Titus önderliğinde Kudüs’ü yağmaladılar. Yahûdîlerin bir kısmını öldürürken, bir kısmını da esir aldılar. Tevrât ve diğer kitapların hepsini yaktılar. Kudüs’ü harâbeye çevirip Süleyman Mâbedi’ni yıktılar. Mâbedden geriye sadece bir duvar kaldı. Yahûdîler bugün “Ağlama Duvarı” (Batı Duvarı) olarak bilinen bu kalıntının önünde o günlerin anısına ağlayıp gözyaşı dökerler. Bundan sonra yahûdîler toparlanamadı, hor ve hakir olarak yaşadılar.

    Havârîler, Yehûdâ mürted olunca yerine Matthias’ı seçtiler. Etrâfa dağılıp Îsevîliği yaymaya başladılar.

    Îsevîlik yayılmağa başlayınca yahûdîler; Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip bu dînin karşısına çıktılar. Hristiyanlığı benimseyen ilk yahûdîleri, sirklerde arslanlara parçalattılar. Çok büyük zulüm ve işkenceler yaptılar.

    Ashâb-ı Uhdûd Örneği
    Yahûdî Zûnuvas ve adamları, Yahûdîliği kabûl etmeyen Necran hristiyanlarını, hendek içinde tutuşturulmuş bir ateşe atarak yakıyor ve yanmakta olan insanları seyrediyorlardı. Bu­na rağmen Îsâ -aleyhisselâm-’ın sâdık mü’minleri, inançlarından vazgeçmiyor ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme gidiyorlardı. “Ashâb-ı Uhdûd” diye anılan bu mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

    “Burçlara sâhip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) şâhidlik edene ve edilene and olsun ki, ateş­le dolu hendeğe atılanlar, (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakan­lar) da başlarına oturmuşlar, mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.” (el-Burûc, 1-7)

    “İsa Allah’ın Oğludur!” Dediler (Haşa)

    Bu vahşet ve zulümlerle de yetinmediler. Hristiyanlığı kökünden yık­manın plânlarını yaptılar. Bolüs (Pavlos) adlı bir yahûdî, kendi yalanlarını da katarak muhtelif risâleler yazdı. Kendisini Îsevî gibi gös­tererek:

    “–Îsâ Allâh’ın oğludur!” dedi.

    Şarabın ve domuzun helâl olduğunu, Cumartesi gününün yasaklarına uymanın ve sünnet olmanın gereksiz olduğunu söyledi. Böylece Hazret-i Mûsâ’nın şerîatinde bulunan emir ve nehiylere uymaya gerek olmadığını bildirdi. Sâdece îmânın yeterli olduğunu, amele gerek kalmadığını söyledi. Halbuki Hazret-i Îsâ, Hazret-i Mûsâ’nın şerîati üzere amel etmişti. Nitekim İncîl’de Hazret-i Îsâ’ya izâfe edilen bir sözde:

    “Sanmayın ki ben şerîati veya peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil, fakat tamamlamaya geldim.” (Matta, 5/17) ifâdeleri yer almaktadır.

    Yasakları Meşrulaştıranlar "Pavlos ve Arkadaşları"
    Bundan dolayı Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, hayâtı boyunca Yahûdî mâbedlerinde ibâdet etmiş, sünnet olmuş, şarap içmekten, domuz eti yemekten sakınmış ve sakındırmıştır. Pavlos ve arkadaşları ise, ne Hazret-i Îsâ ne de Allâh Teâlâ kendilerine böyle bir yetki vermediği hâlde bu yasakları meşrûlaştırarak dîni tahrîf etmişler ve Hristiyanlığı nefsânî arzularına göre şekillendirmeye çalışmışlardır.

    Pavlos: “Allâh birdir, sıfatı üçtür.” diyordu. Dîni, Eflâtun’un felsefesi ile te’lif ediyordu. Eflâtun’un felsefesi kısaca şudur:

    Görünmeyen yaratıcı ilâh,
    İlâhın görünen ve bilinen veziri, yardımcısı olan logos (mantık),
    Görünen ve bilinen kâinât.
    Pavlos da, Hristiyanlığın ulûhiyet inancını şu şekilde düzenledi:

    Allâh,
    Oğlu Îsâ,
    Rûhu’l-Kudüs.
    Böylece Hristiyanlığa bugünkü teslis inancı girmiş oldu.

    Hristiyanlık Kaça Ayrıldı?
    O zamanki şartlar da buna müsâit idi. Zîrâ halk, taassupları sebebiyle Yahûdîlik’ten hoşlanmıyordu. Bu yeni teslîs inancını ise atalarından devraldıkları çok tanrılı inanca daha yakın buluyorlardı.

    Bundan sonra hristiyanlar ikiye ayrıldı:

    Bolüsçüler (Pavlosçular): Kendilerine inanan krallar oldu. Bu sebeple kuvvetlendiler.
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’ edilmesinden sonra Hristiyanlığı seçen Pavlos, bu yeni dîni, aslî inancından uzaklaştırarak teslîse dayalı bir inanç sistemine dönüştürdü. Daha sonra bugünkü İncîl’lerin önemli bir kısmını oluşturan ve ilk dört İncîl’e de kaynaklık edecek olan 14 değişik risâle yazdı. Bunlar, Hristiyan kutsal metinlerinde dört İncîl gibi önemlidir.

    Barnabasçılar “–Îsâ -aleyhisselâm- insandır; bir peygamberdir. Ona aslâ tapılmaz.” diyorlardı. Ayrıca havârî Ya’kûb’un başkanlığındaki Ebiyonitler de bu gruba dâhil olup aynı inancı savunuyorlardı. Bunlar, kendilerini destekleyen krallar olmadığı için zayıf duruma düştüler.
    Diğer taraftan Pavlosçuların düşmanca tavırları her geçen gün artmakta ve Barnabasçılar’ı eritmekteydi. Buna ilâveten, 325 târihinde Kostantin tarafından toplanan konsülden müteşek­kil papazlar hey’eti, Barnabas İncîli’ni geçersiz saydılar ve birçok İncîl’lerden birbirine yakın dört İncîl’i geçerli kabûl ettiler. Bunlar, Luka, Yuhanna, Markos ve Matta’dır. Bu dört İncîl’in dışında kalan İncîl’ler imhâ edildi. Bunların dışındaki İncîl’ler resmî kilise tarafından sahte sayıldı.

    Artık sadece dört bozuk İncîl resmen yazılıp okunmaya baş­landı. Böylece diğerleriyle birlikte Barnabas da -en güvenilir İncîl olmasına rağmen- ortadan kalkmış oldu. Gerçekten Barnabas, havârîlerin en eskilerindendi. Îsâ -aleyhisselâm’dan görüp işit­tiklerini doğru olarak yazmıştı. Ancak bu durum, yahûdî Pavlos’un ve onun tâkipçilerinin işine gelme­miş, bu sebeple Barnabas’ı safdışı etmişlerdi. Öyle ki, Îsâ -aley­hisselâm-’ın semâya kaldırılmasından otuz sene sonra Kıbrıs’ta şehîd olan Barnabas’ı, bugünkü hristiyanlar da İznik Konsülü’ndeki kararı nazar-ı îtibâra alarak havârîlerden saymazlar. Onun ye­rine Thomas’ı havârî kabûl ederler.

    Barnabas’tan sonra Aryüs isimli bir papaz, Pavlosçularla mücâdeleye girdi. Fakat afaroz edildi. O da Mısır’a gitti. Tevhîd inancını yayarken öldürüldü.

    Aryüs’ün Hristiyanlığa yönelttiği tenkitlere resmî kilisenin verdiği cevaplar, târih boyunca hristiyanları tatmin etme başarısını gösterememiştir. Benzer tenkitler, hristiyan târihinde uygun zemin bulduğu her dönemde yeniden ortaya çıkmış ve resmî kilisenin otoritesinin ve onun kabûl ettiği inancın sarsılmasına sebep olmuştur. İşte hristiyan din adamları, bu tenkitlere cevap vermek, hristiyan birliğini sağlamak, en önemlisi de hristiyan esaslarını tespit etmek için birçok konsül düzenlemiş ve bu toplantılarda değişik kararlar almışlardır.

    Meselâ ilk konsül 325’te İznik’te yapılmış, bu konsülde, Îsâ’nın tanrılığı îlân edilmiş, 381’deki İstanbul Konsülü’nde ise Kutsal Rûh’un da tanrılığı kabûl edilerek teslîs tamamlanmıştır. 431 Efes Konsülü’nde Meryem’in Tanrı’nın anası olduğu inancı benimsenirken, 451’deki Kadıköy Konsülü’nde Îsâ’nın tabiatı ile ilgili görüşler tartışılmış ve kiliseler arasında bölünmeler yaşanmıştır. Yine 869’da İstanbul’da yapılan 8. Konsül’de Kutsal Rûh’un kimden çıktığı tartışması başlatılmıştır. Bu uzun tartışmalar sonucu 1054 yılında Hristiyanlık, Katolik (Roma) ve Ortodoks (İstanbul) olmak üzere iki büyük mezhebe bölünmüştür. 16. yüzyılda ise baskıcı ve skolastik Katolikliğe bir tepki olarak Protestanlık mezhebi doğmuştur.

    Bütün hristiyanları ilgilendiren, aynı zamanda dînin esâsını teşkil eden en temel prensiplerin ve aslî inançların, çok sonraları bizzat insanlar tarafından tespit edilmeye çalışılmış olması, o dînin ne kadar tahrîfe uğradığını ve aslının bozulduğunu açıkça göstermektedir. Üstelik bu konsüllerde alınan kararlar, kimi zaman birbirlerini nakzetmektedir. Dünyâda, üzerinde bu kadar oynanan ve her defasında yeni bir şeyler eksiltilip eklenen bir başka din görülemez.

    Çok İncil Yazılmasının Sebepleri Nelerdir?

    Tahrîf edilmiş Hristiyanlık’taki teslîs akîdesine göre; Allâh, Allâh’ın oğlu Hazret-i Mesîh (Îsâ) ve Rûhu’l-Kudüs vardır. Bu inanca sâhip birçok papaz da, Rûhu’l-Kudüs’ün kendilerine vahiy getirdiğini söyleyerek rastgele İncîl yazmışlardır. Rûhu’l-Kudüs, Cebrâîl’dir ya da insanın kalbine sünûhât veren mânevî güçtür, gibi karmaşık bir ifâde ile ortaya konmaktadır. Tam olarak bir îzâhı yoktur. Nitekim günümüzde dahî, bu şekilde İncîl yazanlar bu­lunmaktadır.

    İSA ALEYHİSSELAM YERYÜZÜNE İNECEK Mİ?
    Îsâ -aleyhisselâm-, kıyâmete yakın semâdan yere inecektir. Bu hususta birçok hadîs-i şerif bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “Şüphesiz ki O (Îsâ), kıyâmetin (ne zaman kopacağının) ilmidir (bilgisidir). Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbî olun; çün­kü bu dosdoğru bir yoldur.” (ez-Zuhruf, 61)

    Bu âyette Hazret-i Îsâ’nın kıyâmet için bir bilgi olduğu beyân edilerek âhir zamanda O’nun tekrar dünyâya döneceğine işâret edilmektedir. Nitekim âyetteki “ilim” kelimesi, işâret mânâsına gelen «alem» şeklinde de okunmuştur.

    Hz. İsa (a.s) Yeryüzüne İndiğinde Ne İle Hükmedecek?
    Îsâ -aleyhisselâm-, yeryüzüne indiğinde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şerîati ile hükmedecektir.

    O, Mehdî -aleyhisselâm- ile birlikte olacak ve Mehdî, Deccal’i yeryüzünden kaldıracaktır. Mehdî -aleyhisselâm-, Hâşimî soyundan gelecek ve hilâfeti Îsâ -aleyhisselâm-’a devredecektir.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:

    “Ömrüm uzarsa, Îsâ ile buluşmak isterim. Şâyet ömrüm ve­fâ etmezse, içinizden kim O’nunla buluşursa, O’na benden se­lâm söylesin.” (İbn-i Hanbel, II, 298)

    Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne nüzûlü, bütün insanlık için bir rah­met vesîlesi olacaktır. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

    “Hazret-i Îsâ, üzerinde kızıl toprak renginde iki elbise olduğu hâlde iner; salîbi (haçı) kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, in­sanları İslâm’a çağırır. Allâh, onun zamanında İslâm hâriç bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. (Bunun bereketiyle) arslanlar develerle otlar. Çocuklar, yılanlarla oynar.” (Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 33, nmr, 4077)

    Bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir:

    “Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemîn ederim ki, Meryem oğlu Îsâ’nın, aranıza (İslâm şerîati ile hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları (haçları) kırıp, hın­zırları öldüreceği, cizyeyi (ehl-i kitâbdan) kaldıracağı (yâni ehl-i kitâbın da müslüman olup Yahûdîlik ve Hristiyanlığın kalkacağı) vakit yakındır. O zaman mal öylesine artar ki, kimse onu kabûl etmez; tek bir secde, dünyâ ve içindekilerin tamâmından daha hayırlı olur.”

    Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, rivâyetinin sonunda der ki:

    “Dilerseniz şu âyeti okuyun: «Ehl-i kitâbdan her biri, ölü­münden önce O’na muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gü­nünde O, onlara şâhid olacaktır.» (en-Nisâ, 159)” (Buhârî, Büyû 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242)

    İsa Aleyhisselam'ın Mucizeleri
    Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın izni ile;

    1- Ölüleri diriltirdi.

    2- Hastaları iyileştirirdi.

    3- Yenilen şeyleri ve evlerde saklanılanları bilirdi.

    4- Çamurdan kuş yapıp uçururdu.

    5- Kendisine gökten mâide inmişti.

    6- Uyku hâlinde iken bile etrafında söylenen ve yapılanları duyar ve bilirdi.

    7- Ne zaman arzulasa, gökten yemek ve meyve gelirdi.

    8- Uzak ve gizli olarak söylenilenleri de duyardı.

    Melekler, Hazret-i Meryem’e Îsâ -aleyhisselâm-’ı müjdele­diklerinde şöyle demişlerdi:

    “(Îsâ) İsrâîloğulları’na bir elçi olacak (ve onlara diyecek ki:) Size Rabbinizden mûcize getirdim; size çamurdan kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allâh’ın izniyle o kuş oluverir. Yi­ne Allâh’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri dirilti­rim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ib­ret vardır!” (Âl-i İmrân, 49)
  • ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM'IN HASTALANMASI ve ÖLMESİ

    5365 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, kendisini ölüme götüren hastalığa yakalandığı zaman derdi ki:

    "Ey Aişe! Ben Hayber'de yediğim (zehirli) yemeğin elemini hep hissediyordum. İşte şimdi kalp damarımın kesildiğini hissettiğim anlar geldi."

    Buhârî, Megâzî 83.

    5366 - Yine Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığı ağırlaşıp, ağrıları artınca, benim odamda tedavi edilmesi için diğer zevcelerinden müsaade istedi. Onlar kendisine izin verdiler. İki kişinin arasında çıktı. Bunlardan biri amcası Abbâs İbnu Abdilmuttalib idi, bir başkası daha vardı. Ayakları yerde sürünüyordu. Odama girince ızdırabı daha da arttı.

    "Ağızlarındaki bağları açılmamış yedi kırbadan üzerime su dökün, belki (iyileşir), insanlara bir vasiyette bulunurum!" buyurdular. Hz. Hafsa'ya ait bir leğene oturttuk. Sonra bu kırbalardan üzerine su dökmeye başladık. (Bir müddet sonra) "yeterince döktünüz" diye işaret edinceye kadar dökmeye devam ettik. Sonra (iyileşerek) halka çıkıp namaz kıldırdı ve bir hitabede bulundu."

    5367 - Yine Sahiheyn'de Ubeydullah İbnu Abdillah'tan gelen bir rivayette Ubeydullah der ki: "Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın yanına girdim. Ona: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığından bana anlatmaz mısın?" dedim. Anlatmaya başladı: "Elbette! Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ağırlaştı ve: "Halk namazını kıldı mı?" diye sordu. Biz: "Hayır! Ey Allah'ın Resûlü, onlar sizi bekliyorlar!" dedik.

    "Leğene benim için su koyun!" emrettiler. Hz. Aişe der ki: "Hemen dediğini yaptık, o da yıkandı. Sonra kalkmaya çalıştı, fakat üzerine baygınlık çöktü. Sonra kendine geldi ve tekrar:

    "Cemaat namaz kıldı mı?" diye sordu. "Hayır!" dedik, onlar sizi bekliyorlar ey Allah'ın Resülü!" Tekrar:

    "Benim için leğene su koyun!" emretti. Hz. Aişe der ki:

    "Dediğini yaptık, yıkandı. Sonra tekrar kalkmak istedi. Yine üzerine baygınlık çöktü. Sonra ayılınca:

    "İnsanlar namaz kıldı mı?" diye sordu.

    "Hayır! dedik, onlar sizi bekliyorlar, ey Allah'ın Resülü!" Aleyhissalâtu vesselâm: "Benim için leğene su koyun!" dedi ve yıkandı. Sonra kalkmaya yeltendi, yine üzerine baygınlık çöktü, sonra ayıldı.

    "Halk namazı kıldı mı?" diye sordu.

    "Hayır, onlar sizi bekliyorlar ey Allah'ın Resülü!" dedik. Hz. Aişe der ki:

    "Halk mescide çekilmiş, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı yatsı namazı için bekliyorlardı."

    Hz. Aişe der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Hz. Ebu Bekr'e adam göndererek halka namaz kıldırmasını söyledi. Elçi gelerek ona:

    "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm halka namaz kıldırmanı emrediyor!" dedi. İnce duygulu bir kimse olan Ebu Bekr radıyallahu anh:

    "Ey Ömer halka namazı sen kıldır!" dedi. Hz. Aişe'nin anlattığına göre, Hz. Ömer:

    "Buna sen daha ziyade hak sahibisin (ehaksın)!" cevabında bulundu. Aişe der ki: "O günlerde namazı Ebu Bekr radıyallahu anh kıldırdı. Bilahare Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kendinde bir hafiflik hissetti. Biri Abbâs olmak üzere iki kişinin arasında, öğle namazı için çıktı. O sırada namazı halka Ebu Bekr kıldırıyordu. Ebu Bekr, Resülullah'ın geldiğini görünce, geri çekilmek istedi. Aleyhissalâtu vesselâm geri çekilme diye işaret buyurdu. Kendisini getirenlere: "Beni yanına oturtun" dedi. Onlar da Hz. Ebu Bekr'in yanına oturttular. Hz. Ebu Bekr, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın namazına uyarak namaz kılıyordu. Halk da Hz. Ebu Bekr'in namazına uyarak namazını kılıyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm oturmuş vaziyette idi."

    Ubeydullah der ki: "Abdullah İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'nın yanına girdim ve:

    "Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın Aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığı ile ilgili olarak anlattığını size anlatayım mı?" dedim. Bana: "Haydi anlat!" dedi. Ben de bu hususta anlattığını naklettim. Söylediklerimden hiçbir noktayı reddetmedi. Sadece:

    "(Resülullah'ı mescide) Abbâs'la birlikte taşıyan ikinci şahsın ismini verdi mi?" diye sordu. Ben: "Hayır söylemedi" deyince: "O, Ali radıyallahu anh idi" dedi."

    5368 - Bir rivayette Buhârî şu ziyadede bulundu: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm hastalığı sırasında: "Ben, yarın neredeyim? Ben, yarın neredeyim?" diye sorarak Hz. Aişe'nin yanında kalacağı günü öğrenmek isterdi. Zevceleri, dilediği yerde kalma izni verdiler."

    Hz. Aişe der ki: "Aleyhissalâtu vesselâm, benim hücremde ve normal olarak bana uğramakta olduğu günde vefat ettiler. Ayrıca Azîz ve Celîl olan Allah onun rûh-u şerifelerini kabzettiği vakit, mübarek başları ciğerimle boğazım arasında (göğsümde) (yaslanmış vaziyette) idi. Tükrüğü de tükrüğüme karışmıştı.

    (Aleyhissalâtu vesselâm'ın hastalığı sırasında birara, kardeşim) Abdurrahmân İbnu Ebî Bekr radıyallahu anhümâ içeri girdi, elinde bir misvak vardı, dişlerini misvaklıyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm o misvağa baktı.

    "Ver o misvağı bana!" dedim. O da verdi. Dişlerimle kemirip yonttum ve ucunu geverek (yumuşatıp) Aleyhissalâtu vesselâm'a uzattım. Resülullah, başı göğsüme yaslı vaziyette onunla dişlerini misvakladı."

    Buhârî, Megazî 83, Vudû 45, Ezân 39, 46, 47, 51, 67, 68, 70, Hibe 14, Humus 4, Enbiya 19, Tıbb 21, İ'tisâm 5; Müslim, Salât. 90, (418); Tirmizî, Cenâiz 8, (978, 979); Nesâî, Cenâiz 6, (4, 6, 7).

    5369 - Yine Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, sıhhati yerinde iken şöyle diyordu:

    "Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzedilmez. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır."

    Aleyhissalatu vesselâm hastalandığı zaman O'nu, (başı) dizimin üstünde baygın vaziyette gördüm. Bir ara kendine geldi. Gözlerini evin tavanına dikti ve sonra: "Ey Allah'ım! Refik-i A'la'da (bulunmayı tercih ederim)" dedi. Bu sözü işitince ben (kendi kendime): "Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor" dedim. Bunun, sıhhatli iken bize söylediği şu hadis olduğunu anladım: "Hiçbir peygamber cennetteki makamını görmeden kabzedilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır."

    Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın telaffuz ettiği son söz: "Allahım, Refik-i A'la'da" cümlesi oldu." (Refik-i A'la: Cennetin en yüksek makamında bulunan peygamberler cemaatidir).

    Buhârî, Megazî 83, 84, Tefsîr, Nisa 13, Marda 19, Da'avât 29, Rikâk 41; Müslim, Fezâil 87, (2444); Muvatta, Cenâiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da'avât 77, (3490).

    5370 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm muhtazar (ölmeye yakın) iken evde birkısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu'l-Hattâb radıyallahu anh idi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm:

    "Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalâlete düşmeyin!" buyurdular. Hz. Ömer:

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur'ân var, Allah'ın kitabı sizlere yeterlidir" dedi. Oradakiler aralarında ihtilâfa düştü. Kimisi: "Yaklaşın, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm size vasiyet yazsın!" diyor, kimi de, Hz. Ömer radıyallahu anh'ın sözünü tekrar ediyordu.

    Gürültü ve ihtilâf artınca, Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa câiz değildir!" buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: "En büyük musibet, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!" diyerek çıktı."

    Buhari, Megâzî 83, İlm 39, Cihâd 176, Cizye 6, İ'tisâm 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).

    5371 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm muhtazar olduğu (ölüm anlarına geldiği) zaman, sık sık ızdıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ: "Vay babacığım, ne ızdırab çekiyor!" diye yakınmaya başladı. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Bugünden sonra baban ızdırab çekmeyecek!" buyur(arak onu teselli etmek iste)di. Aleyhissalâtu vesselâm ölünce, Hz. Fâtıma:

    "Vay babacığım! Rabbi, duasına icabet etti! Vay babacığım, gideceği yer Firdevs cennetidir! Vay babacığım, ölümünü Cibril'e haber verdik" diye yas etti. Aleyhissalâtu vesselâm gömülünce de:

    "Ey Enes! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu?" diyerek ızdırabının azametini dile getirdi."

    Buhârî, Megâzî 83; Nesâî, Cenâiz 13, (4,13); İbnu Mâce, Cenâiz 65, (1629).

    5372 - Yine Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "(Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın amcası) Hz. Abbâs radıyallahu anh, bir cemaate uğradı. Aralarında Ensardan bir grup vardı. Resûlullah'ın ızdırabı arttığı için ağlıyorlardı. Onlara: "Niye ağlıyorsunuz?" diye sordu.

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberliklerimizi hatırladık" dediler. Bunun üzerine Abbâs radıyallahu anh Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına girdi (ve ensarın ağlamakta olduğunu) ona haber verdi. Aleyhissalâtu, vesselâm hemen başına boz renkli bir sargı sardı -veya "bir bürdenin kenarını" demişti- ve hücreden çıkıp minbere geçti. Halka hitap etti. Ensarı hayırla yâdetti ve onlara iyi muamele edilmesini vasiyet etti. İlâveten dedi ki:

    "Allah bir kulunu dünya ile yanındaki arasında muhayyer bıraktı, o da Allah'ın yanındakini seçti: "Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı ve: "Ey Allah'ın Resülü! Annelerimiz, babalarımız sana feda olsunlar!" dedi. Biz de "Bu ihtiyar adama da ne oluyor ki, Resülullah'ın: "Allah bir kulunu dünya ile yanındaki arasında muhayyer bıraktı, kul da Allah'ın yanındakini tercih etti" sözü üzerine ağlıyor" dedik. Meğer burada muhayyer bırakılan Resûlullah'mış. Bunu en iyi bilenimiz de Ebu Bekr radıyallahu anh imiş."

    Buhârî, Salât 80, Fezâil 3.

    RESÜLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM'IN YIKANMASI KEFENLENMESİ

    5373 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı yıkamak istedikleri zaman: "Allah'a kasem olsun bilmiyoruz! Ölülerimizi soyduğumuz gibi, Resûlullah'ı da elbiselerinden soyacak mıyız, yoksa elbisesi üzerinde olduğu halde mi yıkayacağız?" dediler. Bu şekilde ihtilaf edince, Allah üzerlerine uyku attı. Öyle ki, onlardan herbirinin çenesi göğüslerindeydi. Beyt cihetinden, kim olduğu bilinemeyen bir konuşmacı:

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı elbisesi üzerinde olduğu halde yıkayın!" diye konuştu. Bunun üzerine kalkıp, kamîsi üzerinde olduğu halde yıkadılar. Su, kamîsin üzerinden dökülüyordu.. Aleyhissalâtu vesselâm'ın bedenini elleriyle değil, kamîsiyle ovuyorlardı."

    Hz. Aişe sözlerine devamla dedi ki: "Eğer, daha önce yaptığım işi şimdi yapacak olsaydım, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı kadınlarından başkası yıkamazdı."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 32, (3141).

    5374 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm üç Necrânî kumaş içerisine kefenlendi: "İki parçalı bir hulle, bir de öldüğü sırada üzerinde bulunan kamîs."

    Âmiru'ş-Sâbi'den kaydedilen bir rivayette İbnu Abbâs şu ziyadede bulunur: "Aleyhissalâtu vesselâm'ı Hz. Ali, Fazl ve Üsâme radıyallahu anhüm yıkadı ve bunlar kabrine indirdiler."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 34, (3153).

    5375 - İmam Mâlik anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm pazartesi günü vefat etti ve salı günü de defnedildi. Halk namazını (cemaat halinde değil) ferd ferd kıldı, hiç kimse imamlık yapmadı.

    Bir kısmı: "Minberin yanına defnedilsin" dedi. Bazıları da: "Bakî' mezarlığına defnedilsin" dedi. Bu (münakaşaya) Hz. Ebu Bekir geldi ve: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın "Her peygamber öldüğü yere defnedilir" buyurduğunu işitmiştim" dedi. Bunun üzerine, hemen orada mezar kazıldı.

    Aleyhissalâtu vesselâm'ı yıkamak istedikleri vakit, gömleğini çıkarmak istediler. Derken: "Gömleği çıkarmayın!" diye bir ses işittiler. Bunun üzerine gömleği üzerinde olduğu halde yıkadılar."

    Muvatta, Cenâiz 27, (2, 231).

    5376 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Kabrinde Resülûllah aleyhissalâtu vesselâm'ın altına kırmızı bir kadife kondu."

    Tirmizî, Cenâiz 55, (1048); Nesâî, Cenâiz 88, (4, 81); Müslim, Cenâiz 91, (967).

    5377 - Muhammed İbnu Ali İbni'l-Hüseyin anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kabrine lahid yapan Ebu Talha'dır. Aleyhissalâtu vesselâm'ın altına kadifeyi koyan, (Aleyhissâlatu vesselâm'ın) azadlısı şükran radıyallahu anh'dır."

    Tirmizî, Cenâiz 55, (1047).

    5378 - Kâsım İbnu Muhammed rahimullah anlatıyor: "(Halam) Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın evine gidip yanına girdim ve: "Ey anneciğim! Bana Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ve iki arkadaşının kabirlerini(n örtüsünü) aç da bir göreyim!" dedim. Üç kabri de benim için açıverdi. Bunlar (yer seviyesinden ne) yukarıda ne de aşağıda idiler. Kırmızı arsanın kumlarıyla kumlanmış idi."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3220).

    5379 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'nın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kabrini yerden yükseltilmiş olarak görmüştür.

    Buhârî, Cenâiz 96.

    ÖLÜMÜN BAŞLANGICI VE GELİŞİ

    5380 - Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Lailahe illallah demeyi telkin

    edin."

    Müslim, Cenâiz 1, 2, (916, 917); Tirmizî, Cenâiz 7, (976); Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3117); Nesâî, Cenâiz 4, (4, 5).

    5381 - Ma'kıl İbnu Yesâr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâ-sin süresini okuyun."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 24, (3121); İbnu Mâce, Cenâiz 4, (1448).

    5382 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: "İnsan öldüğü zaman gözleri nasıl belerip kalıyor, görmez misiniz?" buyurmuştu. Cemaat:

    "Evet, görüyoruz!" dediler. Bunun üzerine:

    "İşte bu, gözünün, nefsini (çıkan ruhunu) takip etmesindendir!" buyurdular."

    Müslim, Cenâiz 9, (921).

    5383 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Ebu Seleme radıyallahu anh'ın yanına girdi. Ebu Seleme'nin gözleri açık kalmıştı; onları kapattı. Sonra:

    "Ruh kabzedildi mi göz onu takip eder" buyurdu. Ehlinden bazıları feryad u figân koparmıştı. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Kendinize kötü temennide bulunmayın, hayır dua edin! Çünkü melekler, söylediklerinize âmin derler!" buyurdu. Sonra ilâve etti:

    "Allahım, Ebu Seleme'ye mağfiret buyur! Derecesini hidayete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!"

    Müslim, Cenâiz 7, (920); Tirmizî, Cenâiz 7, (977); Ebu Dâvud, Cenâiz 19, 21, (3115, 3118); Nesâî, Cenâiz 3, (4, 5).

    5384 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme anına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:

    "Sen razı ve senden de (Rabbin) razı olarak (şu bedenden) çık. Allah'ın rahmet ve reyhanına ve sana gadabı olmayan Rabbine kavuş."

    Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semanın kapısına kadar onu getirirler ve: "Size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!" derler. Sonra onu mü'minlerin ruhlarına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:

    "Falanca ne yaptı? Falanca ne yaptı?" diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:

    "Bırakın onu, onda hâla dünyanın tasası var!" derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):

    "Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?" der. Onlar:

    "0, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!" derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:

    "Kâfir muhtazar olduğu vakit, azab melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler:

    "Bu cesedden kendin öfkeli, Allah'ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah'ın azabına koş!"

    Bunun üzerine, cesedden, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:

    "Bu koku ne de pis!" derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler."

    Nesâî, Cenâiz 9, (3, 8-9).

    5385 - Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min alnının teriyle ölür."

    Tirmizî, Cenâiz 10, (982); Nesâî, Cenâiz 5, (4, 6).

    5386 - Ubeyd İbnu Halîd es-Sülemî Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabından birinden naklen anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Ani ölüm, kâfir için gadab-ı ilahî'nin bir yakalamasıdır, mü'min için de bir rahmettir."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 14, (3110).

    CEVAZ

    5387 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh'ın yanına girdik. O, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın oğlu İbrahim'in süt babası idi. Aleyhissalâtu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik. İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalâtu vesselâm'ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh:

    "Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah'ın Resülü?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!" buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: "Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!"

    Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62, (2315); Ebu Dâvud, Cenâîz 28, (3126).

    5388 - Abdullah İbnu Ubeydillah İbni Ebî Müleyke anlatıyor: "Hz. Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın Mekke'de bir kızı vefat etti. Cenazesinde bulunmak üzere geldik. İbnu Ömer ve İbnu Abbâs radıyallahu anhüm de cenazede hazır oldular. Ben ikisinin arasında oturuyordum. Abdullah İbnu Ömer, tam karşısında bulunan Amr İbnu Osman'a:

    "Ağlamayı niye yasaklamıyorsun? Zira Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Ölü, ehlinin, kendisi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür" buyurmuştur!" dedi. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: "Hz. Ömer radıyallahu anh bunun bir kısmını söylemişti" dedi ve sonra İbnu Abbas konuşmasına devam ederek anlattı:

    "Hz. Ömer'le Mekke'den çıktım. el-Beyda nam mevkie geldiğimizde, semüre ağacının gölgesinde bir yolcu gördü. Bana:

    "Git bak bakalım! Bu yolcu neyin nesi?" dedi. Gittim baktım, meğer Süheyb imiş, gelip haber verdim. "Onu bana çağır!" dedi. Tekrar Süheyb'e dönüp:

    "Haydi yürü, Emir'ül-Mü'minine uğra!" dedim.

    Hz. Ömer radıyallahu anh hançerlendiği zaman Hz. Süheyb radıyallahu anh, ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: "Vay kardeşim, vay arkadaşım!" diyordu. Hz. Ömer: "Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun? Aleyhissalâtu vesselâm: "Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür" buyurdu!" dedi.

    İbnu Abbâs radıyallahu ahnüma der ki: "Hz. Ömer radıyallahu anh öldüğü zaman bunu Hz. Aişe radıyallahu anhâ'ya hatırlatmıştım. Şöyle dedi:

    "Allah Ömer'e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Allah, mü'mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir" demedi. Lakin Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır" buyurdular."

    Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: "(Bu meselede) size Kur'an yeter. Orada "Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez" (Fâtır 18) buyrulmuştur."

    Bu söz üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhüm: "Gerçek şu ki, güldüren de, ağlatan da Allah'tır, (gülmek ve ağlamak fıtri bir şe'niyettir, kişinin bundadahli yoktur)" dedi.

    İbnu Müleyke der ki: "İbnu Ömer bu konuşmalar karşısında hiçbir şey söylemedi (serdedilen delilleri ikna edici buldu)."

    Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Genâiz 15, (4,18,19).

    5389 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Kendisine, İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın: "Sağ kimsenin üzerine ağlamasıyla ölüye azab edileceğini söylemekte olduğu" haber verilmişti. Şu cevabı verdi:

    "Allah, Ebu Abbirrahman'ı (İbnu Ömer'i) mağfiret buyursun. Aslında o, yalan söylemiyor, ancak unutmuş veya yanılmış olmalı. Zira Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, (ölmüş) bir yahudi kadın cenazesine uğramıştı, yakınları onun üzerine ağlıyorlardı.

    "Bunlar onun üzerine ağlıyorlar. Ona da bu yüzden kabrinde azab ediliyor!" buyurdu."

    Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 25, (931); Muvattâ, Cenâiz 37, (1, 234); Tirmizî, Cenâiz 25, (1004); Nesâî, Cenâiz 15, (4,17).

    5390 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın âlinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak üzere toplandılar. Hz. Ömer radıyallahu anh onları bundan men etmek ve geri çevirmek üzere kalktı. Aleyhissalâtu vesselâm müdahale edip:

    "Ey Ömer! Bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır, kalp ızdıraba maruzdur, (ızdırabın yaşandığı) zaman yakındır!" buyurdular."

    Nesâî, Cenâiz 16, (4,19).

    5391 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, ölmüş bulunan Osmân İbnu Maz'ûn'u, gözlerinden yaşlar dökerek öptü."

    Tirmizî, Cenâiz 14, (989); Ebu Dâvud, Cenâiz 40, (3163); İbnu Mâce, Cenâiz 7, (1456).

    5392 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Kurrâlar öldürüldüğü zaman, bir ay boyu kunut okudu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir başka şey için bu kadar üzüldüğünü hiç görmedim."

    Buhârî, Cenâiz 41, Vitr 7, Cizye 8, Megazi 38, Da'avât 59; Müslim, Mesacid 29, (677).

    MATEMDEN NEHİY

    5393 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ebu Seleme öldüğü zaman, şöyle dedim: "Garip adam, diyar-ı gurbette öldü. Ben de: "Onun için öyle bir ağlayacağım ki, herkes ondan bahsetsin."

    Tam ağlamak için hazırlanmıştım ki, Saîd'den, bana yardım etmek isteyen bir kadın geldi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm onunla karşılaşmış ve kadına: "Sen, Allah Teâlâ'nın tard ettiği şeytanı tekrar eve sokmak mı istiyorsun?" dediler. Bunun üzerine ben de ağlamaktan vazgeçtim ve ağlamadım."

    Müslim, Cenâiz 10, (922).

    5394 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a Zeyd İbnu Hârise, Cafer İbnu Ebî Ta'lib ve Abdullah İbnu Ravâha radıyallahu anhüm'ün ölüm haberi gelince oturdu. (Halinden) üzüntülü olduğu belliydi. Ben kapı aralığından bakıyordum. Yanına bir adam geldi ve: "Cafer'in kadınları!" dedi ve onların ağladıklarını haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm derhal onları men etmesini emretti. Adam gitti ve sonra geri gelip: "Ben onları yasakladım, fakat onlar sözüme kulak asmadılar" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ikinci sefer emrederek kadınları bundan nehyetmesini söyledi. Ama o, kadınların yine kulak asmadıklarını haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm yine: "Yasakla onları!" buyurdu. Adam üçüncü sefer geri geldi ve:

    "Ey Allah'ın Resûlü! Allah'a yemin olsun kadınlar bana -veya bize- galebe çaldılar" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Ağızlarına toprak saç!" emretti."

    Buhârî, Cenâiz 41, 46, Megâzî 44, Müslim, Cenâiz 30, (935); Ebu Dâvud, Cenâiz 25, (3122); Nesâî, Cenâiz 14, (4,15).

    5395 - Câbir İbnu Atik radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Abdullah İbnu Sâbit'e geçmiş olsun ziyaretine gelmişti. Onu, (Allah'ın emri) galebe çalmış buldu. Ona seslendi. Fakat cevap alamadı. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm istirca'da bulundu "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn" dedi ve:

    "Biz (yaşamanı isteriz ama, Allah'ın emri) bize galebe çaldı ey Ebu'r-Rebî!" dedi. Bunun üzerine kadınlar feryad edip ağlamaya başladılar. İbnu Atik radıyallahu anh kadınları susturmaya başladı. Ancak Aleyhissalâtu vesselâm: "Bırak onları ağlasınlar! Vâcip olduğu zaman tek ağlayan ağlamayacak" buyurdu.

    "Vacip olan da ne?" dediler.

    "Öldüğü zaman (demektir)" dedi. Bunun üzerine kızı:

    "Allah'a yemin olsun, elimden gelse şehid olmanı isterim. Çünkü sen (cihad için gerekli teçhizâtı) hazırladın" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

    "Allah onun ecrini niyetine göre verdi. Siz aranızda şehid olmayı ne zannedersiniz?" buyurdular.

    "Allah yolunda ölmek!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

    "Öyleyse ümmetimin şehidleri cidden azdır. Bilesiniz: Tâunda ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, yeter ki seferi taatte olsun. Zâtulcenb'ten ölen şehittir. İshalden ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, yıkık altında ölen şehittir, çacuk karnında ölen kadın şehittir."

    Muvatta, Cenâiz 36, (1, 233, 234); Ebu Dâvud, Cenâiz 15, (3111); Nesâî, Cenâiz 14, (4,13,14).

    5396 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Sa'd İbnu Ubâde'ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve: "Ölmüş olmalı!" dedi. Yanındakiler: "Hayır" deyince, Aleyhissalâtu vesselâm ağladılar. Resûlullah'ın ağladığını gören halk da ağladı.

    "İşitmiyor musunuz, buyurdular, Allah Teâla Hazretleri ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir! -ve dilini işaret ettiler- yahut da merhamet eder."

    Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12, (924).

    5397 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "(Izdırab ve mâtemi sebebiyle) yanaklarını yolan, üst başını yırt(ıp dövün)en, cahileye duasıyla dua eden bizden değildir."

    Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İmân 165, (103); Tirmizî, Cenâiz 22, (999); Nesâî, Cenâiz 19, (4, 20).

    5398 - Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    Bir kimse ölünce, arkada ağlayanları kalkıp: "Vay benim dağım, vay efendim..." gibi sözler sarfederse, ona iki melek vekil kılınır, melekler ölen kimsenin göğsüne vura vura: "Sen öyle misin?" diye sorarlar."

    Tirmizî, Cenâiz 24, (1003).

    5399 - Nu'mân İbnu Beşîr radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Abdullah İbnu Ravâha radıyallahu anh bayılmıştı. Kızkardeşi Amrâ ağlamaya başladı: "Vay benim dağım vay şuyum, vay buyum" diye sayıp dökerek yakınıyordu. Abdullah ayıldığı zaman:

    "Allah'a yemin olsun, o söylediklerini söylerken her defasında bana: "Sen böyle misin?" diye soruldu" dedi."

    Söylendiğine göre, Abdullah vefat ettiği zaman Amrâ arkasından ağlamadı."

    Buhârî, Megâzî, 44.

    5400 - Hz. Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh'ın elinden tuttu, oğlu İbrahim'e gittiler. Aleyhissalâtu vesselâm oğlunu can çekişir vaziyette buldu. Kucağına aldı ve ağladı. Abdurrahman:

    "Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi? " dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Hayır (ağlamaktan değil), iki ahmak, fâcir sesten yasakladım: Musibet sırasındaki ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi."

    Tirmizî, Cenâiz 25, (1005).

    5401 - Esma Bintu Yezîd İbni's-Seken radıyallahu anhâ anlatıyor: "Kadınlardan biri dedi ki: "Ey Allah'ın Resülü! Bizim sana âsi olmamamız gereken şu ma'ruf (iyi amel) nedir?" Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Matem yapmayın!" buyurdu. Kadın:

    "Ey Allah'ın Resülü! Falan sülâle (nin kadınları) amcamın (vefatında matemime iştirak edip) yardımcım olmuşlardı. Benim de mukabeleten borcumu ödemem gerek" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm kadına (matem için) izin vermedi. Kadın tekrar tekrar izin istedi."

    Kadın der ki:

    "Resülullah, sonunda onlara borcumu ödemem için izin verdi. Onlara olan borcumu ödedikten sonra hiç matem tutmadım, şu ana kadar bir başka mateme de katılmadım. Benim dışında matem tutmayan kadın da kalmadı."

    Tirmizî, Tefsîr, Mümtehine, (3304).

    5402 - Hz.Huzeyfe radıyallahu anh muhtazar (ölüme yakın) olunca: "Ben ölünce, kimse üzerime ezan okumasın, ben bunun, ölüm haberinin duyurulması olmasından korkarım. Zira ben, Aleyhissalâtu vesselâm'ın ölüm haberinden yasakladığını işittim. Öyleyse ben öldüm mü, üzerime namaz kılsınlar. Beni Rabbime (sessizce) taşısınlar" dedi."

    Tirmizî, Cenâiz 12, (986); İbnu Mâce, Cenâiz 14, (1476).

    5403 - Ebu Sa'idi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm matemci kadına da, onu dinleyene de lânet etti."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3128).

    5404 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın anlattığına göre, "Abdurrahman (İbnu Ebi Bekr es-Sıddîk) radıyallahu anh'ın kabri üzerinde bir çadır görmüştü, seslendi:

    "Ey oğlum! Çadırı mezarın üstünden kaldır. Çünkü onu, (sağken işlediği) ameli gölgelemektedir."

    Buhârî, Cenâiz 82, (muallak olarak kaydetmiştir.)

    ÖLÜYÜ YIKAMA VE KEFENLEME

    5405 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Bir adam, Arafat'ta Resülullah ile beraber dururken devesi onu (yere atıp) boynunu kırdı ve adam öldü. Aleyhissalâtu vesselâm: "Adamı su ve sidr ile gasledin, iki parça bezle kefenleyin, kefene tahnît yapmayın (koku sürmeyin).. Başını da örtmeyin. Allah onu Kıyamet günü telbiye ederek diriltecektir!" buyurdu."

    Buhârî, Cenâiz 20, 21, 22, Cezâu's-Sayd 13, 20, 21; Müslim, Hacc 94, (1206); Ebu Dâvud, Cenâiz 84, (3238, 3239, 3240, 3241); Tirmizî, Hacc 105, (951); Nesâî, Hacc 98, 99,100,101 (5,195-197).

    5406 - Leyla Bintu Kâif es-Sakafiyye anlatıyor: "Ben Ümmü Külsûm Binti Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı yıkayan kadınlar arasında idim. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm da kapının yanında idi. Yanında Ümmü Külsüm'un kefeni vardı, bize parça parça veriyordu. İlk verdiği parça izâr idi. Sonra gömleği(dır'), sonra başörtüsünü (hımâr) sonra göğüs örtüsünü (milhafe) verdi. Ümmü Külsüm sonra bir başka giysinin içine konuldu."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 36, (3157).

    5407 - Ebu Sa'îdi'l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Ölü, (Kıyamet günü), içinde öldüğü elbise ile diriltilecek" dediğini işittim."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 18, (3114).

    5408 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Kefen(e fazla ödeme)de ileri gitmeyin. Çünkü çabuk çürütülür."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 35, (3154).

    5409 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Hamza İbnu Abdilmuttalib'i tek parçadan müteşekkil çizgili bir kumaşla kefenledi."

    Tirmizî, Cenâiz 20, (997).

    5410 - Abdullah İbnu Amr İbni'I-As radıyallahu anhüma anlatıyor:

    "Ölü üç parça ile kefenlenir: Gömlek giydirilir, izar bağlanır, üçüncü giysi olan lifafeye sarılır. Eğer sadece bir kat giysi varsa onunla kefenlenir."

    Muvatta, Cenâiz 7, (1, 224).

    CENAZENİN TEŞYİİ VE TAŞINMASI

    5411 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim cenazeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur."

    Tirmizî, Cenâiz 50,(1041).

    5412 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah alehissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cenazeyi ne ses (matem), ne de ateşle takip etmeyin."

    Bir rivayette şu ziyade var: "Cenazenin önünde yürümeyin."

    Muvatta, Cenâiz 13, (1, 226); Ebu Dâvud, Cenâiz 46, (3171).

    5413 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ı, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir'i cenazenin önünde yürürlerken gördüm."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 49, (3179); Tirmizî, Cenâiz 26, (1007,1008); Nesaî, Cenâiz 56, (4, 56).

    5414 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm cenazenin önünde yürürdü. Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman da (önde yürürdü).

    Tirmizî, Cenâiz 26, (1007).

    Rezîn şu ziyadede bulundu: "Siz teşyî ederken cenazenin önünde, arkasında, sağında, solunda ve yakınında yürüyün!"

    Rezîn'in ziyâdesini Buhârî muallak olarak zikretmiştir.

    5415 - Ümmü Atiyye radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Cenazeyi takipten (biz kadınlar) men edildik ama bunda çok şiddet gösterilmedi."

    Buhârî, Cenâiz 30; Müslim, Cenâiz 235, (938); Ebu Dâvud, Cenâiz 44, (3167).

    5416 - Muğîre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Binekli, cenazenin ardından yürür, yaya ise dilediği yerden. Çocuğa da namaz kılınır. Anne-babası için mağfiret ve rahmetle dua edilir."

    Tirmizî, Cenâiz 42, (1031); Nesâî, Cenâiz 55, 56, (4, 55, 56); Ebu Dâvud, Cenâiz 49, (4180).

    5417 - Hz. Sevbân radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bir cenazeye katılmıştı. Birkısım binekliler gördü.

    "(Binerek cenaze teşyi etmekten) utanmıyor musunuz? Allah'ın melekleri yaya olsunlar da siz hayvanların sırtında olun (olacak şey değil)!" buyurdular."

    Tirmizî, Cenâîz 28, (1012); Ebu Dâvud, Cenâiz 48, (3177).

    5418 - Hz. Câbir İbnu Semure radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Ebu'd-Dahdâh'ın cenazesini yayan takip etti. At sırtında geri döndü."

    Müslim, Cenâiz 89, (965); Tirmizî, Cenâiz 29, (1014); Ebu Dâvud, Cenâiz 48, (3178); Nesâî, Cenâiz 95, (4, 85, 86).

    CENAZEYİ DEFİNDE SÜR'AT

    5419 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Cenazede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belayı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz."

    Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51, (944); Muvatta, Cenâiz 56, (1, 243); Ebu Dâvud, Cenâiz 50, (3181); Tirmizî, Cenâiz 30, (1015); Nesâî, Cenâîz 44, (4, 42).

    5420 - Ubâdetu'bnu's-Sâmid radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm cenazeyi takip ettiği vakit, cenaze mezara konuncaya kadar oturmazdı. Bir yahudi âlimi (bir gün) karşısına çıkıp:

    "Ey Muhammed biz de böyle yaparız!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Onlara muhalefet edin! Oturun!" emrettiler!"

    Ebu Dâvud, Cenâiz, 47, (3176); Tirmizî, Cenâiz, 35, (1020).

    5421 - Âmir İbnu Rebî'a radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Sizden biri bir cenazenin geçtiğini görürse, cenaze ile birlikte yürümese bile, cenazeyi geride bırakıncaya veya cenaze kendisini geride bırakıncaya veya cenaze onu geride bırakmadan, yere konuncaya kadar oturmasın."

    Buhârî, Cenâiz 47, 48; Müslim, Cenâiz 74; (958); Ebu Dâvud, Cenâiz 47, (3172); Tirmizî, Cenâiz 51, (1042); Nesâî, Cenâiz 45, (4, 44).

    5422 - Muhammed İbnu Sîrîn rahimehullah anlatıyor: "Hasan İbnu Ali ve İbnu Abbas radıyallahu anhüm (otururlar iken) bir cenaze geçmişti. Hz. Hasan derhal ayağa kalktı, İbnu Abbâs ayağa kalkmadı. Hasan radıyallahu anh:

    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bir yahudinin cenazesine ayağa kalkmadı mı?" dedi: Bunun üzerine İbnu Abbâs da ayağa kalktı. Cenâze için kalktı sonra tekrar oturdu.

    Bir rivayette: "Ben melekler için, yani cenaze ile birlikte olan melekler için ayağa kalktım" denmiştir.

    Nesâî, Cenâiz 47, (4, 46).

    5423 - Hasan İbnu Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm otururken bir yahudi cenazesi geçiyordu. Yahudi cenâzesinin başından yukarıda olmasını iyi karşılamadı ve ayağa kalktı."

    Nesâi, Cenâiz 47, (4, 47).

    ŞEHİDİN DEFNİ

    5424 - Hişâm İbnu Âmir anlatıyor: "Uhud günü Ensâr, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelip: "Bize yara ve meşakkat isabet etti, ne emredersiniz (ey Allah'ın Resülü)?" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm da:

    "Kabirleri genişletin ve derinleştirin. Bir kabre iki-üç kişiyi birden koyun!" buyurdular."

    "Öyleyse hangisi öne konsun?" denildi.

    "Kur'an'ı daha çok bilen!" buyurdular."

    5425 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Uhud şehidlerini (defin sırasında), her iki kişinin (cesedini) bir giysiye koyuyor, sonra da: "Kur'an'ı hangisi daha çok almıştı?" diye sorup, onlardan birine işaret edildiği takdirde, onu lahidde öne koyuyordu. Sonra da: "Ben bunlara şahidim!" diyordu. Onları kanlarıyla defnetmelerini emretti. Onlara cenâze namazı kılmadı, onları yıkamadı da."

    Buhârî, Cenâiz 73, 74, 75, 76, 79, Megâzî 26; Ebu Dâvud, Cenâiz 31, (3138); Tirmizî, Cenâiz 46, (1036); Nesâî, Cenâiz 61, (4, 62).

    (İbnu Deybe hadisin bir meselesi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar): "Derim ki: "İki kişinin, bir giysi içinde, derileri birbirlerine değecek şekilde birleştirilmeleri câiz değildir. Öyleyse bu "birleştirme" hadisesi, ikisinin arasına bir perde konduktan sonra gerçekleştirilmiş olacağına yahut o giysinin ikisi arasında bölünmüş olacağına hamledilir. Zahir mâna da bunu gerektiriyor çünkü hadiste geçen "onlardan birine işaret edildiği takdirde, onu lahidde öne koyuyordu" ibaresi bunu ifade eder. Her birinin müstakil veya aralarında bir perde olmadan birini öne almak mümkün değildir."

    5426 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Uhud günü, halam, kabristanımıza gömmek için babamı (Uhud'dan Medineye) getirmişti. O sırada Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın tellâli şöyle nida etti: "Ölüleri yerlerine geri götürün!"

    Ebu Dâvud, Cenâiz 42, (3165); Tirmizî, Cihâd 37, (1717); Nesâî, Cenâiz 83, (4, 79).

    5427 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, Uhud şehidlerinin üzerinden demir(den mamul silah, zırh gibi şeyler)in ve deri(den mamul kan bulaşmamış giyecek)lerin çıkarılmasını ve onların elbiseleri ve kanlarıyla gömülmelerini emretti."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 31, (3134).

    DEFİNDE TA'CİL

    5428 - Husayn İbnu Vahvah radıyallahu anh anlatıyor: "Talha İbnu'I-Berâ hastalandığı zaman, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm ona geçmiş olsun ziyaretine geldi. (Yakınlarına:) "Ben onda ölüm alâmetinin zuhurunu gördüm. (Ölümünü) -bana hemen haber verin ve acele davranın. Çünkü, müslüman bir kimsenin cesedinin ailesi içerisinde hapsedilmesi uygun değildir" buyurdular."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 38, (3159).

    5429 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün Resülullah aleyhissalatu vesselam bir hutbe irad etti. Hutbesinde, ashabından, ölmüş, yetersiz bir kefene sarılıp, geceleyin defnedilmiş bir zâtı zikretti. Sonra kişinin, mecbur kalmadıkça geceleyin gömülmesini yasakladı, ta ki üzerine namaz kılınsın. Ve dedi ki:

    "Biriniz kardeşini kefenledi mi, kefenini güzel yapsın!"

    Müslim, Cenâiz 49, (943); Ebu Dâvud, Cenâiz 34, (3148); Nesâi, Cenâiz 37, (4, 33).

    5430 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, geceleyin bir kabre girdi. Kendisine bir kandil yakılmıştı. Uzanmış vaziyetteki cenazeyi kıble cihetinden aldı. (Ölüye): "Muhakkak ki sen çok dua eden, çok Kur'an okuyan (yufka yürekli) bir kimseydin. Allah sana rahmetini bol kılsın!" diye dua etti ve dört kere tekbir getirdi."

    Tirmizî, Cenâiz 62, (1057).

    5431 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir kızının defnine şahid olduk. Bu definde Resülullah kabrin üzerine oturmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm'ın gözlerinden yaş aktığını gördüm.

    "Aranızda bu gece günah işlemeyen (cima yapmayan) var mı?" buyurdular. Ebu Talha radıyallahu anh: "Ey Allah'ın Resulü! Ben varım!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

    "Öyleyse kabrine in!" buyurdular."

    Ravi der ki: "Ebu Talha kabre inip onu defnetti."

    Buhari, Cenaiz 72.

    5432 - Hz. İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Lahid bize, şakk bizden başkasına aittir."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 65, (3208); Tirmizî, Cenâiz 53, (1045); Nesâî, Cenâiz 85, (4, 80).

    5433 - Ebu'I-Heyyâc el-Esedî anlatıyor: "Bana, Hz. Ali radıyallahu anh: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?" diye sordu ve Resülullah'ın kendisine:

    "Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!" dediğini anlattı."

    Müslim, Cenâiz 93, (969); Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3218); Nesâî, Cenâiz 99, (4, 88, 89).

    5434 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı."

    Müslim, Cenâiz 94, (970); Ebu Dâvud, Cenâiz 76, (3225, 3226); Tirmizî, Cenâiz 58, (1052); Nesâî, Cenâiz 96, (4, 86, 88).

    5435 - Muttalib İbnu Ebî Vedâ'a anlatıyor: "Osmân İbnu Maz'ün öldüğü zaman, cenazesi Medine'den dışarı çıkarıldı ve gömüldü. Osman radıyallahu anh, muhacirlerden ölen kimse idi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, bir adama Osman için bir kaya (getirerek mezar yerini belli etmesini) emretti. Adam (bir taş aldı, fakat) taşımaya güç yetiremedi. Resulullah aleyhissalâtu vesselâm bizzat gidip kollarını sıvadı. -Râvi der ki: "Sanki ben sıvadığı sırada Resülullah'ın kollarının beyazlığını görür gibiyim."- Sonra kayayı getirip Osman'ın baş tarafına koydu ve: "Bununla, kardeşimin kabrini işaretliyorum, âilemden ölenleri bunun yanına gömeceğim" buyurdu."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 63, (3206).

    ÖLÜNÜN NAKLİ

    5436 - Abdullah İbnu Ebî Müleyke anlatıyor: "Abdurrahman İbnu Ebî Bekr radıyallahu anhümâ Mekke yakınlarında bir yer olan Hubşiyy'de vefat ettiği zaman Mekke'ye taşındı ve orada defnedildi. Hz. Aişe radıyallahu anhâ Mekke'ye gelince Abdurrahmân'ın kabrine uğradı ve şu beyitleri okudu:

    "Biz (Irak Kralı) Cezîme'ye uzun zaman (kırk yıl hizmet eden) iki nedîmesi (Mâlik ve Akîl) gibiydik.

    Öyle ki (hakkımızda): "Bunlar ebediyen ayrılmayacaklar" denmişti.

    Vakta ki, ben ve (kardeşim) Mâlik uzun beraberlikten sonra ayrılınca, sanki tek gece beraber kalmadık gibi oldu."

    Hz. Aişe sonra şunları söyledi: "Vallahi ben burada olsaydım, öldüğün yerde defnedilirdin. Eğer ölümüne hazır olsaydım ziyaretine de gelmezdim."

    Tirmizî, Cenâiz 60, (1055).

    5437 - Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm, ölünün defnini tamamlayınca, kabri üzerinde durur ve:

    "Kardeşiniz için (Allah'tan) mağfiret talep edin, onun için (karşılaşacağı sorgulamada) metânet dileyin. Zira şimdi ona hesap sorulacak!" buyururdu."

    Ebu Dâvud, Cenâiz 73, (3221).

    5438 - Hz. Ali radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre, bir ölünün defin işini tamamlayınca şöyle derdi: "Allahım, bu kulundur, sana gelmiştir. Sen ise yanına inilenin en hayırlısısın. Ona mağfiret et, onun girdiği yeri (kabri) geniş kıl."

    Rezîn tahric etmiştir.

    5439 - Hz. Bureyde radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre, "Ölünce, kabrinin üzerine iki yaş çubuk konmasını tavsiye etmiştir."

    Buhârî, Cenâiz 82, (Bab başlığında muallak olarak kaydetmiştir).

    5440 - Urvetu'bnu'z-Zübeyr, Hz. Aişe radıyallahu anhâ'dan naklen anlattığına göre, "Urve'nin kardeşi Abdullah İbnu'z-Zübeyr'e Aişe dedi ki:

    "Beni arkadaşlarımla birlikte defnedin. Resülullah'la birlikte odaya defnetmeyin. Zira ben, O'nunla birlikte tezkiye olunmamdan hoşlanmam."

    Buhârî, Cenâiz 96, İ'tisâm 16.

    KABİR ZİYARETİNİN YASAKLANMASI

    5441 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    "Allah kabirleri çok ziyaret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara da lanet etsin."

    Tirmizî, Cenâiz 61.

    5442 - Abdullah İbnu Amr İbni'I-As radıyallahu anhüma anlatıyor:

    "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte bir ölü defnettik. Defin işi bitince Aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte ölünün (çıktığı evin) kapısının hizasına kadar geldik. Orada gelmekte olan bir kadınla karşılaştık. Zannımca, Aleyhissalâtu vesselâm onu tanıdı. Bu, Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ idi.

    "Evden niye ayrıldın?" diye sordu.

    "Şu ölünün sahibine geldim. Ölülerine olan merhamet duygularımı onlara ifade ettim. (Allah rahmet etsin dedim) -veya ölüleri sebebiyle onlara taziyede (başsağlığı dileğinde) bulundum-" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Belki sen onlarla birlikte kabirlere kadar vardın!?" dedi. Hz. Fâtıma:

    "Allah korusun! O hususta sizin zikrettiğiniz günahı işittim, (hiç kabre kadar, gider miyim!)" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Eğer onlarla kabirlere kadar gitmiş olsaydın..." diyerek ciddî bir tehditte bulundu.

    Râvilerden biri, "Küd "dan maksadın kabirler olduğunu zannederim" dedi."

    Ebu Dâvud

    Kütübü Sitte
  • Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber (s.a) ölü bir koyun leşinin yanından geçerken şöyle buyurmuştur:

    Siz şu leşi, ehlinin gözünde kıymetsiz olarak mı görüyorsunuz?

    -Zaten kıymetsizliğinden dolayı sahipleri onu mezbeleliğe atmış!...

    -Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki dünya Allah nezdinde, şu leşin sahipleri nezdinde kıymetsiz olduğundan daha kıymetsizdir. Eğer dünya Allah katında
    bir sivrisineğin kanadına eşit olsaydı Allah Teâlâ o dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.1

    Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir.2

    Dünya mel'undur.3 Dünyadan Allah için olan şeyler hariç, her ne varsa hepsi lanete uğramıştır.4

    Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Kim dünyasını severse âhiretine zarar verir Kim âhiretini severse dünyasına zarar verir. Bu bakımdan siz daimi kalıcı olanı geçiciye tercih ediniz.5

    Dünya sevgisi her yanlışlığın temeli ve başıdır.6

    Zeyd b. Erkam der ki: Biz Ebubekir Sıddîk'la beraberken su istedi. Kendisine bal şerbeti getirildi. O şerbeti ağzına yaklaştırdığında yanındaki arkadaşlarını ağlatacak şekilde ağladı. Onlar sustukları halde o hâlâ susmamıştı. Sonra yeniden ağlamaya başladı. Hatta yanındakiler istediğini bulamadığı için ağlıyor sandılar. Sonra gözlerini sildi ve kendisine 'Ey Rasûlullah'ın halifesi! Seni ağlatan nedir?' dediler. Hz. Ebubekir şöyle dedi: 'Ben Hz. Peygamber ile beraberdim. Baktım ki beraberinde hiç kimse olmadığı halde birşeyi kendisinden uzaklaştırıyor. Bunun üzerine 'Ey Allah'ın Rasûlü, uzaklaştırdığın nedir?' diye sordum. Cevap olarak şöyle dedi: 'Şu dünyadır! Bana temessül etti. Ben ona 'Benden uzaklaş!' dedim. Tekrar döndü ve dedi ki: 'Eğer sen yakanı benim elimden kurtarsan bile senden sonra gelenler yakasını elimden kurtaramaz'.7

    Şu kimsenin durumuna hayret ediniz ki o kimse ebediyet evini tasdik ettiği halde aldatma evi için var kuvvetiyle koşar, çabalar.8

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) bir mezbelelik üzerinde durdu ve şöyle buyurdu:

    'Ey ashabım! Gelin dünyaya bakın!' Bu esnada mezbelenin üzerinden çürümüş bir paçavrayı ve çürümüş bir kemiği eline aldı ve şöyle dedi: İşte bu dünyadır!'9

    Hz. Peygamber'in bu sözü dünya ziynetinin bu paçavra gibi gelecek zamanda çürüyeceğine işarettir. O süs ve ziynet içerisinde görünen iskeletler çürümüş kemiklere dönüşecektir! Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    Dünya tatlı ve yemyeşildir. Allah Teâlâ, sizi dünyada kendisine halife yapmıştır ki sizin nasıl hareket ettiğinizi görsün! Dünya İsrailoğulları için yayılıp döşendiğinde elbise, koku, kadın ve ziynetin içerisinde yollarını şaşırdılar!

    Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:

    Sakın dünyayı ilâh edinmeyin ki o da sizi köle edinmesin! İsraf edip zayi etmeyen bir kimseye hazinelerinizi emanet ediniz. Zira dünya hazinesinin sahibi için âfetten korkulur. Allah hazinesinin sahibi için ise âfet sözkonusu değildir. (İbn Ebî Dünya)

    Yine Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey Havârîler! Ben sizler için dünyayı yüzüstü yere yıkmış bulunuyorum. Bu bakımdan benden sonra onu canlandırmayınız! Zira dünyanın habasetinden biri de onun içinde Allah'a isyan edilmesidir. Başka bir habaseti de ahiret ancak onu terketmekle elde edilir. Dikkat ediniz! Dünyayı bir geçit edininiz! Onu ahiret gibi tamir etmeyiniz! Biliniz ki her hatanın kökü dünya sevgisidir. Çoğu zaman bir anlık şehvet uzun bir zaman üzüntüyü icap ettirir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya sizin için yayıldı. Siz onun sırtına oturdunuz! Sakın onun hakkında padişah ve kadınlar sizinle münazaaya girişmesinler. Padişahlara gelince, dünya için onlarla münazaa etmeyiniz. Siz onları dünyalarıyla başbaşa bıraktığınız müddetçe size dokunmazlar. Kadınlara gelince, oruç tutmak ve namaz kılmak suretiyle (şehvetlerinizi kırıp) onların şerrinden kaçınınız!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya hem talib, hem de matlubdur. Bu bakımdan dünya ahiret talibini arar ki o rızkını dünyada tam mânâsıyla alsın. Dünya talibini ise ahiret arar. Ta ki ölüm gelip onun yakasına yapışıncaya kadar'.

    Musa b.Yesar10 Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Allah Teâlâ dünyadan daha değersiz birşey yaratmış değildir ve Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri ona şefkat nazarıyla bakmamıştır.11

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Süleyman, başucunda kuşlar gölge yaptıkları, sağında ve solunda insanlar ve cinler olduğu halde debdebesiyle ve haşmetiyle İsrailoğulları'ndan bir âbidin yanından geçti. O âbid Hz. Süleyman'a şöyle haykırdı: 'Ey Dâvud'un oğlu! Yemin olsun, Allah sana büyük bir mülk vermiştir'. Bu sözü işiten Hz. Süleyman (a.s) şu cevabı verdi: 'Muhakkak ki bir mü'minin sahifesine yazılan bir tek tesbih, Dâvud'un oğluna verilen dünyalıktan daha hayırlıdır. Zira Dâvud'un oğluna verilen dünyalık geçicidir. Tesbih ise bâkîdir'.

    Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

    Dünyanın bolluğu sizi Allah'a ibadetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan 'malım, malım' diye tepiniyor. Ey Ademoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyyen defterine yazdırdığından başka birşey var mı?12

    Dünya, evi olmayanın evidir. Malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan bir kimse dünyayı toplar. İlmi olmayan bir kimse dünya için başkasına düşmanlık güder. Fıkhı olmayan bir kimse dünya için başkasına hased eder. Yakîni olmayan bir kimse durmadan dünya için çaba sarfeder.13
    Kim himmetinin en büyüğü dünya olduğu halde sabahlarsa, onun hiç bir şeyde Allah ile alâkası yoktur ve Allah Teâlâ onun kalbine dört şey sokar:

    1.Bir üzüntü ki ebediyyen ondan ayrılamaz.

    2.Bir meşguliyet ki ebediyyen ondan kurtulamaz.

    3.Bir fakirlik ki ebediyyen onun zenginliğine varamaz.

    4.Bir amel ki ebediyyen onun sonuna varamaz.14

    Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: 'Ey Ebu Hureyre! Sana dünyanın tamamını, içindekilerle beraber göstereyim mi?' Ben 'Evet ey Allah'ın Rasûlü!' dedim. Bunun üzerine elimden tuttu ve beni Medine'nin derelerinden birine götürdü. Baktım ki bir mezbelelik... O mezbelelikte insanların kafatasları, pislikleri, paçavra ve kemikleri vardı. Sonra bana şöyle dedi:

    Ey Ebu Hüreyre! Şu kafa tasları sizin harisliğiniz gibi (dünyaya karşı) harîs idiler. Sisin umduğunuz gibi umarlardı. Sonra onlar bugün derisiz kemik kesilmişler, sonra da toprak olmaya yüz tutmuşlar. Şu pislikler, yemeklerinin çeşitleriydi. Kazandıkları kaynaklardan kazandılar. Sonra karınlarına attılar. İşte öyle bir hale gelmiş ki insanlar onlardan korunup kaçıyor. Şu çürümüş paçavralar onların kılları ve elbiseleriydi. Öyle bir hale gelmiş ki esen rüzgârlar onları alt üst edecek derecede evirip çevirir. Şu kemikler bineklerinin kemikleridir ki o bineklerin sırtında dünyanın dört bucağını gezerlerdi. Bu bakımdan dünya için ağlayan ağlasın.15

    Ebu Hüreyre der ki: 'Biz, ağlamamız şiddetleninceye kadar ağlamaya devam ettik'.
    Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) yeryüzüne indirdiği zaman kendisine şöyle hitap etti: 'Harap olmak için inşa et! Fâni olmak için doğur!'16

    Dâvud b. Hilâl şöyle demiştir: İbrahim'in (a.s) sahifelerinde şunlar yazılıdır: 'Ey dünya! Kendileri için cilveli ve süslü görünmeye çalıştığın ebrar kimselerin gözünde ne kadar kıymetsiz olduğunu (bir bilseydin)! Ben onların kalplerine senin nefretini ve
    senden yüz çevirmelerini ilham etmiş bulunuyorum. Ben senden daha kıymetsiz bir mahluk yaratmadım. Senin her durumun küçüktür ve fenaya doğru gidiyor. Seni yarattığım günde hiç kimseye devam etmeyeceğini ve hiç kimsenin de sende daim olmamasına hükmettim. Her ne kadar senin arkadaşın seni vermek hususunda cimrilik gösterip sıkılıkta bulunsa dahi... Bana inanıp, beni tasdik eden ve istikamet üzere olan iyilere müjdeler olsun! Yine onlara müjdeler olsun ki onlar kabirlerinden kalkıp bana geldikleri zaman onlara mükâfatları; önlerinde yürüyen nûrları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır!'

    Dünya yer ve gök arasındadır. Yaratıldığı günden beri Allah Teâlâ ona bakmamıştır. Kıyamet gününde dünya 'Yarab! Beni bugün mertebece en düşük olan velî kuluna nasib eyle! diyecektir. Hz. Peygamber ona şöyle der: 'Ey hiç! Sükût et! Ben seni onlar için dünyada bile vermeye razı olmadım. Bugün mü seni onlara vermeye razı olacağım?'17

    Hz. Adem yasak ağaçtan yediği zaman midesi tortuları çıkarmak için harekete geçti. Oysa bu anormallik cennetin hiçbir yemeğinde yoktu. Sadece onun yediği ağaçta vardı. Bunun için Allah Teâlâ Adem kulunu o ağaçtan yemekten menetmiştir. Adem (a.s) cennette bir yer bulup tortuyu dökmek için gezinmeye başladı. Kendisine hitabda bulunan bir meleğe Allah Teâlâ şöyle emretti: 'Ona ne aradığını sor!' Adem (a.s) meleğe cevaben İçimde birikeni bırakmak istiyorum!' dedi. 'Yatağın üzerine mi, yoksa tahtaların üzerine mi, nehirlerin üzerine mi veya ağaçların gölgelerine mi?
    Ey Adem! Dikkat et? Acaba burada ona elverişli bir yer görüyor musun? Bu bakımdan dünyaya (yere) in!' dedi.
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    Kıyamet gününde amelleri büyük dağlar (veya Mekke dağları) kadar olan birçok kavim getirilecek ve onların ateşe sevkedilmesi emrolunacaktır.
    Ashab-ı kiram 'Onlar namaz kılarlar mıydı ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular.

    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

    Evet! Onlar namaz kılar, oruç tutar ve gecenin bir kısmını da ibadet için ayırırlardı. Onlara dünyadan herhangi bir fırsat başgösterdiği zaman onlar düşünmeden üzerine atlayıp üşüşürlerdi.18

    Hz. Peygamber hutbelerinin birinde şöyle buyurmuştur:

    Mü'min bir kimse, iki korku arasındadır: Biri geçmiş ömrü hakkındadır. Allah Teâlâ'nın ondan ötürü kendisine ne gibi bir muamele edeceğini bilmez! Diğeri geri kalan ömrü hakkındadır ki burada da hakkında Allah'ın ne gibi bir hüküm vereceğini bilmez. Bu bakımdan kul, nefsinden nefsi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü için, gençliğinden ihtiyarlığı için azıklansın. Çünkü dünya sizin için yaratılmıştır. Siz ise ahiret için yaratıldınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun! Ölümden sonra artık ayıplamak yok! Dünyadan sonra da cennet veya cehennemden başka bir ev sözkonusu değildir.19

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünya ve âhiret sevgisi bir mü'minin kalbinde, su ile ateşin aynı kapta bir arada bulunmadığı gibi bulunmaz!'

    Rivayet ediliyor ki, Cebrâil Hz. Nuh'a şöyle dedi: 'Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü! Sen dünyayı nasıl gördün?' Nuh (a.s) cevap olarak şöyle dedi: İki kapılı bir ev gibi.. Onların birinden girdim, diğerinden çıktım'.

    Hz. İsa'ya şöyle denildi: 'Seni barındıracak bir ev edinseydin ne güzel olurdu?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Bizden öncekilerin yıktıkları bize kâfidir'.

    Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur:

    Dünyadan sakının! Çünkü dünya Hârut ve Mârut'dan daha sihirbazdır!..20

    Hz. Peygamber (s.a) birgün ashabının yanına çıktı ve şöyle buyurdu:
    İçinizde bir kimse var mı ki Allah Teâlâ körlüğünün giderilmesini ve basiret sahibi olmasını istememiş olsun! İyi bilin ki dünyaya talip olan ve dünyaya uzun emelle bağlanan bir kimsenin emeli nisbetinde kalbinin basîretini Allah kör etmiştir! Dünya'ya perva etmeyen ve dünyadaki emeli kısa olan bir kimseye de Allah öğrenmeksizin ilim, hidayet istemeksizin de hidayet ihsan etmiştir. İyi bilin ki sizden sonra bir kavim gelecektir. Mülk onların eline ancak öldürmek ve zorla almak sûretiyle geçecektir. Zenginlik ancak gurur ve cimrilikle geçecektir. Muhabbet ancak heva-i nefse tâbi olmakla geçecektir. Dikkat edin! Sizden bir kimse o zamana yetişir de fakirliğe karşı sabrederse, zengin olmaya kudreti olduğu halde fakirliğe razı olursa, sevgiye muktedir olduğu halde halkın buğzuna, kin ve nefretine sabrederse, izzette gücü yettiği halde zillete katlanır, sabrederse ve böyle yapmakla da sadece Allah'ın cemâlini isterse, böyle bir kimseye Allah Teâlâ elli sıddîkın sevabını ihsan eder!21

    Rivayet ediliyor ki, Hz, İsa (a.s) birgün şiddetli bir yağmur, dehşetli gök gürültüsü ve şimşeklere tutuldu. Bir sığınak aramaya başladı. Gözü uzaktan gözüken bir çadıra takıldı. Çadıra geldi. Çadırın içinde bir kadın olduğunu gördü. Bunun için çadırdan uzaklaştı. Dağda bir mağaraya rastladı. Oraya sığınmak istedi. Baktı ki içinde bir aslan... Elini başına (veya aslanın) üzerine koyup şöyle münâcatta bulundu: 'Yarab! Sen her şeye bir sığınak yaratmana rağmen, bana sığınak yaratmamışsın? Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa'ya vahiy göndererek şöyle buyurdu:
    Senin sığınağın benim rahmetimde istikrar bulmaktır. Yemin ederim, kıyamet gününde, kendi kudretimle yarattığım yüz huri ile seni evlendiririm ve yine yemin ederim, senin düğününde dört bin sene müddetince düğün yemeği yediririm. O senenin her günü dünya kadar uzundur. Yemin olsun, bir dellâla emredeceğim o şöyle bağıracaktır: 'Dünyada zâhid olanlar nerede? Ey zâhidler! Dünyada zâhid olan Meryem'in oğlu İsa'nın düğününe katılınız'.22

    Meryem'in oğlu İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünyaya arkadaş olana yazıklar olsun! Nasıl olup da dünyayı ve dünyada olanları terkedecek? Dünya onu nasıl aldatıp da emin kılar? O da dünyaya güvenir, sonunda mağlup olur. Aldananlara yazıklar olsun! Dünya nasıl onlara istemediklerini göstermiş, onlardan sevdiklerini uzaklaştırmış ve onlar için savrulan tehditler gelip onları bulmuştur? Dünyayı hedef edinene amelleri hata olana cehennem vardır. O yarın günahıyla nasıl rezil olacağını bir bilseydi!'

    Denildi ki: Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyederek şöyle buyurmuştur:

    Ey Musa! Zâlimlerin eviyle senin ne ilgin var? Muhakkak o ev senin için ev değildir. Himmetini ondan kes, aklınla ondan ayrıl. Ne çirkin evdir o ev! Ancak o evde amel eden bir kimse için ne güzel evdir o ev! Ey Musa! Muhakkak ben zâlimi tarassut eder, ondan mazlumun ahı alınıncaya kadar onu beklerim.

    Hz. Peygamber (s.a) Ebu Ubeyde'yi memur olarak Bahreyn'e gönderdi. O oradan mal getirdi. Ensâr-ı kiram Ebu Ubeyde'nin geldiğini işitince Hz. Peygamber ile beraber sabah namazına geldiler. Hz. Peygamber namazı kıldıktan sonra hane-i saadetine gitmek üzere ayrıldı. Onlar Hz. Peygamber'e göründüler. Hz. Peygamber onları görünce tebessüm etti. Sonra şöyle buyurdu:

    -Zannediyorum sizler Ebu Ubeyde'nin birşeyler getirdiğini işitmişsiniz!

    -Evet! Ey Allah'ın Rasûlü!

    -Müjde size! Sizi sevindirecek şeyi ümit ediniz. Allah'a yemin ederim, sizin için ben fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizin için, sizden öncekilere dünyanın yayılıp açıldığı gibi
    yayılıp açılmasından korkuyorum. Sizden öncekilerin imrendikleri gibi sizin de imreneceğinizden ve dolayısıyla sizi helâk edeceğinden korkuyorum. Nitekim onları da helâk
    etmişti'.23

    Ebu Said Hudrî Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    'Sizin için en fazla korktuğum, Allah'ın yerden sizin için çıkaracaklarıdır'. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e şöyle soruldu: 'Yerin bereketleri ne imiş?' Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: 'Dünyanın aldatıcı revnaklığı'.24

    Sakın kalplerinizi dünyayı anmakla meşgul etmeyin!.25

    İşte görüldüğü gibi dünyayı anmayı bile Hz. Peygamber yasaklıyor. Nerede kaldı onun kendisini elde etmek?

    Ammar b. Said şöyle anlatıyor: İsa (a.s) bir köyün yanından geçti. Baktı ki o köyün halkı, evlerinin önlerinde ve yollarda ölü olarak uzanmaktadır. İsa (a.s) bu manzara karşısında havarîlere şöyle hitap etti:

    -Ey havarîler! Muhakkak bu köylüler Allah Teâlâ'nın azabından ötürü ölmüşlerdir. Eğer onların ölüm sebebi başka birşey olsaydı muhakkak biri diğerini gömerdi.

    -Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh! Biz onların haberini öğrenmek istiyoruz. Bunun üzerine Hz. İsa Allah Teâlâ'dan dilekte bulundu. Allah onlara şu şekilde vahyetti: 'Gece olduğu zaman onları çağır, sana cevap verecekler!' Gece olduğu zaman İsa (a.s), bir tümseğin üzerine çıkıp şöyle çağırdı:

    -Ey Köylüler!

    -Buyur! Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh!

    -Sizin haliniz nedir?

    -Biz sapasağlam uyuduk. Sabahleyin kendimizi cehennemdegördük.

    -Nasıl oldu?

    -Çocuğun annesini sevmesi gibi... Dünya yönelip geldiğinde sevindik, tepindik. Ayrılıp gittiğinde üzüldük, ağladık.

    -Senin arkadaşlarının durumu nedir? Onlar neden cevap vermiyorlar?

    -Çünkü onlar ateşten yapılmış gemlerle gemlidirler.Dizginleri sert ve güçlü meleklerin elinde...

    -Sen nasıl onların arasından bana cevap verdin?

    -Çünkü ben onların arasındaydım ama onlardan değildim.Onlara azap indiği zaman onlarla beraber bana da isabet etti. İşte ben cehennemin tam kıyısında asılı bulunuyorum. Bilmiyorum
    ondan kurtulacak mıyım, yoksa ona dalacak mıyım?

    Bunun üzerine İsa (a.s), havarîlere şöyle dedi:

    -Yemin ederim, tuz ile arpa ekmeği yemek, keçi kılından yapılan giysi giymek, mezbeleliklerde uyumak, dünya ve âhiret âfiyetiyle olduktan sonra bir insana fazla bile gelir.

    Hz. Enes şöyle anlatır: Hz. Peygamber'in (s.a) Abdâ adlı devesi geçilmez bir deveydi. Bir bedevî devesiyle gelip yarıştı Abdâ 'yi geçti. Bu durum müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

    Allah Teâlâ'nın hakk-ı ilâhîsidir ki dünyada her yükselttiği şeyi sonunda alçaltır.
    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Acaba denizin dalgaları üzerinde ev yapan kimdir? İşte o deniz sizin dünyanızdır! Sakın onu istikrar evi edinmeyiniz!'

    İsa'ya (a.s) şöyle denildi: 'Bize bir tek ilim öğret ki Allah ondan dolayı bizi sevmiş olsun!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyadan nefret edin ki Allah sizi sevsin!'
    Ebu Derdâ Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler, çok ağlardınız. Muhakkak dünya, sizin nezdinizde kıymetsiz olurdu. Muhakkak ki âhireti dünyaya tercih ederdiniz.26

    Ebu Derdâ şöyle devam ediyor:
    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, sahralara çıkar, figan eder, kendi nefsiniz için ağlardınız! Muhakkak mallarınızı bekçisiz bırakır, zarurî ihtiyacı dışında hiç kimse dönüp o mala bakmazdı. Fakat sizin kalbinizde âhiretiniz gibi emeliniz de hazır oldu. Böylece dünya sizin amellerinizin gemini eline aldı. Sizi bilmeyenler gibi yaptı. Bir kısmınız akîbetindeki tehlikenin korkusundan şehvetini bırakmayan hayvanlardan daha şerlidir. Ne oluyor size, neden birbirinizi istemiyorsunuz? Neden birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Oysa Allah'ın dininde kardeşsiniz. Sizin heva ve isteklerinizin arasını ancak gizli olan habasetiniz ayırmıştır. Eğer siz iyilik üzerinde birleşseydiniz muhakkak sevişirdiniz. Neden dünya işinde birbirinize nasihat eder de ahiret emrinde birbirinize nasihat etmezsiniz? Oysa hiçbiriniz ahiret emrinde kendisine nasihat ve yardım edene, nasihat etmemektedir. Bu hal, kalbinizde imanın azlığından ileri geliyor. Eğer dünyanın hayır ve şerrine inandığınız gibi, ahiretin hayrına ve şerrine inanıp bilseydiniz muhakkak âhireti tercih ederdiniz. Çünkü ahiret sizin işleriniz için daha ihtiyatlıdır.

    Eğer 'Geçici dünya daha gereklidir. Oysa sizin dünyanın acil tarafını gelecek için terkettiğinizi görüyoruz. Meşakkat ve çalışmakla umulan bir iş için nefsinizi yoruyorsunuz!' derseniz, siz en kötü topluluksunuz; zira imanınızı sizde bulunan ve tam imanın ölçüsü olanla tahakkuk ettirmediniz. Eğer siz Hz. Peygamber'in getirdiği nizam hakkında şüphede iseniz gelin biz size açıklayalım, kalbinizi tatmin edici bir nûru size gösterelim. Allah'a yemin olsun siz aklı eksik olanlardan değilsiniz ki sizi mâzur sayalım. Siz dün-yanız hakkında doğru fikri arayıp bulursunuz. İşleriniz hakkında en doğruya yapışırsınız. Ne oluyor size ki elde ettiğiniz dünyanın azıyla seviniyorsuz? Elinizden kaçan öbür kısım için de üzülüyorsunuz. Öyle ki üzüntünüz yüzünüzde beliriyor, dilinizle belirip, ilan ediliyor. Onlara musibetler adını veriyorsunuz. O hususlarda matemler tertip ediyorsu-nuz. Oysa çoğunuz dininizin birçok emirlerini terketmiş! Buna rağmen üzüntüsü ne yüzünde görünür, ne de durumunuz bozulur! Görüyorum ki Allah Teâlâ sizden teberri etmiştir.

    Bir kısmınız diğer bir kısmınıza güler yüzle yaklaşıyor. Oysa arkadaşınızla karşılaşmayı hoş görmemektesiniz. Güler yüzle yaklaşmasının sebebi, arkadaşının kendisine katı davranmaması içindir. Arkadaşlığınızı hile temeli üzerine bina ettiniz. Mezbelelikler size mer'a oldu. (veya istekleriniz mezbeleliklerde bitti). Siz ecelin atılması üzerine arkadaşlık ettiniz. Ben isterdim ki Allah Teâlâ beni sizden kurtarsın. Görmeyi istediğim bir kimseye yani (Hz. Peygamber'e) ilhak buyursun. Eğer o hayatta olsaydı size sabretmezdi. Eğer sizde hayır varsa size duyurdum. Eğer siz Allah'ın katındakini arıyorsanız onu kolay ve rahat görürsünüz. Kendi nefsimin ve sizin şerrinizden Allah'a sığınıyorum ve Allah'tan yardım talep ediyorum.

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey havarîler! Dünya ehlinin, dünya için dinin azalmasına razı oldukları gibi, siz de dinin selâmeti için dünyanın çirkinliğine razı olunuz'.
    Bu mânâda şöyle denilmiştir:
    Bir kısım insanları gördüm ki dinin en azıyla kanaat etmişlerdir.Oysa onları dünya nimetinden az ile kanaat ederken görmüyorum.
    Ey kişi! Padişahlar dünyalarıyla, senin dininden zengin oldukları gibi,
    Sen de dininle onların dünyalarından zengin ol!

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey dünyanın talibi! Sen sevap işlersin (fakat senin) günahı terketmen daha sevaplıdır'.

    Yemin ederim, benden sonra dünya muhakkak size gelecektir. Ateşin odunları yediği gibi imanınızı yiyecektir.27

    Allah Teâlâ Hz. Musa'ya şöyle vahyetti: 'Ey Musa! Dünya sevgisine meyletme! Sen bundan daha büyük bir günahı benim huzuruma getiremezsin'.

    Musa (a.s) ağlayan bir kişinin yanından geçti. Dönerken yine onu ağlar buldu ve şöyle dedi: 'Yarab! Senin kulun senin korkun-an ağlıyor!' Allah Teâlâ Musa kuluna şunları söyledi:

    Ey İmran'ın oğlu! Onun beyni gözyaşlarıyla beraber gözünden aksa, elleri düşüp kopuncaya kadar dua etse, dünyayı sevdiği sürece onu affetmem.

    Ashâb'ın ve Âlimlerin Sözleri

    Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Kimde altı haslet varsa, o kimse cennet için bir yol, cehennem için de bir kaçamak bulmuştur. O hasletler; Allah'ı bilip, ona itaat etmek, şeytanı bilip ona isyan etmek, Allah Teâlâ'yı bilip Allah Teâlâ'ya tâbi olmak, bâtılı bilip ondan sakınmak, dünyayı bilip onu terketmek ve âhireti bilip aramaktır'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah o kavimlerden razı olsun ki dünya onların yanında emanettir. O emaneti kendilerini emin sayan kimselere teslim etmişlerdir. Sonra yükleri hafif olduğu halde gitmişlerdir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Din hususunda sana imrenene imren! Dünya hususunda sana imrenene gelince, dünyayı onun kucağına atıver!'

    Lokman (a.s) oğluna şöyle demiştir: 'Ey oğul! Muhakkak dünya engin bir denizdir. Orada birçok kimse boğulmuştur. O halde senin dünyadaki gemin Allah'ın takvâsı, o geminin içi Allah'a olan imanın ve yelkeni Allah'a olan tevekkülün olsun. Umulur ki bu takdirde kurtulursun. Oysa seni kurtulmuş olarak görmemekteyim'.

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Uzun uzadıya şu ayet-i celîleyi düşündüm, tedkik ettim:
    Biz yeryüzünde olan şeyleri bir süs yaptık ki insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını deneyelim. Şu da muhakkak ki, biz yeryüzünde olan şeyleri kupkuru bir toprak yapacağız.(Kehf/7-8)

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Muhakkak dünyadan birlikte sabahladığın şeyin senden önce bir talibi ve senden sonra bir sahibi vardır. Senin için dünyadan ancak bir akşamın yemeği, bir günün gıdası vardır. Bu bakımdan dünyanın yiyeceği için kendini helâk etme! Dünyada oruç tut, âhiret üzerinde iftarını aç! Dünyanın sermayesi hevâ ve kârı ateştir'.

    Bir rahibe şöyle denildi:

    -Zamanı nasıl görürsün!

    -Bedenleri yıpratır, amelleri yeniletir, ölümü yaklaştırıp temennileri uzaklaştırır.

    -Dünya ehlinin hâli nasıldır?

    -Dünyayı elde eden yorulur, dünyayı elden kaçıran yorgundüşer.
    Kim hoşuna giden bir maişetten dolayı dünyayı överse,
    Hayatımla yemin ediyorum, yakın bir gelecekte dünya yıkılacaktır.
    Dünya arkasını çevirip gittiği zaman kişi için hasret olur. Yönelip geldiğinde gam ve tasası çoğalır!

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Ben içinde olmadığım halde dünya vardı ve yine dünya ben içinde olmadığım halde devam edecektir. Bu bakımdan ben dünyada duramam. Çünkü dünyanın hayati bulanık, duruluğu kapkaranlık, ehli ise kendisinden korkar. Ya elden giden bir nimetten dolayı, ya gelecek bir beladan veya takdir edilmiş bir kazadan korkar!'

    Biri şöyle demiştir: 'Dünyanın ayıplarındandır ki hiç kimseye müstehak olduğunu vermiyor. Ya fazla verir veya eksik!'

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sen nimetleri görmüyor musun? Sanki nimetlere gazab edilmiştir; nimetler ehli olmayanların eline bırakılmıştır!'

    Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Kim severek dünyayı ararsa dünyadan ona birşey verildi mi mutlaka daha fazlasını is-ter Kim severek âhireti isterse, ahiretten ona ne kadar verilirse daha fazlasını ister. İsteğin sonu yoktur'.

    Bir kişi, Tâbiîn'den Ebu Hâzım'a şöyle dedi:

    -Dünya benim evim olmadığı halde (kalbimdeki) dünya sevgisini sana şikayet ediyorum,

    -Allah Teâlâ'nın dünyadan sana verdiğini düşün. Onu uygun yere sarfet, o zaman dünya sevgisi sana zarar vermez.

    Ebu Hâzım, bu sözünü şu nedenden dolayı söylemiştir: 'Eğer kişi nefsini bundan frenlerse, mutlaka onu yorar. Sonunda dünyayı hor görür ve dünyadan çıkmayı talep eder'.

    Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Dünya şeytanın dükkanıdır. Sakın onun dükkanından birşey çalma ki o onu aramaya gelip de seni muâhaze etmesin!"

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya altından olsa (ne faydası var), yok olacaktır. Âhiret çamurdan olsa (pek büyüktür, çünkü) bâkî kalacaktır. Bu bakımdan bizim için daimi kalan bir çamur, parlaması geçici bir altından daha iyidir. Oysa biz geçici olan bir çamur parçasını daimi kalan altına tercih etmişiz!'

    Ebu Hâzım şöyle demiştir: 'Dünyadan sakınınız! Çünkü benim kulağıma gelmiştir ki; kul kıyamet gününde -eğer dünyayı büyük biliyorsa- durdurulur ve denilir ki: 'Şu kul, Allah'ın tahkir edip küçük gördüğünü büyütüp tâzim etmiştir'.

    İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'İnsanlardan kim sabahlamışsa o misafirdir. Onun malı elinde emanettir. Bu bakımdan misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir'.
    Mal ve aile emanettirler.
    Muhakkak birgün emanetlerin sahiplerine geri çevrilmesi gerekir.

    Râbia Hâtun'u28 arkadaşları ziyaret ettiler, dünyadan bahsettiler, dünyayı zemmettiler.

    Râbia hatun onlara şöyle dedi: 'Dünyayı anmaktan vazgeçin. Eğer dünya sizin kalbinizde bir mevki işgal etmeseydi ondan fazla bahsetmezdiniz. Dikkat edin! Bir şeyi fazla seven ondan çokça bahseder!'

    İbrahim b. Edhem'e 'Nasılsın?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi:

    Dinimizi parçalamak sûretiyle dünyayı yamalıyoruz. Bu bakımdan ne dinimiz, ne de yamaladığımız...

    Cennet o kula olsun ki rabbi olan Allah'ı seçmiş, ümidi uğrunda dünyasını cömertçe harcamıştır.

    Bu hususta yine şöyle denildi
    Dünya talibini görürüm; her ne kadar ömrü uzasa da, dünyadan zevk, safa ve nimetlere nâil olsa da bir usta gibidir.

    Evini inşa eder, yükseltir. İnşaat tamamlandıktan sonra evi yıkılıverir.
    Yine bu hususta şöyle denilmiştir:

    Sanki dünya fazla olarak sana sevkolunur. Acaba bunun sonu elinden gitmek değil midir? Senin dünyan ancak seni gölgelendiren bir gölge gibidir. Sonra kaymaya yüz tutar!
    Tâbiîn'den Mutarrıf b. Şüher şöyle demiştir: 'Padişahların rahat durumlarına ve yumuşacık elbiselerine bakma! Sen onların süratle göç etmelerine ve acı akıbetlerine bak!'

    İbn Abbas şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ dünyayı üç parçaya ayırmıştır. Bir parçası mü'minin, bir parçası münâfığın ve bir parçası da kâfirindir. Mü'min ondan azıklanır, (âhiret tedbirini alır). Münâfık ise süslenir. Kâfir de (tıka basa midesini doldurmak sûretiyle) zevklenir!'

    Hz. Ali şöyle der: 'Dünya leştir. Bu bakımdan ondan bir parça isteyen köpeklerin müdahelesine sabretmelidir'.

    Ey dünyayı kendi nefsi için isteyen kişi! Dünyayı istemekten uzaklaş! İşte o zaman sağlam kalırsın!

    O dünya ki onu istiyorsun, ona talipsin, o hilebazdır, onun düğünü mâteme yakındır!...
    Ebu Derdâ şöyle demiştir: 'Allah nezdinde dünyanın kıymetsizliklerinden biri de Allah'a ancak dünyada isyan edilir ve

    Allah'ın nezdindeki nimetlere ancak dünyayı terketmekle varılır'. Nitekim denilmiştir ki: 'Akıllı bir kimse dünyayı imtihan ettiği zaman o dost elbisesinde bir düşman olarak görünür'.

    Yine şöyle demiştir:
    Ey gecenin öncesinde sevinerek uyuyan kişi! Muhakkak ki hâdiseler seher zamanlarında kapıyı çalarlar. Nimetler içerisinde yüzen nesilleri, gece ve gündüzün gelip geçmesi mahv ve perişan etmiştir. Dünyada fayda ve zarar verici nice saltanat sahiplerini zamanın o kahhar pençesi perişan etmiştir! Ey dünyanın boynuna sarılanlar! Dünya devam etmez! Kişi dünyasını elde etmek için çok kere misafir olarak sabahlar ve akşamlar. Neden sen dünyanın boynuna sarılmayı terkedip de cennette hûrilerin boynuna sarılmıyorsun? Eğer sen ebedî bahçeleri isteyip orada yerleşmeyi istiyorsan, senin ateşten emin olmaman gerekir!

    Ebu Umame el-Bahilî (r.a) şöyle anlatır: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis'e askerleri gelerek dediler ki:

    -Bir peygamber gönderildi, yeryüzünde bir ümmet çıkarıldı.

    -Onlar dünyayı seviyorlar mı?

    -Evet!

    -Eğer onlar dünyayı seviyorlarsa, putlara tapmamaları beni pek ilgilendirmiyor. Onlara sabah ve akşam üç şeyle hücum edeceğim: Malı haksız yerden almak, haksız yere harcamak, haklı yere sarfetmemekle.

    İşte şerrin tümü bundan doğup meydana geldi.

    Bir kişi Hz. Ali'ye şöyle der: 'Ey mü'minlerin emiri! Bize dünyayı vasıflandır!' Hz. Ali de şöyle der: 'O öyle bir evdir ki sıhhatli olan içinde hasta olur. İçinde emin olan pişman olur. İçinde fakir olan mahzun olur. Zengin olan fitneye düşer. Helâlinde hesap, haramında azap ve ikab, şüphelilerinde de itab olan bir evi ne ile vasıflandırayım!' Başka bir zaman Hz. Ali'ye bu hususta soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Uzun mu vasıflandırayım, yoksa kısa mı?' Denildi ki: 'Kısa anlat!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Helâli hesaptır, haramı azaptır!'

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Sihirbazdan (dünyadan) sakının. Çünkü o âlimlerin kalbini bile büyüler'.

    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Âhiret bir kalpte olduğu zaman dünya gelip onunla çarpışır. Dünya bir kalpte olduğu za-man âhiret gelip onunla çarpışmaz. Çünkü âhiret şerefli, dünya ise rezildir'.

    Ümit ediyoruz ki Seyyar b. Hakem'in29 söylediği daha doğru olsun; zira o demiştir ki: 'Dünya ve âhiret bir kalpte toplanır. Hangisi galip gelirse öbürü ona tâbi olur!'
    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Dünya için ne kadar üzülürsen, o nisbette ahiret senin kalbinden çıkar. Ahiret için ne kadar üzülürsen, o oranda dünya senin kalbinden çıkar'.
    Mâlik'in bu sözü, Hz. Ali'nin söylediği sözden iktibas edilmiştir. Zira o şöyle demiştir: 'Dünya ve ahiret biri diğerinin kumasıdır. Bu bakımdan hangisini razı edersen öbürünü kızdırırsın'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin olsun, ben öyle insanlara yetiştim ki (ashab-ı kirâmı kastediyor) dünya onların gözünde, üzerinde yürüdüğümüz topraktan daha önemsizdi. Dünyanın doğmasından veya batmasından perva etmezlerdi. Şuna veya buna gitmiştir, onları etkilemezdi'.

    Bir kişi Hasan Basrî'ye şöyle sordu: 'Allah Teâlâ'nın servet verdiği ve o servetten sadaka veren, sılayı rahim yapan bir kimse hakkında ne dersin? Acaba böyle bir kimsenin servetinden nimetlenmesi caiz midir?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır! Eğer bütün dünya bir kimsenin malı olsa o ancak zarurî ihtiyacı nisbetinde ondan istifade edebilir. Onu kıyamet günü için takdim etmelidir'.

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya bütün varlıklarıyla, helâl olarak bana arzolunsaydı, ahirette de kendisinden hesaba çekilmeseydim, yine de birinizin leşin yanından geçerken elbisesine değmesin diye kaçtığı gibi ondan kaçardım'.

    Hz. Ömer (r.a) Şam'a geldiğinde, Ebu Ubeyde30 başında ipten yapılmış bir yular bulunan bir devenin sırtında Hz. Ömer'i karşıladı. Hz. Ömer'e selâm verdi. Hal ve hatırını sordu. Hz. Ömer onun evine geldi. Evinde kılıç, kalkan ve bineğinin semerinden başka birşey görmedi. Hz. Ömer 'Biraz mal edinseydin olmaz mıydı?' dedi. Ebu Ubeyde 'Ey mü'minlerin emiri! Bu bizi istirahatgâhımıza yetiştirebilir!' diye cevap verdi.

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Dünyadan bedenini ıslah edecek miktarı, ahiretten de kalbini ıslah edecek miktarı edin!'

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim, İsrailoğulları rahmân olan Allah'ın ibadetinden sonra, dünya sevgisinden ötürü, putlara taptılar'.

    Vehb şöyle demiştir: "Bazı kitaplarda okudum: 'Dünya akıllıların ganimetidir. Cahillerin ise gafleti... Cahiller dünyadan çıkıncaya kadar dünyayı tanımamışlardır. Dünyaya geri gelmek istemişler, fakat gelememişlerdir' yazılıydı".

    Lokman Hekîm oğluna 'Yavrum! Dünyaya geldiğin günden beri ona sırtını çevirmiş gidiyorsun. Ahireti karşılıyorsun. Bu bakımdan sen hergün yaklaştığın bir eve, hergün kendisinden uzaklaştığın bir evden daha yakınsın' dedi.

    Said b. Mes'ud 'Kulu, dünyalığı arttığında ve ahireti azaldığında razı olarak gördüğün zaman bil ki o kul öyle zarar eden bir kimsedir ki sakalıyla oynanılır da bunun farkında olmaz!' dedi.

    Amr b. As (r.a) minberde şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim ki, Hz. Peygamber'in ilgi göstermediğine sizden daha fazla rağbet ve ilgi gösteren bir kavim görmedim. Allah'a yemin ederim, Hz. Peygamber'in üzerinden üç gün geçmedi ki aleyhinde olan, lehinde olandan daha fazla olmasın'.31

    Hasan Basrî 'O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi Allah'a güvendirmesin' (Lokman/33) ayetini okuduktan sonra şöyle dedi: 'Bunu söyleyen kimdir? Şüphesiz ki bunu söyleyen, dünya hayatını yaratan Allah'tır. Acaba Allah'tan daha fazla dünyayı bilen kim olabilir? O halde dünyanın sizi meşgul eden şeylerinden kaçının. Çünkü dünya çok meşgul edicdir. Bir kişi nefsine bir meşguliyet kapısını açarsa muhakkak o kapıyla on kapıyı daha açması pek yakın bir ihtimal olur'.

    Yine şöyle demiştir: 'Zavallı Ademoğlu, öyle bir eve razı olmuştur ki helâlı hesap, haramı azaptır. Eğer helâlinden alırsa hesaba çekilir. Eğer haramından alırsa muazzeb olur. Ademoğlu malını az görür, fakat amelini az görmez! Dini hususunda başına gelen musibete sevinir. Fakat dünyası hususunda gelen musibetten tiksinir'.

    Hasan Basrî, Ömer b. Abdülâziz'e şöyle yazdı.

    -Selâm sana! Sanki hakkında ölüm hükmü verilen son kimse de gözünün önünde öldü..
    Ömer cevap olarak şunu yazdı:

    -Selâm sana! Düşün ve sanki dünya olmamış, ahiret de devam ediyormuş gibi ol!..

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Dünyaya girmek kolay, fakat ondan çıkmak zor!'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Ölümün hak olduğunu bilen bir kimsenin sevinmesine şaşıyorum! Ateşin hak olduğunu bilen bir kimsenin nasıl güldüğüne şaşıyorum. Dünyanın, ehlini nasıl evirip çevirdiğini gören bir kimsenin bu dünyaya nasıl güvendiğine şaşıyorum. Kaderin hak olduğunu bilen bir kimsenin kendini yormasına şaşıyorum'.

    Muaviye'nin huzuruna Necran'dan32 bir kişi geldi. İkiyüz yaşındaydı, kendisine dünyayı nasıl gördüğünü sordu. Cevap olarak şöyle dedi:

    -Belanın senecikleri, genişliğin yelcikleri... Gün günü, gece geceyi takib eder. Bir çocuk doğar, bir insan ölür. Eğer doğan olmasaydı halk tamamen yok olacaktı. Eğer ölen olmasaydı dünya, sakinlerine dar gelecekti.

    -İstediğini dile!

    -Bana geçen ömrümü geri getirmeni, ecelimi tehir etmeni istiyorum!

    -Ben buna muktedir değilim!

    - O halde benim senin tarafından görülecek hiçbir ihtiyacım yoktur!
    Dâvud Tâî 'Ey Ademoğlu! Emeline varmanla sevindin! Oysa sen ecelin bitmesiyle ancak bana gelirsin, Sonra amellerini geciktirdin. Sanki onun faydası sana değil de başkasına aittir' dedi.

    Bişr el-Hafî şöyle demiştir: 'Allah'tan dünyayı isteyen bir kimse, Allah'ın huzurunda uzun zaman hesap vermek üzere durdurulmasını istiyor demektir!'

    Ebu Hâzım 'Dünyada seni sevindirecek hiçbir şey yoktur ki Allah ona senin keyfini kaçıracak bir şeyi eklememiş olsun!' dedi.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Ademoğlunun canı dünyadan üç şeyle beraber çıkar:

    1.Topladığından doyasıya yemedi.

    2.Emeline varamadı.

    3.Gideceği yol için güzelce azık edinmedi.

    Bir âbide şöyle denildi: 'Sen zenginliğe nail oldun'. Âbid cevap olarak şöyle dedi: 'Zenginliğe, boynunu dünyanın köleliğinden kurtaran nail olur'.
    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Dünyanın şehvetlerine ancak kalbinde kendisini ahiretle meşgul edecek şeyler bulunan bir kimse sabredebilir'.

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Biz dünya sevgisi hususunda arkadaşlık yaptık. Bu bakımdan birimiz diğerine birşey tebliğ etmiyor ve birimiz diğerini sakındırmıyor. Fakat Allah bizi bu haslet üzerine bırakmayacaktır. Keşke Allah'ın hangi azabının bizim üzerimize ineceğini bilseydim'.

    Ebu Hâzım 'Dünyanın azı, ahiretin çoğundan insanı meşgul eder' demiştir.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Dünyayı hakir görün. Allah'a yemin olsun ki dünya, dünyayı tahkir edenden daha fazla hiç kimseye tatlı olmamıştır'.

    Yine şöyle demiştir: 'Allah bir kuluna hayrı irade ettiği zaman dünyada ona birşey verir, sonra keser. O bittiği zaman ikinci bir defa verir. Bir kul Allah Teâlâ'nın katında kıymetsiz olduğu zaman dünya yayıldıkça onun hükmü yayılır'.

    Bir duada şöyle denilmiştir: 'Ey göğü tutup yeryüzüne düşürmeyen Allah! Dünyayı da benim üzerime düşürme!'

    Muhammed b. Münkedir33 şöyle demiştir: Bir kişi bütün sene oruç tutup hiç iftar etmese, bütün gece namaz kılıp hiç uyumasa, bütün malını sadaka verse, Allah yolunda cihad etse, Allah'ın yasaklarından sakınsa, kıyamet gününde getirildiğinde kendisine denir ki; 'Bu kimse Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyüttü. Allah'ın büyüttüğünü de küçülttü'. Acaba böyle bir kimsenin halini nasıl görürsün? Ne olacaktır? Acaba hangimiz böyle değildir? Dünya, hangimizin yanında, yapmış olduğumuz günah ve hatalara rağmen büyük sayılmıyor?

    Ebu Hâzım (Seleme b. Dinâr) 'Dünya ve ahiretin geçimi pek şiddetlidir. Ahiretin nafakasına gelince; onu temin hususunda yardımcılar bulamıyorsun. Dünyanın nafakasına gelince; elini dünyanın herhangi bir şeyine uzattığında, mutlaka senden önce ona bir fâsığın dokunduğunu görürsün!' demiştir.

    Ebu Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: "Dünya delik dağarcık gibi yer ile gök arasında durdurulmuştur. Yaratıldığı günden yok olacağı güne kadar Allah'a yalvararak şöyle der: Yarab! Neden benden nefret ediyorsun? Allah Teâlâ onu 'Ey hiç! Sus!' diye azarlar!"
    Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir: 'Dünya sevgisi ile kalpte bulunan günahlar kalbi çepeçevre sararlar, ona giden hayır yollarını kapatırlar. Artık hayır ne zaman kalbe varabilir?'

    Vehb b. Münebbih 'Kimin kalbi dünyadan birşey ile sevinirse, o hikmeti yitirmiş demektir. Kim şehvetini iki ayağının altına alırsa, şeytan onun gölgesinden korkar. Kimin ilmi, hevasına galip ge-lirse o galip bir kimsedir' demiştir.

    Bişr el-Hafî'ye 'Filan adam öldü!' dediler. Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyayı topladı! Ahirete gitti! Nefsini zayi etti!' Kendisine 'O şöyle yapardı' deyip yapmış olduğu iyilikleri belirttiler. Bişr cevap olarak şöyle dedi: 'O dünyayı topladıktan sonra böyle yapması ne fayda verir?'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Dünya bizim nefsimizi bize iğrenç gösterir. Oysa biz onu seviyoruz. Acaba bizim nefsimizi bir de güzel gösterseydi biz ne yapacaktık'.

    Bir hakîme şöyle denildi: 'Dünya kimin içindir?' Cevap olarak Terkedenindir' dedi. 'Ahiret kimin içindir?' denildi. Cevap olarak 'İsteyenindir' dedi.

    Bir hakîm 'Dünya harap evidir. Ondan daha harap olan onu tamir eden kalptir. Cennet tamir evidir. Ondan daha muammer olan onu arayan kalptir' demiştir.

    Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'İmam Şâfiî (r.a) dünyada hakkın diliyle konuşan ve Allah tarafından teyid edilenlerdendi. Bir ahiret kardeşine nasihat etti. Onu Allah'ın kahrından korku-tarak şöyle dedi:

    Ey kardeşim! Dünya hata ve zillet evidir. Onun tamiri mutlaka harabeye döner. Onun sâkinleri mutlaka kabirleri boylar! Onun toplanması, dağılmak temeline dayanmaktadır. Onun zenginliği, fakirliğe döner. Onda çoğaltmak zorluktur. Onda zorluk kolaylıktır. O halde Allah'a sığın, O'nun rızkına razı ol! Fâni olan evinin tamiri için daimi olan evinden harcama! Çünkü senin hayatın geçici bir gölgedir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvardır. Fazla ibadet et ve emelini kısalt.

    İbrahim b. Edhem bir kişiye şöyle dedi:

    -Acaba rüyada gördüğün gümüş mü sence daha sevimlidir.Yoksa uyanık iken bulduğun bir altın mı?
    -Uyanık iken bulduğum bir altın daha sevimlidir.

    -Yalan söyledin! Çünkü dünyada sevdiğin, rüyada sevdiğin gibidir. Ahiret için sevmediğin uyanıkken sevmediğin gibidir.

    İsmail b. Ayyaş34 şöyle demiştir: 'Bizim arkadaşlar dünyaya domuz derlerdi. 'Ey domuz! Bizden uzaklaş' derlerdi. Eğer bundan daha çirkin bir isim bilseydiler, mutlaka o ismi dünyaya takarlardı'.

    Kâ'b şöyle demiştir: 'Muhakkak ki dünya size sevdirilmiş tir ki ona ve onun ehline tapıyorsunuz!'

    Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Akıllılar üç sınıftır:
    1.Dünya kendisini terketmeden önce dünyayı terkedenler,
    2.Girmeden önce kabrini hazırlayanlar,
    3.Huzuruna varmadan önce rabbini razı edenler'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyanın uğursuzluğu o dereceye varmıştır ki seni Allah'a ibadetten meşgul eden temennilerle avutur. Acaba bizzat dünyaya girsen halin nice olur?'
    Bekir b. Abdullah şöyle dedi: 'Kim dünya ile dünyadan müstağni olmak istiyorsa, o tıpkı ateşi saman çöpleriyle söndürmek isteyen bir kimse gibidir'.

    Bendar35 şöyle demiştir: 'Dünya evlatlarının zahidlikten dem vurduklarını gördüğün zaman bil ki onlar şeytanın maskarasıdırlar!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyaya yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri (hırsı) yakar. Ahirete yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri dipdiri yapar. Bu bakımdan dünya bir altın potası olur, böyle bir kimse ondan fayda görür. Allah'a yönelen bir kimseyi tevhidin ateşleri yakar. Öyle bir cevher haline gelir ki fiyatı biçilmez olur'.

    Hz. Ali şöyle demiştir: 'Dünya altı şeyden ibarettir.
    1.Yenilen
    2.İçilen
    3.Giyilen
    4.Binilen
    5.Nikâh edilen
    6.Koklanan

    Yenilenlerin en şereflisi bal'dır. Fakat o ise sineğin kusmuğudur.

    İçeceğin en şereflisi su'dur. Su'dan iyi ve kötü, eşit bir şekilde istifade ederler. Yani Allah nezdinde üstün bir değeri olsaydı, kötü olan ondan istifade edemezdi.

    Giyilenlerin en şereflisi ipektir. O ise bir kurd'un mamulüdür.

    Bineklerin en şereflisi at'tır. Oysa onun sırtında insanlar öldürülür.

    Nikâh edilenlerin en şereflisi kadın'dır. O ise sidiğin içinde sidik kabıdır. Kadın en güzel azasını süsler, fakat en çirkin azası istenir.

    Koklananların en şereflisi misktir. O ise kandan ibarettir'.

    _____________________________
    1)İbn Mâce, Hâkim
    2)Müslim
    3)Lânet'ten maksat, terketmek demek olabilir. Yani onda bulunanlarla beraber terk edilmiştir. Çünkü dünya, peygamberlerin ve asfiyanın metrûkudur
    4)İbn Mâce, Tirmizî
    5)Ahmed, Bezzar, Taberânî, İbn Hibban, Hâkim
    6)Beyhâkî
    7)İbn Ebî Dünya,
    8)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    9)Tirmizî, İbn Mâce
    10)Bu zat Kureyşlidir. İbn Main, bu zatın mevsuk olduğunu söylemiştir.
    11)Beyhakî, (mürsel olarak)
    12)Müslim
    13)İmam Ahmed
    14)Taberânî, İbn Ebî Dünya
    15)Irâki aslına rastlamadığını söylüyorsa da Kut'u1-Kulûb'un müellifi Ebu
    Talib el-Mekkî mürsel olarak Hasan Basrî'den rivayet eder.
    16)Beyhâkî
    17) Hadîsin bir kısmı daha önce Musa b. Yesar'ın rivayet ettiği hadîste mürsel olarak geçmişti. Irâkî diğer kısmına tesadüf etmediğini söylemektedi
    18)Ebu Nuaym, Deylemî
    19)Beyhâkî
    20) İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    21)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    22)İbn Ebî Dünya
    23) Müslim, Buhârî
    24)Müslim, Buhârî
    25)Beyhâkî
    26) Taberânî
    27) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
    28) Adeviye soyundan İsmail'in kızı Basralı Râbia Hatun.
    29)Doğrusu Seyyar Ebu'l-Hakem'dir. Anzî kabilesinden olan bu zat,
    Vâsıtlıdır. Ebu Seyyar'ın oğlu olan bu zatın esas ismi Verdan'dır. H. 122 se-
    nesinde vefat etmiştir.
    30)Ebu Ubeyde Âmir b. Cerrah cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz.
    Peygamber 'Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir!' buyurmuştur.
    31)Hâkim, İmam Ahmed
    32)Yemen'dc Hemedan'ın şehirlerindendir. Necran b. Zeyd'in isminden alınmıştır.
    33)Künyesi Ebu Abdullah olan bu zat Kureyşlidir ve Hz. Âişe'nin dayısının oğludur.
    34)Künyesi Ebu Utbe'dir. Doksan küsur yaşında H. 81'de vefat etmiştir.
    35)Şiblî'nin talebesi olan bu zat, H. 353'de Ercan'da vefat etmiştir