• YOL

    - VII -

    Nihayet biram ve tekilam gelmişti, ben de az sonra onlara katılabilmek için can atıyordum. Biramdan bir yudum alıp, baş parmağımla işaret parmağımın arasını ıslattım ve tuzu boca etim. Tuzları yalayıp tekilamı diktikten sonra, ekşiyen yüzüm çok komik görünmüş olacak ki, karşı masada oturan bir kadının bana gülümsediğini fark ettim. Ben de gülümseyerek onun bu keyifli haline meze olurken, bir yandan da limonumun tadını çıkartıyordum. Limonu da mideye indirdikten sonra, hala bana baktığını gördüğüm bayana, elimle masayı işaret ederek ''Gel, beraber gülelim'' dercesine masaya davet ettim. Daha bu cüretkarlığıma şaşırmama fırsat vermeden, tereddütsüz bir şekilde kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Şaşkınlık ve heyecanla ayağa kalkıp sandalyeyi işaret edecekken, o çoktan oturmuştu masama. Paketimden bir sigara çıkarıp yaktı ve barmene bir işaret yaptı. Masamıza az sonra 2 tekila daha geldi. Parmak aralarına döktüğü tuz zerreciklerini yalarken, yine aynı şekilde gözlerini bana dikmiş bakıyordu ve aynı ritüeli ben de yapmaya başladım, bir yandan da mahçubiyetimden dolayı gözlerimi kaçırmak amacıyla. Tuzları yalarken, tekilamı elime aldım ve tekrar ona baktım. O ise tekilasını çoktan içmiş hala bana bakmaktaydı. Tekilamı dikerken, beklediğinin farkındaydım ve yüzümün ekşimemesi için kendimi fazlasıyla kastım. Bu yaptığımı da anlamış olacak ki, bardağımı masaya koyduğumda gülerek, ''Al'' dedi ve bir limon dilimi uzattı. Utanarak ve gülümseyerek aldığım limon dilimini yedim ve barmen bakmaya başladım. Barmenin gelmesini beklerken, daha adını bile sormadığım, bu kahverengi, dalgalı, uzun saçları olan, yanık tenli ve son derece tahrik eden kızın mavi gözlerine diktim gözlerimi...Bu cesaretim ne yazık ki iki saniye kadar sürdü ki, o bana çoktan kilitlenmiş, istediği zaman tetiği çekebilecekmiş gibi bakmaktaydı. İki saniye cesaretle, üç, dört saniye de şaşkınlıkla bakabilen ben, nihayetinde tekrar ve tekrar yenik düşüp, başımı sağa çevirdim, ''Barmen de nerede kaldı?'' edasını da ustalıkla sergileyerek. Tekila ve biralarımız geldiğinde, aynı oyunda tekrar yenik düşmemek için tekilamı çaktım ve biramı yudumlamaya başladım. Henüz pes etmemiştim ve tekrar denemekte kararlıydım. Diktim gözlerimi ve bakışmaya başladık. Bakışları ''Hadi bakalım!'' der, gibiydi ve sonuç olarak yine kaybettim, ''Yerde bir bok varmış'' gibi başımı öne eğerek. Kıkırdamasını duyarken düşündüğüm tek şey ''Güç'' idi. Daha önce bu kadar güçlü bir kız görmemiştim. Üstelik bu güç hiç de sırıtmıyordu onda; bütün organlarıyla, yüz kaslarıyla, hücreleriyle hükmedebiliyordu bu güce. Doğrusunu söylemek gerekirse, hem çok arzuladım hem de çok korktum ondan. Gerçekten zor bir durumdu benim için. Aldığım alkolün kanıma bir an önce karışması ve beynimi bulandırmaya başlaması için dua ediyordum. Tamamen yalnızlaşmak, tüm hadsizlerden kurtulmak için çıktığım bu yolda, ailemin bile iplerini keserek geldiğim bu noktada, başka bir oltaya yakalanamazdım. Evet, o da bilinçli bir şekilde yapmıyordu bunu. Üstelik kalkıp gidebilirdim masadan ya da hiç davet etmemiş de olabilirdim. Ama bir şey vardı oltaya beni çeken, çok güçlü bir yem. Hadsizlik, hükümdarlık onun doğasındaydı. Sergilediği performans, en usta tiyatroculara parmak ısırtacak cinstendi. Oynamıyordu çünkü, ezberlememişti de; öğrenmişti yaşamayı o... Ben biram eşliğinde konuşurken kendimle, bir homurdanmayla tekrar Kaş’ın kalbine, üstelik oraların da tanrıçasının huzuruna döndüm ve bu otoriteyi kırmak için belki de ilk somut hareketimi yaptım. ''Seni öpebilir miyim?'' diye sorduğumda, onu şaşırtmış olmanın gururunu yaşarken, bir anda, ''Oha! Daha adını bile bilmiyorum!'' haklı sitemiyle gerçeğe döndüm. Hamle sırası yine bendeydi ve hala masadan kalkmamış olması doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Bu kızla birlikte olmayı çok istiyordum. Böyle güçlü bir kızla birlikte olmak, bu hadsizliği yenmem, o anki durumum için bir koşuldu, aşmam gereken bir engeldi sanki ve itiraf etmeliyim ki çok güzeldi, bağlanmaktan korkabileceğim kadar...Üstelik sağlıklı düşünebilmem için, cinsel açıdan zayıf da kalmamalıydım, bu da güzel bir fırsattı benim için.''Adım Mete, ya senin ki?'' diye sorduktan sonra, ''Elif'' cevabını aldım ve direk amaçlı sorumu sordum. ''Bu gece benimle birlikte olur musun?'' Normal şartlarda hiçbir şans doğurmayacak olan bu giriş, böyle sahil kasabalarında işe yararmış diye duymuştum, benim bu konuda hiç tecrübem olmasa da. Onun ukalalığını kırmak ve hem de onu gerçekten arzuladığım için sorduğum bu soruya aldığım cevap son derece yeterliydi. ''Sen fazla kaçırdın galiba bugün.'' diye cevap veren Elif, masadan hala kalkmamıştı. Ama yine de bu kadar direk sormuş olmam, beni fazlasıyla utandırdı. En az başarılı sonuçlar kadar duyduğum bir başka olay da, böyle yerlerde çok fazla yolunan erkek olmasıydı. Ayrıca garantici olmak da yolculuğumun kurallarından birisiydi. Niyetim gayet açık ve netti. Fiziksel ihtiyacımı gidermek; bir ilişkiye başlamak ya da yeni bir insan tanımak değil…
    Elif hesabı isterken, ''Biraz yürüyelim şöyle.'' dedi. Hesabı ödedim ve limana doğru yürümeye başladık. Limanın diğer tarafına vardığımızda, bir markete giren Elif, iki bira ve bir paket sigarayla geri döndü. Onun bu akışkanlığına olan hayranlığımı gizlemekte zorlanıyordum doğrusu. Kırmızı ışığın yanıp söndüğü yere doğru yürürken, ''Yakamozu en güzel izleyebileceğimiz yere götürüyorum seni.'' dedi. Bardaki müzikten başım ağrımaya başlamıştı zaten ve kısmen sessiz geçen bu yürüyüş bana iyi gelmişti. Fenerin yanından dalgakıranın üzerine çıktık. Dolunay tam Meis’in üstünde hatta ortasında görünüyordu. Yakamoz da Meis’in kalbinden, Kaş’a doğru akan bir nehir gibiydi. Resmi çizilse bu kadar güzel olamayacağını düşündüğüm bu yere getirdiği için Elif’e minnettardım, ona belli etmesem de. Dalgakıranın duvarına oturduk, sahnede yakamoz, Meis ve dolunay… Elif birden ''Bu yakamoz sana ne düşündürüyor?'' diye sordu. ''Aşkı'' dedim. ''Nasıl yani?'' diye devam etti. ''Aşk ulaşamamaktır'' diye cevap verdim. ''Aşk, nasıl ulaşamamaktır?'' diye tekrar sordu, tatmin olmamıştı henüz. Ama bu muhabbet hoşuma gitmişti. ''Kaçan kovalanır. Kaçan sonsuza kadar kaçmalı ki, kovalayan da sonsuza kadar kovalasın.'' dedim. ''Çok mazoşistçe değil mi ama bu?'' diye sordu.''Evet, öyle'' dedim. ''Neden ulaşamamaktır peki, kavuşurlarsa ne olur, aşk olmaz mı bunun adı?'' diye devam etti. ''Olmaz, kavuşmaları sonun başlangıcı olur'' dedim. ''Neden?'' diye sorduğunda, bu sefer yazardan cevap verdim; ''İlk günahtır aşkta, ilk öpücük...'' Durdu, bana döndü, ben yine ''En uzun kim bakabilir?'' oyunu oynayacağımızı düşünüyordum ki, dudaklarıma yapıştı, buz gibi... Dudaklarımdan yavaşça ayrılırken gülümseyerek, ''Biz hiç aşk yaşayamayacağız o zaman'' dedi. Güldüm, haklıydı.
    ''Peki, yakamozla ne ilgisi var bunun?'' diye sormaya devam etti. Meraklı bir çocuk gibiydi, benim de muhabbetten keyif aldığımın farkındaydı. Bir yandan biramı yudumluyor, bir yandan da yakamozu izliyordum. Klasik bir resim canlanıyordu gözümde, ''Yakamozdan atlayarak geçen bir yunus resmi''. Yakamozdaydı gözlerim, o yunusu arıyordum. Bunu da görürsem burada, o an ölebilirim diye düşündüm. Hatta tanrıdan bir işaret olarak bunu göstermesini istiyor gibiydim, tanrı gösterirse bunu bana, belki de onun istediği gibi yaşarım diye düşündüm bu sefer de... Bu saçmalıklar dolanırken kafamda Elif’e döndüm. ''Sadece yakamoz değil, Kaş ile Meis arasındaki yakamoz düşündürttü bunu bana. İkisi de hiç bir zaman kavuşamayacak. Ama ayda bir çıkan yakamoz, aralarındaki yol misali, hep umut verecek onlara. Yazar da öyle demiş zaten ;''Aşk hiç kavuşamayacağını bilip, ölene kadar kavuşmak için can atmaktır sevdiğine....'' Sonra ben ona bir soru sordum ''Sence hangisi erkek, hangisi kadın?'' . ''Bilmem, hangisi?'', diye cevap verdi. ''Tabiî ki de Meis kadın, baksana korunmaya ne kadar muhtaç, her tarafı tehlikeye açık. Ama Kaş’ın da hakkını yemeyelim, güzel sarıyor kollarıyla, uzaktan da olsa'' diye cevapladım. Gülümsedik
    karşılıklı, sonra sustu birden, bir kez daha yapıştı dudaklarıma, ben de onunkilere..Birden ayağa kalktı sonra, elimi tuttu, çocuğunun elini tutar gibi ve beni dolunayın en az aydınlattığı kayalara doğru sürükledi...Pantolonumu indirdi, eteğini sıyırdım. Kucağıma oturdu, kendime çektim... Hayatımda ilk kez bu kadar heyecanlı seviştim, ilk kez bu kadar çıplak hissettim kendimi… Biralarımız biterken, ''Bu gece ben de kal'' dedim. ''Tamam'' dedi, ayağa kalkıp elimi tutarken. Otele vardık, terasa çıktık. Harika bir manzara da burada vardı. Saat 3.00, Meis hala uyanıktı, üstelik dolunaya da daha yakındık bu sefer. Teras boştu. O biraları açarken, ben de onu seyrediyordum, hazır o bana bakmıyorken. Sandalyesini kendime doğru çektim, bira eline döküldü, bira dökülen parmaklarını yaladım, gülerek. O da güldü, biraları alıp masaya koydum, kucağıma yattı. Ben yine daldım yudumlarken biralarımı, yıldızlara ve sonsuz Akdenize...İkisi de tek bir şey anlatıyordu sanki, ''Hiçlik''. Kucağımdakine baktım, dünyaya döndüm bir kez daha. Gözleri kapanmış, uyuyordu. Öptüm, uyandı, ''Hadi, odaya geçelim'', dedim. Hiçbir şey demedi, elimi tuttu yürürken...
  • Ölmeden önce dudaklara bırakılan,
    gözyaşlarıyla tuzlanmış buz gibi bir öpücük soğukluğu var içimde şimdi..
  • Ama kadınlar, diye düşündü, çakısını kapatarak, tutkunun ne olduğunu bilmiyorlar. Erkekler için ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Clarissa buz gibi soğuktu. Kanepede yanında oturur, elini tutmasına ses çıkarmaz, ona bir öpücük verirdi. Dörtyolağzına ulaşmıştı Peter.
  • Serinin ikinci kitabıdır. Hikayemizin devamında vampirciklerimiz büyümeye devam etmektedirler ve bazı küçük aşk problemleri ile kitap muhteşem benligini yitirmeye devam eder. Cidden zihninize nasıl virüs bulaştırırız? Sorusuna cevap bulmuşlar.
  • Yavaş yavaş bütün izler yok olur. Unutulan yalnız ayak izleri değildir. Her şey, su, suyun altındakiler, hepsi gider, sadece hava kalır. Unutulanın nefesi bile kalmaz. Yağmur oluklarında rüzgâr, baharda çabucak eriyen buz gibi, hava gibi geçip gider. Bir öpücük isteyen haykırışı bile duyulmaz.
    Sevgili.
  • Kitabı okurken hep başucumda durdu. Bazen heyecanlanırken, bazen gerilirken gördüm kendimi. Rose; Lissa'nın aklından ne geçerse, ne yaparsa veya ne hissederse algılayabiliyordu. Buda aralarındaki pasifik bağdan kaynaklanıyordu. En sonunda da eğlenceleri kana bulandı. Kitabın kurgusunu da oldukça beğendim. Tavsiye ederim.
  • “Belki mi demiştim?” diye mırıldandı Zafer.
    “... ve küçük bir öpücük demiştiniz.”
    “Pek küçük olmadı değil mi?” Genç adam gülümsemişti.
    Fatih Murat Arsal
    Sayfa 217 - Ephesus Yayınları