Osman Y., Bir Bilim Adamının Romanı'ı inceledi.
18 May 00:21 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

BU ÖZEL KİTABI OKUMAMA VESİLE OLAN Ömer Gezen 'E VE 1K Ankara Okuma Grubu 'NA TEŞEKKÜRLER

https://www.youtube.com/watch?v=RIz8uU6tx08 (Reklam amaçlı değildir)

ARANIZDA “MUSTAFA İNAN” OLMAK İSTERDİM DEMEYEN VAR MI?

Oğuz Atay okumaya bu kitapla başladım. Tutunamayanlar vardı aklımda ama nasip böyleymiş, eh pişman da değilim doğrusu.

Mustafa İnan gibi bir adamın hayatını nasıl anlatsak diye düşünüp bu görevi öğrencisi Oğuz Atay’a verirler. Kısa bir süre önce vefat etmiştir hoca. Atay da bu işe sadece kalemini değil yüreğini de verir.
Türkiye’nin yurt dışına doktora için gönderdiği ilk mühendisidir İnan. Hem bilim adamı hem gönül adamı nasıl olunurun 20. yy. Türkiye’si için belki de en başlıca örneğidir.

Neresinden başlayıp neresinden bahsetsek ki bu dolu dolu yaşam öyküsünün. Kitaptaki bilimsel konulardan öğrendiklerimiz, dil bilimi konusunda öğrendiklerimiz, şiirle ilgili öğrendiklerimiz, sevdayla ilgili öğrendiklerimiz, daha neler neler..

“Yolda hep bir gün evvelki mesut halimi(istersen halimizi) düşündüm.Buna mukabil o gün yollarda pek yalnızdım. Onun için hızlı yürüdüm. Bir an evvel bu boğucu sıcak ve beni ezen düşüncelerden uzaklaşmak istedim.Sen de geç geldin, seni çok bekledim.”

Sonradan eşi olacak Jale Hanım'a böyle seslenmiş bir keresinde İnan, bu naifliği ben bir de Kafka’da görmüştüm..

“Sandviçin tarihi de ilginçti: 18. yüzyılda yaşayan İngiliz lordu Earl of Sandwich, kumarbazın biriydi. Kumara öylesine düşkündü ki ,yemek yemeğe oturacak vakit bulamıyordu. Bir yandan kumar oynuyor, bir yandan da ekmek dilimlerinin arasına koydurduğu söğüş etleri yiyordu.”
"Efendi"nin Yunanca"dan geldiğini (aftendis) bildikten sonra insan başka türlü düşünür.Kilit(kleidi), harita(kharta), fener(fenarion), cins(genos) ve hatta temel(themelion) de aynı dilin kelimeleridir aslında.

Böyle güzel ilginç,dille ilgili ayrıntıları okumak her kitapta nasip olmaz mesela.

“ ‘Herkes hafızasından, hafızasının zayıf olduğundan kolaylıkla şikayet eder, fakat asla zekasından yakınmaz. Bilmez ki hafıza, zekanın bir unsurudur.’ Hoca düşünmek sanatı üzerinde düşünürken bunları söylüyordu. “

“Aklın yanına hikmet dediğimiz yüksek bilgi kabiliyetine de yer vermek lazımdır. Hikmet, bu alemin olaylarına,onun üstüne çıkarak mütevazı bir şekilde bakmak, aralarındaki iç ahengi sezmek, aşk ile realitenin derinliğine nüfuz etmektir.”
“Bu anlamda bir şair, bir hakim,bir mutasavvıf ve veli, alimden çok derin olarak realiteye ulaşabilir. Kim iddia edebilir ki bugün Einstein, Mevlana’dan daha çok tabiat sırlarına erişmiştir?”

“Üniversite çevresinde iyi bir hoca,dürüst bir bilim adamı ve kimsenin hatırını kırmayan bir idareciydi. Edebiyat çevrelerinde güzel şiir okuyan,derin kültürü olduğu anlaşılan biriydi. Yani bütün bunların bileşkesi miydi Mustafa İnan? Yani bütün bunların hepsi miydi aslında? Yoksa hiçbiri mi değildi? Bence de bütün bunların hepsiydi ve hiç biri değildi.Yani bir yerde, derinliklerinde yalnız bir insandı.”

Bunlar bu kitabı, Mustafa İnan’ı anlatmaya yeter mi? Elbette hayır.. Buz dağının sadece görünen yüzü, lütfen bu değerli insanın hayatını okuyunuz..

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
06 May 17:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Zincirden Boşanmış Variller

Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

“Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

“Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

“Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

“Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

“Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

“Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

“Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

“Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

“Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

“Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

“Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

“Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

“Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

“İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

“Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

“Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
Vira salpa! Şap cup!
İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

Dön coşkun, kara derede
Bir zamanlar bildiğin ellere!
Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
Geniş ve loş ormanın,
Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
Yüz ağaçların dünyasının ötesine
Dışarıya, fısıldayan melteme,
Sazların, hasırotlarının,
Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
Ak sislerin arasından!
Peşine düş, peşine,
Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
Dön şafak toprağa vardığında,
İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
Git güneye! Git güneye!
Ara günün şavkıyla gündüzü,
Dön otlaklara, yeşilliklere,
İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
Dön tepelerdeki bahçelere
Dutların şişip dolduğu yere
Günün şavkı altında, altında gündüzün!
Git güneye! Git güneye!
Yolları coşkun, kara derede,
Bir zamanlar bildiğin ellere!

Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

“Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

shf: 191- 207

Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))

Şehrin sokaklarında ihanet yürüyor bu şiirlerde; tanıdık birileri ölüyor, mahkûmlar koğuşlarında sevda, özlem, özgürlük, sevgili örüyorlar gizlice, genç ayrılıklar, tutsak mutluluklar yaşanıyor… Aykırı hayatların resmi geçitinde hep bir ağızdan söylüyoruz: “hayat zamanda iz bırakmaz / bir boşluğa düşersin bir boşluktan / birikip yeniden sıçramak için / elde var hüzün”…

“Attilâ İlhan toplumcu şiirimize olduğu kadar, bireyci şiirimize de yeni boyutlar kazandırmıştır.”
– ASIM BEZİRCİ

İçindekiler;

yağmurda sis düdükleri

tut ki gecedir
o vahim orospu
t
kısa devre 1
kısa devre 2
kısa devre 3
kurtalan treni’ne gazel
rüya bu ya 1
rüya bu ya 2
rüya bu ya 3
gözleriyle cellat
zeynep beni bekle
yağmurda sis düdükleri
ayıp resimler

rast ‘zenci’ peşrevi
bunlar insanı parçalar
zenci çengi mi…
fokur fokur
sunturlu bir karanlık
ayıp resimler 1
ayıp resimler 2
ayıp resimler 3
ayıp resimler 4
ayıp resimler 5
ayıp resimler 6
rubaiyat

zulmetmeyi yeğler
sürekli bir dalgınlıktır
döne döne
bir vapur gibi uğuldayarak
yağmurlu kış günü
trenler katar katar
korkunun kulak gibi
buz kuşları
sabah uyanırsın
serbest gazeller

gibi redifli gazel
an gelir
kim kaldı
harem-i hümayun
bâki’ye gazel
elde var hüzün
drang nach osten

raviyân-ı ahbar…
nâkilân-ı âsâr…
şöyle rivayet ederler kim…
meraklısı için ekler

“kelime”
deryanın günahı ne?
“genç ozanlar” üzerine söyleşi
şiir üstüne konuşma
avuntu mu?
“kocatepe” ile söyleşi
türk şiirinde gençler (ustalar ne diyor?)
şiirde, kurtuluş savaşı
şiir söylemek
şiirden çok, laf…
(Tanıtım bülteni )

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
05 May 04:28 · Kitabı okudu · 9/10 puan

İsmi, Hizipler, Ahzap;

Bir başka adı Hendek.

Küfrün son vurduğu tos.

Küfre hüsran ve azap...

Bir kez durdurulsun tek;

Ona iş artık paydos!

Hendek açtırdı Selman...

Mukaddes elde kazma;

Vurduğu kaya tuz-buz.

Geride asıl düşman,

Yahudi... Sessiz ama

Arda kollayan boynuz.

Mucizeler gazâsı...

On kişilik bir yemek,

Belki binlere yetti.

Bu, Allah’ın cezası;

Tam yenerken yenilmek,

Ne ilâhî hikmetti!

Bir rüzgâr ki, bir rüzgâr...

Çörçöp, önünde ağaç;

Ha bir yaprak, ha çadır.

Havada savruldular.

Kırbaç üstüne kırbaç...

Küfür paramparçadır.

Fesatta eşsiz marka,

Yahudi verdi hesap.

Yahudi geldi dize.

Tertemiz ön ve arka.

Büyük mucize Ahzap;

Ahzap büyük mucize.

Esselam, Necip Fazıl KısakürekEsselam, Necip Fazıl Kısakürek

Üşüme Eylemi Üzerine Ayrıntılı Tasvir (Deneme vol.1):
*Bu metin, karakterinin içinde bulunduğu durumu anlatarak, temelinde üşütmeyi amaçlamaktadır. Etkili olması için lütfen yavaş okuyunuz.

Bilinmeyen bir yılın ocak ayında, ( tercihen Karadeniz'e kıyısı olan ) herhangi bir şehrin deniz kenarında, bankta bir kadın oturmaktadır. Gri bulutlar ve yağmur altında bir kadın. Buz mavisi gömleği, dizinde biten kalem eteği ve sarındığı pardösüsüyle üşümekte olan bir kadın. Dahası, yalnız bir kadın.

Ne zamandır orada oturduğunu bilmiyordu ama nasıl geldiğini hatırlıyordu. Evden çıkışını, taksiye binişini, koşarak sahile inişini, yolun yarısında kuma saplanıp ayağından çıkan topuklusunun sağ tekini, ıslak kumu ve son olarak, oturduğu buz gibi bankı...

Kollarını göğsünde birleştirmiş ufka bakıyordu. Denizden esen rüzgar, beraberinde yağmur damlalarını getirip kadının yüzünü ıslatıyordu. Külotlu çoraplı bacaklarını hissetmeyi kısa bir süre önce bırakmıştı. Soğuk, kadının gözlerinin içine giriyor, kadın ağlıyordu. Gözyaşları, yanaklarında donuyordu. Elleri tırnaklarına kadar morarmıştı. Saçları rüzgarda savruluyor, ensesinde kışın parmak uçları geziniyordu.

Ahlaksız bir yağmur damlası, kadının boynundan göğüslerine doğru yol aldı. O anda bir karınca ordusu kadının kasıklarından göğüslerine yürüdü. Eğer kırmızı, bulunduğu yeri ısıtma gibi bir marifete sahip olsaydı, kadının burnu ve kulakları cehennem ateşiydi. Fakat kadın üşüyordu. Tüm renkler soluklaşıyor, kalbi denizin dalgasıyla uyumlu atıyor ve kadın donuyordu. İçi...sanki bomboştu. Başı zonkluyor; nabzı, bir oda olan vücudunda yankılanıyordu. Zemini ıslak, duvarları nemli ve soğuk bir oda.

Rüzgar şiddetlendi, kadının sırtı yaslandığı bankla bütünleşti, gözlerini kapattı, sular yükseldi. Dalgalarla birlikte deniz, kadının ayaklarıyla buluştu. Binlerce diken battı ayakkabısız ayağına ve soğuk et donmaya başladı. Önce ayakları sonra bacakları dondu. Kasıkları, göbeği, göğüsleri derken kadın buzdan bir heykele dönüştü. Ten rengi şimdi tapılası bir saydamlıkta, hafif maviydi. Kadın donmuştu. Gerçi artık kadın olmasının bir önemi yoktu. Yağmur dindi, dalgalar duruldu, güneş ışığı buzun üstüne düştü. Buz çatladı. Kadın paramparça oldu.

Tanya sallandı ipin ucunda
......Seni sadece selvi boyun , sarı saçların yada yeşil gözlerin..
Güzel bir yüzün var diye değil
Fikirlerin kavgandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim
Ben seni derinden ve hissederek sevdim ben seni kavgamda sevdim......

1942 yılının Ocak ayıydı.. Bu günler.. Moskova buz kesmişti.. Öyle soğuk bir yel esiyordu ki, ölüm bile üşüyordu.. Moskova yakınlarında bir cenaze töreni.. Gömülen 18 yaşında bir genç kız.. Sessiz sedasız... Gencecik bedeninin üstü buzlu toprakla örtülüyordu.. Mezarın başındaki tahtada şunlar yazıyordu.. Zoya Kosmodemyanskaya.. Doğum 1923 Ölüm 1941.. Kimdi bu Zoya Kosmodemyanskaya? Niye ölmüştü? Zo­ya, “ya­şa­m” de­mekti.. 1923 doğumluydu.. Rusya'da eğitimli bir ailenin kızıydı.. Babası kütüphaneci, annesi öğretmendi.. Kitaplarla büyümüştü.. Daha 15'nde Puşkin'i, Tolstoy'u, Cervantes'i, Goethe'yi, Shakespeari'yi okumuş, Be­et­ho­ven ve Çay­kovs­ki din­le­mişti.. 16'sında Sov­yet­ler Bir­li­ği Ko­mü­nist Par­ti genç­lik ör­gü­tü “Kom­so­mo­l”­a ka­tılmıştı... 1941 yılının Haziran ayıydı.. Nazi Almanyası Rusya'ya saldırmıştı.. Her gün yeni bir yer işgal ediliyordu.. Zoya 18'ine yeni basmıştı, gönüllü olarak askere yazılmıştı.. Annesi karşı çıkmıştı.. Ama dinlememişti..
“Düş­man bu ka­dar ya­kın­ken baş­ka ne ya­pa­bi­li­riz?” demişti..
Kısa süreli bir silah eğitiminden sonra Partizan'a katıldı.. Kod adı Tanya oldu.. saçlarını kestirdi.. Gören erkek sanıyordu.. Görevi Moskova çevresinde işgal altındaki köylerde Naziler'e baskın yapmaktı. Tarih 25 Kasım 1941 idi.. Tanya Al­man sü­va­ri ala­yı­nın karargah kurduğu Pet­risc­he­vo'yu basacaktı.. Köye gizlice sızdı.. At ahır­la­rı ve Almanların karergahlarını ate­şe ver­di.. Tam uzaklaşacak bir Rus iş­bir­lik­çi­si­nin ih­ba­rıy­la ya­ka­lan­dı. Elbiseleri çıkarılınca kadın olduğu anlaşıldı.. Naziler gece boyunca işkence ve tecavüz ettiler.. Sordular.. Bilmiyorum dedi.. Sordular.. Söylemem dedi.. Sordular.. Konuşmam dedi.. Sır vermedi.. Sadece kod adını söyledi.. Tanya.. Naziler çılgına döndü.. İşkence ve tecavüz sabaha kadar sürdü.. Ertesi gün kar üstünde yürürttüler Tanya'yı.. İşkenceden tüm bedeni mosmordu.. Köy meydanında dar ağacını kurdular.. İki makarna kasası.. Yağlı urgan ve cellad.. Tanya tabureye çıkarken gülüyordu.. Urgan boynuna takılmadan kendisini izleyen yurttaşlarına bağırdı.. “Yol­daş­lar! Ne­den bu ka­dar kas­vet­li­si­niz? Öl­mek için kork­mu­yo­rum! Hal­kım adı­na öle­ce­ğim için mut­lu­yum!” Sonra Nazi askerlerine döndü.. "Siz beni şimdi asıyorsunuz ama yalnız değilim.Biz iki yüz milyon insanız.Hepimizi asamazsınız." Cellad tabureyi çekti. Tanya 18'nde ipin ucunda can verdi. Naziler ibreti alem için Tanya'nın cansız bedenini haftalarca idam sehpasında asılı tuttular.. İki aya yakın her önünden geçen Nazi askeri cansız bedeni dipçikledi, tekmeledi. Soğuk havada beden çürümedi ama morardı ve şişti.. Sovyet Ordusu 1942 yılının Ocak 20'sinde bölgeyi ele geçirince, idam sehpasından indirildi ve gömüldü.. Tanya'nın idamı tarihte bir dönemeçti.. Naziler'in yenileceğinin müjdesiydi.. Gömülmeden çekilen fotoğrafları tüm Sovyet askerlerine dağıtıldı.. Ve emredildi.. "Düşmana saldırırken, Tanya'yı düşünün."

Nazım Hikmet şöyle yazdı Tanya için.

"Tanya, Senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi,
Seni astılar memleketini sevdiğin için, ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim..
Tanya, sen asılan partizan, ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım. Resminin üstüne eğiliyor başım."

Hayatını halkına ve inandıkları yolda yitirenlere bin selam olsun.

Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta Babamın bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.....
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafelerde, alışveriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya,zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar,hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacası evine gidip gelen (...ki;sadece çişi gelen giderdi evine)elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga! edince barıştırırlardı bizi... Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle sallama, satır ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Pirilli oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar... Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Ben kapılarında 'vale'lerin, 'bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksitini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana. Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder. Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. İyi de neden böyle olduk ? Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?.. 'Her toplum hak ettiği gibi yönetilir'derler ya, hak ettiği gibi de yaşar diyelim mi?

nejat işler...

14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
“Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

İlgen Aktürk, bir alıntı ekledi.
22 Nis 21:55 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Buz Gibi
...
Evlerde büyümeler, alıp başım gitmeler olacak
Kızıp duracaksın üstüne başına konan toza
Televizyondaki işe
Usanmak, hızını eksiltmek dendi mi
Cin ifrit kesileceksin birden

Hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
Alıp vereceğin olacak ille
Aşk maşk buz gibi yaşayacaksın.

Gelmiş Bulundum, Edip Cansever (Sayfa 21 - YKY 19. Baskı)Gelmiş Bulundum, Edip Cansever (Sayfa 21 - YKY 19. Baskı)