Tarih gerçekliğin fantastik bir şekilde çarpıtılması mıydı? Gerçek ve somut olayların mite ve kurguya dönüştürülmesi miydi? Bizim okuduğumuz ve öğrendiğimiz tarih bu muydu? Hayranlık duyduğumuz kahramanlar bunlar mıydı?
Musiki dinlemek çok kere rüya görmeye benzer. Kendimizi çalgı seslerine salıversek, rüyalarımızda olduğu gibi geçmiş zamanlarımız bize geriye gelir. Kaybettiğimiz hisler ve terk ettiğimiz fikirler yeniden bizim olur. Eski ilkbaharların ah! o kadar nazlı ve hülyalı gönülleri yeniden açılır. Eski saffetli günlerimizin sütünü içeriz. Yıkılmış evimiz yeniden kurulur. Sevgili ölülerimiz dirilir. Elimizde bir oyuncak gibi kırılmış kainatımızdan bir takım parçalar elimize tekrar geçer. Eski ömrümüzden kesilmiş bir takım zaman parçaları ruhumuzu tekrar sarar. Yaşamamış olduğumuz hayatların hatıralarına bile ereriz. İçimizde daha tatmamış olduğumuz lezzetlerin ve saadetlerin hatıralarını buluruz. Hissettiklerimizin hakikatine inanırız ve yine, tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi her gördüğümüzü, her duyduğumuzu, her düşündüğümüzü tam bir kolaylıkla unutup bırakarak, şekilden şekile giren bir bulut gibi başka bir manzaraya, başka bir hisse, başka bir fikre geçeriz. Zaten böyle yalnız musiki değil, her şey rüyaya benzer, her şey rüyadır.
Necdet, Leylâ gittikten sonra artık niçin yaşıyordu, bilmiyordu. Sabahleyin uykulardan uyanışlar niçindi? Bu giyinirken, yemek zamanlarında sofraya oturuşlar; akşam üzerleri gezmeye çıkışlar; hulâsa bütün bu gündelik hayatın hareketleri ne içindi? Necdet'in var olmasından "son gaye" ne idi?
Bir âşığın, en çok mesut olacağını sandığınız haller ve şartlarda gizli bir kederle ağladığını ve en çok acı çekeceğini tahmin ettiğimiz anlarda sevinçten gülüp oynadığını görürüz.
Âşığın psikolojisi ne kadar esrarlı ve karışık bir şeydir! Sevdiğimiz vakitlerde sanki ruh derinleşir, derinleşir; öyle bir derinleşir ki, âdeta göz karartıcı, baş döndürücü bir hal alır; bunun derinliklerine inmek ne başkaları, ne kendimiz için artık kabil olmaz.