• Türkçenin sadeleşmesi, Türkleşmesi ve dolayısıyla dilde Türkçülük, esasen Türkçülük fikrinin en önemli meselelerinden biridir. Siyasî Türkçülüğün ortaya çıkışından beri bütün Türkçülerin Türk dilinin başka dillerin “boyunduruğundan
    kurtulması” ve arı bir hale gelmesi konusunda hemfikir olduklarına şüphe yoktur. Ancak burada bahsettiğimiz noktaya belli merhalelerin aşılarak, tedricî bir biçimde ulaşıldığını da belirtmek gerek. Türkçülüğün dil şubesindeki bu hareketin ilk nüvelerini 19. yüzyılın ortalarında Şinasi ve Ziya Paşa gibi aydınların gayretlerinde görmek mümkündür. Fakat hareketin bu devresi daha çok Türkçenin “keşfi”, Lisan-ı Türkî’nin müstakil bir dil olduğunun fark edilmesi şeklindedir. Ahmet Vefik Paşa’nın Türkçenin, Osmanlı ve Çağatay Türkçesi gibi şubeleri bulunan büyük bir dil olduğunu vurgulamasından sonra Ahmed Midhat Efendi’nin Türkçeyi halkın anlayabileceği bir şekilde kullanılması gerektiği fikri, belki de dilde Türkçülüğün de dönüm noktası oldu. Bu cereyan Ahmed Midhat Efendi’den sonra, II. Meşrutiyet devrinde Yeni Lisan Hareketi’yle hız kazandı. Bu dönemde iki farklı görüş ortaya çıktı: Türkçe karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimelerin yanında “ecnebi” terkiplerin de atılması ile Türkçe
    olmayan bütün kelimelerin atılarak dilin sadeleştirilmesi.Bu tartışmalar Cumhuriyet
    devrine de intikal edecektir. Ancak, artık devlet de bütün imkânlarıyla işin içindedir.
    TDK eliyle bir yandan Arapça ve Farsça kelimeler dilden “kovulurken”, bir yandan da
    yeni kelimeler türetilmektedir. Fakat bu sefer başka bir “tehlike” ortaya çıkmıştır. Bu
    tehlikeye geçmeden önce Atsız’ın dilde sadeleşme hareketlerini nasıl gördüğüne
    bakmak gerekiyor.
  • Timurlu İmparatorluğu Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar’ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan’da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Türkistan, Harezm, Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da Çağatay Türkçesi de yüksek bir kültür dili haline gelmiştir. Dinin, ilim ve sanatın koruyucusu olan Timur; Türkistan’da Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önlemiş ve öne geçmesini sağlamış, Türk edebiyatı büyüme ve gelişme göstermiş, sanat, bilim ve edebiyat dünyası Timur Rönesans’ını yaşamıştır .
  • Şah İsmail’in Türk İlleri’nde yaptığı zulmü anlatan ve Sultan Selim’den yardım talep eden mektuplar gelmiştir (Uğur,1990:75). Bu mektup gönderenlerden biri Hoca Molla-i İsfahanî olup, Yavuz Sultan Selim’i Türkistan için Şah İsmail’e karşı yardıma çağıran biri Farsça, diğeri Çağatay Türkçesi ile yazılmış, iki mektup göndermiştir. Ancak bu mektup Yavuz Sultan Selim’in eline Çaldıran Zaferi’nden sonra Amasya’da kışlar iken geçmiştir. Bu mektupta Selim adeta bir kurtarıcı olarak çağrılıyor. Hatta Horasan’da bir Sultanlık kurması dahi isteniyordu. Mektubun burada kısa bir bölümünü vermek yararlı olacaktır:

    “Kim ki sünni idi cefa kördi
    Bid’at ehl-i dini ibtila kördi
    Sindin ümîd vardur âlem
    Âlem içindeki benî âdem
    Rişte-i küfrni çıkıb üzgil
    Gelib islâm ilini tiz güzgil
    İntizârıñ çeker Horasanlık
    Kıl Horasân'da dahi Sultânlık
    Vâr-ı müştâk saña ehl-i ırak
    Eyle kim câña ten irür müştak
    Maverau 'n-nehr içre şâh u gedâ
    Kıla -turlar saña mudâm du 'â
    Ki siniñ devletiñ füzûn bolgay
    Düşmeniñ zâru ser-nîgûn bolgay
    Devlet ü nusret ile azm eyle
    Küfr def 'in kılurnı cezm eyle
    Kurtar islâm ehlini gamdan
    Mihnet u bid 'at ile mâtemden
    Lutfile hastalarga dermân kıl
    Hayr uçun zârlarga ihsân kıl
    Ger cihânıñ nüvîdi sindindür
    Din ehlinin ümîdi sindindür

    (Feridun Bey,1275: C.1,417)”.
  • Türkiye’de Pan-Türkçü hareket ile ilgili diğer bir Azerbaycanlı Ağaoğlu Ahmed’dir 43. Ağaoğlu Ahmed, Batı Avrupa’da öğrenim görmüş ilk Azerbaycanlılardan olup, Paris’te Ahmed Rıza44 ve Jön Türkler’in diğer liderleriyle temas kurmuştu. 1894 yılında Kafkasya’ya dönmüş, çeşitli gazeteleri yönetmiş, birçok makaleler yazmıştı. 1906’da yayımladığı günlük İrşâd gazetesinde sürgünde olan Jön Türkler’in yazılarını da basmıştı. Türkiye’deki 1908 inkılâbından sonra İstanbul’a gelmiş, Hüseyinzâde Ali Bey ve diğer arkadaşlarıyla Türkçü aydınların organı olan Türk Yurdu’nu yayımlamıştı45.
    Osmanlılar, Orta Asya ve Volga bölgesinde yaşayan Türk topluluklarındaki Türk edipleri ile de temas kurmuşlardı. Orta Asya’dan gelen dervişler, İstanbul’da tekkelerini devam ettirebilmişlerdi. Bunların en önemlisi de Özbek Tekkesi idi. 1860 ve 1870’lerde bu tekkenin şeyhliğini de Buhârâlı Süleyman Efendi46 yapmıştı. Süleyman Efendi, 1882’de Lügat-i Çağatay Ve Türkîyi Osmanî adlı bir kitap yayımlamıştı. Kitapta Osmanlı okuyucularına Çağataycayı ve Doğu Türklerini tanıtmış, Osmanlı dili ve edebiyatının Çağataycadan türediğini iddia etmişti. Kitap, bir sözlükten başka Çağatay atasözleri ve deyimlerini ihtiva ediyordu47. Özbek Tekkesi’nin bir başka müridi olan Mehmed Sâdık48 da 15 yıl sonra Çağatayca bir sözlük yayımlamıştı. Kitap Üss-i Lisân-ı Türk adını taşıyordu.
    Rusya’daki Volga bölgesinde yaşayan Türk Tatarlar dinî ve millî uyanış gayretlerinde kendilerine yardımcı ve manevî destek olması için Osmanlı İmparatorluğu’na yönelmişlerdi. Osmanlı Türkçesi XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kazan Tatarları arasında epeyce önem kazanmıştı49. Kazan yakınlarında dünyaya gelen Rusya’daki Müslümanların en büyük reformcusu Şihâbeddin Mercanî50, 1881 yılında İstanbul’u ziyaret etmiş ve A. Cevdet Paşa51, Münif Pasa52 gibi Türk âlimleriyle temaslarda bulunmuştu. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’na gelen Rusya doğumlu göçmen ve ziyaretçiler arasında en tesirli olan sima, Akçura Simbirsk (Volga üzerinde Ulyanovsk)’te doğan Yusuf Akçura’dır. Y. Akçura’nın bu büyük tesiri hem Türkiye’de uzun müddet kalışından hem de Türk aydınları ile yakın temaslarından ileri gelmekteydi. Hüseyinzâde Ali Bey ve İsmail Gaspıralı gibi Türkçülük fikirlerine sahip olan Y. Akçura, küçük bir çocukken İstanbul’a gelmiş, burada askerî bir eğitim görmüş, bu arada Rusya’daki Tatar liderleriyle olan temasını sürdürmüştü. Y. Akçura’nın ilk eseri, Şihâbeddin Mercanî’nin biyografisidir. Y. Akçura’nın bu kitaptan amacı, Osmanlılara kuzeyde kardeşleri olduğunu bildirmek idi53. Sultan II. Abdülhamid tarafından Trablusgarb’a sürülen Yusuf Akçura, Paris’e kaçarak oradaki Siyasî İlimler Akademisi’ne kaydolmuştu. Paris’te sürgünde bulunan Jön Türkler’le temas kurmuş, fakat çok geçmeden Jön Türkler’in Osmanlılığa bağlı olduğunu görünce onlardan ayrılmıştı. Rusya’ya döndükten sonra daha önce bahsettiğimiz Üç Tarz-ı Siyaset adlı kitabını Kahire’de çıkan bir Jön Türk gazetesine gönderdi54. Yusuf Akçura Rusya’da yaşayan Müslümanlar arasında dil ve din birliğini sağlayacak çalışmalar yaptı. 1908’de tekrar İstanbul’a geldi. Türkçü hareketin ocaklığını yapacak dernek ve dergiler kurmak için arkadaşlarıyla çalıştı