• Çağdaş Batı düşüncesi bile özellikle Kıta Avrupa'sı felsefesi, artık salt akılla düşünce üretilemeyeceğini, aslında aklın düşünmeyi öldüren bir "aygıt" olduğunu itiraf etmiştir. Meselâ Heidegger, bu düşünürlerin başında gelir. Hatta Heidegger, düşünmeyi salt akla indirme çabasının öncüsü Socrates'le birlikte düşüncenin bittiğini bile söylemiştir. Bu nedenle, felsefenin bitişinin çoktan ilan edildiği bir çağda yaşıyor olduğumuzu unutmayalım.
  • Avrupalıların üç yenilgisi: Habeşistan, Küba, Mançurya
    1894-1904: Bu dönem, yüzyılın ortasına damgasını vurmuş olan uyuşmazlıklardan beri, yüzyılın en çatışmalı dönemidir; o on yıl içinde, belli başlı emperyalist savaşlar bir araya gelir. Japonya’nın Almanya, Fransa ve Rusya önünde - geçici de olsa- geri çekilmekle sonuçlanan Kore sorununu bir yana bırakmalı. Kuşkusuz Büyük Britanya, güç de olsa Transvaal’da muradına ererken, Fransa Kara Afrika’ya sokuluşunu sürdürür ve Madagaskar’ı işgal eder. Ne var ki, Avrupalı devletlerin yitirdikleri üç savaş vardır: İtalya, Habeşistan’ı yenemez; İspanya, Küba’da ve Filipinler’de başarısızlığa uğrar; Rusya da, Japonya’nın Mançurya’da kendisine tattırdığı acı bir felakete uğrar.
    Özellikle bu sonuncusu, yalnız büyük yankılar yapmakla kalmaz, çarlığı yıkmasa da onu iyiden iyiye sarsacak bir devrimin de hazırlayıcısıdır. Öte yandan, Afrika’nın işgale uğramamış son topraklarından birinin, Fas’ın çevresinde, sert bir Fransız-Alman rekabeti ortaya çıkar ve son olarak da, Reich’a. karşı yeni bir İngiliz-Fransız-Rus bağlaşıklığı oluşur, onu Asya’nın doğusunda Japonya da destekleyecektir.
    Bütün bunlar, açılmakta olan çağdaş dönemin en başta gelen iki olayının doğrudan kaynaklarıdır: O iki olaydan biri 1914 savaşı ise, ötekisi 1917 Bolşevik Devrimi’dir.
    Avrupa dışı yeni emperyalizmler: Birleşik Devletlerle Japonya’nın yükselişi
    Avrupa, sömürgelerde uğradığı en büyük terslikleri, rakipleri genç emperyalizmlerle karşılaştığı noktalarda yaşar; bütün bunlar, Birleşik Devletler’le Japonya’nın, büyük istilacı güçler olarak ortaya çıkışlarıyla aynı ana rastlarlar. Bu güçler, birbirine benzemez toplumlar ve uygarlıklar olsa da, dünya politikaları göz önünde tutulduğunda aralarında kimi benzerlikler gösterirler.
    Birleşik Devletler’de, toprakları alabildiğine bereketli, kişisel başarılara uygun ve Eski Dünya’da yaşayamayanların gelip sığındıkları bu diyarda, her şey biraz acele ama büyük çapta olmuştur. Görünüş odur ki, yüzyıl yaşlı Avrupa’nın bir uzantısıyla son bulmaktadır; ama Amerikalı insanın yaşam zevki ve biçemi de bağımsızlık kazanır ve yayılır.
    Eski Japonya, uzaklarda bir ülke oluşunun özellikleri de işin içine girince, şairleri, sanatçıları ve koleksiyon meraklılarını büyüleyip durmuştu. Sanayi uygarlığının içine yıldırım hızıyla gelip dalmış da olsa, özgün yüz çizgileri kaybolmuş değildir; ne var ki, dünyanın onun hakkında bildiği hemen hemen tek şey vardır: Asya ile tropikal pazarlarda Avrupa ya da Amerikan mamulleriyle rekabet eden, fiyatı gitgide ucuz harcı alem nesneler.
    Jaures, Carnagie’lerin, Vanderbilt’lerin, Pierpont Morgan’ların, Rockefeller’lerin cumhuriyetinden söz ederken, “kapitalizmin dev güneşi” der. Bireyci liberalizm, orada yargıcın, sendikanın ve devrimci ideolojilerin öyle pek tedirgin olmadıkları dev bir zenginler yönetimine yol açarken, bütün bir Avrupa kadar geniş bir iç pazar da yaratmıştır. Ne var ki, yayılma zamanı da gelip çatmıştır: Dış ticaret rakamları, 1900 ile 1914 arasında iki katına çıkmıştır, Asya doğrultusunda üç kattır bu; dışarıda yatırılmış 6 milyar dolardan fazla bir para vardır; Orta Amerika ile Büyük Okyanus’ta gerçek bir imparatorluk ortaya çıkmıştır; yeni Latin dünyası, sadece Panamerikanizmin nüfuz alanı olmaya doğru yönlendirilmiştir. Öte yandan, Mançurya ve Fas sorununu çözmek amacıyla hakemliğine başvurulmuştur ki, dünya çapında bir parlaklığın işaretidirler; Çin’de ve Afrika’da güdülen “açık kapı” politikası, Avrupalı ve Japon sömürgeciliğinin uyguladıkları ayrılmış nüfuz bölgeleri politikasının karşısındadır.
    Tokyo’da da, alabildiğine merkezileşmiş bir kapitalizm ağır basar durumdadır. Arkasında, ihtiyaçların kendisini dürtüp kamçıladığı durmadan üreyen yoksul bir halk vardır. Beslenmek için ne pahasına olursa olsun dışarıya mal satmaya zorlanan ülke, kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm yoluna gelip girmiştir. Anayasal bir perdenin arkasında, genrö’nun klanları mikado adına yönetmeyi sürdürürler ve onların, ordu, donanma ve bürokrasiye dayanan otoriter rejimi, çalışan kitleleri vesayet altında tutar. Çin’i, arkasından da Rusya’yı yenmiş, İngiltere’nin bağlaşığı ve Avrupalı Üçlü İttifak’ın dostu olan Japonya, Formoza’ya, Kore’ye, Güney Mançurya’ya yerleşir, Çinhindi ülkeleri ve Hindistan’la sıkı iktisadi ilişkiler kurar; Birleşik Devletler’in başta gelen bir müşterisi ve müteahhidi olur, onlar gibi ve onlara karşı olmak üzere, Büyük Okyanus’ta bir ticaret fethine girişir. Dev kaynaklara sahip ama anarşi içindeki Çin gözlerini büyüler. Öte yandan, Asya’yı, beyaz “barbarlar”ı kovmak için uyanmaya çağırır; amacı da, onların yerine geçip sömürmektir o Asya’yı.
  • Tıpkı XX. yüzyılda Bernard Lewis'in savunduğu gibi, Renan da İslam'ın ancak sekülerleşerek çağdaş, demokratik, özgür ve bilimsel bir kimlik kazanabileceğini ileri sürer. Renan'ın bu söylemi XIX. yüzyıl Avrupa aydınlarının İslam'a bakışını keskin bir şekilde ortaya koyar. Renan'ın bu konuşması, Namık Kemal'den Cemaleddin-i Efgani'ye kadar pek çok aydının kaleme sarılmasına ve reddiyeler yazmasına sebep olacaktır.
  • KORONA YA MANİ

    Bir başkadır bu salgın
    Lütfen ciddiye alın
    İhmale gelmez asla
    Bana ne deme sakın

    Kendin için evde kal
    Temiz yaşa ye doğal
    Hasta Yaşlı Tiryaki
    Hedeftesin tedbir al

    Korona derler ona
    Tıpkı benzer balona
    Nice balonlar söndü
    İran'dan Vaşinton'a

    Amerika Rusya Çin
    Mazlumları yok ettin
    Caka tehdidin batsın
    Bir virüse yenildin

    Hey Avrupa nerdesin
    Çıkmıyor artık sesin
    Göçmene yetti gücün
    Çok perişan haldesin

    Süper gücünüz nerde
    Baş etmiyor bu derde
    Mazlumun ahıdır bu
    Dün bizde bugün sizde

    İlahi ne büyüksün
    Sual edilmez hükmün
    Bu çağdaş Nemrutları
    Bir çırpıda süpürdün

    Büyük bir ders olacak
    Yeni bir gün doğacak
    Hakkın üstün olduğu
    Bir Dünya kurulacak

    YA ŞAFİ KORU BİZİ
    DÜZELT AHVALİMİZİ
    BU GAFLET UYKUSUNDAN
    UYANDIR CÜMLEMİZİ.

    M Said EKİNCİ.
  • 320 syf.
    ·Puan vermedi
    Avrupadan duyduğumuz hikayelerin cok farkli oldugunu okuyunca aaaa diyecegimiz kitap, bugun cagdas dediğimiz avrupanin gecmiste ne kadar pis , cahil geri kalmis oldugunu gosteren bir kitap
  • Sadece XVIII. yüzyılda meselâ. Buffon ile orijinal bir insanlık modeli ortaya çıkmış, sıcak bölgelerden uzaklaşıldıkça bozulan bir «beyaz» ırktan söz edilmiştir. Bunun hemen arkasından her zaman olduğu gibi mayası yine Avrupa'da yoğrulan, ileri ölçülerde bencil bir cins «gelişimcilik» teorisine varılmış ve Avrupalı olmayanlar «ilkel» damgası yemiştir. Bu tutum, beyaz adamın «uygarlık» götürdüğü esasına dayanan sömürge işgallerini doğrulama gayretinin en ileri noktasıdır. Günümüzde pek geçerli olan «az-gelişmişlik» kavramı bu hiyerarşik görüşün çağdaş uzantısı ve insanlığın izlemesi gereken yolun yine Avrupa’da bulunduğu gerçeğinin bir kere daha ifadesidir. Bir halk bu ideale ne kadar yaklaşırsa o kadar «gelişmiştir»
  • Mistik bilgeliğin temelini hayat teşkil eder. Hayat ile din iç içe yürüyen
    insan süreçleridir. Zemininde yaşama sürecinin yer aldığı mistik bilgelik, dinle
    harmanlanmış bir duygu-düşünme hâlidir? Felsefeyse, pinarı bilgelikten öncelikle
    ahlâk olarak fışkırır. Meslekleşmeden önceki felsefeler, katışıksız, hâlis ahlâk
    esâslı yaşama bilgelikleriydi...

    Dolaylı yahut doğrudan tezâhür etmiş ilahî tebliğlerin tefsiri, teşrihi ile
    vicdândaki teşhiri uğruna gösterilmiş dur durak bilmez gayretlere Pitagoras,
    Herakleitos ile Eflâtun el-ilahî, "filo-sofiya" demişlerdir. Filo-sofiya, Alîm'in
    Hikmetine duyulan aşk mesâbesindeki sevgidir. İlkaslî hâliyle filo-sofiya, yaşa-
    narak dışa vurulmuştur. 'Hikmet aşkı' manâsındaki filo-sofiyanın ifâde biçimi,
    Eflâtun' dan itibâren, öncelikle de Aristoteles'te nesîr tarzında metinleştirilmekle,
    meslekî anlamda, tarih boyunca tanıdığımız biçimiyle felsefeye dönüştürülmüştür...

    ... Doğrudan doğruya insanlığa seslenen
    tebliğinse bâtınî tefsirinden, teşrihi ile teşhirinden hikmet ortaya çıkmıştır. İşte,
    aklın ve gönlün, bu hikmet ateşiyle yanıp tutuşması filo-sofiyadır. Öyleyse felse-
    fenin kendisinden neşet ettiği menbâ, haddizâtında ilahî-dinî kaynaktır... Özellikle
    1600lerden sonra Yeniçağ dindışı Batı Avrupa ve bâhusus Çağdaş küresel İngiliz-
    Yahudî medeniyetleri çerçevesinde felsefe, filo-sofiya kökü kökeninden koparıl-
    mış, tam anlamıyla biçimselleştirilmiş işlem dizileri durumuna sokulmuştur.