• 120 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    İki Çocuk Öyküsü:
    'Başka Karıncalar Diyarı Ve Yerle Gök Arasında'

    Ulaş Başar Gezgin


    Erdoğan Kahyaoğlu'nun ikinci çocuk öyküsü olan 'Komutan Anti: Başka Karıncalar Diyarında' kitabını ve ilk kitap olan 'Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında'yı okumak, insanı, çocuk öyküsü yazmanın apayrı bir sanat olduğuna ikna ediyor.

    'Başka Karıncalar Diyarında'da, bir öbek karınca, yaklaşmakta olan Büyük Yağmur'a karşı önlem almak durumundadır. Büyük Yağmur'da yuvaları yıkılacaktır. Yeni yuva kurabilecekleri bir yer bulmalıdırlar. Kraliçe karınca, bir takımı görevlendirir. Takımın başında, Komutan Anti vardır. Yolda bir örümceğin yaşamını kurtarırlar. Az gittikten uz gittikten sonra, bir yere varırlar. Burada köleleştirilmiş karıncalarla karşılaşırlar. Bu karıncalar köleleşmişlerdir; çünkü yaşadıkları gönencin bir sonucu olarak, asker karıncaları işçi karıncaya çevirmişlerdir. Nasılsa asker karıncalar, bir işe yaramamaktadır. Birgün, büyük antenli ve kalın kafalı karıncalar gelirler ve onları tutsak ederler.

    Komutan Anti ve yanındakiler, efendilerle dövüşürler ve zincirlerinden kurtulabilmeleri için, eski asker ve işçi tüm karıncalara savaş eğitimi verirler. Sonunda tutsaklar, efendileri darmadağın ederler. Komutan Anti ve yanındakiler, yeni bir yuva aramayı, kaldıkları yerden sürdüreceklerdir. Kurtardıkları karıncalar, kendi yuvalarının yakınında, Komutan Anti'nin topluluğunun yaşayabileceği bir yuva sunarlar. Yolcular, diğer karıncaları çağırmak için geri dönerler. Ancak, geç kalmışlardır; Büyük Yağmur'a yakalanırlar. Belki, yuvaları da çoktan dağılmıştır. Daha önce canını kurtardıkları örümcek, yardımlarına yetişir. Sağsalim yuvaya varırlar. Yuvaları, yerli yerindedir.

    Yazar, 'çoklu-anlamlı' olarak adlandırılabilecek bir metin üretmiş. Bu metin, bir çocuk öyküsü olarak okunabilir elbette. Öte yandan, bir büyük masalı olarak da okunabilir: Osmanlı Padişahı Orhan Bey, Gelibolu'yu savaşsız almıştı. Çünkü Gelibolu halkı, depremden sonra, başka yerlere dağılmıştı. O çağlarda değiliz artık. İnsan, hele çok sayıda insan, öyle elini kolunu sallayarak bir ülkeden ötekine geçemiyor. Çağımız insanının anayurdunu topluca değiştirmesi zor. Topluca değiştirebiliyorsa, çoğunlukla köle ya da daha kibar deyişle 'işçi' olmak koşuluyla gerçekleşiyor bu. Karıncaların yolculuğu, buradan da okunabilir.

    Tutsak karıncalara geldiğimizde ise, Yazar'ın bilinçli ya da bilinçsiz olarak, askerci (militarist) bir tutum takındığını görürüz. Sezdirisi (ima) şudur: "Sakın ha orduyu dağıtmayın, dağıtırsanız köle olursunuz." Bu görüş, en asker-karşıtı insanların bile kabullenebileceği enazcı (minimalist) bir görüş. Ancak, biraz daha düşünüldüğünde, tüm devletlerin aynı gerekçeyle silahlandığı görülecektir ve hiçbiri haksız değildir. Madem ki tarih, güçlünün borusunun öttüğü bir arenadır; kötülerin de iyilerin de silahlanmak istemesi, gayet doğaldır.

    Çocuk öyküsü olarak okunduğunda ise, usta bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Zaten, bir yandan büyüklere bir yandan küçüklere yazmak, kolay değildir. Çocukları düşük zekalı sayan, anlatı niteliği bile taşımayan metinleri 'öykü' diye çocukların burnuna dayamak, piyasanın genel hastalığı ne yazık ki.. Bu bayağılığı aşan bir öyküyle karşılaşmak ne kadar sevindirici..

    'Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında'ya baktığımızda, kaplumbağa Suşa ile kuş Kiki'nin yolculuğuna katılırız. Diğer kitapla karşılaştırıldığında bu kitap, anlatısal olmaktan çok kişiliklerin derinliklerine inen bir öyküdür. Bir kuşun ve özellikle de bir kaplumbağanın yansıyapısı (psikoloji), oldukça başarılı bir biçimde veriliyor. Yazar'ın, bu öyküyü kaleme almadan önce, "kaplumbağa olmak nasıl bir duygudur?" türünden insanbilimsel bir soruyla uzun uzun uğraştığı anlaşılıyor. Yoksa, bir kaplumbağanın kabuğundan hoşnutluğu, hoşnutsuzluğu ve diğer nesnel ögeler, bu kadar iyi nasıl verilebilirdi?..

    Suşa'yla Kiki, yeryüzüyle gökyüzünün birleştiği yeri aramaktadırlar. Bulamazlar, ama yola devam ederler. Belki birgün oraya ulaşacaklardır. Sonunu bilemeyiz. Bu öteyi arama düşüncesi, çocuk öykücülüğünün piri olan Samed Behrengi'nin 'Küçük Kara Balık' adlı öyküsünde de vardır. Behrengi’yle ilgili bölümde açıkladığımız gibi, küçük kara balık, balıkları yutan karabataklara ve büyük balıklara aldırmaz; ırmağın nereye aktığını merak etmektedir. Yolda, bir de, ters ters değil düz düz giden bir yengeçle karşılaşır. Kuşkusuz, bunlar ve benzeri öğeler, Behrengi'nin uygar uymazlığını (sivil itaatsizlik) imlemekte; çocuklara, herkesçe yapılanların, kimi zaman, mantıklı olmayabileceği düşüncesini vermektedir. Aynı biçimde, Kahyaoğlu'nun yolculuk öyküsü olma ortak özelliğini taşıyan iki öyküsü de, çocuklara, sırasıyla, yardımlaşmayı, dayanışmayı, açık görüşlü olmayı ve gerçekçi olup olanaksızı istemeyi öğütlüyor. Ancak, öğüt verirken, ders havası taşımıyor; iletisini öykünün akışına yediriyor.

    Çocuklarımıza armağan edebileceğimiz az sayıdaki güzel öykü kitabından ikisi, 'Komutan Anti: Başka Karıncalar Diyarında' ve 'Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında'. Bu basbayağılıklar dünyasında güzel kitaplar okumak, bizim kadar çocuklarımızın da hakkı...


    Kaynakça

    Kahyaoğlu, Erdoğan (Haziran 2003). Komutan Anti: Başka Karıncalar Diyarı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

    Kahyaoğlu, Erdoğan (Ocak 2003). Suşa ile Kiki: Yerle Gök Arasında. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.



    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 200 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar

    Ulaş Başar Gezgin


    Azerbaycanlı tanınmış öykücü Anar’ın seçme öyküleri ‘Anar’dan Seçme Öyküler’ adıyla Türkçe olarak okunabiliyor. 1938 doğumlu olan Anar, öykülerinde, halk deyişlerine yaslanan kıvrak diliyle bir meddah akıcılığında, Sovyet dönemi Azerbaycanı’ndan kesitler sunuyor.

    Kitap, 11 öyküden oluşuyor. Birinci öykünün başlığı, ‘Dante’nin Jübilesi’. Bu uzun öykü, belki de bu seçkideki en zayıf öykü. Altmış yıl sahne tozu yutmuş ‘başarısız’ bir oyuncuyu betimleyen öyküde, kimsenin değer vermediği, yazarın kendi sözüyle “ölse, kimseye kayıp vermemiş olacak” bir oyuncu, Feyzullah Kebirlinski çevresinde, insanın değeri/ değersizliği türü düşünceler işleniyor. Kebirlinski, imam olmasını isteyen imam babasının sözünü dinlemeyip gönlünü tiyatroya kaptırmıştır. Altmış yıl sahne tozu yutmuştur ama şimdi bir tiyatro bileti bile verilmemektedir kendisine…

    ‘Ben, Sen, O ve Telefon’ adlı ikinci öykü, gerçekte, bir tür benlik yarılmasını işler: Tüm arkadaşları evlenmiş bir genç adam, kendisine bir eş bulmak için, rasgele bir numara çevirir ve böylece bir kadınla tanışır. Bir süre sonra, genç adam, kadının çalıştığı işyerinde müdür olur; ancak, kadın, bu durumu bilmemektedir. Adam bunu farkeder ve bu benlik yarılması, öykünün bitişinde, telefondaki benlikle gerçel benlik arasında bütünleşme sağlanmasıyla son bulur. Onyıllar önce yazılmış olan öykü, günümüzdeki sanal aşkların bir önhabercisi olarak da okunabilir. Son derece kıvrak ilerleyen karşılıklı konuşmalara karşın, ne yazık ki Anar, bu öyküdeki yansıyapısal (psikolojik) boyutu ıskalamış görünüyor. Durumu benlik yarılması olarak saptayıp kurguyu ona göre çatsaydı, betimlemelerinde içebakışsal bir derinlikle karşılaşacaktık. Yine de, bu eksikliğin ötesinde, kaleminin kıvraklığına övgüler düzmemek olmaz. Bir fikir vermesi açısından, işte öykünün girişi:

    “Dün senin telefonun öldü. Yalnız insanlar ölmez ki… Telefon numaraları da ölür. Ömrün boyunca pek çok rakamı unutacaksın: Pasaportunun numarasını, en son çalıştığın işten aldığın maaşı, dostunun arabasının plaka numarasını, ay ile dünya arasındaki mesafeyi, yaşadığın şehrin nüfusunu. Başka rakamları da. Hepsini, hepsini unutacaksın. Sadece bu rakamdan başka. Bu beş rakam, üstelik bu meşakkatli hayatta senin için en aziz hediyeydi. Beş rakam, onun sesi ve telefon ahizesinden gelen menekşe kokusu.

    Bazen ben siyah telefonun ahizesini öyle kaldırıyorum ki, sanki piyanonun kapağını açar gibi. Bazen bu siyah telefonu öyle kapatıyorum ki, sanki tabutun kapağını kapatır gibi.” (s. 79)

    ‘Taksi ve Vakit’ başlığını taşıyan üçüncü öykü, ortayaşlı başkişiliğin gözüyle, gençliğe özlem ve istendiği/ beklendiği gibi yaşanmamış gençlik aşklarından duyulan pişmanlıkla yoğruluyor.

    Dördüncü öykü ‘İyi Padişahın Masalı’nda ise, siyasal taşlama bakışı egemen. Padişahın yasakları ve dedesinin yasakladığı ayna ve vezirlerin yükseltilmek için ettikleri yarı-kurnaz sözler, bu öyküye bir başyapıt niteliği kazandırıyor. Padişah neleri mi yasaklıyor: Bir ara, düş görmeyi; bir ara, uyumayı, ölmeyi; şiirsiz, uyaksız konuşmayı ve diğer birçok temel insan etkinliğini. Hepsinde çeşitli gerekçeleri var ama tümünün bağlandığı ana neden, halkını daha mutlu edebilmek… İyi niyetle gelen kötülük katarı… Sonunda, vezirin karısının, padişahın dedesinin harabe sarayında bulduğu ayna parçası, ömürlerinde hiç ayna görmemiş padişahı ve vezirini halden hale sokuyor. Anar’ın öyküsü, özeleştiri nedir bilmeyen toplumlara ya da kendi sözlerini özeleştiri olarak değerlendirme bilincine erişmemiş toplumlara yöneltilmiş bir kara mizah olarak da elbette okunabilir.

    ‘Sevgililer Gününe Özlem’ adlı kısa öykü, oldukça yalın ve zayıf: Sık sık kullanılan “O davranışın anlamı o değilmiş, ben yanlış yorumlamışım” izleği işleniyor. Kişi, bu tümceyi kurana dek, iş işten çoktan geçmiş olur hep…

    Altıncı öykü ‘Geçen Yılın Son Gecesi’ geleneksel bir yılbaşı öyküsü. Ancak, Hamide Hanım’ın düşünceleri ve beyazcamdaki yılbaşı sunucusuyla kendince söyleşmesi, bırakalım öykücülüğü, yaşam adına ilginç buluşlar ve öneriler içeriyor.

    ‘Sayıların Macerası’ adlı öykü, sayıların birleşmesi ve ayrışmasıyla ilgili, bir matematik öğretmeninin dört işlemi ilköğretim öğrencilerine sevdirmek için yazabileceği türden bir öykü. Bir çocuk öyküsü izlenimi veriyor. Öte yandan, Samet Behrengi’nin öyküleri gibi, toplumsal bir iletisi de bulunmakta.

    Sekizinci öykü ‘Bozbaş Ziyafeti’, Azerbaycanlılar’ın sevdiği geleneksel bir et yemeği olan bozbaş yemeği çevresinde, sanat eleştirmenlerine yönelik bir taşlama. İki yazar, bozbaş yerken ve birinci yazarın ‘El Eli, El de Yüzü Yıkar’ adlı romanı üstüne söyleşirken, yemeği yapmış olan yazar eşi, sürekli odaya gelip konuşmaları bölüyor, “yemek nasıl olmuş”, “tuzlu mu olmuş?” türü sorularla yazar söyleşmesini bombardımana tutuyor. Bir süre sonra, bir toplantıda romana ilişkin olarak konuşma yapması beklenen ikinci yazar, bir anda, kitabı okumadığını farkediyor. Ama iş işten geçmiştir: Konuşmasını, romanın hiç içeriğine girmeden, yazarın eşine verdiği yanıtlarla toparlıyor. Gerçekte, burada yaptığı, gündelik konuşmalarımızın altındaki geleneksel ötegönderimlerin (metafor) bilinçli bir biçimde kullanılışı. Bu konuda çığır açmış çalışmalarıyla tanınan bilişsel bilimci George Lakoff’a yakışır bir biçimde, ikinci yazar, konuşmasında, ‘bir yemek (bozbaş) olarak roman’ ötegönderimine dayanıyor:

    “İyi pişmiş bir eserdir. Evet, evet, çiğ değil, iyi pişmiştir. (…) Burada biz tatsız tutsuz şeylere rastlamıyoruz. Eser çok enfestir, lezizdir, evet, evet tuzsuz değil, tatlıdır. (…) Başka arkadaşların bazı eserlerinde olduğu gibi burada su fazla değil, hayır, hayır, aksine suyu azdır. (…) Genel olarak eser, taze, hoş kokulu, tatlı, lezzetlidir ve iyi hazmediliyor. (…)” (s. 178)

    Dokuzuncu öykü olan ‘Bir Bardak Su’da, Aziz Nesin’in Zübükü’ne benzer bir Sucu Cafer tiplemesi çiziliyor. Sucu Cafer’de Anar, boş konuşan siyasetçileri taş yağmuruna tutuyor.

    ‘Güzellerim’ adlı onuncu öyküde, öyküsünü yayınlatamamış bir adamın başından geçenler üzerinden, yine sanat eleştirmenlerini yerin dibine batırıyor. Düzeltmenleri yerden yere vuruyor: Birinin düzelttiğini öteki siliyor; ötekinin sildirdiğini bir diğeri geri istiyor. Derginin başdüzeltmeninin “Ya Yeni Zelanda ne olacak?” diye bir eleştirisi (!) var ki, insanın kendini koyvermemesi olanaksız. Burada herşeyi aktarmayıp meraklı okuru kitaba yönlendirelim.

    Son öykü olan ‘Vestiyerde Çalışan Kadının Anlattıkları’, vestiyerde çalışan bir kadının ağzıyla, buğulu duyarlılığın ardından gidiyor.

    Öykücülüğe meraklıysanız, bu kitabın mutlaka kütüphanenizde bulunması gerekir. Öykücülüğe ilgi duymuyorsanız; işte o gün geldi; Anar’ın öyküleri, sinema çağında görsel etkilere kurban ettiğimiz sözel anlatım olanaklarını sevdirmek için birebir. O zaman, bu noktada aradan çekiliyoruz.



    Kaynak

    Lakoff, G. ve Johnson, M. (1980). Metaphors we live by. Şikago ve Londra: The University of Chicago Press.



    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 320 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’


    Ulaş Başar Gezgin


    Bilişsel bilimler alanı, birçok alanla kesişiyor. Ancak, ilk bakışta, pek kesişir gibi görünmediği bir alan var: Yazın (edebiyat). Gerçekte, yazın da, bilişsel bilimler gibi, insanın bilişsel yönleriyle az çok ilgileniyor. Bu yönlerden birkaç örnek sıralayalım:

    3. Tekil kişi ağzından 1. tekil kişinin öznelliklerini anlatma sorunu: Bu, başka zihinler sorunuyla (problem of other minds) benzer bir altyapıya sahip. Romancı, bir bireyin iç dünyasına girmek durumunda. Bunun için, ya içebakışla kişiliği kendi kişiliği üzerinden kuruyor ya da bir gözlemci olarak, yine az çok içebakışa dayanarak başkalarını anlamaya çalışıyor.

    Yaşamın önemli bir kuralının şu olduğu görülmektedir: İnsanların söylemedikleri, söylediklerinden daha önemlidir. Öyleyse romancı, insanları anlatırken nasıl bir yol izleyecek? İnsanların iç dünyasını nasıl yakalayacak? Elinde yalnızca içebakış mı var? Elbette hayır!

    Elinde, insanların günceleri var. Sağaltımcıların danışanın adını vermeden yayınladıkları olay incelemeleri var. Bir de, romancının dostlarının anlattığı özel yaşam olayları var. Romancı, bunları toplayıp tanınmayacak duruma getiriyor ve böylece, okuyanlara, “Aa! Bu tam beni anlatıyor” dedirtiyor.

    Bilişsel bir etkinlikten başka bir şey olmayan bir romanın hazırlama ya da kurgu süreci: Gözden kaçan bir benzerlik de, yapay zekacının izlence yazması ya da robot yapması gibi, romancının da başka bir malzemeyle bir dünya yaratması. Roman, gerçekte, bilgisayar oyunlarının atalarından biridir. Kendi içinde bir dünya yaratıyorsunuz ve bunun içindir ki çeşitli dinsel cemaatler, öykücülüğün günah olduğunu ileri sürebiliyor: Öykücü ya da romancı, onlara göre, bir dünya yaratarak, “Allah’a şirk koşuyorlar” yani ortak oluyorlar ve tek yaratıcı, Tanrı’dır.

    Romancının yarattığı dünya modeli de, yapay zeka çalışmalarının açtığı tartışmaların benzerlerini yaratıyor. Temel bir nokta: Gerçeklik. Romanda gerçeklik sorunu, ciddi bir sorun. Romancıya çoğu zaman, yerinde olmayan şu eleştiri gelir: “Bu yazdıkların doğru değil.” Zaten yazar, romanı, yazdıklarının doğruluk değeri almaması yani doğru ya da yanlış olmaması üzerinden kurar. Öbür türlü, yazdığı, roman değil tarih kitabı olur. Yapay zeka alanında da benzer bir tartışma vardır: Olabilecek en ileri modeli mi geliştirmeliyiz yoksa insan ne kadar zekiyse ancak o düzeyde bir modelleme mi yapmalıyız?

    Bir metni metin yapan nedir?: Her yazılan ya da söylenen, bir metin oluşturur mu? Metin kavramı, neleri dışarıda bırakır? Yazın ve bilişsel bilimler alanında sorulan bu sorular benzer değil, ortaklar. (Aynı biçimde: Bir anlatıyı anlatı yapan nedir?)

    Kurguyu nasıl oluşturmalı ki okurun belleğinin sınırlarını zorlamasın?: Rus romanlarında, aynı kişiliğin birkaç değişik adı vardır. Rusça’da ad çeşitlemeleri çok yaygındır. Örneğin: Katerina: Katya ya da İvan: Vanka. Bu ad çeşitlemelerini bilmeyen okur, anlatıyı kavramakta zorlanır. Rusça yazan yazarlar, uluslararası üne kavuşacaklarının belki de hiç ummuyorlardı. Ya da başka dillerde, ad çeşitlemelerinin Rusça’daki denli çok olmadığının bilincinde değillerdi. Olasılıklar çoğaltılabilir elbette.

    Öte-gönderimler (metaphorlar): Öte-gönderimlerde ya da diğer adıyla eğretilemelerde, en az iki dizge, bir biçimde birbirleriyle ilişkilendiriliyor. Bu ilişkilendirme süreci, yine bu iki alanda benzer değil ortak bir çalışma konusu. “Şiir, imgeyle mi yazılır sözle mi yazılır?” tartışması da, bilişsel bilimlerdeki, sözel ve görsel yapılar ve onlara karşılık gelen bellek türleriyle ilişkilendirilebilir.

    Şimdi, bilişsel bilimlerle yazın alanını biraraya getiren bir romandan sözedelim: David Lodge’un yazdığı, Meram Erdoğan’ın ustaca çevirisiyle Türkçe’ye kazandırdığı ‘Düşünce Balonları’ adlı kitap, Türkçe’de, bilişsel bilimlere ilişkin ilk roman oldu.[ Lodge, D. (2005). Düşünce balonları. (Çev. M. Erdoğan). İstanbul: Ayrıntı. ]

    Romanın iki temel kişisi, yaratıcı yazarlık dersi vermek üzere konuk öğretim üyesi olarak bir üniversitede bir dönem geçirecek ünlü bir romancı ve o üniversitenin Bilişsel Bilimler Kurumu’nun başında bulunan bir bilişsel bilimci. Konu, gerçekte, bilişsel bilimler olmaktan uzak. Kitap, bu iki başkişi arasındaki aşkı anlatıyor. Ancak, çiftin iki akademisyen olarak döndürdükleri tartışmalar, okumaya değer. Yeri geldikçe, bilişsel bilimlerin ünlü sorunları bir sohbet havasında işleniyor; ancak, kitapta bu konular, bilmeyen okurların anlamakta zorlanacağı bir biçimde kaleme alınmış. Konular şöyle: Thomas Nagel: ‘Yarasa Olmak Nasıl Birşeydir?’ (s.55), Mahkumun İkilemi (s.56), Searle’ün Çince Odası (s.57), Frank Jackson’ın Mary’si (s.58), zombiler (s.59) vd.

    Romanda, iki başkişi de günce tutuyor. Ancak, romancı, geleneksel yöntemlerle günce tutarken; bilişsel bilimci, bir aygıta okuyor. Aygıtta, sözü metne çeviren bir izlence yüklü. Romanın böylece, ses kayıtlarından ve yazılı güncelerden oluşması, yapıta içtenlik katıyor. Birinci tekil kişiliklerin tüm karanlık yönleri, kayıtlara ve güncelere akıyor.

    Romancı, bilişsel bilimciden, Nagel’ın yarasa tartışmasını ve Jackson’ın Mary düşünce deneyini öğrendikten sonra, dersinde, bu ikisini ödev olarak veriyor. Ödev olarak kaleme alınmış yazılar, okuru bir yandan güldürüp bir yandan ufkunu açan bir yapıya sahip (bkz. s.92-98 ve s.150-160).

    Lodge, Nobel ve bilişsel bilim üstüne şöyle diyor:

    “(…) Bir bilişsel bilimcinin Nobel ödülünü aldığını hayal etmek bile zor… Yarın biri çıkıp bilinç problemini çözse bile ona hangi ödülü verecekler ki sanki? Fizik mi? Kimya mı? Fizyoloji mi? Bu kategorilerin hiç birine girmiyor… Acaba Nobel kazanmak nasıl birşeydir, cidden yani… Nobel’in qualiası…(…)” (s.115-116)

    Kitap, bilişsel bilimler noktasında zayıf. Ancak, bir başlangıç olarak daha fazlası beklenemezdi. Bilişsel bilimler, yüzlerce romana malzeme olacak kadar zengin bir kaynak. Günümüzün Jules Verne’leri ise, yani okuru etkileyecek masalımsı anlatılar oluşturmak yerine bilimsel bilgiye dayanarak geleceğin resmini çizmeye çalışan bilim-kurgu yazarları ise, kuşkusuz, bilişsel bilimleri özümsemiş sanatçılardan çıkacak.


    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Ölüm Yıldönümünde Jose Saramago’yu Anarak...

    Ulaş Başar Gezgin


    Jose Saramago, 18 Haziran 2010'da vermiş son nefesini. Ömür boyu Portekiz Komünist Partili olan yazar, çok kez, seçilemeyeceği yerlerden, destek amaçlı olarak aday gösterilmişti. Partili, ancak eleştirilerini de sakınmayan bir yazar. Kendini özgürlükçü solcu olarak tarifliyor. Saramago'nun hemen hemen tüm romanları, politik yapıtlardır; simgesel bir dille toplumsal kurumları eleştirir. Dili öylesine etkilidir ki, İsa'yla ilgili olarak yazdığı alternatif roman, Vatikan'ın baskısı sonucu dönemin Portekiz başbakanı tarafından yasaklanır. Konuyla ilgili verdiği demeçte şöyle diyecektir Saramago: "İnananlara saygım var; ancak Vatikan'a, kuruma saygı duymuyorum." Eleştiri okları, kapitalizm ve İMF dışında, Filistin'deki insanlık dışı uygulamaları nedeniyle İsrail'i de hedef alacaktır.


    Vahşi Bir Turp

    Saramago, 'vahşi turp' demek. Baba tarafının takma adı olan bu ad, daha sonra sarhoş bir memur tarafından nüfus kayıtlarına işlenmiş. Bu vahşi turp, topraksız köylülerin çocuğu. Kitapları peynir-ekmek gibi satsa da, hiç 'beyaz'lamamış, hep muhalif kalmış. Çocuklarının eğitim giderlerini karşılayamayan aile, onu teknik liseye yazdırır. Buradan tornacı çıkar. 2 yıl sonra, "işçisin sen işçi kal" diyenlere aldırış etmeden önce tercüman, sonra gazeteci olur. Oradan yazarlığa sıçradığında, yolculuk tamamlanmış olacaktır.

    1922 doğumlu yazarın Portekiz Komünist Partisi'ne üye olması çok geç olur: 1969'da. Fakat o zamandan son nefesine kadar partiye bağlı kalır. Çok okunanlar arasına girmek için ise, 60'lı yaşlarını beklemek durumunda kalacaktır. Kendisini ‘kronik karamsar’ olarak adlandırsa da, yapıtlarının çoğu, mizahla doludur; elbette sık sık kara mizahla...


    Portekizce ve Ölümsüzlük

    Öte yandan bir Portekizce notu da düşmeli burada: Portekizce diğer Avrupa dillerine göre daha az ilgi gösterilen bir dil. Portekizce yazıp dünya çapında tanınmak kolay değil. Bu, öyle bir durum ki, Türkçe’de ve diğer birçok dilde, Saramago külliyatı, asıl dili olan Portekizce’den değil İspanyolca’dan çevriliyor. Saramago’nun gazeteci olan İspanyol eşi, Yaşar Kemal-Thilda Kemal ilişkisindeki gibi, usta yazarın İspanyolca çevirmeni. Saramago, böylece, çok kısa sürede, İspanyolca kitaplar arasında kendine yer bulabiliyor.

    Kan kanserinden 87 yaşında ölür 'Vahşi Turp' ama ölümü bile ironi gibi gelir insana; çünkü bir romanında (‘Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’) ölüm ile ölümsüzlüğü konu almıştır. Cenazesinde yüzlerce kilometreden katılımla 20 bin kişi hazır bulunur. Vasiyetine göre, ölümünün ilk yıldönümünde külleri, yüz yıllık bir zeytin ağacının altına gömülür.




    63 Yıla 31 Başyapıt

    63 yazarlık yılına birbirinden değerli 31 kitap sığdırmış olan yazarın uluslararası kamuoyunda en bilinen kitabı 'Körlük'tür (‘Ensaio sobre a Cegueira’, 1995). Bu kitapta, körlük virüsü, bir şehri etkisi altına alır. 'Baltasar ile Blimunda' (‘Memorial do Convento’, 1982) 18. yüzyıl Portekizi'nde geçen bir aşk anlatısını işler. Bu roman, yazarı 60 yaşında büyük bir üne kavuşturacaktır. ‘Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl’da (‘O Ano da Morte de Ricardo Reis’, 1984) Portekizli yazar Fernando Pessao’nun (1888-1935) 50 yıl önce yarattığı bir kişilik yeniden hayata getiriliyor ve gerçekle kurmaca içiçe geçiyor. 'Yitik Adanın Öyküsü'nde (‘A jangada de pedra’, 1986) İber Yarımadası Avrupa'dan kopar ve okyanusa açılır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, ‘İsa'ya göre İncil’de (‘O Evangelho Segundo Jesus Cristo’, 1991) İsa'yla ilgili resmi anlatıyı alternatif bir açıdan yorumlar. 'Kabil' de (‘Caim’, 2009) resmi dinsel anlatıya alternatif bir anlatı niteliği taşıyor. Kitabın adı, 'Kabil'le Habil'in Kabil'inden geliyor. 'Mağara' romanında tüketim toplumu eleştirisi öne çıkıyor. ‘Kopyalanmış Adam’da (‘O homem duplicado’, 2002) kimlik konusu gerilimli bir biçimde işleniyor. Yazarın 36 yıl sonra ortaya çıkan ve yazıldıktan 60 yıl sonra yayınlanan kayıp romanı ‘Çatıdaki Pencere’ (‘Claraboia’, 1953), 1940'ların Lizbonu'nda ikili ilişkileri konu alan bir yapıt. Türkiye'nin bugünkü durumuna en uygun olan anlatı ise, 'Körlük'ün devamı olan 'Görmek' (‘Ensaio sobre a Lucidez’, 2004). 'Görmek', seçim sisteminin bir eleştirisi olarak başlayıp yolu OHAL'lere çıkan bir distopya. Ölmeden önceki son yıllarında yayınladığı ‘Küçük Anılar’da (‘As Pequenas Memórias’ 2006), çocukluk anılarını aktarıyor; ancak bu kitap, kurmacadaki başarısından bir hayli uzakta. Yayınlanmasa bir kayıp olmazdı. Belki bu zayıflık, yazarın çok geç siyasallaşmasıyla ilgili olabilir.


    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

    Yukarıda Saramago’nun ölümü için ‘ironik’ dedik. Şimdi bu vesileyle, yazarın ölüm ve ölümsüzlüğü konu alan ‘Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’ adlı kitabına bakalım. Öncelikle, kitabın çevirmeni, ortaokulu Venezuela’da okuyup daha sonra Türkiye’de İspanyol Dili Edebiyatı bölümü bitirmiş olan Prof.Dr. Mehmet Necati Kutlu. Önerilesi, yetkin bir çeviri olmuş. Konu açılmışken, İspanyolca’ya ek olarak Portekizce çeviriler de yapan, hazırladığı kitaplarla Türkiye’de İspanyol dili ve edebiyatı öğretimi için paha biçilmez katkıları olan İnci Kut’u saygıyla anmak istiyoruz. İnci Kut, Saramago’nun çocukluk anılarının da (Portekizce’den) çevirmeni.

    Bir de, Saramago’nun okunmasını zorlaştıran biçemsel seçimine dikkat çekelim: Yazar, konuşma çizgisi kullanmıyor. Diyaloglar, bir paragraf içinde, her bir söz alanın dile getirdiği ilk sözcüğün virgülden sonra büyük harfle yazılmasıyla veriliyor. Örneğin: “Çözecektir, Ya çözmezse, Bir kez denesek ne kaybederiz ki, Ya çözmezse, Gayet basit.” (s.38) Bu biçemsel seçim ve noktalarla soluklanmak yerine virgüllerle uzayan upuzun cümleleri yeğlemesi, okunmasını zorlaştırıyor ve bunun kurmacaya bir katkısı olduğu ya da kurmaca için olmazsa olmaz olduğu da kuşkulu.

    ‘Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’ şu cümleyle açılır: “Ertesi gün kimse ölmedi.” Ölümsüzlük, toplumu nasıl etkileyecektir? En çok etkilenenler, din adamları olacaktır; çünkü bütün savları geçersiz olacaktır. Mezarcılar da etkilenecektir elbette; müşteri yokluğunda iflasın eşiğine gelirler; hayvan cenazelerinden medet umarlar. Etkilenen bir diğer iş kolu, hastaneler olacaktır. Ölüm ortadan kalktığından, yatan hasta sayıları uçmuştur. Beklenenin tersine, mutlu bir toplum değildir bu; ölüm ortadan kalkmıştır, ama insanlar yaşlanmaya devam ederler. Böyle olunca, ölecek kadar güçsüz düşüp yine de ölemeyen yaşlılar, hiç de mutlu bir yaşam sürmeyeceklerdir. Bu süreçte, kendilerince çözüm üretmek zorunda kalanlar arasında, huzurevlerini ve sigorta şirketlerini de görürüz. Olaylar sürprizli bir biçimde gelişecektir.

    Saramago, bu vahşi turp, yalnızca yarattığı kurmaca kişiliklerde değil, gerçek yaşamda rol modeli olduğu insanların kişiliklerinde de yaşayacak ve elbette, siyasal duruşu dolayısıyla, dünya üzerindeki tüm hak arama mücadelelerinde!








    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 112 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet


    Ulaş Başar Gezgin


    Sâdık Hidâyet (1903-1951), Muhammed Ali Cemalzade’yle birlikte, çağdaş İran yazınının öncüsü sayılıyor. Hidâyet, çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinde çalkantılı bir yaşam sürüyor. Defalarca kendi yaşamına son vermeye çalışıyor. Her defasında yazarak tutunuyor yaşama yeniden. Hidâyet’in intihar girişimleri, kişisel bunalıma bağlanır. Oysa ülkesindeki baskı ortamı da bununla yakından ilişkilidir. İlk çağdaş İran romanı olarak görülen ‘Kör Baykuş’ romanı, ülkesinde yasaklanır. Memleketine döndüğünde baskı ve kovuşturmalarla karşılaşır. 1951’de son intihar girişimi başarıya ulaşacaktır; bu girişimden önce, başbakan olan eniştesinin (Haj Ali Razmara) bir siyasal İslamcı tarafından öldürüldüğü haberini alır.


    Romancı Olarak Sâdık Hidâyet

    ‘Kör Baykuş’ (1937), Hidâyet’in 4 romanından biri (diğerleri, ‘Moğol Gölgesi’ (1931), ‘Aleviye Hanım’ (1933) ve ‘Hacı Aga’ (1945)). Günümüze kalan yapıtlarının çoğu, öykü dalında. Hidâyet, bugün hâlâ Farsça’dan dünya dillerine en çok çevrilmiş yazarların başında geliyor. Yazar ayrıca, eski Farsça’dan yaptığı çevirilerle ve bugün de okunan Hayyam incelemesiyle tanınıyor. En yakın arkadaşı Bozorg Ali’ye (Bozorg-i Alevî) göre Hidâyet, Hayyam’dan çok etkilenmişti; yapıtlarında Hayyam’ın izleri hissediliyordu.


    Kör Baykuş

    Hidâyet en çok, ‘Kör Baykuş’ adlı kitabıyla tanınıyor. ‘Kör Baykuş’, yazarla özdeş sayabileceğimiz başkişinin iç bunalımlarını dışa vurur; düşle gerçek, romanda içiçe geçer. Eve gelen kız ölmüş de cesedi çürümekte midir yoksa hepsi hayal midir? Bilemeyiz, başkişi de bilmek istemez. Anlatı, aşk acısıyla ilgiliymiş gibi başlar; ancak ilerleyen sayfalarda sorunların kökünün daha derinlerde olduğu anlaşılır. Belki başkişinin yaptığı ya da yaptığını sandığımız kötülükler, ilk dakikasından mutsuz başlayan evliliğinden ileri gelmiştir. Ancak bu evliliğin de düş mü gerçek mi olduğunu anlamakta zorlanırız. Yine de, bu karmaşık anlatıda, testi, şarap, kasap eti rengi, ihtiyar, “yer yarılsaydı da içine girseydim” dedirtecek denli yoğun bir utanç, sol işaret parmağının ağza götürülmesi, tek dörtlükten oluşan bir türkü vb. ortak öğeler var.

    Baştaki bölüm olmasaydı, anlatı, “beni sürekli aldatan karımı nasıl öldürdüm?” sorusu altında özetlenebilirdi. ‘Kör Baykuş’, ayrıca, hem uzunluğu hem de kapsamı dolayısıyla, romandan çok uzun öyküyü andıran bir çalışma... Kitabın Şah dönemi ve İslam dönemi İranı’nda yasaklanması garip; çünkü bu metin, siyasal boyutuyla toplumsal eleştiri içermiyor; onun yerine, karısı tarafından aldatılan bir bireyin, toplumsal ve siyasal bağlarından soyunuk bir biçimde, nasıl akıl sağlığını yitirdiğine ve/ya da bir katile dönüştüğüne odaklanıyor. İran’da şu anki rejimin kadın hakları karşıtı uygulamalarına koşut olarak, metin, “aldatan kadının cezasını çekmesi” gibi bir yorum üzerinden rejimle uyumlu duruma getirilmeye açık. Bu nedenle, kitabın yasaklı olmasının, içeriğinden değil, diğer kitaplarında toplumsal eleştiriye yönelen yazarın kişiliğine yönelik olduğunu çıkarsayabiliriz.


    Hacı Aga

    Hidâyet, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da, toplumsal ve siyasal eleştiriye yöneliyor; üçkağıtçı olarak gördüğü siyasetçileri doğrudan ve açık olarak eleştiriyor. Bu kitabın eski ve yeni İran’da yasaklanması şaşırtmıyor. Hacı Aga, 89 yaşında dinç bir adam. Devlette, ticarette, orduda binbir türlü bağlantısı olan nüfuzlu bir kişilik. Çıkarına uygun olduğu için Şah yanlısı; çevresine de kendisi gibi insanları toplamış. Aralarındaki konuşmalarda, Şah övgüsünden “Hitler Müslüman’mış” iddiasına kadar geniş bir yelpaze var. Fakat her sohbetin dönüp dolaştığı yer, maddi çıkar. Öte yandan, Hacı Aga bunu el altından yaparken, diğerleri daha açık’lar... Hacı Aga, sinsidir. İyi görünür, güler yüzlüdür, ama yalanın dolanın her türlüsü ondadır. Hiç tanınmayan ölmüş babasını saraylı bir soylu olarak tanıtır. “Biz soylular” diye konuşur. Malı mülkü fabrikası ve kaçakçılıktan kazanmakta olduğu paracıkları vardır; ama en küçük alışveriş için olay çıkaracak kadar cimridir.

    Hacı Aga, ileri bir yaşta olmasına karşın çok eşlidir. Eşlerinden biri doğum yapar; ama kendinden olduğuna emin olamaz. 8 kızdan sonra bir oğlu olur; ama onu sevemez çünkü oğlu ayyaş ve kumarbazdır. Din, Hacı Aga için göstermelik bir araçtır. Şarap da içer kumar da oynar, çok eşli olmasına karşın seks işçilerine de gider. Bakanlarla vekillerle içli dışlıdır; muhbirlik de yapar. Farklı kesimlerden insanlarla konuştuğunda nabza göre şerbet vermekte ustadır. Mollayla molla, özgürlükçüyle özgürlükçü olur. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında İran işgal edilince, Aga, bu kez de Şah karşıtı ve işgal güçleri yanlısı olur. Sıvı gibi, her devrin kalıbını alır. Bu dönemde yaşını mahkeme kararıyla küçük gösterip milletvekili adayı olacaktır. Hitler hayranıdır. Bir an önce Nazi ordusunun Tahran’a girmesini beklemektedir.


    Hacı Aga’nın Öğütleri

    Hacı Aga, çocuğuna şu öğütleri verecektir:
    "Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. (...)” (s.50)

    Devrimci fikirleri, romandaki gazeteci dile getirecek; Aga’yı yerden yere vuracak kişi ise, pejmürde görüntüsüyle diğer ziyaretçilere benzemeyen münzevi bir şair (Munâdilhak) olacaktır. Aga, halkın kendilerine itaat etmeleri için, aç, muhtaç, cahil ve batıl inançlı kalmasını gerektiğini ileri sürer (s.95). O nedenle, sömürü düzeninin sürmesi için halk çocuklarının okumaması daha iyi olacaktır. Bu düzenin sürmesi için dinin nasıl kullanılabileceğini uzun uzadıya anlatır.

    Görüldüğü gibi, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da toplumsal ve siyasal eleştiri açık ve net. Oysa yazar, daha çok ‘Kör Baykuş’la biliniyor. Bu arada, çevirmenin önsözde andığı senaryoya çevrilme kolaylığına ek olarak, Hacı Aga’nın tiyatro oyunu olarak oynanmak için oldukça uygun olduğunu burada not edelim.


    ‘Diri Gömülen’ ve ‘Üç Damla Kan’da Hidayet Öykücülüğü

    Önceki bölümde Sâdık Hidâyet’in romancılığını değerlendirdik. Bu bölümde ise, usta yazarın 2 öykü kitabına odaklanıyoruz: ‘Diri Gömülen’ (1930) ve ‘Üç Damla Kan’ (1932).

    Diri Gömülen

    ‘Diri Gömülen’ öyküsü, ‘bir delinin notları’ çıkmasıyla açılıyor. Ben diliyle yazılmış olan öykü, intihar ve genel olarak ölüm konularını işliyor. Bu öykünün, yazarın iç dünyasına dayandığı anlaşılıyor. İlginç olan, olağan seyrinde, intihar düşüncesine depresyonun eşlik etmesi ve depresyonun intihar düşüncesindeki bireyi hiç bir şey yapamaz ve yazamaz duruma getirmesi. Bu nedenle, intihar düşüncesinde olan yazarların çok azı bu konuda yazabilmiştir. Hidâyet’te ise, intihar düşüncesine şaşırtıcı bir yazma enerjisi eşlik ediyor.

    ‘Hacı Murad’ adlı öyküde, 3. tekil kişi anlatımıyla, aynı adlı bir esnaf konu ediliyor. Hacı’nın mutsuz bir evliliği var. Çocuk istiyorlar ama çocukları olamıyor. Başka bir evlilik yapmak da istemiyor, eşini sürekli dövüyor. Bu ‘uğursuz’ evlilik, onun başına bir iş getirecektir. ‘Fransız Esir’ adlı öykü, Fransız bir ev işçisinin 1. Paylaşım Savaşı sırasında Almanlar elindeki rahat esirlik yaşamını konu alıyor. Üçüncü tekilden anlatılan ‘Kambur Davud’ adlı öyküde, engelliliğin zorlukları konu ediliyor. ‘Madeleine’ adlı öyküde, ‘Fransız Esir’ öyküsünde olduğu gibi, birinci tekilden başkasının yaşamı anlatılanıyor. Bu, başkişinin Fransız bir genç kızla nasıl tanıştığının öyküsü... ‘Ateşperest’ adlı öyküde, Zerdüşt dini konu ediliyor.


    Abacı Hanım ve Ölü Yiyenler

    ‘Abacı Hanım’ öyküsünde, talibi olmadığı için dine sığınan Abacı Hanım betimleniyor. Bu öyküde, 1930’ların (hatta belki daha eskinin) İranı’nda, evde kalma yaşının 22 olarak verildiğini bir kenara yazalım. Bu din sığınısı, Abacı Hanım’da bir süre sonra gerici bir ideolojiye evrilecek, ‘açık’ kadınlara öfke duyacaktır. Kızkardeşinin evlenecek olması onu sevindirmez; kıskançlık nöbetleri geçirir. Elbette bu işin sonu iyi olmayacaktır, ama ne biçimde? Okurlar olarak önceden bilemeyiz. ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküde, 4 kadının (2 eş, birinin anası ve bir diğer kadın) konuşmalarına tanık oluruz. Adam, birkaç saat önce ölmüştür. Kadınlar, ölümden sonra birbirlerine düşeceklerdir. Onları sürprizli bir son beklemektedir. ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküler, yazarın İran toplumunu ne kadar iyi bildiğinin kanıtları...

    Kitaptaki son metin (‘Hayat Suyu’) bir masal. Bu masalı başka bir yazıda değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz (bkz. Gezgin, 2017). ‘Diri Gömülen’ kitabındaki öykülerin bir bölümünün İran’da diğer bölümünün ise Fransa’da geçtiğini de burada not edelim.


    Üç Damla Kan

    ‘Üç Damla Kan’ kitabında yaygın izlekler, çevirmenin de belirttiği gibi, intihar, cinayet ve ölüm... Bu kitabın, kitaba adını veren ilk öyküsünü ve ikinci öyküsünü önceki bölümde değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz. Bu bunalım yazını izleklerine ek olarak, çevirmenin de belirttiği gibi, gerçekçi İran betimlemeleri öne çıkıyor. Çevirmen, ‘Üç Damla Kan’ın yapıtaşları olarak şunları anıyor:

    “Fakirlik, hastalık, cahillik, batıl inançlar, ölüden yardım umulması, falcılık, cincilik, hatalı evlilikler, kumalık ve "siga" düzeni [geçici çok eşli evlilikler anlamında –ubg], bencillik, sevgisizlik, ikiyüzlülük, gerçek hayata katlanamayarak mistik hayata ve inzivaya kaçış, hayal kırıklıkları, ikinci plana atılmış kadının mal muamelesi görmesi” (s.7).

    ‘Daş Âkil’ adlı öyküde, iki kabadayı arasındaki anlaşmazlığa tanık oluruz. Kabadayılardan biri, umulmadık bir kara sevdaya tutulacak, piyasadan çekilecektir. Ya da çekilecek midir? Bu kabadayı anlatısı, sonunda yerini hüzne bırakacaktır... Akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Kırık Ayna’ adlı öyküde, Fransa’da yaşayan başkişi (Cemşid), komşu kızla (Odette) bir süre sonra tanışıp yakınlaşacaktır. ‘Af Talebi’ adlı öyküde, bir adamın iki eşi arasındaki çatışma konu edilir. İlk eşinden çocuğu olmayan adam, eşini razı edip ikinci bir eş alır. İki eş bir türlü anlaşamayacaktır. İş, seri cinayetlere kadar varacaktır. Ancak, günahkar olan, bir tek ilk eş değildir. Bu öykü, konu ve yetkinlik düzeyi açısından ‘Ölü Yiyenler’i anımsatıyor. ‘Lale’ adlı öyküde, altmış yaşındaki bir adam (Hodâdâd) ile onun bulup bir baba gibi baktığı ‘Lale’ adlı 12 yaşındaki Çingene kızın arasındaki adı konulamayan ilişki konu ediliyor. Bu da akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Maskeler’ adlı öyküde, Menûçihr, Huceste’yi sevmektedir. Fakat Menûçihr’in ablası Ferengis, Huceste’nin başkasıyla ilişkisi olduğunu kanıtlayarak bu ilişkiye karşı çıkar. Üstelik Menûçihr, bu ilişki için ailesiyle zıtlaşmıştır. Kanıtı görünce ne yapacağını bilemeyecektir... Sonları hüzünlü olacaktır...

    ‘Pençe’ adlı öyküde, 15 yaşındaki Rebâbe (kız), 18 yaşındaki abisi Seyyid Ahmed’e üvey anasından çektiklerini anlatır ve öz annelerini öldürenin babaları olduğunu düşündüğünü söyler. Abisinin onu bu hayattan kurtarmasını ummaktadır. Üvey anne, ikisinin de yaşamını zindana çevirmiştir. Fakat beklenmedik bir gelişme, iki kardeşin arasını açacaktır. Sonuç, ikisi için de kötü olacaktır. Hidâyet, okuru asla güldürmemeye yemin etmiş gibidir...





    Nefsini Öldüren Adam

    Önceki üç öyküdeki gibi 3. tekil anlatımın geçerli olduğu ‘Nefsini Öldüren Adam’ adlı öyküde, başkişi, tasavvufa ilgi duyan ve ona göre yaşamaya çalışan Farsça ve tarih öğretmeni Miraz Husenyali’dir. Önce Hayyam ve Hafız gibi şairler, sonra mürşidinin yaptığı gizli işler onu bu yoldan saptıracaktır. Kendi kendisini baskılayan dünya görüşünden, Gürcü bir kadınla kurtulacaktır. Ama Hidâyet, böyle bir öyküde bile mutlu sona izin vermeyecektir.

    ‘Hülleci’ adlı öyküde, iki adamın (Şehbaz ve Mirza Yedullah) özellikle, her yılın geçen yılı arattığı, herşeyin pahalılandığı ve gençlerde yaşlılardaki üst düzey niteliklerin bulunmadığı gibi konuları işledikleri konuşmalarını dinleriz. Şehbaz’a göre, kendisi, eşi nedeniyle varını yoğunu kaybetmiştir. Mirza’ya göre de hayatını bir kadın mahvetmiştir. Karşılıklı dertleşirler. Bu öyküde, 8-9 yaşındaki kızlar evlendiriliyor! Bahsettiği kadın da bu çocuk gelin! 12 yaşındayken de boşanırlar! Bir daha evlenmek için hülle yapacaklardır; ancak hülleci, sözünde durmaz... İkiliyi sürprizli bir son bekleyecektir... Bu ve benzeri öykülerde, Hidâyet’in çokeşlilikten kaynaklanan sorunları anlatmadaki ustalığını gözlemliyoruz.

    ‘Goceste Doj’ adlı öykü, adını harabe bir kasırdan alıyor. Öykünün bir bölümü, her ikindi sonrası ırmakta yıkanan bir kız (Rûşenek) ile kasrın adıyla anılan ve büyücü olduğu düşünülen yaşlı bir adam (Heştun) arasındaki konuşmalardan oluşuyor. ‘Goceste Doj’, Yahudiliği de anan bir öykü... Bu son öyküde bizi törensel bir ölüm ve sürprizli bir son karşılayacaktır... Kitabın açılışındaki ‘üç damla kan’, bu öyküyle kapanışta da anlatılara eşlik edecektir...


    ‘Alacakaranlık’ta Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Alacakaranlık’ (1933) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Alacakaranlık’ kitabındaki ilk öykü olan ‘S.G.L.L.’, 2 bin yıl sonrasında geçiyor. İnsansoyunun tüm sorunları çözülmüş, tüm gereksinimleri karşılanmıştır. Ancak tek bir eksik vardır: “amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlık” (s.11). Aslında Hidâyet, böylece farkına varmadan da olsa şunu söylemiş olur: Hayata anlam veren ve insana amaç kazandıran, sorunları ve gereksinimleridir. Öyküde, geleceğe ilişkin birçok bilim-kurgu öyküsünde olduğu gibi öncelikle gelecekteki toplum yapısı betimleniyor. İki sanatçı arasında düşünsel sohbetler söz konusu olacaktır. Konu dönüp dolaşıp aşka gelecektir. Öykünün, adını, üreme yetisini ve şehvet duygusunu yok eden ‘S.G.L.L.’ adlı serumdan aldığını öğreniyoruz. Fakat bilim-kurgu öyküsünde bile, Hidâyet’in adeta imzası diyebileceğimiz, intihar ve ölüm, belirleyici olacaktır. İnsanlar cinnet geçirecek, türlü yollardan ölecek ve öldüreceklerdir.


    Erkeğini Kaybeden Kadın

    ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’ adlı öykü, Nietzsche’nin kadın düşmanı bir sözüyle açılır. ‘Zerrinkülah’ adlı kadın, 2 yaşındaki çocuğuyla, eşini (Gulbebû) aramaktadır. Yol boyunca kurmacasal geriye dönüşlerle, tanışma ve evlenme öykülerini öğreniriz. Zerrinkülah’ın çocukluğu, birçok yaşıtınınki gibi, çok kötü geçmiştir; bu nedenle, evliliği bir tür kurtuluş olarak görmüştür. (Dikkat çekici bir ayrıntı, iki genç kızın “seviyor sevmiyor” oyununu papatya yerine üzüm taneleriyle oynuyor olması... Bir salkımın son tanesi kime rastlarsa, o, sevdiğine kavuşacaktır...) Fakat bu evlilik öyküsü, bir süre sonra aile içi şiddet dramına dönüşecektir. Hidâyet’in kendisi, hayatta huzur bulmamıştır; huzuru öykü kişiliklerine de çok görür.

    Başkişi, arayışının sonuna geldiğinde, olaylar hiç de umduğu gibi gelişmez; ama hayret, Hidâyet öyküsünden beklenecek bir biçimde, kendi canına kıymak için güçlü bir nedeni varken, bunu yapmaz. Hâlâ umut vardır. Bu öykü de, Hidâyet’in İran toplumunu derinden kavradığının bir kanıtı... Yazar, bu öyküde, ek olarak, yalnızca kendisininkini değil başkalarının iç dünyalarını da anlamakta ve anlatmakta oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Ayrıca, bu öyküde, esrarın İran toplumunda çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bebeklere bile uslu dursunlar diye esrar veriliyor.


    Perde Arkasındaki Bebek

    ‘Perde Arkasındaki Bebek’ adlı öyküde, Fransa’da bir lisede, müdür yardımcısıyla ayrılmakta olan öğrencilerden biri olan İranlı Mihrdad’ın (erkek) konuşmalarına tanık oluruz. Mihrdad’a daha az utangaç olmasını öğütlemektedir. Onun hiç kız arkadaşı olmamıştır; ailesi, onu uygun gördükleri biriyle nişanlamıştır. Vitrindeki bir mankeni satın almayı düşünür; onu gerçek bir kadınla karşılaştırır. Sonunda satın alır da... 5 yıl sonra memleketine döndüğünde onu yanında götürecektir. Mankenle olan hastalıklı ve törensi ilişkisi, İran’da da sürecektir. Bu işin sonu hiç iyi olmayacaktır.

    ‘Dua’ adlı öykü, bir Zerdüşt metni alıntısıyla açılır. Öyküde, Zerdüştçülerin ölüm törenleri konu edilir. Hidâyet, ‘Dua’da ölü ruhları konuşturur. ‘Dua’, yazarın ustalığını eşli konuşmalarda (diyalog) gösterdiği bir öykü...

    ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde, üç ana kişilik var: Yurtdışında ziraat mühendisliği eğitimi alıp dönüşte baba mülkünde çiftlik hayatı yaşayan Feridun, üvey kız kardeşi Gülnaz ve eşi Ferengis. Feridun ile eşi arasındaki tek anlaşmazlık, dinsel inançtır. Feridun’un inancı yoktur; Ferengis ise dindar bir ortamda yetişmiştir. İlerleyen aylarda Ferengis ağır hasta olup yataklara düşecektir ve kurtarılamayacaktır. Bu ölüm, Feridun’u yıkar. Yoksa öbür dünya var mıdır? Evleri perilenmiş midir? Hidâyet, bunun bir peri masalı olmasına izin vermeyecektir; zaten batıl inançlarla mücadele eden bir yazardan başkacası da beklenemezdi.

    Tarihsel bir anlatı olan ‘Son Gülüş’ adlı öykü, Buda’dan varlığın geçiciliğine ilişkin bir alıntıyla açılıyor. Arap sömürgecilere yönelik İranlı öfkesinin öne çıktığı ‘Son Gülüş’ün ilk bölümü, eşli konuşmalara verdiği ağırlıkla bir tiyatro oyununu andırıyor; fakat sonraki sayfalardaki betimlemeler ve olay anlatımlarıyla bu tablo değişiyor. Bu konu, Hidâyet’in yazdığı tiyatro oyunlarından biri olan ‘Sâsân kızı Pervin’de de (1930) işlenmişti. ‘Son Gülüş’, buna ek olarak, Budacı inanışları aktarıyor.




    İnsanın Ataları

    ‘İnsanın Ataları’ adlı öyküde, başkişiler maymunlar. İlk öyküde geleceğe giden Hidâyet, son öyküde aynı yerin uzak geçmişine gidiyor. Öykünün ilerleyen sayfaları ‘Maymunlar Cehennemi’ filmini andırıyorsa da, bu maymunları bekleyen kötü son, daha farklı olacaktır. Yanardağın püskürmesini rakibinin kötü davranışlarına bağlayan maymun şefi, günümüzdeki durumu anımsatıyor. Ayrıca, ailenin onay vermediği ilişki izleğini Hidâyet, yalnızca insana değil, başka hayvanlara da özgü bir sorun olarak yeniden kavramsallaştırmış oluyor. Yanardağın sakinleşmesi için ise, günahkar sayılan yenik şef ve eşi linç edilecektir. Kızı ise, şefin yeni eşi olacaktır. Hidâyet, okura, kurban töreninin öncülünü sunar. Yanardağ ise, affetmeyecektir. Tek kurtulan, genç aşıklar olacaktır.

    Ana hatlarıyla değerlendirecek olursak, ‘Alacakaranlık’ kitabı, Sâdık Hidâyet’in gerçeküstücü bir bunalım yazarından çok yönlü bir yazara geçişini müjdeleyen bir çalışma olarak tariflenebilir. Önceki öykü kitaplarında, intihar, ölüm ve bunalım, daha fazla öne çıkıyordu. Bu kitapta ise, 7 öyküden ilki bilim-kurgu; sonuncusu tarih öncesini konu alıyor; sondan bir önceki ise, tarihsel bir anlatı. Hidâyet’in eski İran dinlerine ilgisi bu kitapta da sürecektir. Öykülerin neredeyse tümü, ilk ve son öyküdeki dağ adı dikkate alınırsa, İran’da geçer. Yalnızca birinde, ‘Perde Arkasındaki Bebek’te, Fransa ve İran bir aradadır. ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’da, Hidâyet, ‘Diri Gömülen’ kitabında yer alan ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öykülerindeki gerçekçi İran anlatımındaki başarısını sürdürür. ‘Alacakaranlık’ta, Hidâyet’in anlatıcılığını geliştirdiğinin açık göstergeleriyle karşılaşıyoruz.


    ‘Aylak Köpek’te Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Aylak Köpek’ (1942) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Aylak Köpek’ adlı öykü, ‘Alacakaranlık’ kitabında yer alan ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde olduğu gibi, Tahran’ın 42 km. uzaklığında olan, halılarıyla ünlü Verâmin’de geçiyor. Bugün 15 bin üniversite öğrencisiyle nüfusu 200 bini aşmış olan şehrin nüfusu, Hidayet’in sağlığında 5 bini geçmiyordu. Hidâyet’in İran’da geçen öykülerinin çoğu Tahran’da geçtiği için, bu notu düşmeyi uygun gördük.

    Öykü, üçüncü tekil anlatımla, ‘Pat’ adlı bir köpeğin başından geçenleri anlatıyor. Verâminliler ona hiç iyi davranmazlar; taşlarlar, işkence ederler. Köpek, bu nedenle, psikolojik olarak çökkün ve özgüvensizdir. Hidâyet, insanların iç dünyasından sonra, hayvanların iç dünyasını anlatmakta da başarılı olduğunu bu vesileyle kanıtlar. Bize Pat’ın bu hale nasıl düştüğünü ve sahibinden nasıl ayrıldığını anlatacaktır. Pat’ın artık en çok gereksinim duyduğu şey, sevilmektir. Hidâyet, bu öyküyle, hayvan sevgisini de dışavurmuş olur. Öyküde, Pat’ı okşayıp karnını doyuran adam, herhalde Hidâyet olacaktır. Ancak, yazar, insan başkişilere yaptığı gibi, Pat’a da mutlu bir son bahşetmeyecektir.

    ‘Kerec Don Juanı’ adlı öyküde, çevirmen notu, Kerec’in Tahran’a 40 km. uzaklıktaki bir sayfiye yeri olduğunu söylüyor. Öyküde, başkişi, bir kafede 10 yıldır görmediği okul arkadaşı Hasan’la karşılaşır. Hasan, ‘masrafı çok olan’ bir kadına tutulmuştur. Üçlü, birlikte Kerec’e tatile giderler. Aynı otelde, ‘Don Juan’ lakaplı bir tanıdık da kalmaktadır. Dörtlü arasında olaylar gelişecektir. Neyse ki, Hidâyet, bu kez, ölüm içermeyen bir aşk anlatısına meyletmektedir.

    ‘Çıkmaz’da, üçüncü tekil anlatımla, 22 yıl sonra memleketine (Âbâde) dönen Şerif’in öyküsünü dinleriz. Babadan geliri vardır; o yüzden, devlet dairesindeki işini çok da umursamaz. Bir hayli sıkılmıştır ve geleceğe ilişkin bir umudu yoktur. Yalnız yaşar, esrar çeker, içine kapanır. Ölmüş bir arkadaşının tıpatıp arkadaşına benzeyen oğluyla (Mecid) karşılaşınca işler değişir. Onu oğlu gibi görür, evine çağırır. Gencin babasıyla ilgili anıları canlanacaktır. Bu anılar arasında, arkadaşı Muhsin’in nasıl öldüğü de vardır. Öykünün sonunda hüzün hakim olacaktır.

    ‘Katya’ adlı öyküde, kırklı yaşlardaki Avusturyalı bir mühendisin başından geçen bir aşk macerası anlatılır. O, Katya’yla, 1. Paylaşım Savaşı’nda tutsak düşüp Sibirya’ya gönderildiği zamanlarda karşılaşacaktır. Burada tutsak Türklerden Türkçe öğrenecektir. 1917’de kamptaki Araplar Türklerden ayrılır ve serbest bırakılır; çünkü onlar İngiliz saflarında Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Katya’nın kocası savaşta ölmüştür, küçük bir çocuğu vardır. Ne var ki başkişiyle arasında bir aşk başlayacaktır. ‘Diri Gömülen’ kitabındaki ‘Fransız Esir’ öyküsü gibi, bu öykü de, anlaşıldığı kadarıyla, Hidâyet’in dinlediği tutsaklık anıları üzerinden yazılmış. Bunun için de, kurmaca açısından diğerlerine göre daha zayıf bir öykü gibi görünüyor. Öykü, anıları paylaşanın dilinde daha çok Kaf Dağı masalı ya da avcı öyküsü havası veriyor.

    ‘Taht-ı Ebû Nasr’ adlı öyküde, Şiraz’da kazı yapan Amerikalı bir arkeolog (Doktor Warner), başkişi olarak karşımıza çıkıyor. 2 yıl süren kazılarda ilginç pek birşey çıkmaz. Ancak bir gün mumyalı bir lahit bulacaklardır. Üstünde buldukları büyüyü uygulamaya dökeceklerdir. Bu, başarılı bir gizem öyküsü. 90’lardan bu yana çekilmiş sürükleyici mumya filmlerini anımsatıyor.

    ‘Tecelli’ adlı öyküde, başkişi, evli bir kadın olan Hasmik. ‘Suren’ adlı gizli bir aşkı vardır. Ona o akşam görüşemeyeceklerini bildirecektir. Fakat işler beklediği gibi gelişmez. ‘Karanlık Oda’ adlı öyküde ise, yolculukta tanışılan içine kapanık bir adam öykülenir.

    ‘Aylak Köpek’te Hidâyet yine farklı biçemler ve türler deniyor. Ancak, İran’ı derinden anladığını gösteren öykülere bu kitapta yer vermemiş. Yine de, ‘Aylak Köpek’ öyküsü, hayvanlara yönelik duyarlılığıyla ve ‘Taht-ı Ebû Nasr’ öyküsü, gizemli doğasıyla öne çıkıyor.

    ***

    Romancı ve öykücü olarak tanınan Sâdık Hidâyet, aslında yazarlığa araştırmacı olarak başlıyor. Yayınlanan ilk kitabı, ‘İnsan ve Hayvan’ (1924). Bunu ‘Vejetaryenliğin Yararları’ kitabı izliyor. Ömer Hayyam konulu ve bugün de çok okunan incelemesi ise 1934’te yayınlanıyor. Bunun dışında, usta yazarın yapıtları arasında, oyunları, gezi yazıları ve Fransızca’dan (Çehov, Kafka ve Sartre), Eski Farsça’dan ve Sanskritçe’den (Buda’nın yazıları) çevirileri var.

    Belki Türkiyeli okurların yüzünü fazlasıyla Avrupalı ve Amerikalı yazarlara dönmesinden olsa gerek, Hidâyet, Türkiye’de yeterince tanınmıyor. Bu yazıyla, onun daha fazla tanınması amaçlandı. Yalnızca Hidâyet değil, 1979 öncesi ve sonrası yazan birçok İranlı yazar aslında Türkiyeli okura tanıdık gelen bir tarzda ve konular ekseninde yazıyor. İran yazınının İran sineması kadar tanınmadığı bir gerçek. Yüzümüzü komşumuza dönmek için kültürel ve sanatsal nedenler başta olmak üzere çokça nedenimiz olmalı... Hidâyet’in usta öykücülüğü başta geliyor...


    Kaynakça

    Hidâyet, Sâdık (1930/1995). Diri Gömülen (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1932/1999). Üç Damla Kan (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1933/2001). Alacakaranlık (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1936/2008). Kör Baykuş (Farsça’dan çev. Behçet Necatigil). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1942/2000). Aylak Köpek (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1945/2013). Hacı Aga (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.






    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 192 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği


    Ulaş Başar Gezgin


    Ekim Devrimi öncesinde bilim-kurgu romanlarına da ütopya yazınına da bir ilgi oluşmuştu; ancak ütopyanın bilim, teknoloji ve felsefenin yarı-gerçekçi sacayağına oturtulup bir gelecek umuduna çevrilmesi çabası en çok da, sosyalist bir bilim insanı olan Aleksandr Bogdanov’un (1873-1928) 1908 tarihli ‘Kızıl Yıldız’ adlı romanında görülüyor. Günümüzde bilim-kurgu anlatıları, çoğunlukla, varolan olguların aşırılığa doğru uzatılmasıyla, örneğin insanların daha uzun yaşamaları, daha hızlı yolculuk edebilmeleri, yemek yemek yerine hap içilmesi vb. ile öne çıkarken, ‘Kızıl Yıldız’ gibi az sayıdaki siyasal bilim-kurgu anlatılarında siyasal düzenin bir bütün olarak değişimine tanık oluyoruz. Kimilerinde kötüye giden ve okuru/izleyiciyi “tehlikenin farkında mısınız?” diye uyaran ve hatta korkutan ya da varolan dünyanın aslında ne kadar iyi olduğuna okuru/izleyiciyi ikna etmeye çalışan distopyaların (kabus ülke anlatıları) yanında okura/izleyiciye gelecek güzel günler olabileceğini (“güzel günler göreceğiz çocuklar” misali) muştulayan, ama onları boş umutlarla oyalamayan ütopyalar da (düş ülke anlatıları) bulunuyor.[ Bkz. önceki bölüm. ] Bu distopyalar-ütopyalar bağlamında, ‘Kızıl Yıldız’ örneğine bakalım.


    Anlatıda Ortam-Kişilik-Olay Formülü

    Başkahramanımız gizli bir bilim topluluğuna davet edilip Mars’a yolculuk yapar. Uzay mekiği, sanki bugün yazılmış kadar gerçekçi bir dille kaleme alınır. Hatta Dünya’nın uzaydan nasıl göründüğüne ilişkin betimlemeler, insansoyu uzaya çıkmadan önce kitapta yer aldığı için önem taşıyor.

    ‘Kızıl Yıldız’ kurgusal açıdan başarılı bir yapıt. Bu türde sık görülen yanlışlara düşmüyor:

    “Ütopik yapıtlar, ortamı anlatmaya ağırlık veriyor; ancak, bu ağırlık, olay sayısının az olmasıyla birlikte geldiğinde, belgesel ve ansiklopedi tadında bir sıkıcılık ortaya çıkabiliyor; kişiliklerin yüzeysel olarak ele alınmasında ise, ‘uzay operası’ olarak adlandırılan, uzaya ilişkin Brezilya dizilerine dönme riski bulunuyor. Bu uzay operası riski, yapıtlarda daha az görülse de, ekranda, bol efektli ve bol ikili ilişkili sabun köpükleri olarak karşımıza çıkıyor.” (Gezgin, 2013)

    ‘Kızıl Yıldız’daki Marslı kişilikler derinlikli bir biçimde veriliyor. Metin, Menni’nin, Netti’nin, Sterni’nin, Letta’nın, Enno’nun ve Nella’nın kişilik özelliklerini birbirlerinden rahatlıkla ayırt edebilmemizi sağlıyor. Sabun köpüğü türünden ikili ilişkiler ise, romanda nadiren yer alıyor. Ortam anlatımından çok toplumsal yaşantının betimlenmesi öne çıkıyor. Gerçi, bunun tersini ileri süren araştırmacılar da var (örneğin, Adams, 1989, s.4). Onlar, ütopyaların bol bol ortam anlatımıyla okuru sıktıklarını; ilgi uyandırmak içinse, kurguya aşk, cinayet, bunalım vb. gibi melodramatik öğeler kattıklarını öne sürüyorlar. ‘Kızıl Yıldız’da bu üçlü kullanılsa da, ortam, belgesel doğrudanlığında verilmiyor; onun yerine, toplumsal ilişkilere yediriliyor. Başkahramanın dediği gibi:

    “Mars’taki kendine özgü bitki ve hayvan türlerini ya da Mars’ın temiz ve berrak, nispeten seyreltik ama oksijen bakımından zengin atmosferini ya da zayıflamış bir Güneş’in ve küçük ay’ların, iki büyük ve parlak akşam ve sabah yıldızının, yani Venüs ve Dünya’nın yer aldığı yeşile çalan bir renkteki derin ve karanlık gökyüzünü anlatmaya burada zaman ve yer ayıramıyorum. O zaman garipsediğim ve yabancıladığım, şimdi ise rengârenk anılar içinde hoşuma giden ve değer verdiğim bu şeylerin anlatacaklarımla sıkı bir ilişkisi yok. İnsanlar ve insanların ilişkileri benim için her şeyden daha önemli; ve bütün bu fantastik ortamda en masalsı, en gizemli olanlar asıl bunlar.” (s.59)


    Mars da Sorunsuz Bir Yer Değil!

    Marslı çocuklar, yaparak öğrenme yaklaşımıyla eğitim görüyor. Yaş grupları birbirlerinden ayrılmıyorlar; birbirlerinden öğrenme ilkesi sözkonusu (s.72-82). Mars’taki üretim planlamasına tanık oluyor (s.64-72), sanat müzesini geziyoruz (s.82-87). Marslıların uyaklı şiirleri dolayısıyla, şiir anlayışının tartışmaya açıldığını görüyoruz (s.88-89). Mars’a sosyalizm gelmiştir ama ‘insanlığın’ trajedisi bitmemiştir. Sınıf savaşları bitmiş olsa da; Marslıların doğayla savaşımı çetin bir biçimde sürmektedir. Marslıların geldikleri ileri düzey, onları aynı zamanda doğal kaynakları tüketme noktasına getirmiş ve onları çeşitli ikilemlere sürüklemiştir (s.89-93). Dolayısıyla, aslında kitaptaki ütopya tam anlamıyla bir ütopya değildir. Marslılar mutludur ama başka türden bir mutluluktur onlarınki. Hatta Enno, kahramanımıza, Dünya yolculuğundan birkaç gün önce, yaşamına son verme noktasına bile geldiğini söyler (s.92-93). Yeni toplumda akıl hastaları vardır (s.95). Mars’ta şiddet de son bulmamıştır; ancak insanlar, sınıflar ve devletler arası savaşlar son bulmuştur. Dolayısıyla, yazarın, ütopyada bile, doğal kaynaklar sorununu ve bireysel sorunları göz ardı etmeyecek kadar gerçekçi bir toplum betimlemesi yaptığını söyleyebiliriz. Onunki, ne bir ajitatif propaganda anlatısı ne de pembe panjurlu bir ev vaadi...

    ‘Kızıl Yıldız’da ölüm döşeğinde olanlar, güzel manzaralı, bol sanatlı odalara alınıyorlar ve ötenazi hakları var (s.97). Ötenazi biçimindeki özkıyım, yaşlılarda yaygın; gençlerde ise özkıyım az görülüyor, fakat yine de var (s.98). Enno’nun yaşamına son verme girişimini az önce anmıştık (s.127). Yazarın bir kez daha bireysel sorunların tümünün toplumsal sorunların çözümüyle kendiliğinden ortadan kalkacağı biçimindeki kolaycılığa ve iyimserliğe düşmediği görülüyor. Kuşkusuz, bu, bireysel sorunların çoğunu çözecek ama hepsini değil.

    Başkahramanımız Lenni, Mars’ta psikolojik olarak rahatsızlanıyor ve uzun bir iyileşme sürecine giriyor (s.106-114). Bu süreçten bir aşkla çıkıyor. Sevdiğinin uzay yolculuğu için gerekli kaynaklarla dolu Venüs’e giden ekibe katılmasıyla gelen ayrılıkla birlikte, Lenni, Mars’ta bir proleter gibi yaşamaya karar veriyor ve bir giysi fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlıyor (s.119-124).


    ‘Kızıl Yıldız’, Ütopya mı Distopya mı?

    İlerleyen sayfalarda kitap, ütopyadan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor. Başkahramanımız Lenni, Marslıların 30 yıl sonra kaynaklarının tükeneceği gerçeğiyle karşı karşıya olarak iyimser ifadeyle “Dünya’ya mı Venüs’e mi göçelim?”, kötümser ifadeyle ise “Dünya’yı mı Venüs’ü mü ele geçirelim?” sorusu üstünden hummalı bir tartışma yürüttüğünü öğreniyor (s.139-160). Dünyalıların tümünün Marslıların Dünya’ya yerleşebilmesi için yok edilmesi söz konusu ya da onlara sosyalist ilkeler ışığında Marslı gibi yaşamanın öğretilmesi... Yani “ya yok ol ya da bana benze” taktiği... Sosyalizmin Dünya’nın kendi sınıfsal dinamikleriyle değil Marslıların zorlamasıyla getirilmesi gibi uçuk bir çözüm ileri sürülüyor. Neyse ki sonuçta etik nedenlerle (bunları Netti temsil ediyor) ve teknik nedenlerle (bunları ise Menni temsil ediyor) Venüs’te karar kılınıyor (s.160), sonraki bir gelişmeyle herşeyin tersine dönme olasılığı belirene kadar (s.166).

    Başkahramanımız Lenni, son bölümde kendini Dünya’da bir akıl hastanesinde bulur. İyileşmesi aylar hatta yıllar sürecektir. Bu arada devrim olmuştur; köylülerin desteğini alamayan bir işçi devrimidir bu ve bu nedenle zikzaklı ilerlemektedir (s.176-177).

    Para, zorunlu çalışma ve tüketim kısıtlamalarına bu ütopyada yer yok (Wegner, 2002, s.104); ancak bu üçlü çok üstünkörü geçiliyor. Ütopyanın bir dünyayı ele geçirme planına evrilme olasılığı, onu Dünya’nın geleceği olmaktan da çıkarıyor (Wegner, 2002, s.108). Tam da bu bağlamda şu soru sorulabilir: Bogdanov’un bu romanı yazmaktaki amacı neydi? Rus devrimcilerine ve işçi sınıfına nasıl bir sosyalizm kurulabileceğine dair bir model sunmak mı? Öyle ya, Mars düzeni, üretim araçlarının ortak mülkiyeti gibi birçok sosyalist öğeyi taşıyor. Ama aynı zamanda, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu düzenin de başka gezegenleri ele geçirmeyi düşünecek kadar büyük bir kaynak kıtlığı ya da daha güncel bir ifadeyle sürdürülemezlik barındırdığını görüyoruz. Marslıların mutlu olmasını bekliyoruz ama öyle değiller. Dahası, Lenni’nin ancak gizlice ulaşabildiği tartışma kayıtları örneğinde olduğu gibi, ‘devlet sırrı’ gibi durumlar da gözlemleniyor (Ferns, 1999, s.163). Sosyalizm düşmanı mıydı öyleyse Bogdanov? Değildi, sosyalizmin ötesinde insan uygarlığının yarattığı çeşit çeşit soruna (bunlara bugün “endüstri-sonrası toplumu sorunları” diyoruz) dikkat çekiyordu; bu anlamda sosyalist ütopya yazınını ileri bir noktaya taşıdığını söyleyebiliriz (Graham, 1984, s.241-242).

    Öte yandan, Bogdanov’un ‘Kızıl Yıldız’ı kaleme aldığı yıllarda çokça Mars kitabı ve bilim-kurgusu yayınlandığını da gözden kaçırmamak gerekiyor (Adams, 1989, s.5). Yazar, Wells gibi yazarları izliyor olmalı; ancak Bogdanov’a kadar olan bilim-kurgularda siyasal bir bilinç göremiyoruz ve ağırlık, ilgi çekmeye yönelik. Bu yönüyle, Bogdanov’un kendisinden sonra gelen çeşitli bilim-kurgu yazarlarını etkilediği düşünülüyor.


    ‘Kızıl Yıldız’ın Sosyal Psikolojisi

    Mars ütopyasında hiyerarşi yok denecek kadar az. Ancak başka gezegenlere gözlerini diktiklerinde bu eşitlik ortadan kalkıyor. Diğer bir deyişle, bizcil (iç-grup) bir eşitlik anlayışı var; kapsayıcı kimlik inşası sözkonusu değil. Ayrıca, ‘Kızıl Yıldız’da adı konulmadık bir sosyal psikolojik yorum var: Dünyaya yönelik bir Marslı işgalinde tüm insanların kendi aralarındaki farkları unutup tek bir güç olarak direneceği gerçeği (Wegner, 2002, s.109). Bu ‘ortak düşmana karşı tek vücut olma olgusu’nu ‘Kızıl Yıldız’dan çok sonra gün yüzü gören ‘Maymunlar Cehennemi’, ‘Kovboylar ve Uzaylılar’ ve ‘Çocukluğun Sonu’ gibi filmlerde de görüyoruz (bkz. Gezgin, 2016b).

    ‘Kızıl Yıldız’daki bir diğer sosyal psikoloji izleği ise, şaşırtıcı bir biçimde kültürlerarası ilişkiler ve uyum(suzluk) olarak karşımıza çıkıyor. ‘Şaşırtıcı bir biçimde’ diyoruz çünkü Marslı sosyalistler Dünyalı sosyalistin Mars sosyalizmine kolaylıkla ayak uydurabileceğini düşünüyorlardı ve öyle olmadı. Lenni, Marslılara Dünya’yı anlatmak yerine Mars’ta işçi olmayı yeğliyor. Ancak, bu, onun hem yalnızlaşmasına yol açıyor hem de işçilere gönül vermekle birlikte asla bir işçi ol(a)mamış bir küçük burjuva olduğu gerçeğiyle yüzleşmesine. Mars’ta yaşarken, Dünya, onun geçmişi oluyor, bu durum, Dünya’yla iletişiminin olmamasıyla da pekişiyor; Mars ise, geleceği... Ama tam da bu geçmiş-gelecek terazisi onu bunalıma sürüklüyor. Dolayısıyla, ‘Kızıl Yıldız’, gurbet, sıla, göçmenlik, kimlik, aidiyet vb. gibi kavramlar üzerinden yorumlanmaya açık. Zaten sonuçta ortaya çıkan da, Mars sosyalizminin Dünya’nın geleceği olmadığı ve Dünya’nın sosyalizminin daha farklı olacağı oluyor. Dahası, kitabın 1924 baskısına eklenen ve Dünya’da mahsur kalmış bir Marslı’nın ağzından yazılmış olan şiir de kültürel farklar ve bizlik algısı açısından bol bol malzeme sağlıyor.


    Sonuç

    ‘Kızıl Yıldız’ın Ekim Devrimi öncesinde de sonrasında da çok sayıda baskı yapması, onu incelenmeye değer kılıyor. Yapıtı yapısal olarak çözümlediğimizde başarılı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Ütopya yapıtlarında sıkça rastlanan hatalar, ‘Kızıl Yıldız’da görülmüyor. Kitap, endüstri sonrası toplumların sorunlarını öngörmesi ve bireysel sorunları toplumsal sorunlara indirgememesi dolayısıyla türünün sonraki örneklerinden ayrılıyor. Diğer bir deyişle ‘Kızıl Yıldız’ tek bir nedenle değil çok sayıda nedenle türünün öncüsü niteliğini taşıyor. Ütopyayla distopyanın bir süre sonra içiçe geçtiği metinde, ütopik sosyalistlere özgü ‘hayaller alemi’nde yaşayıp güncel gerçeklerden kaçmak söz konusu değil; çünkü Bogdanov’un ütopyası distopik öğeler taşıyor. Son olarak, ‘Kızıl Yıldız’ın grup oluşumu ve gruplararası ilişkiler ekseninde sosyal psikolojik açıdan yorumlanmaya açık bir metin olduğunu da belirtelim.[ Bu yazıda ‘Kızıl Yıldız’ın devamı ya da kurgusal olarak öncülü niteliğindeki ‘Mühendis Menni’ye değinilmedi; bunun temel nedeni, bu yapıtın ütopik/distopik olmaktan çok kurmaca-tarihsel bir nitelik taşımasıdır.]



    Kaynakça

    Adams, M.B. (1989). “Red Star”: Another Look at Alexandr Bogdanov. Slavic Review, 48, 1, 1-15.

    Bogdanov, A. (2015). Kızıl Yıldız (3. basım). Rus.çev. Ayşe Hacıhasanoğlu. İstanbul: Yordam Kitap.

    Ferns, C.S. (1999). Narrating Utopia: Ideology, Gender, Form in Utopian Literature. Liverpool: Liverpool University Press.





    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 182 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Erol Anar Yazını: ‘Uzaklara Mektuplar’

    Ulaş Başar Gezgin


    Uzun süredir Brezilya’da yaşayan, Türkçe ve Portekizce yapıtlar kaleme alan, Çerkes kökenli Türkiyeli yazar Erol Anar’ın ‘Sen’ adlı kitabı, uzaklardan uzaklara yazdığı mektuplardan oluşuyor. Satırlarından bilgelik, yaşam deneyimi ve yaşama sevinci süzülen bu mektuplar, yazın ve felsefe ağırlıklı. Neredeyse tümünde alıntılanmaya değer düşüncelerin bulunduğu mektuplarda, yazar, eleştiri oklarını kimi zaman kapitalizme ve onun yapışık ikizi olan tüketim toplumuna yöneltecektir, kimi zaman ise kapitalizme ve onun yapışık ikizine bilinçsizcesine bağlanan ortalama insana. Bu açıdan, Wilhelm Reich’ın ‘Dinle Küçük Adam’ kitabıyla kuzen sayabileceğimiz kitapta, buna ek olarak gezginlik ruhunun canlı tutulduğu görülür. Kitap, göçebeliğe bir güzelleme ve yerleşik yaşama bir yergi olarak da okunabilir.

    Anar, mektuplarında sık sık, düşünceleriyle öne çıkmış yazarlara yer verir. Dostoyevski’den Jorge Amado’ya kadar uzanan bu yelpazede Anar’ın kalemi üzerinden yazarların iç dünyasında bir gezintiye çıkarız. Anar, yazar seçiminde ve bu yazarları ele alma biçiminde Avrupa merkezcilik gibi bir yanlışa düşmez. Mektuplarında Doğu’dan ve özellikle Çinli düşünürlerden söz açar; Batı-Doğu ve Kuzey-Güney gibi ulamları sorgular. İlerleyen sayfalarda, bu kez, eleştiri oklarının hedefi, göründükleri gibi olmayan kişilikler (özellikle de yazarlar) olacaktır.

    Su gibi akıcı bir metin olan ‘Sen’, kendini okutur. Bir kez elinize aldınız mı, devamını okuyasınız gelecektir. Anar, kitabını izlediği filmler ve Nietzsche ve Rimbaud’dan yaptığı alıntılarla süsler ve kendi şiirine yer verir:

    “Bir el bir ele dokundu
    Sıcak bir ekmeğe saldıran
    aç bir diş gibi
    Kaba, hırçın ve sabırsız

    Bir el bir ele dokundu
    Çarmıhtaki İsa’ya dokunan Magdalena gibi
    Şefkatli, acı dolu
    Ve bir o kadar dingin

    Bir el bir ele dokundu
    Güneş aya
    Yıldızlar gezegenlere
    Nehirler denizlere

    Bir el bir ele dokundu
    Bir yalnızlık diğerine
    Masallar gerçeklere
    Aşklar uçurumlara

    Bir el bir ele dokundu
    Bir tanrı tanrıçaya
    Ben sana dokundum
    Sense düşlerime...” (s.30)

    Yazar, mektuplarında çeşitli metaforlara başvurur:

    “Ayna gibi misin, cam gibi mi? İyi bir soruydu. Düşünüyorum da, çoğumuz değişkeniz, yani bazen ayna gibi oluyoruz, bazen ise cam... Ayna olduğumuz zamanlarda, ilişkide bulunduğumuz kişiler, bizimle ilgili bir fikre sahip olamıyor ve aslında bizi gerçek anlamda hiç tanımadan ilişkiyi sürdürüyorlar. İlişkimizi bir cam derinliğinde yaşadığımızda ise, ilişki giderek güçleniyor ve derinlere ulaşıyor; ilişki, boyutlanıyor, derinlik kazanıyor.” (s.111)
    (...)
    “Şimdi aynaların sırlarını dökmenin tam zamanı dostum. Biliyorsun ki, sırrı dökülen ayna artık bir camdır ve şeffaftır. Artık o altındaki şeyleri gösterebilir. İçimizdeki aynaların sırlarını dökmeliyiz bu nedenle.” (s.113)
    (...)
    “Bence üç çeşit anahtar var:
    Birincisi, insanın maddi ve toplumsal hayatındaki çeşitli ihtiyaç ve mekânları belirleyen anahtarlar. Bunlar bir evi, arabayı, işyerini ya da buna benzer şeyleri açmaya yarıyor. Ben bunlara bronz anahtarlar diyorum.
    İkincisi düş anahtarları. Düş anahtarları ise, insana sonsuz bir dünyanın kapılarını açıyor. Ve bu anahtarlar, kişinin iç dünyasını da inanılmaz ölçüde zenginleştiriyor. Düş anahtarlarına sahip olan bir insan, artık dünyanın en zengin insanlarından birisidir. Düş anahtarlarına sahip olan kişi, içsel anahtarları da elde etme yolundadır. Düş anahtarları, gümüştür.
    Üçüncüsü ise içsel anahtarlar. İçsel anahtarlara, maddi anahtarlardan çok daha zor sahip olunabiliyor. Bu anahtarlar insanın kendisini tanımasına ve böylelikle ikili ilişkilerinde daha sağlıklı davranışlar geliştirebilmesine olanak tanıyor. Çünkü, kendisini anlayabilen insanlar, ilişkide bulundukları kişileri de rahatlıkla anlayabiliyorlar. Bu anahtarlar, aşk ve sevginin kapılarını ardına kadar açabiliyor. İçsel anahtarlar, en zor elde edilen ve çok az insanın sahip olduğu altın anahtarlardır.
    Bronz anahtarları, yani maddi ihtiyaç anahtarlarını elde eden bir insan, tatmin olmuyor çoğu zaman daha da mutsuz olabiliyor.” (s.115)

    Mektuplarda sıklıkla işlenen bir izleğin sevgi, aşk ve ikili ilişkiler üçlemesi olduğu görülür:

    “Sevgi yoksunluğu, içinde yaşadığımız çağın en temel sorunudur. Kapitalizmin yarattığı bireyci insan tipi en değerli özellikleri gibi sevgiyi de tüketmiştir. Sevginin tükenişi, insanın da tükenişini ifade etmektedir, çünkü sevgisiz insan yakıtı bitmiş bir arabadan farksızdır. Her insanın içinde bir sevgi deposu vardır. Bu depo kimi zaman dolu, kimi zamansa boştur. Sevgi ortaya çıktıkça ya da verdikçe depo dolmaktadır. Sevgi deposunun hacmi sonsuzdur.” (s.175)

    2002 yılına geldiğimizde, mektuplar, Brezilya’dan, Curitiba (‘Kuriçiba’ diye okunuyor) kentinden gelmeye başlar. Anar’ın ilk Brezilya izlenimlerini öğreniriz. Yazar, Brezilya’yı idealize etmez. Orası da, başka ülkelerde olduğu gibi sorunlarla doludur. Orada da sokak çocukları vardır; ancak yazar burada insan ilişkilerini sevmiştir. Buraya döneceğine söz verir ve ömrünü buralarda geçirmeyi düşünür. Yıllar sonra öyle yapacaktır...

    Erol Anar’ın uzaklardan uzaklara mektuplarından oluşan ‘Sen’ kitabını özellikle gezgin ruhlu ve yazın tutkunu okurlarımıza öneriyoruz.



    Kitabın Künyesi

    Anar, Erol (2003). Sen. İstanbul: Chiviyazıları.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).