Bir ormanın içinde giderek belirsiz hale gelen ve sonunda neredeyse hiçliğe dönüşen bir patika gibi, geleneksel psikolojik kuram da, yaratıcı, yetenekli ve derin kadın imgesine çok az yer verir.
Çocuklarını istismar eden ana babalara yalnızla “katı” denildiği; iliklerine kadar sömürülen kadınların ruhsal yaralanmalarına “sinir krizi” adı verildiği; sımsıkı korselere sokulan, sımsıkı gemlenen ve sımsıkı dizginlenen kız ve kadınların “edepli”, “zarif” görüldüğü bir zamandı ve hayatın sayılı anlarında yakalarını kurtarmasını beceren diğer kadınlar ise “kötü” damgası yediler.
Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hâlâ varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.
Ona göre, bir tanrı nasılsa tanrıydı, bundan gurur duyması yersiz olurdu; ama ölmeye mahkûm bir faninin kendini tanrı gibi hissetmesi… asıl güzel olan buydu.