• "Buzlarla kaplı bir diyarda,bedenimin her bir zerresine kadar işlemiş soğuğun varlığıyla kamaşırken ruhum,Beethoven'dan bir parça yavaş yavaş damarlarımda dolaşıyordu. Dudaklarımın morarıp hissizleştiğini tahmin ediyor,parmak uçlarımdaki o ıssızlığın bir piyano notası kadar ani ve sert olabileceğini düşünerek kendime oyanalacak,daha doğrusu zihnimi meşgul edecek bir çarkın ortasında yer buluyordum.Nasıl bu hale gelebilmiştim,nasıl ruhumu duyduğum o büyük açlığın kollarından koparıp sancımalarla dolu,kaşık kaşık zehirle kuşanmış kadife kalelerin içerisine hapsedebilmiştim? Bütün bunları... Doğrusu bilmiyordum. Her şey o kadar ani ve seri bir şekilde gerçekleşmişti ki... Kaskatı kesilen bedenim suyun üzerinde öylece dururken aklım doğruları ve yanlışları kestiremiyordu. Ensemdeki şamdanın bıraktığı ağrı,boynumdan aşağı doğru süzülen kanın suya karışması. Dehşeti iliklerimde duyumsayıp derinden sarsılıyordum. O,beni işlediği günahın bedeliyle baş başa bıraktığında vicdanının olmayan yankısını duyuyor muydu acaba? Karanlık yanının varlığımı yok etmek adına izimi silmek için harcadığı ben için... Ah,acı duyuyor muydu!

    'Kendine gel.'diye fısıldadı iç sesim. 'Hiçbir zaman acıyı duyumsayacak kadar cesaretli olmamış bir ruhtan bahsediyoruz.Göğüslemek için kaldırdığı her kol seni bir adım daha aşağı iterken o... Kabul edelim,can çekişmeni düşünüyor olamazdı.'
    Acıyla inledim.Dudaklarımın kenarında birikmiş anılarla acım hissizliğin doruklarına çıkarken tenimin altında çağlayan öfkem demir bir pençe gibi kalbimin ortasına sert bir darbe indirmişti sanki.Dişlerimin takırtısı dilimi ısırmama sebep olurken inlemem bir kat daha arttı. 'Lütfen.'diye fısıldadım bırakıldığım karanlığın ortasında,ölümü bir başına kucaklarken.'Lütfen beni hisset.Acımı hisset.Bu kadar... Ruhsuz olma.'

    Sağ kolum buz gibi suyun içerisine gömülürken ağladığımın bilincinde bile değildim. Tuzlu gözyaşlarımın varlığını belli belirsiz hissediyor, ölmek gerçeğini sırtıma borç bırakan katilimin nasıl büyük bir yanılgıyla beni gafil avladığına üzülüyordum. İnsan,bu korkuyu yüreğinin bir köşesinde öylece taşırken şimdi ensesinde bir ürpertiyle burun buruna gelmişken... Bu gerçeği göğüslemekte ne denli güçlüymüş meğer.Beş dakika öncesine kadar dudağımda sahte bir gülümsemeyle demir parmaklıklarına tutunduğum teknenin uzaklaşmasını düşündükçe...Ah,lanet olsun ölüyordum!

    Göğsümdeki ağrı,ciğerlerime dolan suyun tuzlu tadı,bedenimde biten güç...Tanrım,aç kollarını!Günahlarımla geliyorum.Bugüne, bu saate,bu dakikaya,hatta saniyelere sığdırdığım anılar bir bir zihnimi talan ederken yaktığım canların korkumun etrafına toplaşıp birer parça koparışını iliklerime kadar hissedebiliyordum. Katilim,sevgili biricik dostum,eline geçirdiği şamdanı odamdan çalmış olmalıydı. Bir Avrupa gezisinde keşfettiğim antikacıdan özenle getirdiğim o büyülü nesne onun elllerinde ne de ihtişamlı bir silaha dönüşmüştü!Sarsıldım. Aklıma doluşan anılar bir anda içimin buz kesmesine neden oldu.Kahretsin!Hiçbir şey hissedemiyordum. Sadece... Tiksiniyordum.Evet,evet midemde kocaman bir yumrunun varlığı suratını hatırladıkça büyüyüyor,iğrenç bir safra tadı veriyordu.Ruhu,o kadar çirkindi ki,kalbi o kadar kötüydü ki... Güzelliğine aldanıp da içine düştüğümde idrak edebildiğim bir çirkinlikti bu,kaçışıma zemin hazırlamıştı.Aniden zihnime dolan o uyarılar...Kiri ellerime,her yanıma bulaşmıştı. Temizlenmek ne de zor olmuştu ama!

    Yutkundum.Boğazımdan yükselen acı bir çığlık denizin ortasında çarpacak,sığınacak bir nokta ararken dehşetle dibe çekildiğimi hissediyordum. Ayaklarımın uyuşup beni korkulu sonuma sert bir darbeyle itişi... Üzgündüm. Bunca talan edilmiş zamanın ortasında,inanmak isteyen yanıma yenilip kendi sonumu kendim hazırladığım için.Ona inanıp kollarına atıldığım,varlığıma ona sarmak istediğim için...

    Evet,tanrım nerede kalmıştık?"

    (Ekim,10)
  • Erkek tek tek sıçramalarla yaşıyor. Bebek doğuyor, insan ölüyor, bu bir sıçrama. Bir çiftlik alıyor, bir çiftlik kaybediyor, bu da bir sıçrama. Kadın için ise her şey düzenli bir akış içinde. Dere gibi, çağlayan gibi. Sonu gelmiyor. Nehrin akışının da sonu gelmediği gibi. Hep devam ediyor. Kadın öyle bakar her şeye.
    John Steinbeck
    Sayfa 519 - Sel Yayıncılık - PDF
  • Yaralıyız. Yalnızız. Yorgunuz. Ruhsuz gövdeler gibi sallanıyoruz ortalıkta. Doludizgin bir ırmağın sularına nedensiz düşüvermiş solgun yapraklar gibi sürüklüyor hayat bizi. Bilinmeyene doğru akıyoruz. Irmağın sonu ya dingin bir deniz ya cehennem gibi çağlayan; bilemiyoruz.
  • Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun Çağlayanlar kitabı önsözü;

    TÜRK İLİ ZEYBEKLERİNE

    Bu kitabı sizi düşünerek, sizin için yazdım. Bela gecelerinde, yaşım sızarak, yüreğim sızlayarak yazdım.

    Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, halinin hicranlarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi...

    Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tellerini kalbimin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahengini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun.

    Cihanın tarihi, vatanın uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmağa hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya kimsenin!...

    Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, azametinin malikaneleridir.

    Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil, cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı.

    Ey zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt! Ve hançeri onun kalbinin üzerine bırak! Bundan sonra silahının siperi bir kitap olsun.

    Ey yurttaşım! Senin boynuna geçirilmek istenen esaret halkası ne bir gem, ne bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun halde, sen üşürken düşman ocakları için sana odunlar, sen açken düşman sofraları için sana buğdaylar taşıtacaklar. Gençleri kanda, tazeleri gözyaşında boğmak istiyorlar.

    Asırlardır, dinin, milletin aşkına başına yağan, sonu gelmez bir beladır... Yurdun nihayetsiz bir Kerbela'dır... Memleketin, içinde cenaze namazı kılınan, cenaze duası okunan bir mabed halini aldı. Ne yoncan, yongan kaldı. Bir Allah'ın, bir de Muhammed'in kaldı.

    Çile çekmeyen varlığını duyamaz... Bundan sonra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültünün manası makinedir. Ve makineyi Avrupa'nın elinden aldığın zaman, senin ruhunun onunkinden daha asil, senin kalbinin onunkinden daha temiz olduğunu meydana koyacaksın. Senin de dükkanını, tezgahını fabrika ile; sapanını, tırpanını makine ile; pazunun emeğini, öküzünün gücünü buhar kuvvetiyle değiştirdiğin zaman alnının onunkinden daha yüksek olduğunu göstereceksin. Bunu göstermeğe çalışmalısın. Rahat bırakırlarsa...

    Vaktiyle, Çin ve Hind'in medeniyetleriyle İran'ın feyzini birleştirdiğin gibi, bugün de Avrupa'nın irfanını Asya'ya ileteceksin. Ey kervan başı yürü!...

    Bir Cuma namazından sonra çoluğun, çocuğun ile beraber, cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde, derenin başındaki çağlayanların yanında çınarın gölgesinde otur. Mavi yeldirmeli, sarı başörtülü Ayşeciğini, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavrularını etrafına al. Yaralı geniş göğsünü girdgara ve rüzgara aç.

    Senin için ben ağlarım,
    Benim için kim ağlasın?
    diye, gürüldeye gürüldeye çağlayan, köpüren sinesini taşlara çarpa çarpa kabaran, atılan derenin karşısında başından geçenleri düşün. Tükenmez düşmanları, tükenmez savaşları, tükenmez kanları düşün ve bu çilelerin sebepleri kalbinde, dimağında coşsun... ve durulsun. O zaman arslan gibi ölmenin ecri, insan gibi yaşamak olduğunu anla! İnsan gibi yaşamağa, efendi gibi yaşamağa, ataların gibi yaşamağa azmet. Evlatlarına temiz ve mamur taştan bir ev, temiz ve mamur, malumatlı bir dimağ bırakmaya ahdeyle. Ve ahdinin ayalinin, evladının alınlarına kondurduğun sıcak öpücüklerle imza et!... İşte o zaman Ayşeciğinin beş yapraklı al kır gülüne benzeyen kınalı parmakları bu sayfaları çevirsin. Kanatlı hercai menekşeler gibi kelebekler ekinlerin sükununda uçuşurken bu kitapçıktan birkaç sayfa okunsun. O sırada çehrenizde parlayacak bir tatlı gülümseyiş, bir ılık yaş çocuklarınızın melül ruhunda, bel bir ışık, bir rahmet olur.

    Akşam üstü gün batarken, ak öküz kağnıyı köyün çeşme yalağı önündeki çamurlu yoldan sürüklediği, caminin imamı minareden kızıl meydana gömülen güneşe telkin verdiği zaman, çağlayanlar seyrinden kulübene dönerken ufukları delip daha öteleri görmek istercesine bakışların dalsın ve derinleşsin. İşte o zaman Hazret'i Muhammed'in feyzinden gönlünde sönmez bir çırağ, Yavuz'un damarından sende de bir damla kan, Alparslan'ın yelesinden sende de bir tutam saç olduğunu hatırla ve evladını ona göre hazırla!...

    Bu satırları yazarken masallarımı süslemedim. Senin ruhun gibi sade olmasını istedim. Ötesinde berisinde, eğer varsa, göreceğim özentiler sana beğendirmek, gururunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk'ün yaradılışındadır. Biz, birbirimizi bundan tanırız, değil mi?...

    Bu masallar ile arzı ettim ki senin firuze ruhuna tatlı bir renk, kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah oldu, o cila donuk... Matem günlerinin taksiratı...

    Ahmet Hikmet Müftüoğlu
    Şişli, 20 Mart 1922
  • Hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım;
    sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın...

    Yılmaz Odabaşı