• Murat Menteş bu son kitabıyla adeta ateş ediyor. Zekasının ve çılgın dehasının bu enfes ürününü son satıra kadar zevkle okudum. Kurgu, karakterler ve mekan sıradan romanların meşgalesi... Antika Titanik ise edebi takıntılarınızı unutturduktan sonra efsane üstü bir anlatıyla sürüklüyor insanı. Nasıl başladı, nasıl bitti farkına bile varmadım. Altı çizilecek çok şey var. Bu nedenle altın yaldızlı harflerle abide haline getirilebilir. Okuyanın yaşam felsefesini tepetaklak ediyor. Düşüncenizin zor toparlandığı malum ama çakırkeyf halde düşünerek, gülerek ve heyecanlanarak garip bir tutkuyla sayfalara sarılıyorsunuz. Bir yazından beklenen farklılıkların hepsi mevcut. Bu arada Refik Risk okuduğu iki ağır felsefe kitabının arasında bir Agatha Christie polisiyesi okuyarak sandviç yaparmış. Bende Murat Menteş romanlarıyla nefes alıyorum. Fakat bir şeyi belirtmeliyim. Bu sandviçten aldığım lezzeti en meşhur restoran da bulamam bunu biliyorum. Damak tadını bilenlere öneririm :)
  • Hatip Çay'ın öte yüzü ılıman
    Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
    Karanfil Sokağında gün açmış
    Hikmetinden sual olunmaz değil
    "M ucip sebebin" bilirim
    Ve "kâfi delil" ortada...
  • SİZCE BU ÖYKÜYÜ İŞLEYİP, GELİŞTİRMELİ MİYİM? OKURSANIZ SEVİNİRİM.

    Rûhun bedenine ağır gelirdi sanki. O yüzden böyle yüzünün her kıvrımında yorgun bir keder saklardın. Sanki şu yeryüzünde tüm boşluklar başkalarının şen kalabalığıyla dolmuştu da senin yoksul yalnızlığına hiç yer kalmamıştı. Bizim apartmanın üst katına taşındığında, bir şeylerden kaçmanın telâşı bulaşmıştı gözlerine, görmüştüm. Adını hiç sormadım, sana Sevda dedim. Yüzünde nokta nokta mavi çiller, saçların kızıl, cehennem kızılı derdim ben...Kızıl ve mavi bu kadar yakışır mıydı sahi, ne garip!
    Yorgun argın dönerdin her nereden geliyorsan. Kırık dökük bir umudun vardı, tüm bu çirkinliklerin içinde tutunmaya çalıştığın bir dünyan vardı. Yalnız sana ait bir sıkıntının ceremesiydi çektiğin.

    Yalnızlıklarımız kardeşti, telâşımız, tedirginliğimiz, bir şeylere alışamamanın yarattığı sıkıntılarımız kardeş...Oysa daha adını bile bilmiyordum. Nereden gelip nereye giderdin, sormaya bir türlü cesaret edemedim. Sanki sorsam, bu çirkin rüyadan uyanacakmışım gibi gelirdi. Hiçbir çirkin sıkıntıya bu kadar alışmadım. Sanki sen başka bir mahalleye, başka bir apartmana taşınacaktın. Aklım saçmalıklarla dolardı. Bazı zamanlar kapını çalmak gelirdi içimden. Tabansız bir heyecan gelir dayanılmaz bir sancı gibi saplanırdı sol yanıma. ''Tamam'' derdim ''Gidip konuşacağım.'' Bu ağır ve dayanılmaz isteğin ve öteden beri beni bir türlü terk etmeyen bu korkaklığın savaşı başlardı kafamda ve hep ikincisi kazanırdı. Sayfa kenarları kıvrılmış ve yarım bırakılmış onlarca kitaba gömülür, vakit geçirirdim. İşten arta kalan zamanlarda başka meşgaleler türetirdim, saçma oyalanmalar... Hayatımda ilk kez alkol almıştım, başım çatlamıştı sabah, çakırkeyf bir pişmanlığın ince hüznüne sarılmıştım.

    Bir gece gelmedin, sonra yine gelmedin ve yine, yine, yine...Uzadı gitti bu gelmeyişler, senden ümidi kestim, temelli gitti dedim. Oysa gözlerimiz bir kez bile buluşmamıştı, seni üzmekten korkup hep başımı eğmiştim yanından geçerken. İki yabancı olarak kaldık. Dairelerimizin arasındaki merdivenler bitmek bilmez yollardı sanki ve artık bir anlamı yoktu. Tam unutmaya başlayıp da ''Saçmalama oğlum, bu neyin mâtemi böyle'' diyerek kendimi avutmaya başlamışken, döndün. Yüzün aydınlıktı. O eski hüzün ve telaş akıp gitmişti kıvrımlarından. Bir saydam gülüş gelmiş oturmuştu yüzüne, gamzelerini farkettim ilk kez. Bütün dertlerimi unuttum, yalnızlığımı, tüm saçmalığımı...Annem öleli bir kaç yıl olmuştu. Oturdum ona bir mektup yazdım, saçmalıklarıma bir başka saçmalık ekledim böylece. Sonra tüm gücümü toplayıp sana bir mektup yazmaya karar verdim. Her şeyi yazdım, cümlelerimi özenmeden, seni her an kaybedecekmişcesine bir telaşla döktüm kağıda. Her şeyi anlattım. Seni gizli gizli sevdiğimi, sana Sevda dediğimi, adını bilmediğimi, hiçbir kızılı ve hiçbir maviyi bu kadar sevmediğimi...Sanırım biraz abarttım, akışkan bir romantizme bulaştım ama önemsemedim. Mektup bitti. Katlayıp koydum çekmeceye ve ertesi sabah işe gittim.

    Akşam dönüp alacaktım mektubu çekmeceden, zarfa koyup kapını çalacaktım. Sen açacaktın kapıyı, şaşıracaktın. Ben utanacak, mektubu sana uzatıp bir şey demeden gerisin geri gidecektim. Sonra sen okuyacaktın ve sonra, sonra...

    Akşam erken döndüm. Koşarcasına bir telaşla mektuba doğruldum. İçeri girecekken kapını ilk kez kalabalık gördüm. İnsanlar, daha evvel tıpkı benim gibi hiç kapını çalmamış insanlar birikmişti. Herkesin yüzünde bir felâketin şaşkınlığı ve alışıldık cümleleri...Koştum, kalabalıktan birine sormadan içeri girmeye çalıştığım sırada polis şeritlerine takıldı gözlerim. Kapının kenarında bir tek elini gördüm. Vücudunun geri kalan kısmından, görmediğim bir yerinden akan kanlara bulanmış bembeyaz elini. Biraz doğruldum ve yüzünü gördüm. Mavi çillerin kızıl kana bulanmıştı...Kızıl ve mavi hiç bu kadar dayanılmaz olmamıştı. Mektup çekmecede, kanın ve sıcaklığın koridorda, hayallerim yüreğimde kaldı. Her şey başlamadan bitti ve ben adını bile öğrenemedim. Kızıl saçlı bir sevda yitirdim.

    --Dosto'nun Müridi--
  • İstisnalar hariç yazarlar ve şairler eminim ki bir iki tek atıp ya da çakırkeyf olduktan sonra yazıyorlardı yoksa normal insanların yazamayacaklarını ben şimdi okuyorum burada 😉
  • Her sözüm gülşen-i ma'naya gönül bezminden 
    Gül gibi renkli nerkis gibi mestane gelür

    Her sözüm, gönül meclisinden mana bahçesine gül gibi renkli, nergis gibi çakırkeyf olarak gelir.

    Nefi-17.yy
  • Kimi kitaplar okunmaz adeta içilir.
    Ictim yavaş yavaş her kelimesinin tadını çıkararak.
    Yalnız çarpmıyor da degil hani insanı.
    Hafif çakırkeyf oldum son sayfayı çevirmeden.
    Zor oldu kapağını kapamak.
    Yine de olsun ne büyük zevktir böylesi kitaplarla tanışmak...