Kitap, aslında bir aşk hikayesi gibi başlasa da kısa sürede bir sabır ve dayanıklılık sınavına dönüşüyor. Nazan’ın en büyük talihsizliği, kendi dürüstlüğünün ve aldığı terbiyenin, kötü niyetli insanlar tarafından bir zayıflık olarak görülmesi.
Nazan’ın sessiz ve itaatkar yapısı, maalesef ona bir huzur getirmiyor. Aksine, bu durumu fırsat bilen bir kayınvalide figürü ve karısının bu mesafeli halini "ilgisizlik" sanan bir koca var. Bu üçgen, bir yuvanın sadece dışarıdan gelen etkilerle değil, içerideki güvensizlikle nasıl çatırdayabileceğini gösteriyor.
Hikayede olayların koptuğu o meşhur "yanlış anlama" anı, aslında Mazhar’ın karısını tanımak yerine, başkalarının kurduğu kurgulara inanmayı seçmesiyle ilgili. İnsanın en yakınındakine duyduğu güven bir kez sarsıldığında, en masum çabaların bile nasıl birer suç kanıtı gibi görünebileceğini çok net hissediyoruz.
Hacer Hanım, Nazan’ın o sessiz ve itaatkar yapısını bir nezaket olarak değil, üzerine basılıp geçilecek bir zayıflık olarak görüyor. Evin içinde Nazan’a nefes aldırmıyor; onu sürekli yetersizlikle, beceriksizlikle ve hatta "el kızı" olduğu için hiçbir zaman o eve ait olamayacağıyla suçluyor.
Nazan’ın evinden ve düzeninden koparıldıktan sonra yaşadığı süreç, aslında sadece onun değil, çevresindeki tüm o "kapalı toplumun" bir aynası. Bir kadın korumasız kaldığında; dedikodunun, kötü niyetin ve dışlanmanın ne kadar hızlı bir çığa dönüştüğünü görüyorsun. Nazan, ne yaparsa yapsın o etiketi üzerinden atamamanın ağırlığını yaşıyor.