Başlarda her şey rüya gibi geliyor göze. Adelaide birine öyle bir aşık oluyor, öyle bir değer veriyor ki; karşıdaki adamın (Rory) bu sevgiyi, bu ilgiyi adeta bir sünger gibi emişini izliyoruz. Adam kötü biri mi? Belki tam olarak değil, ama çok tehlikeli bir noktada duruyor: Sevilmeyi seviyor, ilgi görmekten hoşlanıyor ama iş "seni seviyorum" demeye ya da elini taşın altına koymaya gelince ortada yok. Hep alan taraf o, hep çabalayan, "Bunu da yaparsan beni daha çok sever, o benim beyaz atlı prensim" diye kendini paralayan taraf ise Adelaide.
Kitabı okurken içinden sürekli Adelaide’e seslenmek istiyorsun: "Yapma, değerini düşürüyorsun, bak sonu kötü bitecek!" diyorsun. Çünkü ilişkinin nereye evrileceği, o çöküşün geleceği aslında en başından, o küçük sinyallerden çok belli. Ama işte aşkın gözü kör derler ya, Adelaide o sinyalleri görmemek için direnip verdikçe veriyor. Sonunda ise kaçınılmaz bir duygusal tükenmişlik yaşıyor.
Aşkın o pembe başlangıcından simsiyah bitişine kadar olan süreci o kadar gerçekçi anlatmış ki, okurken "Aaa, bu tıpkı bizim şu arkadaşın yaşadığı durum" ya da "Ben de bir ara böyle hissetmiştim" diyorsun. Kendi hayatından ya da çevrenden bir şeyler bulmamak imkansız.
Özetle; Adelaide, günümüz ilişkilerinin o dengesiz yapısını, bir insanın sevilme uğruna kendini nasıl hiçe sayabileceğini çok samimi ve akıcı bir dille anlatıyor. İlişkilerde "nerede durmalıyım?" diye düşünen herkesin kendine bir ders çıkarabileceği, kalbi biraz sızlatan ama çok şey öğreten bir kitap.
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,870 okunma