• Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • https://youtu.be/_1InLLgdHPY

    ...Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı...
    ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?
    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tumak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...
    Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.
    Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...
    Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...
    Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim.
    Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze.
    Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.
    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı?
    Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine.
    Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
    Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama...
    Değil mi yoksa?
    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.
    Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.
    Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.
    Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, 'dar çevre yitiklerin'de önem kazanmaya...
    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim.
    Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...
    Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların.
    Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?
    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur.
    Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum.
    Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...
    Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...
    Sularım toprağa sızıyor bak.
    Yüzümü geceler örtüyor.
    Binlerce taş saklanıyor içimde.
    Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...
    Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı?
    Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?
    Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten?
    Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...
    Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
    Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.
    Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden.
    Yanılıyor muyum? Olsun.
    Yanıldığımı biliyorum ya...
    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler.
    Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin.
    Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana.
    Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de.
    Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...
    Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.
    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...
    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de.
    En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
    Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...
    O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...
    Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye?
    Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize.
    Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.
    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...
    Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için.
    Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su.
    Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...
    Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...
    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni.
    Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle.
    Yıldım ömrümün kalıplarından.
    Beni duy ve anla.
    Yağmur dindi Ömür hanım.
    Gökyüzü masmavi gülümsedi yine.
    Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle.
    Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından.
    Ne aldanış!
    Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?
    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla.
    Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan.
    Delilik mi dedin?
    Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu.
    Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi?
    Kim ne diyebilir ki?
    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...
    Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek.
    Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile...
    Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.
    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde.
    Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum.
    Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını.
    İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.
    Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya; ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti, savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuştuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye: -“Bu sizinmiş” denip, sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile “ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler “benimde şuyum eksik” demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım, savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı Çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı Çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala “vatan” der başka bir şey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan Yılbaşı Çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen; dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. “Ah... Ah… Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin”. “Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu”.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener, fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela, sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış, Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim: -“Amca” dedi. “Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?”
    Babam: -“Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.”
    -“Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?”
    -“Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.”
    -“Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.”
    Biz çocuklar hep beraber başladık: -“Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım”.
    -“Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...”
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve ailece, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine: - “Mama, hindiyi nerden bulacağız?” dedi.
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine “Mama” diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -“Ne hindisi oğlum? Hindi olmazsa olmaz mı?”
    -“Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.”
    -“Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?”
    -“Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.”
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -“Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?”
    -“Hayır olmazmış. Rusuhi, Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.”
    -“Bu yılbaşı dediğiniz de ne?”
    -“Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?”
    -“Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.”
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı. Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti:
    -“Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün” dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk da hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Bizde ise gurur son haddindeydi. Öyle ya, ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -“Bunun adı neydi Rusuhi?”
    -“Tombala yengem, tombala.”
    -“Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?”
    -“Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.”
    -“Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.”
    -“Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.”
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -“Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?”
    -“Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.”
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle: -“Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...”
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -“Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?”
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -“Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.”
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri Yılbaşı Çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek: -“Muallim bey, muallim bey! Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.”
    -“Ne diyorsun sen Yılbaşı Çavuşu? O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?”
    -“Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.” “Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin.” “Keşke sizi gâvurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.”
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı Çavuşu, bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı: -“Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.”
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -“Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?”
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.”
    -“Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?” “Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirseydi.”
    -“Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.”
    -“Gâvur diploma verir mi insana. Gâvur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.”
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi: -“Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Bir de onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -“Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kâğıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.”
    Rusuhi ağabeyim; -“Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?” dediğinde Yılbaşı Çavuşu;
    -“Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken, ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken, beni görenler kaçıyor. Sen gâvurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gâvurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın-kız, bebe demeden katlediyorlar” dedi.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. İlk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -“Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?”
    -“Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim. Gece gündüz ‘gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım’ dedim. Muharebe ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım. Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: -“Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir” dedi.
    -“İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı: -“Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.”
    -“Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.”
    -“Benden, kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.” “Geri döndüm: -“Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız” dedim.”
    -“Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.”
    -“Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.”
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman Yılbaşı Çavuşu...
    Affet ne olur...
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!