Okur
T. S. ELIOT - ÇORAK ÜLKE
T.S.Elliot için zorlanmadık tabii ki. Şimdilik Suphi Aytemur çevirsini ekledik. Daha güzel bir çeviri bulunca değiştirebiliriz ama. İyi okumalar. `nam sibyllam quidem cumis ego ipse oculis meis vidi in ampulla pendere, et cum illi pueri dicerent: sibulla ti thelis; respondebat illa: apothanein tehelo.' (1) ezra pound için il miglior fabbro (2) i. ölülerin gömülüşü nisan en zalim aydır, gövertir leylakları ölü toprakta, yoğurur anılarla istekleri, uyarır uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla. kış, sıcacık tuttu bizi, örter toprağı unutkan karla, sürdürür kısır bir hayatı kuru köklerle.i yaz şaşırttı bizi, starnbersee'ye gelince deli bir sağnakla; sığındık sıra kolonlara, derken yeniden güneş, uzandık hofgarten'a, birer kahve içip konuştuk bir saat kadar. bin gar keine russin, stamm' aus litauen, echt deutsch. (3) ve çocukluğumuzda, arşidüklerde kalırken, yeğenimgillerde, kızakla gezdirirdi beni, ve ben korkardım. ama o, marie, derdi, sıkı tutun marie! ve yamaçtan kayardık. dağlardaysan, orada özgür bulursun kendini. çoğu geceler okurum, kışın da güneye giderim. hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer buradaki taş yığınını? ey insanoğlu bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur ve ona ne ölü ağaç gölge, ne cırcırböceği erinç, ne de kuru taş su sesi verir. yalnız burası gölge, altı bu kızıl kayanın, (sığın gölgesine bu kızıl kayanın), ve ben öyle bir şey göstereceğim ki sana, ne seni durmadan izleyen sabahki gölgendir, ne kalkıp seni karşılayan akşamki gölgendir, sana korkuyu göstereceğim bir avuç tozda. frisch weth der wind der heimat zu mein irisch kind, wo weilest du? (4) "bana sümbülleri ilk verişin bir yıl önceydi, sonra sümbül kız koydular adımı." - ama döndüğümüzde, gün sonu, sümbül bahçesinden, kolların dolu, saçların ıslak, bir türlü konuşamadım, gözlerim de seçmedi, sanki ne diriydim, ne ölü, ne de bir şey biliyorum, sırf bakıyordum ışığın gözüne, sessizlik. oed' und leer das meer. (5) madam sosostris, şu ünlü falcı, iyice üşütmüştü kendini ama en akıllı kadın diye bilinir avrupa'da elinde bir deste hayın kağıtla. işte, dedi, senin kağıdın, boğulmuş finikeli gemici, (şu inciler onun gözleriydi bir zamanlar, bak!) işte belladonna, kayalıkların ecesi, durumların ecesi. işte üç değnekli adam, işte çarkıfelek, ve işte tek gözlü tüccar, bu kağıda gelince, bu boş kağıt, tüccarın sırtındaki şeydir, onu da görmem yasaktır. peki nerede asılmış adam! suda ölümden sakın. kalabalıklar görüyorum halka olmuş yürüyor. falınız tamam. sayın mrs. equitone'u görürseniz, deyin ki yıldız falını kendim getiririm: öyle zamandayız ki su uyur düşman uyumaz. düşçül kent, kirli sisi altında bir kış sabahının, bir kalabalık aktı londra köprüsünden, sürüyle, ummazdım, ölüm çökertsin insanları sürüyle. duyulan, kesik ve seyrek, iç çekişlerdi, ve gözleri kendi adımlarındaydı her adamın. aşıp tepeyi aktılar king william caddesinden saint mary woolnoth kilisesine, kulede çan ölü bir sesle tınlarken son vuruşunda dokuzun. bir tanış görüp durdurdum haykırarak, "stetson! "sen ha! gemilerdeki yoldaşım benim, mylae'de! "şu ceset, bıldır diktiydin ya bahçene, "filiz verdi mi? bu yıl durur mu çiçeğe? "yoksa o beklenmedik don bozdu mu tarhını? "öyleyse uzak tut köpeği, insanların dostudur, "yoksa tırnaklarıyla kazıp çıkarır gene! "sen! hypocrite lecteur! - mon semblable, - mon frère!" (6) ii. bir satranç partisi kadının koltuğu, yaldızlı bir taht gibi, çil çil yansıdı mermerde ve ayna - destekleri salkımlı asmalarla bezenmiş birisinden bir altın küpidon baka kalmış, (biri de gizlemiş gözlerini kanadıyla) - çiftleyip alevlerini yedi kollu şamdanın yansıttı ışığı masanın üzerine, tam da yükselirken mücevherlerinin parıltısı öbek öbek atlas döşeli kutulardan; fildişi ve renkli camdan şişeciklere, tapasız, sinmiş acayip, sentetik parfümleri, macun, toz ya da sıvı - bunalttı, şaşırttı ve boğdu duyuları kokularla; tedirgin olup pencereden gelen esinle, kokular yükseldi besleyerek upuzun alevlerini şamdanın ve savurdu dumanları bölmeli tavana, tedirgin edip desenlerini oymalı tavanın. geniş kızılağaç kaplama, renkli taşlarla çevrili, bakır kakmalı, bir yeşil, bir turuncu yanıyor ve bu içli ışıltıda oyma bir yunus yüzüyordu. antik şömine üstündeki tabloda anlatılan, sanki bir pencereydi ormana açılan, değişimiydi philomel'in, o barbar kralın onca zorladığı; ama bülbül kesilmiş orda, sarmıştı tüm çölü kirletilemez bir sesle, ve hala ağlıyordu ve dünya hala o yolda, "cik cik!" kös dinlemiş kulaklara. ve zamanın öbür solgun artıkları da anlatılmıştı duvarlarda; ısrarla bakan biçimler dört yönden sarkmış, eğilip susturuyordu odayı. sürüklendi merdivende adımlar. ocağın ışığında, fırçanın altında, saçları alevli oklar gibi dağılmış işıl ışıl konuşurken, artık zalimce susacaktı. "sinirlerim bozuk bu gece. çok bozuk. gitme kal. "bir şeyler anlat. neden konuşmazsın hiç. konuş. "ne düşünüyorsun? ne düşüncesi bu? ne? "ne düşünürsün böyle bilmem ki hiç. düşün bakalım." sanırım biz dönekler geçidindeyiz, ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini. "nedir bu gürültü?" eşikten esen yel. "peki ya bu gürültü? zoru nedir bu yelin?" hiçbişey gene hiçbişey. "bilmez "misin hiçbişey? görmez misin hiçbişey? hatırlamaz mısın "hiçbişey?" hatırlarım şu incilerdi adamın gözleri bir zamanlar. "diri misin, değil misin? hiçbişey yok mu kafanda?" ama o o o o şu şekispiyerimsi cümbüş- hem ne incelik ne yetkinlik "ne yaparım şimdi ben? ne yaparım ben? "öyleyse hemen fırlayıp sürterim sokaklarda, "saç baş darmadağın. peki ne yaparız yarın? "ve her günü tanrının?" sıcak su saat onda. yağmur varsa, kapalı bir araba saat dörtte. sonra bir el satranç oynayacağız, kapaksız gözlerimiz kısılmış, kulağımız kapıda. kocası terhis edildiğinde lil'e dedim ki - esirgemedim sözümü, hem yüzüne söyledim, vakit tamam, beyler, kapatiyoruz bak albert dönüyor, çekidüzen ver kendine biraz. bilmek ister n'aptın sana verdiği parayı, dişlerini yaptırman için. verdi, hem de yanımda. gel çektir tümünü, lil, güzel bir takım yaptır, inan ki, demişti, yüzüne bakasım gelmiyor. al benden de o kadar, dedim, albert'ciği düşün bir, dört yıldır askerdeydi, gününü gün etmek ister, bunu sende bulamazsa, başkaları var, dedim. ya, öyle mi dedi. olabilir a, dedim. o zaman bir kapı bulurum, dedi, ama açık konuşsana. vakit tamam, beyler, kapatiyoruz o işten hoşlanmasan da dayanmalısın, dedim. yok, yapamam, dersen, başkaları seçip kapar. albert çekip giderse, bilir miydim? deme sakın. utanmalısın, dedim, böyle yaşlı görünmekten. (oysa ancak otuz birinde.) elimden ne gelir, dedi, suratını asarak, hep aldığım o haplar, düşürmek için, dedi. (beş tane vardı, minik george'da az kalsın ölüyordu.) ezzacı her şey düzelir, dedi, ama nerde eski halim. sen eni konu aptalmışsın, dedim, ya albert rahat bırakmazsa, sil baştan, dedim. çocuk istemiyordun da niye evlendin? vakit tamam, beyler, kapatiyoruz neyse, albert geldi o pazar, sofrada sıcak domuz budu, yemeğe bırakmadılar beni, tatmalıymışım sıcacık - vakit tamam, beyler, kapatiyoruz vakit tamam, beyler, kapatiyoruz iğgeceler bill. iğgeceler lou. iğgeceler may. iğgeceler. haydi eyvallah. iğgeceler. iğgeceler. iyi geceler leydiler, iyi geceler sevimli leydiler, iyi geceler, iyi geceler. iii. ateş töreni irmağın tentesi çökmüş: damar parmaklarıyla son yapraklar kavrayıp gömülür ıslak setlere. yel arşınlar kavruk ülkeyi duyulmadan. su perileri gitmiş. nazlı thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm. üstünde ne boş şişeler, sandviç kağıtları, ne ipek mendiller, karton kutular, izmaritler, ne de başka izi yaz gecelerinin. su perileri gitmiş. ve dostları, kent kodamanlarının aylak mirasçıları, gitmişler, adres filan bırakmadan. leman gölünün kıyısında oturdum da ağladım. nazlı thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm, nazlı thames, usulca ak, sessiz ve kısadır sözüm. ama ansızın soğuk bir yel ve duyarım ardımda kemik takırtıları ve kikirdemeler, kulaktan kulağa. bir sıçan otların arasından usulca süzüldü yapış yapış karnını toprağa sürterek, avlanırken ben durgun sularında kanalın havagazı fabrikasının ardında, bir kış akşamı, aklımda kral kardeşimin uğradığı deniz kazası ve kral babamın ölümü, ondan önce. aşağıda ıslak toprakta çıplanmış ak gövdeler ve basık ve kuru tavanarasındaki kemikleri yıllardır takırdatan ayaklarıydı sıçanların. ama ben ardımdan, zaman zaman, duyarım korno-motor seslerini ki getirirler nasılsa sweeney'i mrs. porter'a baharda. ooo! dolunay doğup üstüne parlasın mrs. porter'la kızının onlar sodalı suda yıkar ayakların' et o ces voix d'enfants, chantant dans la coupole! (7) cik cik cik cık cık cık cık cık cık onca zorlanmış tereu (8) düşçül kent boz sisi altında bir kış öğlesinin mr. eugenides, izmirli tüccar, tıraşsız, bir cebi kuşüzümü dolu, cif londra: belgeler para ödenince, kaba bir fransızcayla, ne dersin, dedi, canon street otelinde öğle yemeğine, sonra hafta sonu tatiline metropole'de. erguvanımsı saatte ki bakışlar ve sırt doğrulur masadan ve insan makinesi bekler avara çalışan, bekleyen bir taksi gibi, ben tiresias, iki hayat arası bocalayan, kör, pörsük dişi memeli yaşlı adam, nasıl sezmem, erguvanımsı saatte, akşam saatinde ki çırpınır yuvaya doğru, gemicileri yuvaya getirir denizden, daktilo kız çay zamanı yuvada, sabah sofrasını tpolar, sobasını yakar, düzenler hazır yiyecekleri masada. pencerenin dışına korkusuzca astığı iç çamaşırları güneşin son ışınlarıyla yanar, ve yığılmış üstüne divanın (geceleri yatağı) çoraplar, terlikler, kombinezonlar, korseler. ben tiresias, pörsük hayvan memeli kocamışa yeter yeter de artardı bu sahne, gerisine gelince - yolu gözlenen konuğu bekledim ben de. adam, iğrenç suratlı bir gençtir, gelir, sıradan bir emlakçı katibi, küstah bakışlı, aşağı kesimden biri ki kurumlu hali sırıtır bir bradford milyonerinin ipek şapkası gibi. umduğu gibi, zaman en uygun zamandır, yemek bitmiş, kadın oyalamaya çalışır, istemese bile engel de olmaz kadın. ateşlenmiş ve kararlı, adam hemen saldırır; hiçbir engele rastlamaz yoklayan eller; karşılık mı bekler adamdaki kör gurur, kayıtsızlığı da hoş karşılar. (ve ben, tiresias, önceden acısını çekmiş aynı yatak-divanda oynanan oyunların, ben ki thebai surlarına sırtımı dayamış, yürümüşüm safında en aşağılık ölülerin.) adam son bir öpücüğe daha kıyar, el yordamıyla iner ışıksız merdiveni. kadın döner, bir an pencerede görünür, sanki habersizdir aşığının gittiğinden, kafasından puslu bir düşünce geçer: "neyse bu da bitti, iyi ki bitti hem." bir gün gelir düşer de yosma kadın yalnızken gene dolanırsa odasında, eli saçlarına gider kendiliğinden ve bir plak koyar gramafona. "sulardaydım, bu ezgi çalındı kulağıma" ve strand boyunca, queen victoria caddesine dek. kent, ey kent! arasıra duyarım lower thames caddesinde bir meyhaneden bir mandolinin hoşa giden dertlenişini ve öğle yemeğindeki gürültüsüyle sohbetini balıkçıların ki orda yaşar duvarlarında magnus martyr kilisesinin, büyülü görkemi iyon beyazıyla altın renginin. irmağın terlediği yağ ve katran, mavnalar sürüklenir alçalan sularda, al yelkenler dopdolu yelle, yelpirder koca serende. mavnalar yıkar sürüklenen paraketeleri varırlar aşağı greenwich'e köpekler adasından ileri. weialala leia wallala leialala elizabeth'le leicester çekilen kürekler, teknenin kıçı yaldızlı deniz kabuğu al ve altın, sert soluğanlar yıkadı kıyıları, güneybatı yeli çan seslerini ak kulelerin weialala leia wallala leialala "tramvaylar tozlu ağaçlar. highbury'denim. richmond'la kew idi beni mahveden. bir kanodaydı, dapdar, richmond'un yanında kaldırdım dizlerimi." "moorgate'in gediklisiyim ve gönlüm kırık dökük. her şey olup bitince ağladı adam ve sözerdi 'yeni bir yarın'. ses etmedim. nemeydi benim gücenme." "margate kumsalındayım. bağlayamam ki hiçbir şeyi hiçbir şeyle. ucu kırık turnakları kirli ellerin. benim halkım gönülsüz halk, ummaz ki hiçbir şey." la la sonra vardım kartaca'ya yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor ey tanrım sen kurtar beni ey tanrım sen kurtar yanıyor iv. suda ölüm fenikeli phlebas, öleli iki hafta olmadan unuttu martı çığlıklarını, soluğanları ve kâr ile zararı. bir akıntı, deniz altında, sıyırdı kemiklerini fısıltılarla. yüksele alçala yeniden yaşadı evrelerini yaşlılığıyla gençliğinin kapılırken burgaçlara. yahudi ol, olma sen, ey çarkı çevirirken yelden yöne bakan! düşün phlebas'ı, o da yakışıklı ve boyluydu eskiden. v. gök gürültüsünün dedikleri vurunca meşale kızıllığı terli yüzlere inince dondurucu sessizlik bahçelere başlayınca can çekişme taşlık ülkede bağıranlar ve ağlayanlar mapusane ve saraylar ve yankıması gök gürlemesinin, bharda, uzak dağlarda o adam ki yaşıyordu, şimdi ölüdür bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz sabrımız tükenmiş burada su yok yalnız kaya var kaya ve susuzluk ve kumlu yol yol döne döne tırmanıyor dağlara dağlar ki sırf kaya, su yüzü görmemiş su olsaydı durup içerdik birer birer kayalar arasında kim durur, kim düşünür ter kupkuru, ayaklarsa kuma gömülü hiç olmazsa su olsaydı arasında kayaların ki ölü dağın çürük dişli ağzıdır, tüküremez kişi burda dikilemez, oturamaz, yatamaz üstelik sessizlik de yok bu dağlarda ama kuru kısır gök gürlemesi var, yağmursuz, üstelik çile yerleri de yok bu dağlarda ama asık mor suratlar sırıtır ve hırlar çatlak duvarlı evlerin kapılarından su olsaydı kaya olmasaydı kaya olsaydı ama su da olsaydı ve su bir pınar bir gölcük kayalar arasında hiç olmazsa su sesi olsaydı değil ağustosböceği ve türküyen kuru otlar ama bir su sesi kayalardan şakırken yalnızgezer ardıç kuşu orada çamlarda şıp şıp şip şıp şıp şıp ama ne gezer su kimdi o üçüncü, hep yanında yürüyen? sayınca bir sen varsın, bir de ben ama ne zaman uzayıp giden ak yola baksam birisi daha var daima yanında yürüyen akıyor sanki boz harmanisiyle, kukuletalı, bilemem artık erkek mi, kadın mı - ama kimdir öbür yanında yürüyen? yücelerden gelen şu ses de nedir anaların yaktığı ağıdın mırıltısı, nedir şu kukuletalı insan yığını, kaynaşır sonsuz ovalarda, tökezler çatlak toprakta, ki kuşatılmış dümdüz bir ufukla yalnız, hangi kenttir şu dağların üstündeki çatırdı ve sessizlik ve patlamalar erguvan gökte yıkılan kuleler kudüs atina iskenderiye viyana londra düşçül bir kadın uzun kara saçlarını gerdi eliyle ve zırıldattı tellerinde bir ezgiyi ve bebek yüzlü yarasalar erguvan ışık içre islık çaldılar ve kanatlarını çırptılar ve kara bir duvardan aşağı sarktılar başaşağı ve havada tepetaklaktı kuleler çalarak hatırlatan çanları ki saatleri vurur ve boş sarnıçlarla kör kuyulardan yükselen türküler. dağlar arasındaki bu kokmuş çukurda solgun ayışığında, otlar türkü yakıyor çökmüş mezarlar üzre, kilise avlusunda bomboş bir kilise, yelin cirit attığı, cam çerçeve yok, kapı gıcırdar durur, kuru kemikler incitmez ki kimseyi. sırf bir horoz kurulmuş çatı direğine ku ku riku ku ku riku bir şimşeğin yalazında. sonra çileyen bir bora yağmur getiren. ganj cılızlaşmıştı ve bitkin yapraklar yağmur bekliyordu, kara kara bulutlar yığılırken çok uzaklarda, himalayalarda. cengel sinmiş, kamburlaşmıştı sessizce. derken konuştu gök gürültüsü da datta: verdiğimiz nedir? dostum, tutkuyla titremekte yüreğim, bir anlık kapılışın korkunç ataklığı, ki bir sakınganlık çağı da onaramaz bunu, bununla ama sırf bu tutkuyla varolduk ve bu, ne ölüm ilanlarımızda izlenebilir ne iyiliksever örümceğin sardığı anılarda ne de mühür altında, sıska dava vekili kırar bomboş odalarımızda da dayadhvam: duydum anahtarlar bir kez döner kapıda, ve yalnız bir kez döner düşünürüz anahtarı, herkes kendi zindanında düşünmekte anahtarı, bir zindanı onar herkes ancak akşam saatinde, göksel söylentiler bir an için umutsuz bir coriolanus yaratır da damyata: tekne yanıtladı neşeyle, yelken ve kürekte usta ellere deniz durgundu, yüreğin yanıtlayacaktı neşeyle, çağrılsaydı bir, usulca atarak altında yoklayan ellerin oturmuş kıyıda avlanıyordum, ardımda çorak düzlükler, topraklarımı işleyebilecek miyim hiç olmazsa? londra köprüsü yıkılıyor yıkılıyor yıkılıyor pi s'ascose nel foco che gli affina (9) quando fiam uti chelidon - ey kırlangıç kırlangıç (10) le prince d'aquitaine à la tour abolie (11) bu parçalarla yıkıntılarımı payandaladım ya, siza uyarım öyleyse. hieronymo delirdi gene. datta. dayadhvam. damyata. (12) shantih shantih shantih (13) t.s. eliot, çeviren: "eliot" suphi aytimur, "t.s. eliot / çorak ülke, dört kuartet ve başka şiirler", adam yayınları. (1) sibyl'i cumae'de kendi gözlerimle gördüm cam bir kavanoz içinde yaşıyordu, oğlanlar sorunca, "sibyl ne oldu?" yanıtı hep şuydu, "ölümü özlüyorum." petronius'dan satiricon, bölüm 48 (çevirenin notu: sibyl'e (kahin kadın) sonsuz hayat verilmiştir ama sonsuz gençlik değil. yüzyıllar boyu kocadıkça gövdesi küçüle küçüle bir çekirge kadar kalır. daha da büzülecek ama ölemiyecektir. yani hem zamanın, hem de doğum-ölüm-yeniden doğum halkasının dışına itilmiştir.) (2) daha iyi usta (3) hayır rus değilim, litvanyalıyım, alman kökenli. (4) dağlarından yurdunun yel eser serin serin irlandalım, çocuğum gurbet elde neylersin? r. wagner (tristan ile isolde) (5) boş ve ıssız gene deniz. r. wagner (tristan ile isolde) (6) sen! dönek okur! - benzerim, kerdeşim benim! c. baudelaire (7) ve ey çocuk sesleri, kubbelerde çınlayan! verlaine (8) tereu: bülbül sesine öykünmede kullanılır. tereus: philomel'i kirleten kral. (9) sonra kendilerini arıtan alevlere daldı. dante, araf (10) ne zaman kırlangıç gibi olacağım. pervigilium veneris (11) aquitane prensi yıkık kulede gerard de nerval (12) ver. duyuları paylaş. denetle. upanishad'dan (13) barış. barış. barış.
ONUR
bir alıntı ekledi.
_İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. _Kim kendini bilge sanıyorsa, bilge olmak için akılsız olsun! Çünkü bu dünyanın bilgeliği Tanrı’nın gözünde akılsızlıktır. _Düşmanın acıkmışsa doyur, su ver. Bunu yapmakla onu utanca boğarsın. Kötülüğü iyilikle yen. _Herkes kendi yararını değil, başkalarının yararını gözetsin. _Süsünüz örgülü saçlar, altın takılar, güzel giysiler gibi dışla ilgili olmasın. Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle süsünüz olsun. Şefkatli, alçakgönüllü olun. _İsa havarilerine, öleceğini ve 3 gün sonra dirileceğini söyledi. Onlar inanmadı. Bir bulut yaklaştı ve tanrı: Oğlumu dinleyin dedi. _İsa, 2 körü iyieştirdi. Sonra isaya içine cin girmiş birisini getirdiler. İsa cini kovunca adam göbek attı. _Hiç yemin etmeyin. Evet’iniz evet, ‘hayır’ınız hayır olsun. _Annesini ya da babasını beni sevdiğinden çok seven bana layık değildir. _Bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur. Eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme atılmasından iyidir. Boşanmış bir kadınla evlenen de zina etmiş olur. _Göklerdeki Babamın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim, kız kardeşim ve annem odur. _Annesine ya da babasına söven kesinlikle öldürülecektir. _İsa rahiplere dedi ki: Yahya doğru yol için geldi, inanmadınız ama fahişeler inandı. Siz fahişelerden de geridesiniz. _Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin. _Ben İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı’yım _İsa, Yahya tarafından Şeria Irmağı’nda vaftiz edildi. Sudan çıkarken gök yarıldı ve sen benim oğlumsun diye ses duyuldu. _İsa, insanları tohumlara benzetiyor, tutan, kuruyan, kök salan…. _Zenginleri tanrı sevmez. Malını mülkünü sat fakirlere bağışla. _Dul bir kadının oğlunun cenazesi geçerken, haydi kalk dedi ve çocuk dirildi. İsanın namı yayıldı _Başkasına öğretirken, kendine de öğretmez misin? Çalmamayı öğütlerken, çalar mısın? “Zina etmeyin” derken, zina eder misin? _Çalışana verilen ücret lütuf değil, hak sayılır. Sıkıntı dayanma gücünü, dayanma gücü Tanrı’nın beğenisini, Tanrı’nın beğenisi de umudu yaratır. isa bizim için öldü ve biz aklandık, tanrının gazabından kurtulduk. _Boş gezenleri uyarın, yüreksizleri cesaretlendirin, güçsüzlere destek olun, herkese karşı sabırlı olun. Sakın kimse kötülüğe kötülükle karşılık vermesin. Birbiriniz ve bütün insanlar için her zaman iyiliği amaç edinin. Yaşlı adama çıkışma, babanmış gibi yol göster. Genç erkeklere kardeşinmiş gibi, yaşlı kadınlara annenmiş gibi, genç kadınlara tam bir yürek temizliğiyle kız kardeşinmiş gibi yol göster. _Artık yalnız su içmekten vazgeç; miden ve rahatsızlıkların için biraz da şarap iç. _İsa, musadan yücedir. Tanrının insan şeklindeki halidir. _Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinmem yok diyorsun; ama zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun. _Bilmediğim dille dua edersem ruhum dua eder ama zihnimin buna katkısı olmaz. Öyleyse ne yapmalıyım? Ruhumla da zihnimle de dua edeceğim.Tanrı’yı yalnız ruhunla översen, yeni katılanlar senin ne söylediğini bilmediğinden, ettiğin şükran duasına nasıl “Amin!” desin? Bilinmeyen diller imanlılar için değil, imansızlar için bir belirtidir. Borazan belirgin bir ses çıkarmasa, kim savaşa hazırlanır? 9 Bunun gibi, siz de anlaşılır bir dil konuşmazsanız, söyledikleriniz nasıl anlaşılır? Havaya konuşmuş olursunuz. İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz _Sizler akıllı olduğunuz için akılsızlara seve seve katlanıyorsunuz! Aslında sizi köle edenlere, sömürenlere, sizden yararlananlara, büyüklük taslayanlara ya da sizi tokatlayanlara katlanıyorsunuz. Utanarak kabul ediyorum ki, biz bunu yapacak güçte değildik! _Aziz Yuhanna diyor ki: Bir canavar çıktı ve herkesi heykel yapmaya davet etti. Heykeli canlandırıp kendine inanmayanları öldürtecekti. Canavar herkesin başına 666 sayısını damgaladı. Kendi simgesi. Gökteki melek dedi ki, bir insan canavara taparsa tanrı ona şiddetli bir azap edecek yakıcı bir içki içirecektir. İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı. _Rab. Eğer o ilk antlaşma kusursuz olsaydı, ikincisine gerek duyulmazdı. Oysa halkını kusurlu bulan Tanrı şöyle diyor: ‘İsrail halkıyla yeni bir antlaşma yapacağım günler geliyor. Onlar ilk antlaşmama bağlı kalmadılar. Ben de onlardan yüz çevirdim. Tanrı, “Yeni bir antlaşma” demekle ilkini eskimiş saymıştır. _Matta_ _İsa Mesih’in annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. Nişanlısı Yusuf, onu herkesin önünde utandırmak istemediği için sessizce ayrılmak niyetindeydi ama Rabbin bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: “Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruhtandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Halkını günahlarından O kurtaracak.” _Bazı yıldızbilimciler: “Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” Rabbin bir meleği Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk!” dedi, “Çocukla annesini al, Mısır’a kaç. Ben sana haber verinceye dek orada kal. Çünkü Hirodes öldürmek için çocuğu aratacak.” _İsayı, Yahya vaftiz etti. İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. Göklerden gelen bir ses, “Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” dedi. _İsa, İblis tarafından denenmek üzere çöle götürüldü. 40 gün 40 gece oruç tuttuktan sonra acıktı. O zaman Ayartıcı yaklaşıp, “Tanrı’nın Oğluysan, söyle şu taşlar ekmek olsun” dedi. İsa ona şu karşılığı verdi: “İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşar’ diye yazılmıştır.” Sonra İblis O’nu kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp, “Tanrı’nın Oğluysan, kendini aşağı at” dedi, “İsa İblis’e ‘Tanrın Rab’bi denemeyeceksin’ diye de yazılmıştır. İblis bu kez İsa’yı çok yüksek bir dağa çıkardı. O’na dünya ülkelerini göstererek, bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim” dedi. İsa: “Çekil git, Şeytan! ‘Tanrın Rab’be tapacak, yalnız O’na kulluk edeceksin’ diye yazılmıştır.” Bunun üzerine İblis İsa’yı bırakıp gitti. Melekler gelip İsa’ya hizmet ettiler. _İsa, halk arasında rastlanan her hastalığı, felci, cin çarpmasını iyileştiriyordu. _Kurallar (Tevratı güncelleştirme) _Göze göz, dişe diş’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. Size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün. Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin.” _Komşunu seveceksin ama düşmanından nefret edeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin. O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur. Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu? Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu? _Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. _Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler. _Adam karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. onlar artık iki değil, tek bedendir. O halde Tanrı’nın birleştirdiğini, insan ayırmasın. _İsa, öğrencisine: Karşı köye gidin, orada bağlı bir eşek ve sıpa bulacaksınız. Onları bana getirin. Bir şey diyen olursa, ‘Rab’bin bunlara ihtiyacı var, hemen geri gönderecek’ dersiniz.” Siyon kızına deyin ki, ‘İşte, alçakgönüllü Kralın, Eşeğe, evet sıpaya binmiş Sana geliyor. _Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. _Dar kapıdan girin _Sahte peygamberlerden sakının! Onlar size kuzu postuna bürünerek yaklaşırlar, ama özde yırtıcı kurtlardır. Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. _Gölde fırtına koptu. İsa kalkıp rüzgarı ve gölü azarladı. Ortalık sütliman oldu. _Kızı ölen birine yardım için gitti. Çekilin!” dedi. “Kız ölmedi, uyuyor.” Onlar ise kendisiyle alay ettiler. Kalabalık dışarı çıkarılınca İsa içeri girip kızın elini tuttu, kız ayağa kalktı. _12 havari öğrenciye hastalıkları iyileştirmeyi öğretti ve İşte, sizi koyunlar gibi kurtların arasına gönderiyorum. Yılan gibi zeki, güvercin gibi saf olun. Kardeş kardeşi, baba çocuğunu ölüme teslim edecek. Çocuklar anne babaya başkaldırıp onları öldürtecek. Benim adımdan ötürü herkes sizden nefret edecek. Ama sonuna kadar dayanan kurtulacaktır. _Kendi içinde bölünen ülke yıkılır. Eğer Şeytan Şeytan’ı kovarsa, kendi içinde bölünmüş demektir. _İnsanların işlediği her günah bağışlanır ama Ruh’a edilen küfür bağışlanmayacaktır. _İyi insan içindeki iyilik hazinedir. _Birkaç ekmek ve balığı bölerek 5 bin kişiyi doyurdu _Sabaha karşı İsa, gölün üstünde yürüyerek onlara yaklaştı. Öğrenciler, O’nun gölün üstünde yürüdüğünü görünce dehşete kapıldılar. “Bu bir hayalet!” diyerek korkuyla bağrıştılar. _Pis ellerle yenilen insanı kirletmez. insanı kirleten ağzıdan çıkan şeylerdeir, zina küfür hırsızlık. _Bebekler isaya övgüler düzüyordu _Celile’de bir araya geldiklerinde İsa onlara, “İnsanoğlu, insanların eline teslim edilecek ve öldürülecek, ama üçüncü gün dirilecek” dedi. Öğrenciler buna çok kederlendiler. _Pontius Pilatus MS 26-36 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinin valisi _İsanın yargılanışı_ _Petrus izledi. İsa’ya ihanet eden Yahuda, “Kimi öpersem, İsa O’dur, O’nu tutuklayın” diye onlarla sözleşmişti. Dosdoğru İsa’ya gidip, “Selam, Rabbî!” diyerek O’nu öptü. Tutukladılar. Sonra istersem 12 tümenden yardımcı melek gönderir babam dedi. Öğrencileri kaçtı. Kahinler onu öldürmek için yalancı şahit aradılar. Sonunda ortaya çıkan iki kişi şöyle dedi: “Bu adam, ‘Ben Tanrı’nın Tapınağı’nı yıkıp üç günde yeniden kurabilirim’ dedi. Tanrı’nın Oğlu Mesih sen misin?” Nasıl diyorsanız öyledir. İsa’nın yüzüne tükürüp O’nu yumrukladılar. Bazıları da O’nu tokatlayıp, “Ey Mesih, peygamberliğini göster bakalım, sana vuran kim?” dediler. Vali, isayı önce kamçılattı, sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti. askerler isayla dalga geçti. Selam Yahudi kral diye kafasına kamışla vurup gerdiler. “Hani sen tapınağı yıkıp üç günde yeniden kuracaktın? Haydi, kurtar kendini! Tanrı’nın Oğlu’ysan çarmıhtan in!” diyorlardı. Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı. İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti. O anda tapınaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi. Bunlar mezarlarından çıkıp İsa’nın dirilişinden sonra kutsal kente girdiler ve birçok kimseye göründüler. _Ferisiler Pilatusa, “Efendimiz” dediler, “O ‘Ben öldükten üç gün sonra dirileceğim’ dediğini hatırlıyoruz. Onun için buyruk ver de üçüncü güne dek mezarı güvenlik altına alsınlar. Yoksa öğrencileri gelir, cesedini çalar ve halka, ‘Ölümden dirildi’ derler. Son aldatmaca ilkinden beter olur.” Mezarı güvenlik altına aldılar. .Ansızın büyük bir deprem oldu. Rab’bin bir meleği gökten indi ve mezara gidip taşı bir yana yuvarlayarak üzerine oturdu. Görünüşü şimşek gibi, giysileri ise kar gibi bembeyazdı. Nöbetçiler korkudan titremeye başladılar, sonra ölü gibi yere yıkıldılar. Melek kadınlara şöyle seslendi: “Korkmayın! Çarmıha gerilen İsa’yı aradığınızı biliyorum. O burada yok; söylemiş olduğu gibi dirildi. Kadınlar korku ve büyük sevinç içinde hemen mezardan uzaklaştılar; koşarak İsa’nın öğrencilerine haber vermeye gittiler. İsa ansızın karşılarına çıktı, “Selam!” dedi. Yaklaşıp İsa’nın ayaklarına sarılarak O’na tapındılar. O zaman İsa, “Korkmayın!” dedi. “Gidip kardeşlerime haber verin, Celile’ye gitsinler, beni orada görecekler.” _Markos_ _Vaftizci Yahya çölde ortaya çıktı. İnsanları, günahlarının bağışlanması için tövbe edip vaftiz olmaya çağırıyordu. Şu haberi yayıyordu: “Benden sonra benden daha güçlü olan geliyor. Ben sizi suyla vaftiz ettim, ama O sizi Kutsal Ruh’la vaftiz edecektir.” İsa, Yahya tarafından Şeria Irmağı’nda vaftiz edildi. Sudan çıkarken gök yarıldı ve sen benim oğlumsun diye ses duyuldu. O andan sonra denenmek için 40 gün çöle gönderildi. İsa cinleri konuşturmadan kovuyordu, çünkü onlar isayı biliyorlardı. _Hirodes’ kardeşinin karısıyla evlenince, Yahya bu kutsal yasaya aykırıdır dedi. Kral da onun başını kestirdi. Sonra isa gelince. Galiba bu Yahya ve tekrar dirildi dedi. _İsa havarilerine, öleceğini ve 3 gün sonra dirileceğini söyledi. Onlar inanmadı. Bir bulut yaklaştı ve tanrı: Oğlumu dinleyin dedi. _Musa, erkek karısını boşayabilir dedi. isa ise erk ve kadın bütündür. Boşanmaları günahtır dedi. _Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, kimsenin hakkını yemeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin.’ ” ve en önemlisi malını mülkünü sat fakirlere ver. Zenginleri tanrı sevmez. _Luka_ _Zekeriya oğlu Yahya doğuyor. Melek meryeme, tanrının oğlunu doğuracaksın diyor. İsanın adını melek verdi. İyi ağaç kötü meyve, kötü ağaç da iyi meyve vermez. Her ağaç meyvesinden tanınır. _Dul bir kadının oğlunun cenazesi geçerken, haydi kalk dedi ve çocuk dirildi. İsanın namı yayıldı. Yahya ona adamlarını gönderip beklenen Mesih sen misin dedirtti. o da körleri iyileştiren, sakatları düzelten benim. Daha ne? _Kaybolan koyun benzetmesi. 100 den 1i bulunursa itaat etmiş kişi gibi değerlidir. _İyi olmak için ne yapmalı? Öldürme, zina yapma ve en önemlisi malını fakirlere ver. _Yuhanna_ _İsanın ilk mucizesi: Annesiyle düğüne gitmişti ve şarap kalmamıştı. İsa bütün fıçılara su doldurun dedi ve o sular en kaliteli şaraba dönüştü ve ilk mucizesini gerçekleştirdi. _Baba kimseyi yargılamaz, bütün yargılama işini Oğul’a vermiştir. Öyle ki, herkes Baba’yı onurlandırdığı gibi Oğul’u onurlandırsın. Oğul’u onurlandırmayan, O’nu gönderen Baba’yı da onurlandırmaz. Bana itaat edene sonsuz yaşam vardır. _Günah işleyen herkes günahın kölesidir. _Yahudiler: Biz zinadan doğmadık. Bir tek Babamız var, o da Tanrı’dır” dediler _Lazar, isanın dayısı. Öldü ve 4 gündür mezardayken annesi ağladı ve isadan yardım istedi. İsa da tanrı babasından yardım dileyip onu diriltti ve Yahudiler iman etti. _İsanın ünü yayılmaya başlayınca Romalılar onu öldürme planı yapmaya başladı. _Meryem isanın mezarına gitti ve boştu. 2 melek içierde oturuyordu. Sonra arkadan bir ses. Kadın ne ağlıyorsun dedi. Meryem onu bahçıvan sandı bir şey demedi. Sonra fark etti ki rabbi karşısında. Kucaklamak istedi ama isa izin vermedi. Ben yüce babamın yanına gidiyorum, döneceğim dedi. _Yuhanna diyor ki: İsanın hayatının tanığı öğrencisi petrustur. Onun anlattıklarından öğreniyoruz. _Elçilerin işleri_ _Elçiler isanın göğe yükselişine şahitlik ettiler. Sonra tanrı konuşuyor ve toplanmış birçok farklı dilden kavim anlıyor. Sarhoş muyuz diyorlar hayır. Tanrı isadan sonra hepinizi kutsadı. İsa bazı rahiplere görünüp görev veriyor. Barnabayla saul bunlardan birileri. Anadoluya gidiyorlar. Pavlus efeste Dimitri adında bir adamın Artemis tanrısının heykelcileklerini yapıp sattığını gördü ve uyardı tek tanrı isadır. Efesliler ayaklandı en büyük Artemis. _Roma: Başkasına öğretirken, kendine de öğretmez misin? Çalmamayı öğütlerken, çalar mısın? “Zina etmeyin” derken, zina eder misin? Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz. Ancak içten Yahudi olan Yahudi’dir. Tanrı insanları İsa Mesih’e olan imanlarıyla aklar. Çalışana verilen ücret lütuf değil, hak sayılır. Sıkıntı dayanma gücünü, dayanma gücü Tanrı’nın beğenisini, Tanrı’nın beğenisi de umudu yaratır. isa bizim için öldü ve biz aklandık, tanrının gazabından kurtulduk. _Benliğe uyanlar benlikle ilgili, Ruh’a uyanlarsa Ruh’la ilgili işleri düşünürler. Benliğe dayanan düşünce ölüm, Ruh’a dayanan düşünceyse yaşam ve esenliktir. Çünkü benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasası’na boyun eğmez, eğemez de... Benliğin denetiminde olanlar Tanrı’yı hoşnut edemezler. Ne var ki, Tanrı’nın Ruhu içinizde yaşıyorsa, benliğin değil, Ruh’un denetimindesiniz. Ama içinde Mesih’in Ruhu olmayan kişi Mesih’in değildir. Eğer Mesih içinizdeyse, bedeniniz günah yüzünden ölü olmakla birlikte, aklanmış olduğunuz için ruhunuz diridir. Mesih İsa’yı ölümden dirilten Tanrı’nın Ruhu içinizde yaşıyorsa, Mesih’i ölümden dirilten Tanrı, içinizde yaşayan Ruhu’yla ölümlü bedenlerinize de yaşam verecektir. _Bedenlerinizi diri, kutsal, Tanrı’yı hoşnut eden birer kurban olarak sunun. Ruhsal tapınmanız budur. Bu çağın gidişine uymayın; bunun yerine, Tanrı’nın iyi, beğenilir ve yetkin isteğinin ne olduğunu ayırt edebilmek için düşüncenizin yenilenmesiyle değişin _Korintliler_ _İnsanın düşüncelerini, insanın içindeki ruhundan başka kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı’nın düşüncelerini de Tanrı’nın Ruhu’ndan başkası bilemez. Tanrı’nın bize lütfettiklerini bilelim diye, bu dünyanın ruhunu değil, Tanrı’dan gelen Ruh’u aldık. Ruhsal kişilere ruhsal gerçekleri açıklarken, Tanrı’nın lütfettiklerini insan bilgeliğinin öğrettiği sözlerle değil, Ruh’un öğrettiği sözlerle bildiririz. Tohumu ben ektim, Apollos suladı. Ama Tanrı büyüttü. 7Önemli olan, eken ya da sulayan değil, ekileni büyüten Tanrı’dır. _Kim kendini bilge sanıyorsa, bilge olmak için “akılsız” olsun! 19 Çünkü bu dünyanın bilgeliği Tanrı’nın gözünde akılsızlıktır. _İnsanlar, Siz Mesih’insiniz, Mesih de Tanrı’nındır. _Herkes kendi yararını değil, başkalarının yararını gözetsin. _(Kadının başı)_ Her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek, Mesih’in başı da Tanrı’dır. Başına bir şey takıp dua ya da peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Ama başı açık dua ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı tıraş edilmiş bir kadından farkı yoktur. Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. Erkek başını örtmemeli; o, Tanrı’nın benzeri ve yüceliğidir. Kadın da erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. Bu nedenle ve melekler uğruna kadının başı üzerinde yetkisi olmalıdır. _Bütün beden göz olsaydı, nasıl duyardık? Bütün beden kulak olsaydı, nasıl koklardık? Gerçek şu ki, Tanrı bedenin her üyesini dilediği biçimde bedene yerleştirmiştir. Eğer hepsi bir tek üye olsaydı, beden olur muydu? Göz ele, “Sana ihtiyacım yok!” ya da baş ayaklara, “Size ihtiyacım yok!” diyemez. _Sizler Mesih’in bedenisiniz, bu bedenin ayrı ayrı üyelerisiniz _Bilmediğim dille dua edersem ruhum dua eder ama zihnimin buna katkısı olmaz. Öyleyse ne yapmalıyım? Ruhumla da zihnimle de dua edeceğim.Tanrı’yı yalnız ruhunla översen, yeni katılanlar senin ne söylediğini bilmediğinden, ettiğin şükran duasına nasıl “Amin!” desin? Bilinmeyen diller imanlılar için değil, imansızlar için bir belirtidir. Borazan belirgin bir ses çıkarmasa, kim savaşa hazırlanır? 9 Bunun gibi, siz de anlaşılır bir dil konuşmazsanız, söyledikleriniz nasıl anlaşılır? Havaya konuşmuş olursunuz. İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz _Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır. İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. _İsrailoğulları’nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar. _Tanrı’nın görünümü olan Mesih’in yüceliğiyle ilgili Müjde’nin ışığı imansızların üzerine doğmasın diye, bu çağın ilahı onların zihinlerini kör etmiştir. _Her yönden sıkıştırılmışız, ama ezilmiş değiliz. Şaşırmışız, ama çaresiz değiliz. Kovalanıyoruz, ama terk edilmiş değiliz. Yere yıkılmışız, ama yok olmuş değiliz. _Tanrı’nın isteğiyle çekilen acı, kişiyi kurtuluşla sonuçlanan tövbeye götürür. Dünyanın acılarıysa ölüm getirir _Galyaşışar_ _Yasa Kitabı’nda yazılı olan her şeyi sürekli yerine getirmeyen herkes lanetlidir. _Hacer- Yeruşalim _Kutsal Yasa altında yaşamak isteyen sizler, söyleyin bana, Yasa’nın ne dediğini bilmiyor musunuz? İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu olduğu yazılıdır. Köle kadından olan olağan yoldan, özgür kadından olansa vaat sonucu doğdu. Burada bir benzetme vardır. Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur. Bu Hacer’dir. Hacer, Arabistan’daki Sina Dağı’nı simgeler. Şimdiki Yeruşalim’in karşılığıdır. Çünkü çocuklarıyla birlikte kölelik etmektedir. Oysa göksel Yeruşalim özgürdür, annemiz odur işte böyle, kardeşler, bizler köle kadının değil, özgür kadının çocuklarıyız. Bakın, ben Pavlus size diyorum ki, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz. _Benlik Ruh’a, Ruh da benliğe aykırı olanı arzular. Bunlar birbirine karşıttır; sonuç olarak, istediğinizi yapamıyorsunuz. Benliğin işleri bellidir. Bunlar fuhuş, pislik, sefahat, putperestlik, büyücülük, düşmanlık, çekişme, kıskançlık, öfke, bencil tutkular, ayrılıklar, bölünmeler, çekememezlik, sarhoşluk. Ruh sayesinde yaşıyorsak, Ruh’un izinde yürüyelim. _İnsan ne ekerse onu biçer. Ruh’a eken, Ruh’tan sonsuz yaşam biçecektir. _Efeslilere _ _Uğrunuza çektiğim sıkıntılar karşısında yılmamanızı rica ediyorum. Bunlar size yücelik kazandırır. _Şarapla sarhoş olmayın, Ruh’la dolun. Erkek de kadının başıdır. _Kölelere iyi davranın. _Şeytan’ın bütün ateşli oklarını söndürebileceğiniz iman kalkanını al. _Filipinlere_ _Alçakgönüllülükle başkalarının yararını da gözetsin. _İsa insan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı. Sünnet bağnazlarından sakının. _Selanikliler_ _Tanrı adil olanı yapacak: Size sıkıntı çektirenlere sıkıntı ile karşılık verecek, sıkıntı çeken sizleriyse bizimle birlikte rahata kavuşturacaktır. _İman, umut edilenlere güvenmek, görünmeyen şeylerin varlığından emin olmaktır _Eylemsiz iman ölüdür. Bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar? _Vahiy_ (Yuhanna’nın rüyası- isanın doğuşu- iblis- savaş) _Tanrı isaya, isa da melek aracılığıyla kulu yuhannaya iletti. _Ben yuhanna, arkamda borazan sesine benzer yüksek bir ses işittim. Ses, Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye, yani Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfya ve Laodikya’ya gönder” dedi. Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, insanoğluna benzer birini gördüm. Başı, saçı ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyazdı. Gözleri alev alev yanan ateşti sanki. Ayakları, ocakta kor haline gelmiş parlak tunca benziyordu. Sesi, gürül gürül akan suların sesi gibiydi. Sağ elinde yedi yıldız vardı. Ağzından iki ağızlı keskin bir kılıç uzanıyordu. Yüzü bütün gücüyle parlayan güneş gibiydi. O’nu görünce, ölü gibi ayaklarının dibine yığıldım. O ise sağ elini üzerime koyup şöyle dedi: “Korkma! İlk ve son Ben’im. Diri Olan Ben’im. Ölmüştüm, ama işte sonsuzluklar boyunca diriyim. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir. Bunun için gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yaz. Sağ elimde gördüğün yedi yıldızla yedi altın kandilliğin sırrına gelince, yedi yıldız yedi kilisenin melekleri, yedi kandillikse yedi kilisedir.” Laodikya’daki kilisenin meleğine yaz. Amin, sadık ve gerçek tanık, Tanrı yaratılışının kaynağı şöyle diyor: ‘Yaptıklarını biliyorum. Keşke ya soğuk ya sıcak olsaydın! Oysa ne sıcak ne soğuksun, ılıksın. Bu yüzden seni ağzımdan kusacağım. Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinmem yok diyorsun; ama zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun. Bundan sonra gökte açık duran bir kapı gördüm. borazan sesine benzeyen ilk ses şöyle dedi: “Buraya çık! olması gereken olayları sana göstereyim.” O anda Ruh’un etkisinde kalarak gökte tahtta oturan birini gördüm. Tahtta oturanın, akik taşına benzer bir görünüşü vardı. Zümrüdü andıran bir gökkuşağı tahtı çevreliyordu. Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. Tahttan şimşekler çakıyor, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Tahtta oturanın sağ elinde iki yanı da yazılı, yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm. Yüksek sesle, “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” diye seslenen güçlü bir melek de gördüm. Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yer altında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. Acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı. Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, “Ağlama!” dedi. “İşte, Yahuda oymağından gelen Aslan, Davut’un Kökü galip geldi. Tomarı ve yedi mührünü O açacak.” Tahtın, dört yaratığın ve ihtiyarların ortasında, boğazlanmış gibi duran bir Kuzu gördüm. Yedi boynuzu, yedi gözü vardı. Bunlar Tanrı’nın bütün dünyaya gönderilmiş yedi ruhudur. Kuzu gelip tahtta oturanın sağ elinden tomarı aldı. Tomarı alınca, dört yaratıkla yirmi dört ihtiyar O’nun önünde yere kapandılar. Boğazlanmış Kuzu Gücü, zenginliği, bilgeliği, kudreti, Saygıyı, yüceliği, övgüyü Almaya layıktır.” Ardından gökte, yeryüzünde, yer altında ve denizlerdeki bütün yaratıkların, bunlardaki bütün varlıkların şöyle dediğini işittim: “Övgü, saygı, yücelik ve güç sonsuzlara dek Tahtta oturanın ve Kuzu’nun olsun Kuzu yedinci mührü açınca, gökte yarım saat kadar sessizlik oldu. _Tanrı’nın önünde duran yedi meleği gördüm. Onlara yedi borazan verildi. Yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandı. Birinci melek borazanını çaldı. Kanla karışık dolu ve ateş oluştu, yeryüzüne yağdı. Yerin üçte biri, ağaçların üçte biri ve bütün yeşil otlar yandı. İkinci melek borazanını çaldı. Alev alev yanan, dağ gibi büyük bir kütle denize atıldı. Denizin üçte biri kana dönüştü. Denizdeki yaratıkların üçte biri öldü, gemilerin üçte biri yok oldu. Üçüncü melek borazanını çaldı. Gökten meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üçte biri üzerine ve su pınarlarının üzerine düştü. Bu yıldızın adı Pelin’dir. Suların üçte biri pelin gibi acılaştı. Acılaşan sulardan içen birçok insan öldü. Dördüncü melek borazanını çaldı. Güneşin üçte biri, ayın üçte biri, yıldızların üçte biri vuruldu. Sonuç olarak ışıklarının üçte biri söndü, gündüzün ve gecenin üçte biri ışıksız kaldı. Sonra göğün ortasında uçan bir kartal gördüm. Yüksek sesle şöyle bağırdığını işittim: “Borazanlarını çalacak olan öbür üç meleğin borazan seslerinden yeryüzünde yaşayanların vay, vay, vay haline!” Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere açılan kuyunun anahtarı ona verildi. Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara yeryüzündeki akreplerin gücüne benzer bir güç verilmişti. Çekirgelere yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı’nın mührü bulunmayan insanlara zarar vermeleri söylendi. Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan kaçacak. Altıncı melek borazanını çaldı. Dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü. Görümümde atları ve binicilerini gördüm. Ateş, gök yakut ve kükürt renginde göğüs zırhları kuşanmışlardı. Atların başları aslan başına benziyordu. Ağızlarından ateş, duman, kükürt fışkırıyordu. İnsanların üçte biri bunların ağzından fışkıran ateş, duman ve kükürtten, bu üç beladan öldü. Atların gücü ağızlarında ve kuyruklarındadır. Yılanı andıran kuyruklarının başıyla zarar verirler. Ölmemiş olanlar tövbe etmedi. _Sağ ayağını denize, sol ayağını karaya koyarak aslanın kükremesini andıran yüksek sesle bağırdı. Denizle karanın üzerinde durduğunu gördüğüm melek, sağ elini göğe kaldırdı. Göğü ve göktekileri, yeri ve yerdekileri, denizi ve denizdekileri yaratanın, sonsuzluklar boyunca yaşayanın hakkı için ant içip dedi ki, “Artık gecikme olmayacak. Yedinci melek borazanını çaldığı zaman, Tanrı’nın sır olan tasarısı tamamlanacak. Nitekim Tanrı bunu, kulları peygamberlere müjdelemişti.” Gökten işittiğim ses benimle yine konuşmaya başladı: “Git, denizle karanın üzerinde duran meleğin elindeki açık tomarı al” dedi. Küçük tomarı meleğin elinden alıp yedim, ağzımda bal gibi tatlıydı. Ama yutunca midem acılaştı. Bana şöyle dendi: “Yine birçok halk, ulus, dil ve kralla ilgili olarak peygamberlikte bulunmalısın.” Yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: “Dünyanın egemenliği Rabbimiz’in ve Mesihi’nin oldu. O sonsuzlara dek egemenlik sürecek.” _ Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı, başında on iki yıldızdan oluşan bir taç vardı. Kadın gebeydi. Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu. Ardından gökte başka bir belirti göründü: Yedi başlı, on boynuzlu, kızıl renkli büyük bir ejderhaydı bu. Yedi başında yedi taç vardı. Kuyruğuyla gökteki yıldızların üçte birini sürükleyip yeryüzüne attı. Sonra doğum yapmak üzere olan kadının önünde durdu; kadın doğurur doğurmaz ejderha çocuğu yutacaktı. Kadın bir oğul, bütün ulusları demir çomakla güdecek bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk hemen alınıp Tanrı’ya, Tanrı’nın tahtına götürüldü. Kadınsa çöle kaçtı. Orada bin iki yüz altmış gün beslenmesi için Tanrı tarafından hazırlanmış bir yeri vardı. Gökte savaş oldu. Mikail’le melekleri ejderhayla savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. Büyük ejderha –İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan– melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. Ejderha yeryüzüne atıldığını görünce, erkek çocuğu doğuran kadını kovalamaya başladı. Yılanın önünden çöle, üç buçuk yıl besleneceği yere uçup kaçabilmesi için kadına büyük kartal kanatları verildi. Yılan ağzından, kadını selle süpürüp götürmek için onun ardından ırmak gibi su akıttı. Ama yeryüzü, ağzını açıp ejderhanın ağzından akıttığı ırmağı yutarak kadına yardım etti. Bunun üzerine ejderha kadına öfkelendi. Kadının soyundan geriye kalanlarla, Tanrı’nın buyruklarını yerine getirip İsa’ya tanıklıklarını sürdürenlerle savaşmaya gitti. Denizin kıyısında dikilip durdu. Sonra on boynuzlu, yedi başlı bir canavarın denizden çıktığını gördüm. Boynuzlarının üzerinde on taç vardı, başlarının üzerinde küfür niteliğinde adlar yazılıydı. Gördüğüm canavar parsa benziyordu. Ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibiydi. Ejderha canavara kendi gücü ve tahtıyla birlikte büyük yetki verdi. İnsanlar canavara yetki veren ejderhaya taptılar. Bir canavar daha çıktı ve herkesi heykel yapmaya davet etti. Heykeli canlandırıp kendine inanmayanları öldürtecekti. Canavar herkesin başına 666 sayısını damgaladı. Kendi simgesi. Gökteki melek dedi ki, bir insan canavara taparsa tanrı ona şiddetli bir azap edecek yakıcı bir içki içirecektir. Sonra tapınaktan gür bir ses yedi meleğe, “Gidin, Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!” Birinci melek gidip tasını yeryüzüne boşalttı. Canavarın işaretini taşıyıp heykeline tapanların üzerinde acı veren iğrenç yaralar oluştu. İkinci melek tasını denize boşalttı. Deniz ölü kanına benzer kana dönüştü, içindeki bütün canlılar öldü. Üçüncü melek tasını ırmaklara, su pınarlarına boşalttı; bunlar da kana dönüştü Dördüncü melek tasını güneşe boşalttı. Bununla güneşe insanları yakma gücü verildi. Canavarın egemenliği karanlığa gömüldü. İnsanlar ıstıraptan dillerini ısırdılar. Altıncı melek tasını büyük Fırat Irmağı’na boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye ırmağın suları kurudu Bundan sonra ejderhanın ağzından, canavarın ağzından ve sahte peygamberin ağzından kurbağaya benzer üç kötü ruhun çıktığını gördüm. Bunlar doğaüstü belirtiler gerçekleştiren cinlerin ruhlarıdır. Yedinci melek tasını havaya boşalttı. Tapınaktaki tahttan yükselen gür bir ses, “Tamam!” dedi. O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürlemeleri işitildi. Öyle büyük bir deprem oldu ki, yeryüzünde insan oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Büyük kent üçe bölündü. Ulusların kentleri yerle bir oldu. Tanrı büyük Babil’i anımsadı, ona ateşli gazabının şarabını içeren kâseyi verdi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar yok oldu. İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı. _7 melekten biri beni fahişenin yaşadığı yere götürdü. Bundan sonra melek beni Ruh’un yönetiminde çöle götürdü. Orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı kırmızı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm. Kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepedir; aynı zamanda yedi kraldır. Bunların beşi düştü, biri duruyor, ötekiyse henüz gelmedi. Gelince kısa süre kalması gerek. _Tanrı babil kentini fuhuştan dolayı yıktı. Haleluya! Diye seviniyor göktekiler Bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz derinliklerin anahtarı ve büyük bir zincir vardı. Melek ejderhayı –İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı– yakalayıp bin yıl için bağladı. Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor. Bunları işiten ve gören ben Yuhanna’yım.
2
6
Nevzat Çelik
Müebbet Türküsü 1 önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm önce sürgü sonra kol sonra anahtar kapanır kapı bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi dolanır bacaklarıma balçık gibi ağır bir karanlık çırpınsam küçücük pencerede çifte çapraz parmaklık üstünde yüzüme örtülür binlerce kare demirörgü her karesinde oyulmuş bir göz gibi kanar gökyüzü batan güneşim kapının önünde kıpkızıl asılırım biran ranzam tavana ranzam yere ranzam göğsüme çakılı kımıldasam göğsüm boydan boya yırtılacak sanki duvarlarını üstüme yıkacak hücrem adım atsam adım atsam apansız kurşun değdi kanadına kuşun tutun beni önüm berbat uçurum bu kimin sesi bırak torbanı atlas'a ödüldür gökkubbeyi taşımak düş kırıklığına salan salsın gözlerini bırak ranzanda yatak yatakta düşlerin dağınık kalsın yürü delikanlım beton altında toprak uyansın duvarı duvara vur ateş gibi bir ıslık tuttur yürü a benim deli gönlüm yürü kesilmiş hükmün 2 şarkılar türküler skeçler camdan cama gülücükler -olur böyle şeyler takma kafanı yatarız be- gecede ay mı var alttan alta katılaşan bir şey olur böyle şeyler takmıyorum kafamı yatarız be.. biter havalandırma eğlentisi de gecenin bir yerinde son sigaranın ateşi kararır dostlar uykuya varır gece sefası bu mevsim açar mı gecede ay mı vardı idamdan müebbete düştüm müebbetten hücreme belki sıcaktı şubat gece karla başladı fakat en güzel yüzünü resminin yüreğime ters kapadım kırdım belleğimin bütün sırrı dökük aynalarını ranzam soğuk ranzam ayaz ranzam kar altımda demir üstümde ışık yanımda duvar üşür ellerim sensiz ellerim öksüz ellerim nerde portakal bahçesi kadar sıcak memelerin dönerim gene duvar gene soğuk gene ayaz düşlerim seni almaz düşlerime müebbetim sığmaz bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun güneşi yatırsalar koynuma ısınamam bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun 3 bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun sen yüreğimin dağlarında sakladığım kaçak kız seni sunuyor kar yüklü dallarıyla çam ağaçları kimliğin bende saklı uzanıp alsam alnın apak gece balçık gibi yapışıyor ellerime saat kaç tende yaşanmayacak aşkımız anladım tenimde isyan yorgunum ranzama uzansam gözlerimi kapatsam bir daha açmasam beni bu kapkara suskunluk beni öldürecek diyorum avaz avaz düşüyorum asama dikse anam kapımızdan balkona tırmansa akçamların kokusunu sen saçlarından savursan üç yanı sırılsıklam ülkem gibi hep acı dalgalara dirensen yanağından mutlu bir damlanın yuvarlandığını görsem kar da eridi çamur sonra yağmur sokaklar çıplak asfalt makadam bulvar ayaklarda o bildik bıçak acısı haki gömleğinden bir düğme aç ellerimden üşüyorum şafakları yunus çıkarsa ağlarından balıkçılar beter ağlar dudaklarında uzayan sigara külü martı kanatları ve türkü: bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun bulaşıyor dilime beni ağzınla sustur susturacaksan 4 sabah oldu beni ağzınla sustur susturacaksan gazeteyle uzatıldı mazgaldan dürülmüş bir yangın gibi korkunç acılarıyla ellerime on üç yıl öncesinin vietnam'ı pirinç tarlaları bambu evleri insanları yani kavgaları 1972 trag bang köyü ve temmuz güneşi ve yankee ve napalm yani ölüm bulutları yapışıyor sırtlarına çocukların çocukların bacakları tutuk çığlıkları var fakat ağızlarında boylarından büyük ilkokul çağında saçı kara çığlığı yangın küçücük kızın bant çekmişler göbeğinin altına ne ayıp ne yasak kaçıyor o güzelim çocuk bütün insanlığıyla çıplak elinden tutmalı göğsüme basmalı göğsümde soluklandırmalıyım benim de gözlerim yanaklarıma doğru çekilmeli acıdan ağzımı kulaklarıma dek yırtarcasına haykırmalıyım payıma düşeni almalıyım yedi milyon ton bombadan işte ben her acıda böyle sırılsıklam şaşkınım haykırılmış her çığlık burda benim ağzımı yakıyor durma kanıyor acılarım gövdemin neresine dokunsam kaldırmadan demir parmaklığı insanla insan arasından canım sevgilim ben bu yaraları kabuk bağlatmam 5 alnım parmaklığa gömülü alnımda tarifsiz hasret dörtbir yanım idam dörtbir yanımda türküleşen müebbet ne bir yıldız kayar üstünden ne bir çiçek açar hücreler burada susuz kör kuyulara benzer her bahar duvara koşar da sarmaşıklar yaz biter yorulur sonunda salkım saçak dal budak ağaçlar gözlerimi içime çevirmesem gözlerim duvarda kurur bir an büyüse suskunluk kulaklarıma kurşun akar belki bu yüzden yüreğimde tepesi karlı dağlar boydan boya karadeniz boydan boya toros akdağ karadağ altındağ cudi ağrı canik aras vurulup öldüğüm kalkıp çocuklar gibi güldüğüm dağlar yakındır eteklerinde dudaklarına özenir kiraz ellerin tüfeğinden çözülür göğsüne ılık ılık kan yürür dişlerinin arasında apak ilkbahar kardeleni uyanırsın tenin buğulanır bilirim dudakların mahmur uykudadır kollarını açıp gerinirsin ormanın bütün ağaçlarınca yeşil dokunabilsem sana çoğalırdım saçlarınca tel tel yüreğimin ırmaklarını aykırı akıtıyorum dağlara doğru süzülüp gelsen suda bir papatya kadar güzel 6 saçlarını yastık yapıp yatıyorsun öyle düşünüyorum yorgan diye geceyi dört mevsim üstüne çekiyorsun yaprak düşer ay düşer yıldız düşer kar düşer kurşun düşer üstüne bomba ölüm ayrılık düşer apansız sena düşer aklıma beni ağzınla sustur göğsü isyan göğsü ateş göğsü tomur tomur sena onaltı yaşının heyecanını tarar aynada çıplacık boynu... el-boruk dağlarında israil konvoyu kıvrılır yılan gibi... nazi fırınlarından sarı yıldız uyanır aynada gözlerini bırakır gözleri iki yüz kilo bomba içine 504 peugeot'nun büsbütün bir kinle oturur kanatlanır avına sena mehdillah şii müslüman kız sedir ağaçları değil yanan köyleri geçer iki yanından hükmünü okur benim ülkemde filizkıran fırtınası dalların acısı gelir hücremde beni bulur konvoy patır cizze arasında durur.. sena atmaca sena nisan dalları gibisin sena sena fünye fitil ateş... sena dur ama durma... gövdesinin dört katı ağır bombayla patlar güzelim kız beni ağzınla sustur susturacaksan 7 bu türkü hiç bitmeyecek karanlık sular akıyor içime her dizesi bir fırtına belki soluğum yetmeyecek korkarım teninden avuçladığım buğu uçup gidecek yastığım sımsıkı yastıkta aralanmıyor dudakların kış üşümesiyle durma sırtını dönüyor yatağım bir yangından çıkmışım tepeden tırnağa yanık çekip almışım bir çocuğu çığlığı bende kalmış yana yana dost kapılardan yüzgeri olmuşum su dökenimi aramışım inatla beni ağzınla sustur beni suskunluk kapkara suskunluk öldürecek beni sesi türkümün sesi sağanak yağmurları isterim dur altına sen de sağalır belki ateşi gövdemin duvarla başladı duvarla mı bitecek türküm şu dağlar eteği kuşatma tepesi karlı dağlar şu okul şu sokak şu ev şu ağaç şu bulvar düşünüyorum da sanki bir varmış bir yokmuş benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş sesli konuş dışarda kalmasın çiçek yüklü dallarıyla bahar balçık gecelerden balçık gecelere çıkıyorum ayaydınlık sabahlara bir de sana inanıyorum 8 benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle benim gecelerim tepeleme ısırganotu sevgilim dur durak yok bana bu bahar akşamlarından toprak deniz ve kadın kokularıyla dövüyor da kapımı bir karası aşıyor duvarı kahrolası karanlık kibriti çakılmış sigarayım nerede dudakların barut dumanıyla islenmiş belki kararmış saçların çekincesiz yıkanırsın deli çılgın akan sularda sular hırçın sular arsız ben ellerimle yapayalnız kovalanmışım çocukça düşlerimden taşa tutulmuşum balıkları oltada bir deniz gibi ayağa kalkmışım delikanlıyım yıldızsız gecelerde düşlerine kıran girmiş sensiz kupkuru bir dalım güneşin gözüne batan grevsiz işçiyim de ocağı tütmeyen evim öğretmenim diline sözcük sözcük yasak vurulmuş çocuğum elinde bir balon bulut bir dolu umut benekli balonlarım sonra bir varmış bir yokmuş benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş 9 türkü söylüyoruz tahliyecinin ardından nedense yanık yanık birşeyler kokuyor havada ağlamak istiyorum ateş hattından çıkmışım beni ağzınla sustur tam bir hafta aralıksız dövmüşler barikatı kanlı upuzun bırakmışım üç arkadaşımı yorgunum yürürken şarapnel parçası düşüyor göğsümden çekilen ilk dişimmiş gibi alıp cebime koyuyorum daha otuzbir dişim var katıla katıla gülüyorum yaranı avuçlarıma ver ateş hattından çıkmışım yitiyor nöbetçi kulesi ellerim kopuyor parmaklıktan nerede susuzluğun bir yudum su kaldı mataramda ağzımda senin dudakların bir varmış bir yokmuş duvarın dibinde kurt köpekleri ve bolivyalı çavuş guevera'nın sırt çantasında neruda kahkahası ve ezbere okuduğun bizim şairlerimiz geliyor aklıma salt bizim işimizmiş gibi şaşıp kalmışım felâket yakışırmış meğer onlara da ölmek çınar dediğin de gün gelir devrilirmiş usulca anımsa ne derdik aramızda ona hadi anımsa a. kadir amca a. kadir amca a. kadir amca 10 benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle ben yokum okulda fabrikada sokakta sen yoksun her adımda bir pusu her pusuda bir sevinç asılı kapılar kapalı pencerelerin perdeleri aralanmaz çocukların oyuntaşı parçalanır camlarda gülmeler açmaz ardına kapının süpürgeyle kurum yığar bir kadın öğrenciler başka işçiler başka bir başka ülkem sen neredesin insan kardeşim nerede neredeyim ben hücremin değil evinin duvarında bitiyor voltam buz gibi titriyor sırtıyla duvara sırtımı dayasam adımlarımı sayıyor bir iki üç... aklı karışıyor gün biter mi ay biter mi mevsim yıl biter mi duvardan duvara ömür biter mi şaşıp kalıyor kapısını açsa kapıma çıkacak ödü kopuyor işte bu insan kardeşimin ölümcül korkusu bu işte ağır mahkumum düşüyorum bütün uçurumları yüreğinin kayalıklarında yeşertemedi henüz bana bir dal paramparça parmaklarım korkusunu sıçrıyor uykusunda 11 insan yaralarım kanadı beni ağzınla sustur yaralarım kanamasa gözlerim duvarda kurur kör sağır suskunlukları dipsiz düşüyorum ayırdına varmadan dibini çekiyorlar uçurumun beni dipsizlik kapkara dipsizlik öldürecek beni sözüm kurşun hasretim kurşun kurtuluşum açsana gülün yaprağını uçsana kanadını kuşun sevmesi sevişmek değil gülmesi gülüşmek çocuğunun saçlarını okşuyor elleri dalgın elleri uzak yasaklarca çalışıp konuşup yaşıyor yasaklarca hah desem unutup büyük ellerini kaçacak kaçacak ardında madeni sesler bırakarak keşif kolları çıkar inadına yasak ateşler yak kuşatmalar da kuşatılır bir yerde haber uçur alınıp satılabilen bir ülkenin müebbetiyim ben türküm duvarla türküm yangınla sürüp gidecek gencim delifişek gözlerim bir çift kara tüfek bütün umutlar menzilimde belki kızıyorlar sözlerime henüz bir avuç insan kardeşimi gördüm fakat şaşırmadan ellerini dimdik bakabilirken gözlerime 12 benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş çoğalmasın yangın sesli konuş güzelim insan adın bende gizli gölgen takibinde helikopterin her gece koşar gelirsin düşlerimin çekimine kapılıp kent dağa kavuşur ellerim ellerini bulunca ellerimiz buluşunca düşlerim gece baskınında çam ve ardıç kokularını göğsüme bırakıp kopar yürürsün ellerimin şehvetine sarınıp yürürsün canımın içi kanatlan çarçabuk serçe tedirgini adımların ele vermeden seni... kaç mahpus yılı düşlerime girip çıktın hep bir umudun allığı düşler ki sınırsız düşler ki yazdan kışa uçsuz bucaksız düşler ki yaşanan yıllara aykırı... kurumasın istemem rüzgârda salınmadık hiçbir dal minik ellerin yine kabzasında büyüsün silahın devrederken nöbeti fakat bir el değmeli eline acı bir bulut gibi taşıma saçlarını seni ülkem bildim yorulursun arama arama ellerimi ellerimi unut katmer güllerin açtığı dağlardadır aşk ve umut 13 umudum dağlarca yapraklarca umudum halklarca fabrikalar gecekondular... duyuyorum tıpırtısını varoşların daha fazla dayanamaz bu beton bu demir bu plastik kolumu uzatınca elini buluyorum yan hücredeki arkadaşın eli sıcak elim sıcak sımsıcak umut yaşamak bu yaşamak bu diyorum kesip atıyorum karamsar yerlerimi ve gülüyorum gül sen de yüzünde güller açsın güney afrikalı zencilerin kavgaları erik çiçekleri kadar ak biliyorum nice kavgalar verilmekte bana yakın bana uzak hücre hücre direniyorum kuşatılsam da sayrılıklarla gün gelecek saçlarımın güz savrulması durmuş olacak duvarla boğuşmayacak hiçbir düş hiçbir adım hiçbir ayrılık ve hiçbir sözcük şiirde bir silah gibi patlamayacak ne müthiş bir duygu içerde umudu kıyasıya yaşamak çürütülmek ve öldürülmek olasılığı ağır basarken mutlu şarkıları ve zafer tarakalarını beklemek evet canım gün gelecek nasıl atılmışsam içeri öyle diri ve genç aşacağım yıkılan ilk duvarı oğlu kızı yitik bütün kadınları anam bileceğim sen diye öpeceğim ağzından karşıma çıkan ilk kızı 14 karşıma ilk çıkan kızı sen diye öpeceğim ağzından boynuna doladığım kollarıma ayaz vuracak belki soracağım nerde belinin çukuruna dolan saçların susturacaksa o kız da ağzıyla sustursun beni... direnmenin güzelliği yüzümüzde kış bahar yaz çok değişmedik fakat ellerimiz büyüdü azbiraz gökyüzünden çalıp yolla uçurtmaları salkım saçak ellerimizde çocuk merakı ellerimiz güzel haberlere aç... bana ince uçurumlara bakan kar bahar yüklü patikaları anlat ki iz sürücüler tıkanıp kalsın sonlarına bakınca o saat köylere inişlerinizi bir de bir de kentlere kaçamak yün çorapları önemse dağlarda korkarım ayakların donacak... ağlamaklı oluyorum ne güzel düşlerken kuşanmış günleri kırılacakmış gibi bütün kapalı kapılar bugün yarın bayramlık giysilerimle buluyorum kendimi aynada tıraş olurken ranzamda uyur uyanık düş denizi geçiyor üzerimden alıp getiriyor kovasını küreğini kumdan kale yapan çocukların bulutları yıkıyorum saçlarından gözleri nasıl da umut... hep umut edeceğiz sevgilim kopacak her yenilgi sonrası sustu sanılan yüreğimizde korkunç bir yaşam fırtınası (Ocak-Mayıs 1985) Nevzat Çelik
2
64 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Karınız Sokakta Sessiz Yatıyorsa Ne Yaparsınız?
Rehinci eve döndüğünde karısının beş dakika önce camdan atlayarak intihar eden kapısının ölü bedeniyle karşılaşır. Kadını yerden alır ve evdeki masanın üzerine yatırır. Sonra adam hayatını ve özellikle artık masanın üzerinde cansız bir beden olarak ona bakan karısıyla yaşadıklarını sanrılar içinde kıvranarak kendisine anlatmaya başlar. İçindeki duygu kasırgası onu hayatıyla ve egolarıyla hesaplaşmaya götürür. Çok kolay anlaşılır gibi görünen ama herkesin derinindeki yaraları tırmalayarak kanatan bir uzun öykü. Nasıl diye soracak olursanız tam Dostoyevski'nin yazacağı gibi diyebilirim. Şiddetle tavsiye ederim.
Uysal Kız
8.1/10
· 3.142 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
16
Arap kızı (öykü)
... Arap kızı camdan bakmıyor... “Yağmur yağıyor, seller akıyor Arap kızı camdan bakıyor.” Çocukluk yıllarımızdan belleğimizde kalan bu çocuk tekerlemesini hâlâ anımsayanlar vardır içimizde. Hani şu; yağmur yağarken sokakta oynayan çocuklara katılamadığı için yalnızca camdan bakan Arap kızından söz eden çocuk tekerlemesi. Peki, kimdir bu Arap kızı? Kim olacak? Osmanlının “Yedi iklime hakim olmak için” kuzeyden güneye, batıdan doğuya yayılma politikası nedeniyle savaşlarda ele geçirilip Osmanlı mülküne getirilen kölelerden yalnızca biri… Çocuk olmasına bakılmaksızın saraylarda, konaklarda hizmetçi olarak kullanılan, yetişkinliğinde Arap bacı olarak hizmetçiliği süren Arap kızlarından, kadınlarından yalnızca biri… Küçük kız, herkesten önce kalkıp ocağı yakar, evi süpürür. Bebeğe bakar, odun kırar; o dönemde yapılması gereken işler her neyse onların hepsini yapar. Bir ara sokaktan gelen çocuk gülüşmelerini işitip cama koşar. O da her çocuk gibi sokağa çıkıp oyun oynamak ister ama çıkamaz, evin çocukları sokakta oynarken o yalnızca camdan bakabilir.Her duyduğumda ya da okuduğumda; ana kucağından alınıp uzak iklimlere sürüklenen, yurdundan yuvasından koparılan çocukların acısını derinden duyumsadığım bu tekerleme, günümüzde sık sık düşüyor aklıma. Gülsüm Cengiz
1
5
Gül Süm
İskender'i inceledi.
448 syf.
·
Puan vermedi
Yine akıcı , hayal dünyası geniş ,olayları birbirine bağlarken yorulmadığınız, kendinizi o hikayenin içinde hissettiğiniz bir roman.. Güneydoğuda yaşayan çeşitli kollara ayrılmış bir ailenin her bir ferdinin hayat hikayeleri anlatılıyor .Elif Şafak ,aile bireylerin kimin çocuğu , kim kiminle evlendi gibi ayrıntılarının şemasını bile yapmış . Naze ve Berzo: 6 kız çocuğundan sonra ,ikizlerine hamile olan Naze’nin gelecek olan çocukları erkek beklemesini konu alıyor önce. Çoğu zaman Allah’a isyam etme seviyesine geldiği kız çocuk doğurma hali anlatılıyor. İkizlerin de kız olmasıyla Allah ona neden erkek çocuk vermediğini söyleyene kadar konuşmama kararı alır. Köyde alimler günaha girdiğini söylese de Naze inatla konuşmaz. Kızların ismi Cemile ve Pembe olmuştur.Naze daha sonra konuşur. Berzo kızlarını okula gönderdiği için Naze ile kavga bile ederler. Berzo kızlarının yarın bir gün bir erkek onlara laf söyleyince çekip gideceklerini söyler Naze’ye. Pembe : Yaşadığı köy dışında bir dünya olduğunu anlamaya çalışan , hayal dünyası geniş olan , geçmişi düşünmeden sadece geleceğe bakan , köy dışındaki hayatların hayalleri ile yaşayan bir kız. Adem isimli gençle evlenip önce İstanbul sonra Londra’ya gidiyor. Esma , İskender, Yunus isminde çocukları var. Adem ile aşk evliliği yapmamışlar. Öncelikle İstanbul’daki hayatlarından kesitler anlatılıyor. En dikkatimi çeken olayı paylaşmak istiyorum. Adem kumar oynuyor. Pembe evlere giderek temizlik yapıp para kazanıyor. Gittiği evlerin ihtişamını gelip çocuklarına bile anlatıyor. Gözü hep oralarda olduğu için hayal kurmak bile onu mutlu ediyor. Bir gün bir eve daimi işe giriyor , bir süre sonra evin sahibi olan oyuncu kadın 1 ay süreyi geçmesine rağmen parasını vermiyor . Eve her gidişinde Esma yanındadır bu arada. Bir gün kadının kocası eve sarhoş gelip arkasından sarılıyor Pembe’ye .Pembe karşı koymaya çalışıp kaçmayı başarıyor. Daha paramı bile vermediniz diyor , “utanmaz bir de para istiyor diye “yanıt alıyor .Esmanın elini tuttuğu gibi dışarı çıkarıyor ve gidiyorlar. Ara sokaklara girip kayboluyorlar .. Birileri Pembe’ye musallat oluyor , kaçmaya çalışırken yaşlı bir adam onları koruyor ve evine götürüyor. Pembe de yanındaki çocuğun adını soruyor, “bir oğlum olursa andım olsun adını Yunus koyacağım “diyor. Ev Bodrum kat olduğu için İskenden ve Esmayla camın yanına oturup gelen geçenin ayakkabılarını izleyerek kim olduklarını , nereye gittiklerini tahmin etme oyunu oynuyorlar. Londra’daki hayatlarında ise Adem başka hayatlara dalmıştır , eve gelmiyordur bile.. Ama oradaki hayal ettiği her şeye çok yakındır ve yaşamaktadır . Adem : İstanbul’da doğup büyüyen genç abisini asker ziyaretinde bulunmak için o köye gidiyor , ziyaret sonrası muhtara gidiyor ve hemen bırakamayacağını söylüyor muhtar . Bir kaç gün kalacaksın diyor. Adem orada kalıyor, köpeklerden kaçarken bir kız onu kurtarıyor ve kız ile sohbet ediyor, önce kızın cahil bir köylü olduğunu düşünüyor , sonra konuştukça ne kadar içten olduğunu düşünüyor, sonra onu düğünde yine görüyor, ismini soruyor ters yanıt alıyor , başka bir yerde tekrar görüyor , yine o yumuşak kız. Konuşurken diğerinin ikizi olduğunu duyuyor. Gitmeden muhtara konuyu açıyor .Cemile denen kızı istese verirler mi diye. Muhtar da sıra Pembe’nin diyor ama belli olmaz yine de diyor..Ademin Londra’daki hikayesine gelelim. Adem bir kumarhanede oyun oynuyor , bir akşam bir sürü vurgun yapıp oldukça para kazanıyor, paraları alıp çıkacakken Roksana isimli bir kadına dalıp gidiyor. İri mavi gözleri olan bu kadına tutuluyor. Roksana: Doğma büyüme Bulgaristanlı olan bu kız annesi yatalak olduktan sonra babasının zulmüne maruz kalmış, evden kaçma planları yapıp annesine söyleyip annesinden onay almıştır . Gidip bir felsefecinin yanında çalışmaya başlamıştır ve adam ona kötü muamele ederek başka şeyler için de kullanmaktadır. Ve kadınların kullandığı erkeklerden olmadığını ona söylemiştir. 10 yıl bu adama hizmet ettikten sonra adam daha genç birini istiyor ve Roksana işsiz kalıyor . Yaşı ileri bir adamla tanışıyor ve onun yanında kalıyor. Adam Londra’ya gitme kararı alıp Roksana’nın da işlemlerini yapıp oraya götürüyor. Orada eşiyle ayrı Roksana ile ayrı bir hayat sürüyor. Bir gün adamın başına bir onar geliyor ve hayatın çok kursa olduğunu düşünüp eşinin yanına gidiyor. Roksana ‘yı terkediyor. Roksana sonrasında bu kumarhanede çalışmaya başlıyor. Adem’in ilgisi hoşuna gidiyor. Esma: Sözcüklerle arası çok iyi olup yazar olmak için sürekli bir şeyler yazmaktadır. İskender hapisteyken hem onu çok sevdiğini hem çok nefret ettiğini söylüyor. Yunus: 12-13 yaşlarında Londra’da hem okur gem çalışmaktadır. Harçlığını çıkarmak için. Bir kısım toplulukların toplandığı bir binaya onların ihtiyacı olan şeyleri alıp götürmek için çalışıyor. Orada devrimciler, marksistler, nihilistler gibi bir çok topluluk var . Bir kadın görüyor , onun işlerine de koşarken Tobiko isimli bu kıza aşık oluyor . Tobiko bazen bunu hissedip keşke biraz daha büyük olsaydın diyor. Olsun büyüyorum işte diyor Yunus. Tobikonun doğum gününde ona hediye alıyor , kar küresi ancak Tobiko evliliğe karşı olduğu için içinde çift figürü yok. O gün elinde içtikleri şeyden veriyor ona oradan biri ve Yunus da içiyor. Tobiko ona “sen temiz kalmalısın neden içtin?” diyor. Yunusu oradakiler eve götürüyorlar evin önüne atıp geliyorlar . Cemile : doğduğu köyde yalnız başına kalmış , oraya göre 31 yaşında olup evde kalmış muamelesi görmektedir. Ama civar köylerin bile saygı duyduğu bir iş yapmaktadır . Ebe ‘dir. Yalnız kalmanın zorlukları , onu gelip evden alanlardan birinin başka niyetli de olabileceği anlatılıyor. Cemile çocukluğundan beri hep yaşadığı her şeye saygı duymuş, Pembe gibi hayalperest olmamıştır. Ancak Pembeyle mektuplaşmaktadırlar . Pembe ona Adem’in hiç eve uğramadığına kadar her şeyi anlatmaktadır. Ancak sürekli özür diliyor mektuplarda . Adem ile evlendiği için. Kate: İskender’in lisede okurken tanıştığı kız, sonradan sevgilisi oluyor. İskender boksör olmakla beraber koruyucu görünen bir vücut tipi vardır. Bir gün Kate’nin çantasının içindeki ped ile şaka yapan birine diklenerek Kate’yi etkilemiştir. İskender müslüman olduğu için ailesinin sorun çıkaracağını ona göre olmadığını Kate’e söylese de Kate ondan vazgeçmemiştir. İskender: İskender doğduğu zaman Pembe ona isim koymamış, Azrail öldürmeye geldiği zaman bulamasın ve geri gitsin diye. Aradan yıllar geçiyor , köyün büyüklerine danışıyorlar , bir köprüde duruyor İskenderle Pembe , oradan geçen yaşlı bir kadın diyor ki , söz dinlemez dik başlı bu, söz dinlettirir kendisi hakim olmak ister , askender olsun adı , kürtçede askender , Türkçede İskender toprak oluyor. İskender lisedeyken bir gün eve erken geliyor ve annesi kapıyı açmamaya çalışıyor, İskender yukarı çıkıyor ve kapıdan birinin çıkıp gittiğini hissediyor , sonrası okuyunca gelecek.. İskender’in hapisten yaşadığı anları anlatan mektuplar yer alıyor. Mektuplarda annesini özleminden , Esma ile çocukluk anılarından , oradaki uçuk denen arkadaşıyla konuşmalarından , değişen yetkilinin onla uğraşmasından, annesini öldürmesini oradakilerin bilmesinden , uçuğu karısının terketmesinden başka biriyle olmasında bahsediyor.İskender’in değişik bir karakteri var okurken daha heyecanlı okuyacaksınız. Hepsini kelimelerle anlatamıyorum . Adem’in annesi de sarhoş olan ve sarhoş olmayan 2 baba diye adlandırdığı babasını terkederek başka bir adamla kaçmıştır. Ellias: Pembe oğlu Yunusa sütlaç yapmak için bir pastaneye malzeme almaya girer ve orada ırkçı bir garsonun kötü tavrlarıyla karşılaşır, ( burada ırkçılığın derecesi, zamanı , avrupalıların bizimle ilgili be düşündüğünü daha detaylı okuyacaksınız) Ellias da yaptığının yanlış olduğunu söyleyip Pembe’ye korur ve dışarı çıktığında kartını verir, sonra Prmbe başka bir gün gelir ve mutfakta Ellias’a yardım bile etmiştir. Ellias ise bir kez evlenmiş, çok sevmiş , hatta aşkı için Kanada’dan Londra’ya gelmiştir. Ancak çocuk istemeyen eşi bir çocuk aldırmıştır. Bir gün Santoriniye tatile giderler ve orada alkolü çok aldığı bir zamanda onu aldattığını ve o çocuğun başkasından olduğunu bu sebepten aldırdığını itiraf eder. Sonra çok sevse de ayrılır ve işine odaklanır , usta bir Şef olur. Adem bu arada artık ailesini bırakmış Roksana ile yaşamaktadır. Roksana onun kumardan kazandığı paralara güvenerek bir gün ona vereceği parayı düşünmektedir. Parası olmazsa onu terkedeceğini bilmektedir Adem. Adem’e İngiliz erkekleri gibi bıyıklarını kesmesini söyler. Adem’in köyde olduğu zamanlarda ısrarla Cemile ile evlenmek isteyip gidip babasıyla konuşmasıyla dünyası başına yıkıldı. Babası Cemile’nin sözlü olduğunu söylüyor , Adem nasıl olur diyor , muhtar onun yıllar önce babasının ablasını vermek istemediği aile tarafından kaçırıldığı ve bir süre sonra eve döndüğünde ona bir şey yapıp yapmadıkları bilinmediği için Cemile’den köy halkı emin değil diyor. Adem içindeki kuşkularla ne yapacağını bilmezken bir anlık öfkeyle diğer kızı Pembe’ye istiyor. Ellias ile Pembe her hafta bir film izleyerek sinemada buluşmaya başlamışlardır. Adem’in abisi Tarık: Adem gibi o da İstanbul’dan Londra’ya yıllar önce gelmiş , eşi Meral de ona işlerinde yardım etmektedir. Geleneksel biridir Tarık, Adem’in yaptığı şeye kızıyor, bıraktığı ailesine laf gelmesin diye onlara bakmaya çalışıyor , çünkü biliyor ki ailenin büyüğü olarak gelen laf onu bulacaktır. İskender mektuplarına devam ediyor, uçuk bir not bırakıp intihar etmiştir ve bu İskender için yükün olmuştur. Başka biri geliyor onun yerine . Önce tuhaf karşıladığı bir hali vardır gelenin. Sonra konuşmaya başladıklarında her söylediği cümleye verdiği karşılıklar okurda bir Elif Şafak gerçeği mesnevi cümleler kuran bir adamı görüyorsunuz .. Yıllar önce sünnetten korkup ağaca tırmandığını annesinin onu kandırıp tamam olmayacaksın deyip indikten sonra teslim edip sünnete gönderdiği andaki hayal kırıklığını , çocukluktaki güven sarsılmasını anlatıyor. Yunus da her yerde Tobikoyu arayıp nihayet buluyor . İskender’in ceketini kaçırıp giymiş ona güzel görünmek için karşısına çıkıyor. Sonra beraber sohbet ediyorlar, başka bir gün gittiğinde popüler bir müzik eşliğinde ettiği dansla karşılaşıyor ve çok şaşırıyor. Yunus’u içeri alıyor beraber dans edip şarkılar söylüyorlar. Yunus dövme yaptırmak istediğini söylüyor Tobikonun arkadaşlarına . Yunus balığının resmini istiyor. Cemile ebeliğin yanında , bitkilerin dilinden anlayıp şifalı ilaçlar da yapıyordu. Bunun için evin altında bir mahseni vardı. Orada çalışmalarını yapıyordu. Yıllar önce ona verilen değerli bir elması da orada saklıyordu. Bir gün evine bir yaralıyı getirdiler. Yaralı mahseni öğrendi ve alıp kaçtı elması. Sonra geri getirdiler. O mafya kılıklı adama getirdigi elması geri verip kardeşi Pembe’ye Londra’ya kaçak yollardan onu götürmeleri istedi. Kabul ettirdi ancak elması almadılar. Pembe Cemile’ye biriyle olduğunu söylemişti çünkü, aklı onda kalmıştı. Esma da erkek gibidir, ve erkekler için kullanılan isimlerin heybetinden , kadınlar için kullanılan isimlerin naifliğinden bile rahatsız olmaktadır. İskender’in yanında olup karıştığı ırkçılara karşı korunma toplanmalarına bile katılmaktadır. İskender annesinin durumunu öğrenmiştir. Babasına gidiyor ve aldığı yanıt şaşırtıyor İskender’i . Annen haklı diyor, kızdım evet ama o boşanmayı çok istedi , ve olmaması gereken bir evlilikti diyor. İskender de ı zaman iş bana düştü deyip ayrılıyor yanından. Bu arada Kate hamile kalmıştır ve söz verdiği gibi çocuğu aldırmamaya karar vermiştir. Hatip isimli biriyle sürekli karşılaşıp fikir alışverişi de yapıyor. Hatip keskin ve sabit fikirli biridir . Tarık da Pembe’yi iş için gittiği bit yere yakın sinema önünde Ellias ile görüyor . Pembe bir gün yine film izlerken ablası Hediye’nin sağlık memuru adama güvenip onunla kaçmasını, sonra onunla evlenmeyip eve geri geldikten sonra babasının ve üvey annesinin ona tavrını , ertesi gün eve geldiklerinde onu tavandan asılı gördüğü sahneye benzer bir sahne hatırlayıp salonu terkediyor. O gün aynı salonda İskender gizlenmekteydi. Roksana Adem’i terkediyor , onu Abu Dabi denen yere götürüp metresi olarak yanında kalıp striptiz yapacağı bir adam bulup onunla kalıyor. Adem evine geri dönmüyor , yüzü yok, abisinde de gidemiyor, kardeşi Halil’in yanına gidiyor , Halil’e Abu Dabi’ye gidip Zengin olup geleceğini söyleyerek hayaller kuruyorlar birlikte. Roksana orada tam olarak istediği hayatı yaşamaktadır. Gitgide adama alışmıştır. Bir gün odada ceplerine bakarken eşiyle fotoğrafını görüyor ve adam onu yakalıyor sonra onun bu davranışından dolayı kovuyor. Roksana ne yapacağını bilemiyor gidecek parası bile yok. Adamın teleskoplarından biriyle etrafı incelemeye başlıyor uzun binalardan birinin tepesinde bir adam aşağı kendini bırakıyor( bu kişi Adem) Adem hiç de hayallerindeki gibi olmayan Abu Dabi’de inşaat işinde çalışmaktadır . Tahmin ettiği gibi müslüman ülke bize de iyi davranırlar demişti ancak öyle olmadı. İskender’in yazdığı mektuplarda Zişan ile meditasyonu devam etmektedir. Suçsuzluğu anlaşılınca oradan gitmesine üzülmüştür hatta. Bir gün Yunus ziyaretine geliyor ve o çarpıcı gerçeği ona anlatıyor. ( kitabın en can alıcı yerleri) buralar spolier olacağı için yazmıyorum. Cemile Londra’ya gelmiş ve Pembeyle çok güzel saatler geçirirken Yunus ile markete gidiyorlar , market dönüşü Yunus Tobiko’yu görüp onunla gidiyor Cemile eve yalnız yürüyor. Camdan Pembe ile konuşurken her şey o anda başlıyor. Pembe’nin başına gelenler, İskenderin hapisten çıktıktan sonra gerçeği öğrenmesi, Esma’nın evlenmiş ve 2 çocuklu anne olması , Yunus’un albüm yapması , Kate’in evlenmiş olması, ve son gerçek olay ... Annemi anımsadım. Kendi annemi anımsatıp hayatta olan ancak şu an uzakta olan annemi derinden sevgi ve özlem ile hissetmemi sağlayan Elif Şafak’a teşekkür ederim. Benim annem de tek yumurta ikizi :) *Hazmedememişti İskender bu ihaneti . Sevip de kandırmayı . İnsanın canı kadar sevdiği birini oyuna getirebileceği aklının ucundan dahi geçmemişti . O güne dek bilmezdi , birine büyün kalbinle muhabbet besleyip yine de onu incitmek istemenin mümkün olabileceğini .. *Dediklerine göre kahve aşk gibiydi , ne kadar sabır ve özen gösterirsen tadı o kadar güzel olurdu. *Yağız ata binmek isteyen belini kırabilir. *Niyetin tükürmekse bari rüzgara karşı durma . *Başkalarının yanında övünmek ayıptır derdi, ama yalnızken kendinle baş başayken her zaman değerini bil ve kimsenin seni ezmesine izin verme. *Bu hayatta yaptığın ya da hissettiğin her şeyde mesafe olmalı .. *İnsanları oldukları gibi kabul etmek onun kutsal düzenine saygı göstermek demekti. *Kimsenin bilmediği keşfedilmeyi bekleyen doğal güzellikleri hatırlatıyordu ona. *Hayat felsefesi çalışma masası gibiydi, düzenli-tertipli ve köşeli. *Onun satranç tahtası gibi olan siyah -beyaz dünyası , Ellias gibi yaşamı sonsuz grilerden müteşekkil gören birine güç gelmişti. *Karmaşık olmayan kadın yoktur . Kadınlar ikiye ayrılır , derdi. Bariz biçimde karmaşık olanlar ile karmaşık olduğu ilk bakışta anlaşılmayanlar. *Zeki kaptan fırtınayı önceden hissedip limana yanaşır. *İnsanın imkanları ne kadar kısıtlıysa şerefinin bedeli o kadar yüksekti . *Unutma sisteme karşı koyamayan sistemin bir parçası olur. *Evrendeki her cisim ne kadar albenisiz ve ya da ehemmiyetsiz görünürse görünsün , bir başka şeye yanıt olsun diye yaratılmıştı. Derdin olduğu yerde deva da vardı, üstelik şaşırtıcı yakınlıkta .mesele görebilmekti. *İnsan ömrü kısaydı , bir kurtçuğunkinden farksız. Ya da ipekböceğininkinden. Ademoğulları , Havvakızları tuhaf mahlûklardı. Kurtçuğa benzetsen alınır , ipekböceğine benzetilmekten keyif duyarlardı. Böceklerden iğrenir ama parmağına uğurböceği konsa hayra alamet sayarlardı. Sıçanlardan tiksinir , sincaplara bayılırlardı. *Ne sivrisinek ateşböceğinden önemsizdi, ne de pirinç altından. *Kadınlara neden sanki hayal ürünüymüşler gibi masalsı ve rüyamsı isimlerin verildiğini merak ederdi. Erkek isimleri hep cesaret , iktidar ve yetki ihtiva ediyordu. *Ne derler bilirsin. Aptallar konuşur , akıllılar susar. *Gözü peksin, karşındakinin tavrını sevmezsen anında ağzının payını veriyorsun . Risk almaktan çekinmiyorsun. Kimse sana dayılanamaz. *Öfke bir kaplana benzer. Kaplanı görünce dersin ki ah ne soylu hayvan , benim olsa keşke . Ama ehlileştiremezsin onu . Kimse yapamaz , kaplan seni kontrol eder. *Nefsin güçlüyse sen zayıfsın . Nefsin zayıfsa sen güçlü. *İnsanlar başka aileler konusunda ahkam keserken , hep katı, hep acımasızdı. *Çöllerin bir zamanlar deniz olduğunu öğrenmişti. Su bile kaskatı toprağa dönüşebiliyordu da insan neden kolay kolay değişmiyordu acaba? *Hayatında ilk defa birini , verebileceğinden daha fazlasını talep etmeden seviyordu. *Bilakis yalnızlığına düşkün bir izlenim veriyordu, kitap okuyup yürüyüş yaparak , arka bahçesinde kimsenin köylerini bilmediği bitkiler yetiştirerek mesut olabilecek biriydi. *Kimse görmek istemiyordu güzelliğin , zamanın siyah kadifesinde erimeye mahkum bir kar tanesi olduğunu. *Yükselmek istiyorsan en çok kendini eleştir, kendi hatalarını görmeyen asla iyileşemez. *İçime baktım , yüreğime , bende sırlanmış bene. *Ne yazık ki sahip olduklarımızın kıymetini hep onları yitirdikten sonra anlıyoruz. *İnsan hayatın çalkantılı sularına atılmadan evvel ailesinde sevgi, istikrar ve güven bulmalı.
İskender
7.8/10
· 14,6bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6