• Yargısı şu: Hayat, abestir. Niçin katlanıyoruz? Alışkanlıktan.
  • Nietzsche: Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski olmuştur.

    Freud: Dostoyevski olmasaydı eğer, psikanaliz biraz beklemek zorunda kalacaktı.

    Einstein: Dostoyevski bana bütün bilim insanlarından daha fazlasını verdi. Gauss'tan bile.

    Albert Camus: Suç ve Cezayı okuduktan sonra ilk kez, yeteneğim hakkında kesin bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme olasılığını ölçüp tarttım.

    Cemal Süreya: Dostoyevski'yi okudum o günden beri huzurum yok.

    Alıntı
  • - "Dinsizin hakkından imansız gelir" sözü yanlış... diyordu.
    Şair arkadaşıma,
    - Neden? diye sordum.
    - Yanlış, dedi, yanlışlığı tecrübeyle sabit...
    Bu atalar sözünü şöyle düzeltmeli:
    "Dinsizin hakkından gelse gelse imanı çok kuvvetli olan gelir."

    Böyle konuşan şair arkadaşımın adını duymamışsınızdır.
    iyi, güzel şiir yazar ama, şiirlerini kıskandığından mı nedir,
    bu güzelliklerin paylaşılmasını istemediği için
    hiç kitap çıkarmamıştır.

    Karadeniz illerinden birinde kendi halinde yaşar.
    Kırk yılda bir İstanbul'a, Ankara'ya uğrar.
    Başında şiirin kavak yelleri esmeye görsün,
    kapar koyuverir kendini, alır başını gurbetlere çıkar.
    Pek öyle belli bir iş-güç tuttuğu da yoktur,
    köküne kibrit suyu ekmemek üzere,
    yavaştan yavaştan babasının paracıklarını yer.
    Bu tutumuyla bence hayırlı evlattır.

    Ne var ki babasıyla hiçbir konuda anlaşamaz.
    Çünkü babası, onyedinci yüzyılın koyu ve doğulu orta
    çağında yaşarken, oğlu çağının ileri görüşlü bir aydınıdır.
    Babası abdest-siz yere basmaz,
    oğlu kafayı çekmeden yatağa girmez.
    Ne var ki babaoğul arasındaki bu anlaşmazlık çok sessiz geçer, hiçbir zaman aralarında çatışma olmaz.
    Babanın yenilecek parası oldukça da bu böylece sürüp gidecek, "Sünnet-i şerif üzere sakal bırakmış hoca efendiyle,
    içkiye düşkün kalender-meşreb oğlu arasında
    hiçbir geçimsizlik olmıyacaktır.

    Şair arkadaşım,
    - Babamın sofrası kendi gibi düşünenlere açıktır, dedi,
    bizim evden hacılar, hocalar hiç eksik olmaz.

    Semtimizde Kırık Ali denilen bir belalı türedi.
    Çocukluğunu bilirim, bir mahallede büyüdük.
    Sonra bu Kırık Ali ortadan kayboldu, onbeş-yirmi yıl görünmedi. Bu zaman içinde orada burada dolana dolana
    serserilik stajını yapmış...
    Bir belalı, bir azılı olmuş ki başedilir cinsinden değil.
    Çarşıyı pazarı haraca kesti.
    Yalnız bizim semtin değil, bütün vilayetin huzurunu kaçırdı.
    Kadına kıza sarkıntılık bunda, kumarda kavga bunda,
    içip içip çıngar çıkarmak bunda, türlü rezillik...
    Allah korusun, öyle bir belalı ki, şerrine lanet,
    polis, candarma da başedemiyor.
    Yolda kendi halinde gidene "Vay, yan baktın!"
    diyerek bıçakla saldırır.
    Dediklerine göre, her çeşidinden sabıkası ikiyüzü aşmış.

    Babam, "îşte" diyor, "insanlarımız Hak yolundan ayrıldıkları i-çin, Cenab-ı Allah bu belayı ceza diye başımıza musallat eyledi."
    Buradan cehennem olup gitsin, diye para toplayıp
    kendisine verdiler, gitmedi.

    "Dinsizin hakkından imansız gelir" deyip,
    daha azılı serseriler aradılar. Bizim oralarda,
    belki duymuşsunuzdur, kiralık katiller vardır:
    Adamların geçimi bu yüzden...
    Onlardan bikaçını kiraladılar.
    Bizim serserinin karşısında hiçbiri dikiş tutturamadı.
    Gece sabahlara kadar karanlık sokaklarda vuruştular,
    tabanca seslerinden uyuyamadık.
    Profesyonel katilleri, bizimki önüne katıp kovalamış...
    Yani ne ettikse bitürlü hakkından gelemedik...

    Bigün babam çağırdı beni,
    - Bu gece Bekir Hoca misafirimizdir. Gayet derin bir hocadır. Yemekte sen de bulunacaksın dedi.

    Bizim eve hacı hoca çok gelir ama, babam bana
    "Birlikte yemek yiyelim" demez.
    Sonradan işi annemden öğrendim.
    Babam benim gidişimi beğenmediği için, sonunda
    Kırık Ali gibi bir belalı olacağımdan korkmuş.
    Bekir Hoca'yı beni yola getirsin, içkiden, başıboşluktan
    vazgeçirsin diye çağınyormuş; Bekir Hoca bana
    öğüt mü verecek, dua mı edecek, her neyse...

    Bekir Hoca geldi: Ak sakallı, mübarek bir zat. Ulu bir din adamı. Akşam yemeğine hep birlikte oturduk.
    O gün ramazan değil ama, Bekir Hoca yine de oruçluymuş.
    İftar bozma zamanı yemeğe girişildi.
    Ben akşamları yemek yemem, yalnız içerim, yıllardır böyle...

    Çorbadan iki kaşık alıp bir bahaneyle dışarı çıktım,
    odamda votkayı çekip yine sofraya döndüm.
    Ağzım kokmasın diye rakı değil de, o akşamlık votka içiyorum.
    Ne yaparsınız, baba hatırı...
    Bikaç kez votka içmek için gide gele yemek bitti.
    Bekir Hoca duaya başladı.
    Hocanın duası yemekten uzun sürdü.
    Duadan sonra da yüzüme doğru bikaç kez üfürdü.
    Bekir Hoca'yı herkes tanırmış oysa...
    Onu görmeye, duasını almaya misafirler geldi.

    Ertesi gün de bizim müftü, Bekir Hoca'dan camide
    va'zetmesini rica etti. Böyle büyük, ulu, derin bir hoca
    buraya gelmişken va'zından yararlanılacak.
    Babam bırakmadığı için bitürlü yanlarından ayrılamıyorum.
    - Öğle namazına, sen de bizimle camiye gel! dedi.
    Baba sözüdür, dinledik. Bekir Hoca'nın va'zedeceğini
    duyan cuma namazı kılmak için camiye dolmuş.
    Caminin içinde yer kalmadığından son cemaat yeri de dolu da,
    içeri sığmayanlar avluda hasır üstünde namaz kıldı.
    Namazdan sonra Bekir Hoca va'za başladı.
    Va'zından anladım ki, gerçekten derin hocaymış.

    Cuma namazına gelmeyen kadınlar da, va'zı dinlemek için
    camiye doldular. ilk ağlama, kadınlardan duyuldu.
    Sonra yayıldı, Bekir Hoca'nın va'zına herkes ağlamaya başladı. Hoca efendi, iri gövdesiyle, sedef kakmalı kürsüye çıkıp
    oturdu. Başladı anlatmaya...

    Va'zın sonu çok güzeldi. Bekir Hoca diyordu ki:
    "Orucu neyi tutmazsınız, rakıyı, şarabı içersiniz, sarhoş gezersiniz. Ondan sonra da cennete gitmek istersiniz.
    Naaa!... alırsınız cenneti!

    Namaz niyaz yok. Kumar dersen çok.
    Sonra da cennet istersiniz. Naaa size... Alırsınız cenneti.

    Namahreme bakarsınız, harama uçkur çözersiniz,
    zil zurna gezersiniz, sonra da cenneti istersiniz.
    Naaa!... Alırsınız cenneti!.."

    Bekir Hoca "Naaa size cennet! Alırsınız cenneti!.." dedikçe, cemaatin gözlerinden sicim sicim yaşlar dökülüyordu.
    Hayatımda "Naaa size, alırsınız cenneti!" sözünün
    bu kadar etkin olabileceğini hiç düşünmemiştim.
    Kendimi tutamayıp ben de ağlamaya başladım,
    artık öbürlerinden ağlama duygusu bana da mı bulaştı,
    yoksa Bekir Hoca'nın va'zı mı çok dokundu, bilemiyorum.

    Bekir Hoca "Naaa, alırsınız..." dedikçe, ben de öbürleri gibi,
    hüngür hüngür ağlıyordum.
    Vaazdan sonra, ağlamaktan kızarmış gözleri yumruk yumruk olanlar bir bir gelip Bekir Hoca'nın elini öptüler.
    Ben de içimden bir daha rakı, şarap içmeye tövbe ettim,
    ama akşama doğru baktım olacak gibi değil...
    içimden "Hele bu akşam da son olarak içeyim de,
    yarın bir daha tövbe ederim" dedim.

    Babam,
    - Bu akşam da yemeği birlikte yiyelim! dedi.
    Aklıma bir kurnazlık geldi. Babama,
    - Müsaade edersen, Bekir Hoca efendi amcam bu akşam da
    benim misafirim olsun da, dışarıda onunla yiyelim... dedim.
    Bekir hoca bunu duyunca "Bak, oğlan adam oluyor"
    gibilerden babama göz kırptı.
    Babam da memnundu,
    - Peki, dedi, Bekir Hoca razı gelirse âlâ...
    Bekir Hoca,
    - Ben öyle her lokantada yemem, dedi,
    bir Müslüman lokantası var mı?
    - Hacı Raşit'in lokantası var... dedim.
    Her akşam içtiğim lokantanın sahibi Raşit, gerçekten hacı idi. Tabelasında "Lezzet Lokantası - Hacı Raşit Eroğlu" yazılı.

    Bekir Hoca'nın bizim evde nasıl yemek yediğini gördüğüm
    için, ne olur ne olmaz diye, yanıma çokça para aldım.
    Akşam Hacı Raşit'in lokantasına gittik.
    Bekir Hoca yine oruçluydu, iftar saatinde besmele
    çekip bir yudum suyla orucunu bozduktan sonra çorbaya girişti. Ben sözüm ona bir ızgara köfte yedim.
    Garsona,
    - Komposto getir diye elimle içine votka koymasını
    işaret ederek göz kırptım.
    Votkalı komposto geldi, kaşığı çaldım.
    Bekir Hoca çorba içiyor, ben komposto...

    Bekir Hoca bir çorba daha içti.
    Ben kendime bir komposto daha ısmarladım.
    İkinci çorbayı içtikten sonra hoca, taskebabı istedi.
    Ben üçüncü kompostoyu içiyorum.

    Yavaş yavaş kafamı bulmaya başlamıştım ki,
    Kırık Ali yanında üç kopukla lokantadan içeri girdi.
    Eyvah, şimdi bir rezalet çıkaracak.
    Kırık Ali'nin girdiği yerde çıngar çıkarmadığı görülmemiş.
    Kırık Ali, Bekir Hoca'yi görünce, birden koşup
    hocanın eline varmaz mı!
    Bekir Hoca'nın elini öpüp,
    - Duan sayesinde Hoca efendi inşallah bizim gibi
    günahkârlar da Hak yoluna girer... dedi.

    Bekir hoca, bu sözlerden çok duygulanıp,
    - Berhudar ol evlat, buyur, otur... dedi.
    Kırık Ali ile yanındaki üç serseri, lokantaya içmeye
    geldiklerinden Bekir Hoca'nın yanında oturmak
    istemedilerse de hoca onları zorla bizim masaya oturttu.
    Ben o sırada votka karıştırılmış dördüncü
    kompostoyu kaşıklıyordum.
    Bekir Hoca da karnıyarık yemekteydi.

    Bekir Hoca onlara,
    - Siz ne yiyeceksiniz? dedi.
    Birbirlerine baktılar.
    Kırık Ali istemiye istemiye,
    - Çorba içelim, dedi.
    Kırık Ali akşamları hiç çorba içmiş değil.
    Bekir Hoca karnıyarıktan sonra yoğurtlu ıspanak, sonra köfte yedi. Ondan sonra da pilav istedi.
    Pilavı yerken,
    - Senin içtiğin nedir, hoşaf mı, diye bana sordu.
    - Evet, Bekir efendi amca, hoşaf... dedim.
    Garsona,
    - Bu hoşaftan bana da getir! diye seslendi,
    getirilen kompostodan üç kaşık aldıktan sonra,
    - Oooh, pek de güzelmiş. Bir hoş lezzeti var... deyince,
    garsonun ona da votkalı komposto getirdiğini anladım.
    Bekir Hoca ağzını şapırdatarak kompostoyu
    içtikten sonra, garsona,
    - Evlat, bir hoşaf daha getir, pek nefis olmuş. dedi.

    Hemen mutfağa koşup, içine votka koymamalarını söyledim. Votkasız komposto geldi.
    Bekir Hoca bir kaşık alıp yüzünü buruşturdu, garsonu çağırıp,
    - Bu deminkinden değil, dedi, bunu götür oğlum.
    Deminki hoşaftan getir!
    Artık olan olmuştu. Bekir Hoca'ya votkalı komposto geldi.
    Pilavla üç kâse votkalı komposto içtikten sonra
    arkadan börek istedi.
    - Börek kuru gitmiyor, bir hoşaf daha getirsinler... dedi.
    Kırık Ali,
    - Hocam, bugün camide va'zetmişsiniz, bilip gelemedik.
    Velakin başkalarından duyduk.
    Biz günahkârlar... derken, Bekir Hoca sözü alıp,
    - inşallah hidayete erişirsiniz... dedi.
    Garsondan bir hoşaf daha istedi, içerken,
    - Ooooh, aşçıbaşımn ölmüşlerinin canına değsin,
    pek leziz, pek nefis... Hiç böyle hoşaf içmemiştim... diyordu.


    Yavaş yavaş gözleri dönmeye, baygın baygın bakmaya başladı. Peltek peltek konuşuyor, dili dolanıyordu.
    - Bir hoşaf daha getir evlat! diye garsona seslendi.
    Sekizinci kompostoyu içiyordu.
    Baktım Bekir Hoca iyice sarhoşlamış.
    Onu idare edebilmek için ben votkalı kompostodan vazgeçtim.

    Kırık Ali ile üç kopuk arkadaşının, rakı içemedikleri için
    canları sıkılıyor, amca Hoca'ya da bişey söyliyemiyorlardı. Çorbalarından biriki kaşık alıp durmuşlardı.
    Kırık Ali, cıgara paketini Bekir Hoca'ya uzattı.
    - Hocam, buyurmaz mısınız? dedi.
    Bekir Hoca dili dolanarak,
    - Ben cıgara içmem, velakin burada içmek vacip oldu.
    Anladım ki, bana hürmetinizden sizler de içmiyeceksiniz.
    Onun için tellendirelim bakalım da, siz de rahat rahat için... dedi.
    Cıgarayı tellendirince,
    - Hoşaf pek güzelmiş, bir tane daha getirsinler! dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırdım.
    Bir kâse daha içerse büsbütün sarhoşlayacak,
    yollarda yıkılacaktı. "Bekir Hoca'yı içirtip baştan çıkarmış"
    diye adım çıkarsa, babam beni eve almaz,
    bir daha buralarda duramam...

    Garsonun kulağına,
    - Bir daha hoşaf isterse kalmadı dersin... dedim.
    Bekir Hoca hem votkalı kompostoyu kaşıklıyor,
    hem va'zedi-yordu:
    - Şarabı içersiniz, rakıyı içersiniz, kötü yola gider,
    zina edersiniz, günaha girersiniz, sonra da cennet istersiniz...
    Naaa! Alırsınız cenneti!...

    Irz ehline kem gözle bakarsınız, helale haram,
    doğru işe hile katarsınız, sonra da cennet ararsınız.
    Naaa, alırsınız cenneti!..

    Kırık Ali'ye baktım, Bekir Hoca'nın karşısında
    büzülmüş de büzülmüş, teşbih böceğine dönmüş...
    Bekir Hoca,
    - Bu hoşaftan getir oğlum! diye bağırdı.
    Garson,
    - Kalmadı hoca efendi, dedi.
    Demesiyle kızılca kıyamet koptu.
    Bekir Hoca yumruğunu masaya vurunca sıçrayan
    tabakları çanakları, kaşıklan yere savurup, allan korusun,
    - Haaaayt!... diye bir nağra savurdu ki,
    lokantayı dolduran müşterilerin ellerinden çatallar, kadehler düştü.

    Bekir Hoca,
    - Hoşaf isterim!... Yok ne demek?
    Bekir Hoca hoşaf ister de yok mu denir, bre zındıklar!., diye kükreyince baktım hoca gövdesiyle ileri atılmış,
    masaları devirip koca lokantayı dümdüz edecek,
    - Aman Bekir efendi amca, hele dur, hele dur!...
    Sen tek hoşaf iste, şimdi yaratırız!.. diye sakalını
    okşaya okşaya yerine oturttum.
    Önüne kâseyle kompostoyu koşuşturduk.
    Bekir Hoca kaşığı fırlatıp attı, kâseyi ağzına dikti.
    Komposto suları sakallarından ensesine, göğsüne süzülürken,
    - Oooh!... Cana can katıyor. Çok şükür!., diyerek geğirdi.
    - Doldur bir daha! diye bağırdı.

    Sakalları aslan yelesine dönmüştü.
    Nasıl olduysa birden Kırık Ali'ye döndü.
    Sen kimsin bakayım, adın ne?
    - Ali...
    - Hı... Yoksa sen? Ali denilen... Öyle mi?...
    Kırık Ali boynunu büktü. Bekir Hoca kükredi:
    - Ulan Kırık Ali... Kırık olmasan ne lazım gelirmiş, ulan it!..
    - Eyvah! Şimdi Kırık Ali bir azarsa, hoca moca demez,
    sakalından tuttuğu gibi bunu doğram doğram doğrar.

    Bekir Hoca nağra savurur gibi seslendi:
    - Ulan oğlum bu masaya, bakan yok mu?
    Heeeeeey Doldur şunu!..
    Bekir Hoca pusulayı şaşırdı.
    Benim korkum, olanları babamın duymasından.
    Bekir Hoca bir kâse daha votkalı kompostoyu içince
    gözleri fırfır dönmeye başladı.

    Hocanın sarhoşluğunun farkında olmayan Kırık Ali,
    - Müsaaden olursa kalkalım hoca efendi, bize izin ver! dedi.
    Vara demiyeydi.
    Bekir Hoca'dır bu, yakasına bir yapışmasıyla
    Kırık Ali'yi sandalyeye çökertti:
    - Sen misin ulan bu millete medet Allah dedirten? Bana bak...
    Ben kınk mınk dinlemem... Ben adamın...
    Hoca bar bar bağınyor. Karşı masada oturanlardan biri,
    demek Bekir Hoca'yı tanımazmış.
    - Sakalından utan, ayıptır yahu! demesin mi!
    Vay vay vay... Hoca bir azdı, zaptolunur gibi değil.
    Beşon kişi birden Hocanın önünde duramıyoruz.
    Kırık Ali'yi görsen, Bekir Hoca'nın eline ayağına varmış, yalvarıyor:
    - Aman hocam, etme hocam, eyleme hocam...
    Bekir Hoca göbeğine çarpanı deviriyor.
    Maşallah koçbaşı gibi göbeği var. Kırık Ali ile onun üç kopuğu,
    iki garson, bir de ben, Bekir Hoca'yı güç bela lokantadan
    sokağa çıkardık. Hoca bir o yana yıkılıyor, bir bu yana sallanıyor.

    Koluna girmesek düşecek...
    - Ulan Kmk!
    - Buyur Hocam!
    - Bu memleketin en azılı kabadayısı sen misin?
    - Sayende haddimiz olmıyarak...
    - Ulan ben kabadayıların...
    - Yaparsın Hocam...
    - Buralarda meyhane yok mu?
    - Hocam, bizi imtihandan geçiriyorsun besbelli...
    Yanımızda sen varken...
    - Düş önüme, çabuk meyhaneyi göster!..
    Demesiyle, boşluğuna bir dirsek atıp, Kırık Ali'yi
    beş metre i-leri savurdu. Kırık Ali,
    - Şurada Hocam! dedi.
    -Düş önüme!..
    Meyhaneden girdik...
    Bekir Hoca, yer gök inleten bir nağra savurup,
    - Bre kafirler! diye haykırdı, yarın kıyamet günü
    ne hesap vereceksiniz? Bu zıkkımı içersiniz, bir de cennet istersiniz. Naaa A-lırsınız cenneti!!

    Yalvar yakar düşmüşüz eline eteğine:
    - Etme hocam... Aman hocam!..
    Meyhanedekiler hocayı sakalından sürükleyecekler ama,
    Kırık Ali'nin korkusundan seslerini çıkaramıyorlar.
    Hoca'yı zorla bir masaya oturttuk.
    Biz bu halle babamın evine gidersek, babam beni
    evlatlıktan reddeder. Oldu olacak dedim,
    Bekir Hoca'yı iyice içirip sızdırmalı da salla sırt
    eve götürüp babama duyurmadan yatağa atmalı.

    - Bekir efendi amca, hoşaf içer misin?
    -Gelsin!..
    Meyhanede hoşaf da yokmuş, vişne suyu varmış.
    Bir şişe vişne suyuna votkayı, likörü boca edip verdik.
    Hoca bir dikişte bitirdi.
    - Bir daha Hoca?
    - Gelsin...
    Dayadık önüne... Onu da içince Bekir Hoca,
    parmaklarını masaya vurarak bir türkü tutturdu;
    yanık, gevrek bir sesi var.

    Krık Ali kulağıma eğilip yavaşça,
    - Arkadaş, dedi. Bundaki hal, hocalık hali değil.
    Hiç beğenmedim. Ne iştir bu?
    - Sorma Kırık, bir iştir oldu.
    Aman zom edip sızdırmanın yolu...
    Kırık Ali, esrarı doldurup bir cıgara sardı,
    - Buyur Hocam! dedi. Hoca,
    - İçmem! dedi. Kırık Ali,
    - Huzurunuzda bizim içmemiz saygısızlık ve de caiz değil, dedi; hicap ederiz. Sen tüttür ki Hocam, bize de izin çıksın.
    Bekir Hoca esrarlı cıgarayı aldı.
    Ben hemen cıgarasını ateşledim. Hoca esrarı, likörü,
    votkayı çekiyor, mini mini türküler mırıldanıyor.
    Velakin uyumak, sızmak şöyle dursun, içtikçe azıyor.
    O gece onun içtiği votka kadar suyu bir manda içemez.

    - Ulan ben adamın... diye bağırdıkça Kmk Ali,
    - Eyvallah hocam... diyor.
    Esrar, Hoca'ya iyice dokunup da,
    - Buranın avrat pazarı nere? diye bağırmaz mı!
    - Aman hoca burada öyle yer bulunmaz...
    - Yıkıl... Dürzüler Siz bizi hoca kisvesinde görüp
    de yol yordam bilmez mi sandınız?
    Düşün önüme...
    Bize bu gece hafiften sedalar gelir, içimize nur doğdu.

    Kırık Ali savuşacak olduysa da, Bekir Hoca fark edip
    kolundan tuttu:
    - Bu memleketin kârhanesi neresi?..
    Kurtuluş yok, çıktık yola. Hoca başladı türküye.
    - Siz de söyleyin! dedi.
    Uyduk Hocaya... Herkes bize bakar, rezillik...
    Dediği yere vardık.
    Kadınlar Kırık Ali'yi görünce korkudan titreyerek,
    - Buyur ağam... dediler.
    Bekir Hoca bunları yandan çok çıplak görmesiyle,
    - Tuuu size!., diye gürledi, bre Allah'tan korkmazlar!
    Türlü menhiyatı işler, fuhuş yapar, günah içinde yüzer,
    sonra da cenneti istersiniz. Naaa!.. Alırsınız cenneti.

    Kadınlar korktular büsbütün. Hocayı bir koltuğa yıktık.
    - Bekir efendi amca hoşaf içer misiniz?
    - Gelsin!...
    Bu kez bir şişe vişneli gazoza bir şişe de saf ispirtoyu katıp verdik. Bir dikişte içti,
    - Elhamdülillah... dedi.
    - Çabuk Hoca efendiye bir kahve yapın!.
    Kırık Ali, kahvenin içine bir topak afyonu koydu ki,
    hoca içip uyuşsun... Ne uyuşması, Hoca afyonlu kahveyi içince
    bir azdı ki, bıçağı gören camus bile böyle olmaz.
    Kırık Ali pek şaştı,
    -Arkadaş, bu topak afyon bir bölük eşkıya askerini uyutur,
    bu ne iş?.. Allanın bir hikmeti... dedi.

    Bekir Hoca, evsahibi kadını çağırıp,
    - Boyunuzca günah işlersiniz hatun! dedi. Kadın,
    - Allah affetsin, işleriz Hocam, dedi.
    - Peki nasıl işlersiniz?
    Kadın utandı. Sustu. Bekir Hoca bir daha gürledi:
    - Söylen, nasıl işlersiniz?
    - Erkek gelir, muhabbet ederiz.
    - Edin de görelim!., işlediğiniz günahı görmemiz gerek...
    Kadının biri def aldı eline, biri şarkıya oturdu,
    biri de biraz daha soyunup çiftetelliye başladı.
    Hoca'ya bir kâse hoşaf sunuldu.
    Bekir Hoca'dır bu.
    - Yar, yar... Medet hey! diye ortaya fırlamaz mı!
    Bekir Hoca, o iri gövdesiyle göbek attıkça, evin tavanı,
    döşemesi sallanıyor. Oyuncu kadın da coştu.
    - Aman Hocam yavaştan, polisler basacak!.
    - Polislerin de...
    - Duyulur hocam...
    - Duyanların da...
    Hocaya kâseyle, bardakla, maşrapayla votkalı,
    alkollü hoşaf sunuluyor.
    Bekir Hoca bunları bir dikişte bitirip, yeniden oyuna giriyor.
    - Hocam bir kahve?
    - Gelsin...
    - Afyonlu kahveyi dayıyoruz.
    - Hocam bir cıgara?
    - Gelsin...
    Esrarlı cıgarayı dayıyoruz.
    - Hocam hoşaf
    - Gelsin...
    Votkalı, ispirtolu, likörlü şurubu, şerbeti dayıyoruz.
    Uyuşup kalacağına büsbütün azıtıyor.
    Artık azgınlığının nereye vardığını anlatamam...

    Gün ışırken evden çıktık, ama Bekir Hoca susmaz.
    - He heeeyt!.. diye nağralar vurdukça pencereleri açanlar
    bize bakıyor. Bekçiler, polisler varsa da, Kırık Ali'yi görünce
    köşe başlarına sinip kendilerini gizleyerek bizi
    görmezden geliyorlar.

    Bizim eve varırken, Bekir Hoca artık iyice azdı,
    Kırık Ali'ye ana avrat girişti. Kırık Ali yalvarır:
    - Kurbanın olsun Kırık, etme Hocam...
    Bekir Hoca söz anlar gibi değil.
    Derken Kırık Ali'nin tepesi atıp da hışım gibi bıçağı çekmez mi! Vay bre aman, sen o Bekir Hoca'yi bir görsen arkadaş,
    herif bıçağı görünce, bir ejderha kesilip de o göbeği ile
    bıçağın sivrisine yürümesin mi?

    Kırık Ali'yi dersen,
    - Ben böyle bir namussuz görmedim, imdat!.,
    diye kaçmaya başladı.
    Bekir Hoca bunu ayağından yakalayınca çaldı yere,
    vurdu yere, bindi hümüğüne...
    - Ulan ben seni öldürsem ne lazım gelir?..
    Memleket bir mikroptan temizlenir!
    diye bağırıp biniyor tepesine,
    Bıçağı da kaptı Kırık Ali'nin elinden.
    - Ulan ben şimdi bunu senin nerene soksam?
    - Etme hocam, eyleme hocam... Ocağına düştük...
    Kırık Ali nasılsa bunun altından sıyrılıp,
    tabanları yağladı, üç kopuğu da arkasından... Kaçıp kurtuldular.

    Bekir Hoca'nın göğsü kalaycı körüğü gibi inip kalkıyor.
    Hoca'yı eve soktum, arkasından iteleyerek odadan içeri tıkıp, öylece yatağa attım. Döşeğe düşünce sesi kesildi şükür.
    İki gün öylece uyuya kaldı,
    iki gün, iki gece horultusu mahalleyi tuttu.

    Kırık Ali'ye gelince...
    Memleketi titretmiş bir Kırık Ali olup da, elin günün
    içinde bir Bekir Hocadan dayak yemesiyle, arkadaşlarına,
    - Artık bize gurbet göründü, bu memleket haram...
    Biz Hocaya saygımızdan içmedik.
    Yoksa iki kadeh patlatsaydık bu iş böyle olmazdı ya...
    Hoca, içkinin kuvvetine bizi kötüye düşürdü.
    Raconumuz çok kötübozuldu. Eyvallah... demiş, gitmiş.
    Gidiş o gidiş...

    Olan biten rezilliği babama duyurmadık.
    Ertesi gün öğleye doğru,
    - Kalkamadığına bakılırsa Bekir Hoca ya hasta, ya istihareye vardı, aman gürültü etmeyin... diye babam evde çıt çıkartmadı.
    Bekir Hoca iki gün sonra uyandı, yüzünün rengi nuru kaçmış...

    - Mahallemizin yaşlıları gelip Bekir Hoca'ya,
    - Kırık Ali kaçmış sayende hocam, bir beladan kurtulduk... dediler.
    Bekir Hoca, sakalını sıvazladı,
    - Biz onu iman kuvvetine kaçırdık... dedi.
    Bekir Hoca dünyanın duasını aldı.

    O gün bugün babam benim tutumumu beğenmezse,
    - Acep Bekir Hoca'yı bir çağırsak mı ki... der.
    Ben de korkumdan, o akşam yemeğini evde,
    babamla sofrada yerim.
    Benim bildiğim budur arkadaş, hiçbir zaman
    dinsizin hakkından imansız gelemez.
    Yedi düvel'in başedemediği Kırık Ali'nin,
    bir Bekir Hoca iman kuvvetine, hakkından geldi.
    Aziz Nesin
    Biz Adam Olmayız - Sizin Memlekette Eşek yok mu?
  • "de ki işte", Oruç Aruoba'nın okuduğum ilk kitabı. Kitap, Ölüm(de), Yaşam(ki) ve Felsefe(işte) olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Kitabı okumayan rastgele bir kişiye kitabın bölümlerini saysak, en çok "Ölüm" başlığının ilgisini çekeceğini söyler sanırım. (Felsefecilerin hemen hemen hepsi ölümü ve ölümden sonrasını sorgulamıştır. Çünkü ölüm mutlak bir sondur -yaşamsa vaktin dolana kadar geçirmen gereken namütenahi bir karanlık-. Ölüm içeriği çok geniş bir mefhum olsa da, ötesi bilin(e)mediğinden, ezelden beri hep bir bilinmeyen olarak kalmıştır. İnsanlarsa hayatlarında bilinmeyen şeyler istemezler.) Kitabı okumadan önce bölümlerinin araştırmasını yapmıştım, bilmeme rağmen bir yorumda bulunmayarak, nötr kalarak okudum. Bölüm bölüm gidecek olursam:

    1. Ölüm(de): Bu bölümün beni hemen hemen hiç -bir kısım hariç- etkilemediğini söyleyebilirim. Aruoba'dan önce bu konu hakkında görüş bildiren felsefecilerden çok daha anlamlı ve etkileyici şeyler okumuştum. Ölüm hakkında yenilik getirmesini beklemek haksızlık olur sanırım, fakat, insan ölümü Sokrates, Bacon, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger v.b. feylesoflardan dinleyince bir yenilik arıyor haklı olarak. Ben bulamadım, o yüzden bu bölüm çok fazla ilgimi çekmedi diyebilirim.

    2. Yaşam(ki): Yaşam ölüme göre çok daha geniş bir alana sahip hayatımızda, öyle ya da böyle, nasıl olduğunu anlamasak da, yaşıyoruz. (Rıfat Ilgaz'ın "Yaşıyoruz" adlı şiirinde dediği gibi: "Yaşıyorum, yaşıyorum işte/At kıçında sinek gibi") İyi ya da kötü. Yaşamı incelemek ölümü incelemeye göre çok daha kolay, en azından yaşamda çok daha fazla somut argümana sahibiz. Gözlem yeteneği edebi ve aynı zamanda ebedi eser yaratıcısı için çok önemli yere bir sahip. Aruoba bu bölümün belli başlı yerlerinde bunu kanıtlamış. Bu bölümü, "Ölüm" bölümüne göre biraz daha iyi buldum fakat yine tam anlamıyla beğendiğim söylenemez. Bölüm epigrafı* yerinde ve etkileyiciydi.

    3.Felsefe(işte): Felsefe bölümünü okurken Aruoba'nın felsefi bilgisine gıpta ettim. Özellikle sayfanın alt kısmına, ufak puntolarla yazdığı kısımlar gerçekten ilgi çekiciydi. Sokrates'tan Platon'a, Hegel'e, Nietzsche'ye, Camus'ye(dolayısıyla Sisifos'a) ve en önemlisi de Wittgenstein'a kadar birçok feylesofun adı geçiyor. En önemlisi dedim çünkü aralarında Aruoba'yı en çok etkileyenin Wittgenstein olduğunu düşündüm. Tractatus'u birçok yerde örnek teşkil ederken gördüm. (Zaten eseri Türkçe'ye Aruoba çevirmiş) Nasıl bu kanıya vardığımı açıklamam gerekirse, birincisi, yukarıda da söylediğim gibi, Tractatus'un birçok yerde örnek teşkil etmesi, ikincisi ise şu iki pasaj(Ufak bir bilgi vereyim, ilk pasaj için, Wittgenstein, "dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler" demiş ve dili herkes için tek ve mutlak anlam taşıyan bir forma dönüştürmeye çalışmıştır; ikinci pasaj için, bizzat Aruoba yazmış, "Tractatus'u İngilizce'ye çevirenler, Wittgenstein'dan, Önsöz'de geçen 'biri'yle ilgili açıklama isterler; o da, bununla, kitabını tek bir kişinin gerçekten anlayarak okumasını kastettiğini söyler: Kitap, 'onu anlayarak okuyan birine [yani, tek bir kişiye] haz verebilirse', amacı da yerine gelmiş olacaktır."):
    "Felsefenin dil ile çok özel bir ilişkisi vardır:-
    Her insan etkinliğinin içinde, yanında, arkasında
    yer alan dil, insanın en temel etkinliği olarak,
    felsefenin hem biricik aracı, hem birinci konusudur -
    üstelik de, felsefe yapan kişinin yaptığının,
    en temelde de en üstte de,
    kendi yaşadıklarını dilegetirmek olduğu düşünülürse,
    dil, önemli bir anlamda, işte, felsefenin ta kendisidir."
    "Çünkü felsefe, kendisi olanaklı en genel anlama
    sahip olduğu halde, ancak tek kişi için anlamlıdır."

    *Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca;
    sen de su taşımak için karaya çıkınca,
    yolda giderken başka birşey de yapabilir,
    diyelim, midye toplayabilir ya da
    kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli
    geminin üstünde tutmalı,
    hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci
    seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da,
    başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp
    koşmalısın, ki tekneye, koyunlar gibi,
    ayakların bağlı atılmayasın.
    Yaşam da böyledir.
    -Epiktetos

    Not: Tırnak içinde yazdığım kısımları kitapta nasılsa öyle yazdım, noktalamasına varıncaya kadar.
  • Albert Camus 'tan alıntılar;

    - Değil mi ki yaşam bir yerde ölümle -yani yoklukla- sonuçlanıyor, öyleyse nedir bu didinip durma, bu yedim-içtim, aldım-verdim, benim-senin kavgasının anlamı?

    (Yabancı)

    *

    - Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa bir anlam taşır.

    (Yabancı)

    *

    - Gülümsedim, ama hayalim yine aynı ciddi ve kederli ifadeyi korudu.

    (Yabancı)

    *

    - Hiç kimse zevklerinde ikiyüzlü olmaz.

    (Düşüş)


    - Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz.

    (Yabancı)

    *

    - Bazılarının sırf 'normal' olabilmek için muazzam bir enerji sarf ettiğini kimse fark etmiyor.

    (Denemeler)

    *

    - İnsanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye karar vermektir.

    (Denemeler)

    *

    - Zaten annem de böyle düşünürdü; sık sık, insanın sonunda her şeye alışacağını tekrarlardı.

    (Yabancı)


    - Kazanmak zorunda olduğum yaşamım var.

    (Mutlu Ölüm)

    *

    - Her günah ölümcüldü ve her kayıtsızlık suçtu. Ya her şeydi ya da hiç.

    (Veba)

    *

    - Kalbimi dinliyordum. Bu kadar uzun zamandan beri bana yoldaşlık eden bu gürültünün kesilebileceğini aklım almıyordu. Zaten kuvvetli bir hayal gücüm hiç olmamıştır.

    (Yabancı)


    - Tabi gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. Bunların dışında boş gurur ya da can sıkıntısı vardır.

    (Düşüş)

    *

    - Yine bir süre sustuktan sonra, tuhaf biri olduğumu, beni kuşkusuz bu yüzden sevdiğini ama belki günün birinde yine aynı sebepten nefret edebileceğini mırıldandı.

    (Yabancı)

    *

    - İnsan hayatını hiç değiştiremez ki. Zaten herkesin hayatı birbiriyle aynıdır.

    (Yabancı)


    - Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.

    (Yabancı)

    *

    - Çünkü sevilmemek yalnızca şanssızlıktır: Hiç sevmemek mutsuzluktur.

    (Yaz)
  • 1957 nobel edebiyat ödülünü kazanmış varoluşçuluk üzerine yazılmış, insanı rahatsız hissettiren bir albert camus romanıdır. akıcı dili ve üslubu ile insanı sarar. kafanın dolu olmadığı bir zamanda okunması gerekir.

    meursault kimdir? ruhsuz bir canavar mı?
    meursault, ait olamayan bir yabancıdır yaşadığı dünyaya. aile, inanç, dostluk gibi kavramlar onun için bir anlam ifade etmemektedir ve o da bunun eksikliğinin farkında değildir kendisinde. kendisiyle ilgili yargılara varanlar, kendisini bile tam olarak tanımayan meursault'tan daha iyi tanıdıklarını sanmaları sonucu hakkında atıp tutarak ölüm cezası verebilecek kadar net bir ötekileştirme cezasının infazına kadar vardırırlar yargılama işini. kendisi gibi olmayanı anlayamayan insan, yabancıyı yok etmek istemektedir. camus bununla ilgili kitapta şöyle demektedir oysaki " anlamak lazım efendim, anlamak lazım."

    meursault neden idam cezasına çarptırılmıştır? adam öldürdüğü için mi? hayır. toplumun değerlerine uyum sağlayamadığı için. annesinin cenazesinin başında sütlü kahve ve sigara içtiği için, cenaze ardından ağlamadığı için, ateist olduğu için, arkadaşına yardım ederken bu yardımın başına ne belalar açabileceğini sorgulamadığı için, duygusal şov yapmayı bilmediği için... meursault kendini affettirip ölüm cezasından kurtulabilir miydi? evet, belki. eğer mahkeme başkanı ve jürilere olmadığı bir insanmış gibi davranabilseydi, diğer insanların beklentilerine uygun konuşup davranabilseydi her şey değişebilirdi. ancak ölüm annesinin yaşında da başına gelseydi onun için bir şey değişmezdi ki. ölümü korkuyla da olsa kucaklamayı seçmiştir. hiç kimseyi ve hiçbir şeyi önemsememesine rağmen, herkesin yok olmasını önemsediği kişi olmuştur.

    meursault'un ölüme yaklaştıkça annesi ve babası ile ilgili düşünceler içinde olduğu görülmekte. annesinin söylediği sözleri hatırlaması, annesinin ölüme en yakın olduğu zamanlarda nişanlanarak kendini yeni bir hayata hazırlıyor gibi hayata tutunması, babasının bir giyotin cezası izlemesi sonrası kusması... ölümü de hayat kadar doğal gören biri meursault hayatının kararı alınırken havanın sıcaklığını düşünebilecek kadar.

    hayatı anlamsız bulan bir insanın ölümü ve sonrasını anlamlı bulmasının zorluğunu, değerlerin de değersizleştirildiğini, sürüden ayrılmanın mutlak ölümle sonuçlanacağı mesajları ile yoğrulmuş; özellikle köpeğine eziyet ettiği halde onun yasını tutan yaşlı adam metaforu ile psikolojik çıkarımlarda unutulmaz örneklerden birini okuruyla paylaştırmıştır camus.