• OLAY YERİ BATMAN:

    Henüz 25 inde var, yok,
    elleri cebinde uzun süre bekledikten sonra
    sırt üstü kafasının üzerine düştü,
    Yanına gidip bişeyin varmı dedim ,
    ama artık bişeyi değil, hiç birşeyi yoktu..
    Kendisi de,
    Ruhu da,
    Varlığı da..
    Herşeyi ile "DÜŞMÜŞTÜ"
    O "düşmüştü" bir kere ,
    Düşürmüşlerdi serefsizler;
    Pırlanta gibi çocuğu bonzai tuzağına..

    Ambulans çağırdım,
    Çağırdığım ambulansta ki görevliler
    önce ayakları ile dürttüler "insanlığı" ,
    nefes alan hiçbir canlıya yapılmaması gereken bir şekilde,
    utanç duydum,
    Ama çocuk "düşmüştü" bir kere ,
    Nabzına baktılar,
    Sonra birbirlerinin yüzlerine..

    Telefonu çaldı,
    Polis çıkardı cebinden.
    -"baban çok kızacak" diye bir mesaj atılmıştı..
    Ama o "düşmüştü"bir kere ..

    Mesaja cevap verilmeyince telefon ısrarla çaldı
    Arayan
    Annesiydi !!!
    Ve polis cevap verdi.
    Oğlunuz "DÜŞMÜŞ"
    Taksici arkadaşlar haber verdi,
    hastaneye gidiyoruz,acilen gelmeniz gerek...!!!

    Babası artık kızamayacak..

    Annesi hep merakta kalacak..

    Kendisi ise hep 25 yaşında..

    Bonzai tuzağı
    avına bir can daha düşürdü.
    Elleri cebindeydi,
    Sırt üstü "DÜŞÜRDÜ".
    #UyuşturucuyaHayır

    Alıntı
  • Hayatımda okuduğum en iyi kitaptı. En anlamlısı, en duygusalı, en gerçeği.

    https://media.riffsy.com/...e612f8beda/tenor.gif
    https://media.riffsy.com/...f336ff0c5c/tenor.gif

    Lily ve Ryle'ın tanışmaları, aylar sonra Allysa'nın ortaya çıkmasıyla Lily ve Ryle'ın yeniden karşılaşmaları, ilişkilerinin gelişmesi iyiydi. Bu arada kendi aralarında oynadıkları şu *naked truth* oyun gibi şey, Lily'nin Ellen'a yazdığı günlük şeklindeki yazıların geçmişi anlatması... kitabın yarısına kadar cidden her şey çok iyiydi. Normal gibi görünen bir aşk hikayesi olarak ilerliyordu taa ki Ryle'ın eve elinde iki şişe şarapla geldiği geceye kadar. O gece içtikleri o şarap, Lily'nin yaptığı yemek, Ryle'ın kafası uçmuşken fırındaki yanmış tepsiyi çıplak eliyle çıkarması, elinden düşürmesi ve her yerin cam+yemekle kaplanması, bunu komik bulan sarhoş Lily'nin gülmeye başlaması, beyin cerrahı olan Ryle'ın yanmış eline sinirlenmesi ve işte o nefeslerin tutulduğu sahne........

    O sahnede biraz kırılmış, şaşırmış, sinirlenmiş aynı Lily gibi hissetmiş olabilirim. Evet, bu sahneden sonra hikayenin gidişatı, ne anlatmak istediği tam olarak yerine oturuyor. Bende burada aşık olmaya başlıyorum kitaba...

    Her zaman haberlerde görüp, duyduğum bir konuyu ele almıştı kitap. Kadına şiddet.
    Eminim bunu ele alan yüzlerce kitap vardır, hepsi ayrı ayrı açıklamaya çalışmıştır. Ama bu kitap... Dışarıdan bakıp, 'neden ayrılmıyor, ayrılabilir, saçmalığa bak, bunları yaşamak zorunda değil.' diyen benim için çok anlamlı bir kitaptı. Biraz da olsa anlamamı sağladı, belki de gerçek hayatta kimsenin oturup anlatmayacağı bir hikayeydi bu işte bu yüzden de ayrı güzeldi. Bu kitabı okurken bütün duyguları hissedebilmek... yani bilmiyorum, bu sene 150 küsür kitap okudum ve içlerinde en iyisi bu diyebiliyorum. Bunu diyebiliyorum.

    Anlatmak istediği konuyu öyle güzel, can yakıcı, duygusal bir şekilde anlatmış ki Colleen... Yıllar geçse bile güzelliğini, bu anlamlı halini kaybedebileceğini sanmıyorum.

    Karakterlerden bahsetmek istiyorum ama hiçbirine kötü bir kelime yazamam. Hepsi birbirinden iyiydi. Ryle'ın yaptığı şeyler, Lily'nin babasının yaptığı gibi sebepsiz yere olmaması Ryle'a olan sevgimi korudu. Atlas desen... İkisini de Lily onları nasıl seviyorsa öyle sevdim. Mümkün değilmiş gibi görünebilir ama öyle. Bazı karakterlerin sevdikleri kişileri onlarla birlikte sevmek mümkün değil. Onlarla birlikte her duyguyu hissettiğim kitaplar da işte böyle muazzam olan kitaplar oluyor.

    Beni yakan sahnelerden birisi, Lily'nin annesiyle konuştuğu ve annesinin ona 'seni seviyorsa gitmene izin verir.' dediği sahne.
    Diğeriyse Emerson geldikten sonra Lily'nin kararını Ryle'a söylediği sahne. Sanırım orada kendini kaybettim. Ciddiyim ben hiç böyle bir sahne okumamıştım.

    Kitabın bitişi, epilog kısmından önceki son bölümün bitişi yani o kadar anlamı olmuştu ki.......... of.
    Kitabın kapağı, adı... her şey birbirine sımsıkı bağlı kutu gibi, yerli yerinde. Ağlayasım geliyor güzelliğine.

    Epilog bölümünü okuduktan sonra yazarın notu kısmını okuması zaten ayrı bir zordu. Bu hikayenin nereden geldiğini anlatması... Bilmiyorum ya, hikayenin gerçek olması ve Colleen'in bu kadar güzel bir kurgu yapması falan bu kadar iyi olmamalıydı dlfkg aklımdan çıkaramıyorum, verdiği ders, yarattığı farkındalık...

    Harikaydı. Cidden. Bu yılın en iyisiydi.
  • Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • Henüz 25 inde var, yok
    Aklı yerinde olsa, görsen on numara delikanlı,,

    Pırlanta gibi bir çocuk,

    elleri cebinde uzun süre bekledikten sonra

    sırt üstü kafasının üzerine düştü,yanına gidip bişeyin var mı dedim ,

    ama artık bişeyi değil, hiç birşeyi yoktu Kendisi de, Ruhu da,Varlığı da...

    Herşeyi ile DÜŞMÜŞTÜ

    O düşmüştü bir kere ,

    Düşürmüşlerdi serefsizler;

    Pırlanta gibi çocuğu bonzai tuzağına ambulans çağırdım. Çağırdığım ambulansta ki görevliler

    önce ayakları ile dürttüler insanlığı ,

    nefes alan hiçbir canlıya yapılmaması gereken bir şekilde,utanç duydum,

    Ama çocuk düşmüştü bir kere ,Nabzına baktılar

    Sonra birbirlerinin yüzlerine Polis çağırdılar

    A4 kağıdına Tutanak tutuldu, bu kağıda gencecik bir ömre EX diye yazıldı Bir el atın da

    Cenaze aracına koyalım dediler El attık Telefonu çaldı Polis çıkardı cebinden

    -baban çok kızacak diye bir mesaj atılmıştı

    Ama o "düşmüştü"bir kere Mesaja cevap verilmeyince telefon ısrarla çaldı

    Arayan Annesiydi

    Ve polis cevap verdi.

    Oğlunuz "DÜŞMÜŞ"

    Taksici arkadaşlar haber verdi,hastaneye gidiyoruz,acilen gelmeniz gerek Babası artık kızamayacak...Annesi hep merakta kalacak...

    Kendisi ise hep 25 yaşında...Bonzai tuzağı

    avına bir can daha düşürdü

    #Uyuşturucuya Hayır
  • #Okuduklarımdan
    #Trevanıan
    #Şibumi
    Şibumi; sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır...
    Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek,ifade dolu bir sessizlik, kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek.Zarif bir basitlik,ruhsal rahatlama demektir...
    Kitapta Şibumi felsefesinden, Go-ke oyununa, mağaracılık ve dağcılık sporlarından diğer tehlikeli sporlara kadar birçok konu ele alınmıştır. Bunları okurken bir anda gözlerinizin önüne geldiği birçok sahne oluyor ve inanılmaz heyecan ve merak uyandırıyor .
    Karakterimiz Nicholai Hel,dünyanın en yüksek ücreti alan katili.Eee şimdi Şibumi felsefesiyle bu katilin ne işi var diye düşünüyorsunuz tabiki.Bu bizim katil bildiğimiz vurdulu kırdılı karate-kit filmlerinden fırlamış bir tip değil .Çok zeki,üstün yetenekleri olan,7 dil bilen,mistisizm yeteneğine (astral seyehat te deniyor diye biliyorum ) sahip ,güçlü ve gururlu biridir.Ayrıcaaa Amerika düşmanı, japonlara,kültürüne ve felsefesine canı pahasına bağlıdır. Çünkü onların yanında büyümüştür. Onlarla birlikte savaşlara, acılara,açlıklara katlanmıştır.
    Kitap her konuda ama her konuda ilgi çekici...
    Okuyucuya yüksek konsantrasyon sunarak başlıyor ve her bölümdeki kurguya çok bağlayarak ilgiyle devam ettiriyor.
    Bir taraftan Amerika, Araplar ve diğer işgalci kuvvetlerin çarkları etrafındaki çıkar ilişkileri, diğer taraftan Hel'in bu çark 'ın dişlileriyle tanışma maceraları (Bu burdan kolay gibi görünüyor ama öyle değil!!! yazmakla da bitmez).Kitabın daha devamı var mı diye son sayfasında donup kalıyorsunuz yani.
    Maceramızın evlat olsa sevilmezkarakterleri
    Diamond,Starr ve Haman.
    Hel'in baba gibi sevdiği, hocaları, hayatının mihenk taşları Kishikawa-San ve Otake-San.
    Dostları da var tabiki en güç işlerde beraber olduğu, kardeş gibi gördüğü can dostları, ölümüne beraberler.
    Le Cagot ve Bay de Lhandes ( bu ikiliye dikkat lütfen!!!)esprileriyle,sağlam karakterleriyle tam bir stan-up gösterisi sunuyorlar kitap boyunca
    Gülmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.
    Haa bu arada ilginç yemek isimleri de vardı
    (VII.Edward usulü kuzu reca ediciiimm lütfen
    Herhalde bizim Hünkar beğendi Ali nazik gibilerine denk düşüyor .
    Son olarak; yazarın diğer kitabında müze soygunu kurgusunun birebir aynısı gerçek bir soygunda kullanıldığı için, bu kitabında "Çıplak elle öldürme " tekniğini ayrıntılarına girmeden bahsediyor.Eee ne yapsın adamın yazdıkları uygulanıyorsa korkmustur tabiki
    Her sayfasında ayrı bir heyecan merak,ayrı bir aksiyon ve adrenalin yüklü müthiş zevkliydi.
    Kesinlikle tavsiye ederim.
    NOT: Dünyaya az meyletki hür yaşayasın.
    Teşekkür ediyorum...
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof