• Saçımızı okşayan elin, bizi ilelebet kollayacağına inanıyor tatlı sözlere kanıyoruz. Taklalar atıp cilveler yapıyoruz. Ve en ummadığımız anda , en korunaksız halimizle yakalanıyoruz aşkın hoyrat yüzüne... Şefkatimiz katilimiz oluyor.
  • Yorulmuştu. Artık 55 yaşındaydı ve güçsüz bedeni, tüm bu savruluşlarla iyiden iyiye yıpranmış durumdaydı. Köşküne kapanmış, kendini dil ve tarih çalışmalarına vermişti.
    Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet’in onuncu yılını coşkuyla kutlamaya hazırlandıkları günlerde Gazi’nin, “Bana gelince... ben hiçbir şey hissetmiyorum,” dediğini anlatır ve ekler: “Çankaya Köşkü’nde yapacak bir iş bulamadığı için iç sıkıntısına tutulduğu vakit, kendisini cangıldan alınarak kafese konulmuş bir aslana benzetirdim.”
    O şimdi dünya çapında bir lider ve yepyeni bir ülkenin tek hâkimiydi ama “küçük” bir sorunu vardı:
    Yalnızdı...
    Günün birinde Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a içini döktü:

    “Bunalıyorum çocuk, bunalıyorum... Ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Çünkü gündüzleri ekseriya yalnızım. Herkes işinde gücünde... Benim ise çoğu günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu halde ya uyuyabilirsem uyuyacağım yahut bir şeyler yazacağım. Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam şehir içinde ve dışında ancak otomobiller ile gezintiler yapacağım. Ya sonra? Sonra gene bu hapishaneye döneceğim. Ve kendi kendime bilardo oynayıp sofra zamanını bekleyeceğim. Bari sofrada bir değişiklik olsa... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun karşımda aşağı yukarı hep aynı insanlar, aynı yüzler... Hasılı bıktım, usandım çocuk...”

    Lord Kinross, bu bunaltıcı günlerden birinde Gazi’nin yaptığı bir muzip kaçamağı nakleder. İstanbul’da bir yaz günü Dolmabahçe’nin kasvetinden sıkılmış ve dışarıdaki hayatın delidolu çağrısını duymuştur. Lakin geziye çıksa peşinde sayısız araç, yanında sayısız korumayla ancak arabasının camından görebilecektir dünyayı... Düşünür ve kaçmaya karar verir... Kimseye haber vermez. Sofradan, “Bu gece erken yatacağım,” diyerek kalkar. Nöbetçilerini ve korumalarını atlatır ve gizlice kaçıverir. Korumaları nice sonra fark eder Gazi’nin yokluğunu... İstanbul didik didik aranır. Sonunda Gazi, Boğaz’da bir Rum meyhanesinde bulunur. Trabzonlu bir gemici kemençe çalarken o balıkçılarla kol kola horon tepmektedir. İçeri giren zevatı görünce oyuncağı elinden alınmış bir çocuk edasıyla, “Yakalandık,” diye söylenir. Alıp saraya götürürler...
    Yakın çevresinden aktarılan çoğu hatırada bu “yalnızlık” motifi öne çıkar. “Kafesteki aslan”ı “aslan sütü”ne iten nedenlerden biri de belki budur. Doktoru Mim Kemal Öke, bir gün sofrada içkisine müdahale etmeye kalkınca aldığı yanıtı yakınlarına şöyle aktarmıştır:

    “Bir daha söyleme Kemal... Sen benim ne kadar yalnız olduğumu biliyor musun?..”
  • "80’lerin “Gardırop Atatürkçüleri” tarafından halkından uzaklaştırılan lider, son dönemde, resmî takvimlerde bile çocuksu bir neşeyle salıncağa binerken bir sofrada gülerken hatırlatılmaya başlandı. Yasayla koruma altına alınan adam, duyguların koruması altına girdi. Sevindik buna...Yasalar bugünden yarına değişebilirdi çünkü...Duygular öyle mi ya..."
  • "Atatürk bir gün bir rüya görmüş. Gördüğü rüyayı bana şöyle
    anlattı:
    'Büyük bir otelin salonunda Atatürk oturuyormuş. Ben de yanında imişim. Salonun köşesinde bir bilardo masası varmış. Masanın başında arkası kendisine dönük olan bir zat oturuyormuş. Tam bu sırada odanın kapısı açılmış ve iri yarı 30 kadar adam içeri
    girınişleı: Bunlardan biri, eline bilardo masasından bir ıstaka alarak masanın önünde oturan, Atatürk'ün teşhis edemediği zata om-
    zuna bütün kuvvetiyle indimıeye başlamış. Omzu vurulan zat ayağa kalkarak, kendini müdafaa etmekte ve 'Bana niye vuruyorsun '
    diye hiddetle haykımrakta iken ben bu meçhul mütecavize karşı ne
    yapmak lazım geleceğini Atatürk 'ten gözucu ile sormuşum. Atatürk
    ise 'Sakın kıpırdama ' manasına gelen bir işaretle sükut ve sükuna
    davet etmiş. Bu sırada eli ıstakalı adam, bize doğru yaklaşarak
    karşımızda tehditkar bir vaziyet almış. Bu sefer ben yine müdahale
    etmek istemişim. Ve aynı sessiz işaretle 'Ne yapalım ' diye sormuşum. Atatürk. bana tekrar 'Sus' işareti verdikten sonra o azılı herife dönerek 'Sen kimsin, ne istiyorsun ' diye sormuş. Fakat adam bu
    suale cevap vereceği yerde, cebinden bir tabanca çıkararak iki
    kurşun sıkmış. biri Atatürk 'e, öteki bana. Sonra bu adam bize,
    'kalkın dansedelim ' emrini vermiş. ikimiz de kalkıp O 'nun huzurunda dametmişiz '.
    "Bu karışık rüya Atatürk'ün yine buhranlı bir gece geçirdiğine delalet ediyordu. Kendisine;
    'Bu bir şey degil' dedim. 'Ben daha korkunç rüyalar görmüşümdür. Hele bir tanesini hiç unutmam. Müsaade ederseniz anlatayım'.
    'Anlat bakalım '
    'Efendim. beni bir gece rüyamda korkunç bir öküz kovalamıştı.
    Alabildigine kaçıyordum. Fakat öküz bana gitgide yaklaştı. Biraz
    sonra da bir yarın dibine yaklaştırarak boynuzları ile tartaklamaya başladı Bir yandan haykırıyordum. bir yandan da yatagımı kir­letmişim. Gözümü açtığım zaman her tarafım sırılsıklamdı '.
    "Ben daha rüyamı bitirmeden Atatürk gülmeye başladı. Bu,
    O'nun son gülüşü idi. O günden sonra tebessüm ettilini bile görmek kısmet olmadı ".
  • "Hekimler büyük ölünün odasından çıktıkları zaman yüzüm kimbilir nasıl korkunç bir hal almıştı ki operatörü Mim Kemal Bey telaşlanarak:
    'Nereye gidiyorsun' diye sormaya mecbur oldu.
    'Hiç ' dedim. .. gidiyorum. işim bitti artık'.
    Fakat Mim Kemal Bey bırakmadı. Kolumdan tutarak aşağı kadar indirdi. Kalbim, iki değinnen taşı arasına düşmüş bir buğday
    tanesi olsa ancak bu kadar ezilirdi. Ne ağlayabiliyor, ne konuşabiliyor, ne de konuşulanları anlıyordum. Bir ara büsbütün kendimden geçmişim. Odadan deli gibi fırladım.
    'Nereye' diye arkamdan koştular.
    'Şimdi geliyorum' dedim.
    Bundan sonrasını hiç. ama hiç hatırlamıyorum".
    Atatürk'ün yaveri Salih Bozok şuursuzca Saray'ın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı
    kapattı. Az sonra içerden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar içerde O'nu kanlar içinde buldular. Tabancasından kal-
    bine sıktığı bir kurşunla devrilmişti ...
  • 'Saat kaç?'
    '7 efendim '.
    Aynı suali bir iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim Biraz sükunet bulunca yatağa yatırdık. Başucuna sokuldum:
    'Biraz rahat ettiniz. değil mi efendim ' diye sordum.
    "Evet ... ' dedi. Arkamdan Neşet Ömer lrdelp yanaşıp rica etti:
    'Dilinizi çıkarır mısınız efendim?'
    Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dı: lrdelp tekrar seslendi:
    'Lütfen biraz daha uzatınız'.
    Nafile. Anık söyleneni anlamıyordu. Dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti. Başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp' e dikkatle baktı ve;
    "Aleykümselam" dedi. Son sözleri bu oldu.
  • Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu yolculuğun neresindeyiz acaba? Ve daha kaç gemi var içinde olmak isterken ardından el sallayacagımız?