• İşte bir başkası:
    “Karadutum, çatal karam, çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın...”

    Dillere yerleşen şiirde “karımsın” diye söz ettiği kadın, karısı değil, sevgilisiydi.
  • "Karacaoglan'a kulak verelim;

    Sabahtan uğradım ben bir güzele
    Ağlatmadı güzel güldürdü beni
    Ben güzelden böyle vefa ummazdım
    Ağ göğsü üstüne kondurdu beni."
  • 520 syf.
    ·5/10
    Merhabalar.İşte yine bir bir kitapla daha birlikteliğimizi noktaladık.Sevgili Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu ve 35 senelik Gazetecilik Kariyerinin 10 senelik uzunca bir kısmının yoğun araştırmalarının meyvesi olan kitap M.Kemal...


    Arkadaşlar öncelikle şunu önemle belirtmek istiyorum:Bu kitaba yazacağım İnceleme/Yorum yazısı sadece benim düşüncemdir,ne Sayın ÖZDİL'e ne de kitaba hakaret değildir,sadece kendimce eleştiridir.Bu İnceleme/Yorum hakkında kesinlikle tartışmak (kavga,hakaret v.b) durumlar yaşamak istemiyorum.Şimdiden söyleyeyim :SİZ HAKLISINIZ ve SAYGI DUYUYORUM...


    Bu kitabı ilk çıktığı gün bir arkadaşımın elinden alıp tam 100 sayfasını okumuş ve sonrada okunmaz deyip bırakmıştım,neden derseniz eğer bu kitap 35 senelik Gazetecilik Kariyerinin 10 Senelik yoğun araştırmaları sonucu yazıldı diye lanse ediliyorsa boş bir kitap olarak düşünmemdi.Ha!Şu da önemli bir detay kitaptan hiç birşey alınmıyormu?Tabiki alınıyor,dünyaları alıyorsunuz.Ama...Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü tanımıyorsanız,onun hakkında yeterli bilginiz yoksa,yeterli eser ve kaynaktan yeterli okuma yapmamışsanız...


    Kitap gruplarında faal olarak okuyup inceleme yazıları yazan üç arkadaşımın ısrarı sonucu tekrar baştan başlayarak okudum ve bu kez bırakmadım.

    Öncelikle kitabın güzelliklerinden bahsedelim:Kitap çok güzel,ATA'nın bilinmeyen,daha önce duyulmamış (öyle birşey yok tabi) yönlerini,anılarını,''bilinmeyen'' hayatından kesitleri çok güzel anlatmış.12-17 yaş arası gençlerimiz için bulunmaz lezzette,duygusal bir kitap.Çocuklarımıza ve gençlerimize okutulmalı...

    Gelelim biz yetişkin okurlar için kitaba:
    Sayın ÖZDİL'in her zaman ki tarzı olan köşe yazısı formatında yazılmış,tek bir dipnot,referans,kaynakça kullanılmamış,bazı bilgilerin daha önce belgeleri ile çürütüldüğü halde yine de kitaba sokulmuş ve tarihe mal olmuş ATA'nın hayatında çok çok önemli yer tutan üç kadına ön isimleri ile hitap şeklini son derece itici buldum.

    Bu kitap tarih arkadaşlar!Referanssız,kaynaksız tarih olmaz!Olamaz!
    Nereden aldın bunları?
    Hangi arşivden çıkardın?
    Kimin anılarından derledin?
    Bu şekilde bu kitabı yazmak için o insanla bizzat tanışıp ondan dinlemen gerek,bunumu yaptın?
    Bunları yazarken 10 sene düşünme ve araştırma payın vardı madem,neden daha önce belgeleri ile çürütülen olayları kitapda kullandın?

    -- Abdulhamit'in hatıratlarını kullanmışsın,nerden aldın?Kaynak neresi?Yoksa Süleyman Nazif'in kafadan yazdığı hatıratlarmı kaynak?

    -- Bilmediğiniz,hiç duymadığınız M.Kemal dedin,dedinde abicim ben bu kitabın her yerini parça parça her yerde okudum.

    -- Nutuk'un TBMM kürsüsünden okunduğunu belirtmişsin,doğrudur ama eksiktir,keşke tam belirtseydin.

    -- Kitabın ilk 100 sayfasında ATA'nın resmen kadın meraklısı gibi gösterilip,sadece o kadar kısa bir zaman da dört kadın tanıyıp bunlara duygusal bağ (aşk gibi) atfetmek ne kadar doğru?

    -- Latife Hanım'ın anlatıldığı bölüm de boşanmadan bahsederken kullandığın cümleler ATA'ya saygısızlık değilmidir?Latife Hanım'a bu kadar sahip çıkıp saygı duyarken,korurken,Kız kardeşi Makbule Hanım'ın adeta mal mülk sevdalısı,sinsi,kıskanç biri olarak gösterilmesi hangi vicdana sığar ve yine referansı kaynağı neresidir?

    -- Koca bir tarih yazıyorsun,tarihe altın harflerle geçmiş,dünyanın saygı duyduğu ve bırak yazmayı düşünürken bile dikkat ettiği bir kişilik hakkında biyografi yazıyorsun,10 senelik çalışmanın ürünü diyorsun ve köşe yazısı formatı kullanıyorsun.O nedir yaa?

    --Bazı bölümlerde ATA'ya haksız yere saldıran,onun hakkında yalan yanlış bilgiler veren,iftiralar barındıran bazı kitaplardan alıntılar yapıp bu kitapların isimlerini paylaşıyorsun.Nasıl düşündün bunu?O alıntıları bu değerli kitabın içinde nasıl paylaşabildin?

    --ATA'nın imzası hakkında yazdığın bölüm.İyi de Abicim Cengiz ÖZAKINCI bu yazdığın bölümü belgeleri ile zaten çürüttü.Hiçmi okumadın,araştırmadın? (10 sene bu yaa!)

    -- Kitabın başında izinsiz paylaşılamaz,alıntı ve kopyalama yapılamaz diyeceksin ama sen referans,kaynak,açıklama,dipnot kullanmayacaksın!Ahahaha lükse bak!

    -- Tarih,Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir tarihi yazıyorsun,bunun için 10 sene yoğun bir şekilde uğraşıyorsun ve kronolojik bir sıralama takip etmek aklına gelmiyor.Tarih yazarken referans ve kaynak ne kadar önemli ise,kronolojik sıralama da o kadar önemlidir.(yoksa bir yazarın bu kitap hakkında dediği gibi ''Deli kızın bohçası gibi'' lafını duymazdan gelemezsin ;)

    -- Velhasılı kelam Sayın ÖZDİL kitapda hem eksiğin,hem fazlan (yanlış bazda) çok!Açık konuşayım merak ettim ben,sen bu kitabı bitirdiğinde koştura koştura yayınevinemi gittin,yoksa önce sakin kafa ile oturup bir hatta bir kaç kez kitabını kendin okudunmu?

    -- Bu bir tarih kitabı değil,Biyografi değil:köşe yazısı formatında,referans kaynak belirtilmeden,kronolojik sıralama takip edilmeden,hiçbir Metadolojiye uyulmadan,bilgilerin doğruluğu şüpheli olan ve ATA'yı rencide edici,artı isteyenler tarafından kolayca suistimal edilmeye son derece müsait cümleleri yanyana getirip tarih kitabı,heleki ATA'yı anlatan bir tarih kitabı yazılmaz!

    Kusura bakmayın arkadaşlar,dedim ya bunlar benim düşüncelerim ve yazmadığım bir kaç madde daha var aslında ama YAZMAYACAĞIM!Yazının başında demiştim ya şu yaş aralığı için iyidir okutulmalı,ondan da VAZGEÇTİM!Bu kitap hiçbir yaş aralığına hitap etmiyor.Yanlışlar var,eksikler var,olmayanlar var,yanlış fazlalar var.Tamam diyelimki okuruz Kaynakçalarla,dipnotlarla,açıklamalarla doldurulmuş bir ATA biyografisini okumak sıkıcı gelebilir,okumak zor olabilir,bu kitap bu değerlendirmede doğru yazılmış olabilirmi?OLAMAZ!!

    Sayın Yılmaz ÖZDİL düşünüyorum da bizim belki de M.Kemal'i tanımaya değil,Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü tanımaya,onu içselleştirmeye,öğrenmeye ve öğretmeye ihtiyacımız vardır.Muhtemelen çocuklarımızında buna ihtiyacı olacak çünkü Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK hiçbir şekil de ayrılamaz,ayrı incelenemez,ayrı görülemez,ayrı düşünülemez.hayal kırıklığı ve rahatsızlık yaratır bu.Kaynak referans göstermeden ve bölünen bir ATA biyografisi ne kadar samimi olabilir?Doğruluğuna ne kadar güvenilebilir?Ne kadar hoşgörü gösterilebilir?Ne kadar kabul edilebilir?

    Eksikleriniz var Sayın ÖZDİL!İstiklal Mahkemeleri hakkındaZübeyde Ana hakkında,
    Latife Hanım hakkında,Makbule Hanım hakkında,Cemal Granada hakkında,Topal Osman hakkında hatta ve hatta Köpeği Foks hakkında bile EKSİKLERİNİZ VAR!!Bence ne yapman gerekirdi biliyormusun?Referans ve kaynak koyup bu eksiklikleri bizim tamamlamamıza izin vermen gerekiyordu.
    Gelelim Darüşşafaka'ya ilk duyuru 'Kitabın geliri Darüşşafaka'ya bağışlanacak'
    sonra,'Kitabın gelirinin büyük kısmı (oda ne demekse) Darişşafaka'ya bağışlanacak'
    sonra,'Kitabın gelirinin %10'u Darüşşafaka'ya bağışlanacak'
    şimdi : Sesde yok,açıklama yapılmalıydı...


    Bugün itibarı ile kitabın tam satış rakamını bilmemekle birlikte bir hafta kadar önce 2.000.000 (İki Milyon) civarları olduğunu okumuştum (gelirini hesaplayınız)Güzel bir zamanlama da Güzel bir emeklilik ikramiyesi.Kitap hakkında yazılan çizilenler,yapılan reklam kampanyalarında kullanılan cümleler ve Sayın ÖZDİL'in söylemleri nedense uğraşsamda bana samimi gelmiyor bir türlü...ÖNYARGI mı?Tabi ki önyargılıyım!Bu kitabın düzeltilmesi,ekleme ve çıkarımlar yapılması,referans ve kaynak kullanılması ve bu kitabın okurlarına bir özür yazısı ile tekrar sunulması gerektiğini düşünüyorum.

    Bu kitaba yazılacak o kadar çok şey var ki,inanın bu yazı yazmak istediğimin 1/4'ü bile değil.Tekrar söylüyorum:Bu İnceleme/Yorumdaki bütün fikirler benim,bana özel,her nasıl ben sizin yorumlarınıza saygı ile yaklaştıysam aynı saygıyı beklemek hakkımdır diye düşünüyorum.Bu platformlar bunun için var.Fikir ve bilgi paylaşımı için.hepimizde aynı düşünce de olmak zorunda değiliz.

    Okuyan arkadaşlar hepinize çok çok teşekkür ederim.Yorumlarınızada şimdiden beğeni bırakıp yorumla cevap veremezsem kusuruma bakmayın.Bu yazı ile kitap hakkındaki görüş ve düşüncelerimi bildirip konuyu kapatıyorum.

    Bu İnceleme/Yorum yazısı net destekli okunan kitap için yine net destekli yazıldı.Bahse konu olan bir çok şeyi okurken bende kaçırırdım ancak bu kitap için özel bir zaman ayrıldı emin olun.

    Arkadaşlar ATA'nın kendisinin tuttuğu 32 Not defteri var ancak bunların sadece 12 tanesi halka açık ve yayınlandı,diğerleri arşivlerde bekliyor.O not defterlerinin tamamı açıklanmadan hiç ama hiç kimse ''Bilmediğiniz ATA'yı her yönüyle anlatıyorum'' cümlesini kullanamaz!Kimsenin böyle bir lüksü yok!Hele ki ATA'yı tam da bu kitapda olduğu gibi desteksiz,kaynaksız,açıklamasız,doğruluğu şüphe götürür ve istismara açık bir şekli de lanse etmeye hiç kimsenin hakkı yok!

    OKUDUM!ÖZDİLSEN'DEN MASALLARI OKUDUM!ELLERİNE SAĞLIK...

    Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK bütünüyle ele alınmalı,bir masal olmamalı,hakettiği şekilde ve ciddiyetle anlatılmalı.BİR TARİH YAZILMALI!Sayın Yılmaz ÖZDİL'in bu kitabı bu şekilde yazıp,o sözlerle lanse etmeye hakkı olmadığı kadar,bu kitabın okurununda ''O kadar güzel yazılmış ki,her satırını duygu yoğunluğu içinde,gözlerim dolarak okudum.Bu yüzden hiçbir eksikliği ve yanlışlığı gözüm görmedi,dikkat etmeyi önesemedim'' deme hakkıda yoktur.

    SAYGILAR...(Hem Yılmaz ÖZDİL'e,hem de bu kitabın okurlarına)
    SON SÖZ:
    ---------------------------------------
    Rahmetli Turgut ÖZAKMAN'ın Mustafa ( Can DÜNDAR) filmi için söylemiş olduğu sözleri hatırlatma gereğini duyuyorum.Lütfen araştırınız....
    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Dilerim.Teşekkür Ederim...
  • 22 yıl sonra, bunları ilk kez yazıyorum.. Türkiye'nin aylarca ve merakla izlediği olayın ayrıntılarını ilk kez duyacaksınız..

    Peki, bir 'Gazeteci', 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı'nda, anı mı anlatır?

    Vallahi, Gazeteciliğin özgürlüğü mevzuu, artık mevzu olmaktan çıktığı için, bununla idare edelim..

    Ve zaten, bir 'Gazeteci'nin en önemli sermayesi, meslek anılarıdır.. Çünkü bu anılar aynı zamanda 'Memleketin anıları'dır..

    Neden anı paylaştığımı ise birazdan söyleyeceğim..

    **

    Tarih 24 Ekim 1996.. Türkiye öğle saatlerinde gelen bir haberle çalkalanıyor;

    -İş adamı Vehbi Koç'un naaşı çalındı.

    Haftalarca izi sürüldü işin.. Haber bültenlerine her gün "Vehbi Koç'un naaşı" ile ilgili bir haber giriyordu..

    Ekim-Kasım-Aralık ayları böyle geçti.. İstanbul polisi, MİT, Jandarma, tüm birimler harıl harıl çalışıyordu. Ama naaştan hiçbir iz yoktu..

    **

    Tarih 2 Ocak 1997.. Vay be, 22 yıl geçmiş.. Star Televizyonu'nda muhabirim..

    Muhabir arkadaşım Murat Demirel nefes nefese yanıma geldi;

    -İde, iki kişi geliyor.. Vehbi Koç'un naaşı ile ilgili görüşmek istiyorlar. Beraber konuşalım.

    "Tamam" dedim..

    Birkaç dakika sonra, biri kadın diğeri erkek iki kişi girdi haber merkezine.. Yanlarında da, yanlış hatırlamıyorsam 5-6 yaşlarında bir çocuk..

    Haber Merkezi'nde, polis muhabirlerinin oturduğu bölüme geçtik..

    Doğrudan konuya girdi adam;

    -Bir yakınımız Vehbi Koç'un naaşını çalmış.. Ama çok pişman olmuş.. Çok da borcu var.. 1.5 milyon Dolar karşılığında teslim etmek istiyor..

    İki Murat birbirimize baktık.. Gözlerindeki ifade sorar gibiydi, "1.5 milyon Dolar'ın var mı?"

    Tebessüm ettik.. İstenen rakam üzerine şaka yapmaya kalktım ki, içimdeki ses uyardı;

    -Akıllı ol.. Ya doğru söylüyorlarsa..

    **

    Söze ilk ben girdim..

    -Peki nasıl emin olacağız söylediklerinizin doğruluğundan?

    Böyle deyince adam ayağa kalkıp, "İnanmıyorsanız konuşacak bir şey yok" dedi..

    Sözleri garip gelse de tavrı inandırıcıydı..

    Kaçırmamak için araya girdim;

    -Rahatça ilerleyebilmemiz için, Genel Yayın Yönetmenimizle konuşmamız lazım..

    "Konuşun o zaman" dedi adam..

    Murat misafirlerle otururken, ben rahmetli Ufuk Güldemir'in odasına gittim.. İçeri girmeden önce, sekretaryanın telefonundan danışmayı aradım;

    -Bize gelen misafirler kimlik bıraktı mı?

    -Evet, bıraktılar.

    -O kimliklerin hemen birer fotokopisini çekin.. Sonra ben alacağım..

    O anda aklıma geldi.. Olur da bir anlaşmazlık olursa, en azından kim olduklarını bilelim diye düşündüm..

    Sonra girdim Ufuk Güldemir'in odasına.. Konuyu anlattım..

    "İrtibatı kesmeyin.. Para konusunda da pazarlık havasına girin, ciddiyetinize inansınlar"dedi..

    Tekrar masaya döndüm..

    Murat sohbeti ilerletmiş, sonradan adlarının M.Ö ve N.K olduğunu öğrendiğimiz misafirler de rahatlamıştı..

    Naaşın nerede olduğunu öğrenebilmek için, sorularla sağdan soldan daldık ama tek kelime çıkmadı ağızlarından..

    Mesleki deyimle, iş balon da olabilirdi, ama öyle önemli bir işti ki, "ya doğruysa" sorusu zihnimizde sörf yapıyordu..

    **

    15-20 dakika sohbet ettikten sonra, ertesi gün tekrar buluşmak üzere uğurladık..

    Ardından, danışmaya inip kimlik fotokopilerini aldık..

    Genel Yayın Yönetmenimizle de ayrıntıları paylaştıktan sonra işe koyulduk..

    Plana göre, ikinci görüşmede, Star'ın patronu Cem Uzan'ın konuyla çok ilgilendiğini ve naaşın bedelini ödeyerek, Koç ailesine bir jest yapmak istediğini söyleyecektik.. Dolayısıyla, o andan itibaren her aşamada Ufuk Güldemir'le konuşacak, ama konuştuğumuz kişinin Cem Uzan olduğunu söyleyecektik..

    Çünkü para ondaydı:)

    **

    Ertesi gün yeniden buluştuk.. Merak edip sordum;

    -Koç ailesi ile irtibata geçtiniz mi?

    Geçmişler ama sonuç alamamışlardı.. Önce yadırgamıştım.. İçimden bir ses, "Vehbi Bey'in naaşını alabilmek için 1.5 milyon Dolar veremediler mi?" dedi..

    Ancak sonradan kavradım.. Bu hadisede fidye ödeselerdi, o andan itibaren, fidye için ailenin her ferdi tehdit altına girerdi.. Bir naaşı kaybetmeyi göze almalarının sebebi, geride kalanların can güvenliğini riske atmamaktı..

    **

    Buluştuk dedim ya.. Tabii o andan itibaren takip altındayız..

    Çünkü, ilk görüşmeden sonra, Murat, İstanbul Emniyeti ile irtibata geçti ve bir Şube Müdür Yardımcısı'na durumu bildirdi..

    Neden o Şube Müdür Yardımcısı? Çünkü o da bize daha önce, Türkiye'nin bugün bile konuştuğu büyük bir işi vermişti.. Şimdi sizinle paylaşmayacağım o iş, 23 yıl sonra bugün bile hâlâ "Derin operasyon"nidalarıyla konuşuluyor.. Oysa ne derin, ne de çetrefilli.. Aile içi bir ihbarın neticesiydi..

    Şunu bilin isterim, Türkiye'de çok fazla manalar yüklenen birçok olay, aslında o kadar basit olaydır ki, şaşarsınız..

    **

    Uzatmayayım, ikinci görüşmeden itibaren polis peşimizdeydi.. Üçüncü görüşme içinse, 9 Ocak günü belirlendi..

    Tabii o ana kadar, para konusunda, ara ara Cem Uzan'la görüşüyormuş gibi Ufuk Güldemir'i arıyor, saçma sapan bir muhabbetin ardından kapatıp, "İşler yolunda" diyorduk..

    Televizyonun önünde buluşuldu.. Kameraman arkadaşımı ve beni istemediler.. Murat yalnız gidecekti.. Onlar yola çıktı, biz de takibe geçtik..

    Yolda birbirimizi kaybettik.. Murat bacaklarının arasındaki telefondan, çaktırmadan beni arayıp, "Bu X oteli ne zaman yapıldı ya?" gibi saçma sapan soruları duymamızı sağlayınca, sahil yolunda olduklarını anladık..

    Sonuçta, Yedikule'de yetiştik..

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin karşısındaki bir kafede buluşuldu.. Orada, Vehbi Bey'in naaşının çalınması işinin patronu olan otelci de vardı.. Ve anlaşıldı ki, bize gelen M.Ö ve N.K. da bizzat işin içindeydi..

    Teknik takip yapıldığı için, tüm faillerin bir araya geldiğini anlayan polis düğmeye bastı..

    Kafe bir anda polis doldu.. Otelci kameramanımı ve beni görünce elini belindeki silaha attı ama tabloyu görünce vazgeçti..

    **

    Sanıklar polis minibüsüne bindirildikten 10 dakika sonra konuştular.. Naaş Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki boş bir mezardaydı..

    O ana kadar, haber merkezinin yöneticileri dahil, kimse operasyonun ayrıntılarını bilmiyordu..

    Hatta, Ufuk Güldemir, o akşamın bülten akışına haberin adını "KAZIK"diye yazdırmıştı.. Kazıktan kasıt, diğer haber merkezlerini atlatacak olmamızdı.. Hem de bu kadar büyük bir olayda..

    Sanıklar bizden önce Uğur Dündar yönetimindeki Kanal D Haber'e gitmişti.. Ve yılların gazetecisi Uğur Dündar'ın ekibi, bu işi ıskalamıştı.. Vesileyle Uğur abinin kulakları çınlasın..:)

    **

    Canlı yayın aracımıza bilgi verdik ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na geçti.. Önde polis araçları, arkada biz, yarım saat sonra mezarlıktaydık.. Bizimle ilk irtibatı kuran sanık M.Ö. korkuyla yaklaştığı bir mezarı işaret ederek, "İşte burada.. Ama ben görmeyeyim" diye ağlamaya başladı..

    Bir aile mezarlığındaki boş mezarın üzerinde kalın bir mermer kapak vardı.. Bir yandan elimdeki mikrofonla anons yaparak olayın ayrıntılarını anlatıyor, bir yandan da 4 polise destek olup, ağır mermer kapağı kaldırmaya çalışıyordum..

    Nihayet kapağı açabildik ve boş mezarda, rahmetli Vehbi Bey'in naaşıyla karşılaştık..

    Akşam Star Ana Haber'de, canlı yayında olayı duyurduğumuzda yer yerinden oynadı..

    **

    Girişte dedim ya, bir 'Gazeteci' 10 Ocak günü, basın özgürlüğünden falan dem vurmak yerine, neden bir meslek anısını anlatır ki..

    Şundan..

    Bakın, bu olay Koç ailesi için çok kıymetliydi.. Murat Demirel ile hayatımızı tehlikeye atarak giriştiğimiz ve başarıyla sonuçlandırdığımız bu işi, 22 yıldır, Koç Ailesi'nden tek kişiyle konuşmadık.. Her şey biliniyordu.. Ancak, aile için bu kadar kıymetli bir işe imza atmış 'Gazeteciler' olarak, olur da 'Yanlış anlaşılırız.. Bir beklentimiz varmış gibi algılanırız' diye, aileden hiç kimse ile konuşmadık..

    Bugün, öyle bir noktaya geldi ki meslek, bir iş adamı için iki kalem oynatan, telefona sarılıyor;

    -Abi, seni yazdım bugün..

    10 Ocak günü bir anıyı paylaşmamın sebebi budur.. 'Gazetecilik', meslek namusu üzerinde ayakta kalabilen bir meslektir..

    Bu namus bazılarının dilinde, bazılarının da fıtratındadır..

    Mevzu bu..

    Fıtratında "NAMUS" olmayanların bayramı kutlu olmasın...
  • Bir kadın güçlüdür aslında. 
    Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür. 
    Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez. 
    İster ki erkeğin gücü kendisine huzur versin. 
  • Bir kadın hayattır aslında.
    Çünkü hayatın içinde olan her şey kadınlar olduğunda anlam kazanıyor. Yemek yemek, su içmek bile...Bir kadının elinden içtiğiniz su ile, kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz?
    Anlıyorsanız ne mutlu size, anlamıyorsanız ne yazık ki yaşamıyorsunuz.

    CAN DÜNDAR