1000Kitap Logosu

Can Dündar'a Kurşun

95 syf.
·
10/10 puan
Nietzsche,Zamana Aykırı Bakışlar serisinde bence yer yer çok tekrara düşmüş,şairane üslubunu bir retorik aracı olarak kullanmış bence ve Schopenhauer'in kendi alıntıladığı sözüne ters düşmüş. * Kur'anda olduğu gibi aynı şeyleri,okurun kafasına sokmak için söylüyor da olabilir. * ''Bir filozof hiçbir şiirsel ya da retorik araçtan yararlanmayacak kadar dürüst olmalıdır.'' * Bu söze yüzde yüz katılıyorum ve yazdığım her şeyde okura karşı tek sorumlululuğumun anlaşılır olmak olduğunu düşünüyorum çünkü ben bu yazdıklarımı zaten anlaşılsın diye yazıyorum,yoksa yazdığım gibi siler yada kendime saklardım,eğer yazılan yazı yayınlanıyorsa o andan itibaren okuyan ile okutan arasında bir bağ oluşmuştur ve yazan kişi artık okurun anlamasından sorumludur,en azından birilerinin anlayabileceği seviyede olmalıdır bu yazı. Nietzsche'nin bu kitabı da elbette herkesin anlayabileceği bir kitap değil ama aynı zamanda hiç kimsenin anlayamayacağı bir kitapta değil,retoriğe başvuran yazarlar ya bulandırırlar söyledikleri şeyi ya da okuru kandırırlar her halükarda buradaki anlayamama durumunun nedeni,söylenen şeyin felsefik seviyesi değildir.Ayrıca bir filozof retoriğe başvurduğu zaman felsefesinin kılıfı hakkında düşünmek zorunda kalır ve bunu düşünecek kadar seviyesiz olması da onun filozof olmadığını gösterir.* Kitaplarında Nietzsche'nin, Schopenhauer kadar dürüst olduğunu düşünmüyorum. Yine de onun Schopenhauer hakkında söylediklerini kendisi hakkında düşünüyorum,hayatım boyunca değil ise bile onu aşabileceğim raddeye gelene kadar onun söylediği her şeye harfiyen uyacağım.*Kendine bir üstat belirlerken onun yaşadığı zaman dilimini ve şu anda kendinin yaşadığı zaman dilimi arasındaki farkı da hesaba katmalısın.Schopenhauer 1788 doğumlu,Nietzsche ise 1844 aralarında 56 yıl var.Nietzsche 1844 yılında doğdu ben ise 2006 aramızda 162 yıl var . Nietzsche ile Schopenhauer arasındaki sürenin 3 katı.Bu yüzden Schopenhauer'in Nietzsche'ye öğretebileceği şeyler muhtemelen Nietzsche'nin bana öğretebileceği şeylerden daha fazladır.* ''...Daha ondan okudukları ilk sayfada,tüm sayfalarını okuyacaklarından ve her sözü dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım ben Schopenhauer'in.Ona hemen güvenmiştim ve şimdi de dokuz yıl önceki gibi güveniyorum.Sanki benim için yazmış gibi anladım onu:Benim için anlaşılır bir durum ama bunu dile getirmek küstahça ve budalaca.Bu yüzdendir,arada sırada küçük bir hatasını yakalasam da onda hiçbir paradoks bulmayışım;zaten,yazarın kendisi de sahici bir güven duymadan öne sürdüğü için güven uyandırmayan,yazarın kendini göstermek,baştan çıkarmak ve öne çıkmak için öne sürdüğü iddialarından başka nedir ki paradokslar?...'' Hataları olabilir,hakkında inceleme yapmış insanların Wagner Olayı üzerinden Nietzsche'yi hakları olmayarak eleştirdiklerini görüyorum*Hakkında yapılan eleştirilerin tümü felsefesi üzerinden değil,saldırdıkları şey her zaman ama her zaman karakteri.Ha bir de onun ölümünden önce delirmiş olması üzerinden köyün delisi muamelesi gördüğü ortada.*.Gerçekten umrumda değil,o kibri ve kıskançlığı yüzünden mi Wagner'e karşı çıktı * Elbette onun psikanalizini yapmak ve düşüncelerini neden-sonuç bağını kurarak değerlendirmek için hayatına ve duygularına da bakmalıyım ama bu Nietzsche hayranlığımdan bir şey eksiltmez,tam tersi onun gerçekten de felsefesini yaşadığını gösterir çünkü o bir filozofun yalnızca soyut düşünceden ibaret olmaması gerektiğini,yaşayan bir canlı olması gerektiğini söylüyordu.Duygularına yenik düşmüş olması hiçte kendi tanımına göre filozofluğundan bir şey eksiltmiyor,gerçekten de bir ''Dionysos''çu olduğunu gösteriyor. * . Tüm düşüncelerini kendisi yaşadı,tüm hayatında düşüncelerinden gerçekten emin olduğunu gösterdi.* Gerçek filozof ile sahte filozofu ayırt eden şey düşüncesinde samimi olup olmayışıdır ve bir insan ağzından çıkan şeye gerçekten inanıyorsa her zaman onu eylemde görmek de mümkün olur,bu yalnızca filozoflar için geçerli değil.Din gerçek değilse bile Muhammed kendi uydurduğu şeylere inanıyordu ve bu inanışı yaşamını etkiliyordu * Eğiticisi Schopenhauer da kendi felsefesini yaşamında yaşatmaya çalıştı.Kant'ı kendi filozof tanımı içerisine sokmuyor çünkü Kant felsefesi ile Kant'ın yaşamı arasında hiçbir ilişki yok.*Kast ettiğim şey,Kant felsefesinin yaşam ile bir ilişkisi olmadığı ve onun doğduğu andan itibaren bilgince yetiştirilip hayat ile özdeşleştirdiği şeyin teori olması . * Paradokslar da retoriğe başvuran sahte filozofun yaşattığı bir diğer şeydir,ağzından çıkan şeyin ne olduğunun kendisi de farkında değildir,3 saat boyunca bir şeyler söyler,ağzında bir şeyler geveler ama hiçbir sonuca ulaşamazsınız,bu şahsı detaylıca incelediğiniz zamanda ise onun gerçekten neyi düşünüyor olduğunu anlamak mümkün değildir. Bazen Ateist gibi konuşur,bazen agnostik.Komünist iken bir anda anarşist olur,her şey bir yerden alınmış ve ağızdan çıkan her sözün dışarıdan nasıl göründüğüne bakılıyordur kişi tarafından ve söylenen şeyin üzerine ikinci kez düşünüldüğü hiçbir yerde samimiyet barınamayacağı için bu gerçekten varolmayan düşünceler tonla paradoks yaratır.*Alıntılardaki kesitler üzerinden düşüncelerimi söylüyorum,alıntıdaki cümlelerim ile ilişkili kısmı tekrardan sürekli yazmak gerektiğini düşünmüyorum ancak bazen daha açıklayıcı olmak adına bunu da yaptım ve diğer incelemelerimde de sürekli olmasa da alıntıyı bütün halinde yazdıktan sonra,kesit halinde tekrardan ilgili kısımları yazmayı düşünüyorum * ''Sayısız ülkeler ve halklar görmüş,birden fazla kıtada bulunmuş o seyyah,kendisine insanların her yerde karşısına çıkan özelliğinin hangisi olduğu sorulduğunda,tembelliğe eğilim var,demişti.Kimileri,insanların tümünün de korkak olduğunu söyleseydi daha doğru ve geçerli bir şey söylemiş olurdu,diye düşüneceklerdir.İnsanlar törelerin ve kanıların ardına saklanıyorlar.Aslında her insan çok iyi bilir ki:Dünyaya yalnızca bir defalığına,tek örnek olarak gelmiştir ve bu kadar şaşırtıcı renklilikteki birçok şeyi,kendisindeki gibi tek bir şey halinde bir araya getiren bir o kadar da tuhaf rastlantı,ikinci kez gerçekleşmeyecektir:Bilir ama bir vicdan rahatsızlığı gibi gizler bunu--- Niçin? Geleneğe uyulmasını isteyen ve kendisini de gelenekle gizleyen komşusundan duyduğu korku yüzünden.Bireyi komşusundan korkmaya,sürü gibi düşünüp davranmaya iten nedir? Ender rastlanan birkaç kişide,belki utangançlıktır.Genel çoğunlukta ise,rahatına düşkünlüktür,üşengeçliktir,kısacası seyyahın sözünü ettiği tembellik eğilimidir. ''Dünyaya yalnızca bir defalığına,tek bir örnek olarak gelmiştir...'' Görüldüğü üzere Nietzsche her insanın özel olduğunu ve içinde bir potansiyel taşıdığını düşünüyor.Anlaması gerek ki insanın,milyonlarca evren yaratsak,yalnızca yalnız bir tanesinde kendisi yine varolacaktır * Çünkü insan olasılıklar zincirinin bir sonucudur,yaşamındaki tek bir olayı dahi değiştirdiğin zaman,bu önemli bir olay olmak zorunda değil,sen başka bir sen olmaya başlarsın.Her şey birbirine bağlı olduğu için buradan tek bir anıyı dahi söküp aldığında,senin benliğin bambaşka bir hal alacaktır,en azından artık sen,o sen olmayacaksındır.*.Bunu anlayan birisi nasıl olur da kibirlenmez?* Kibirlenmelidir çünkü biricik olduğunu keşfetmiştir * Nasıl olur da bu kadar özel olduğu bilgisine sahip olduğu halde,koyun sürüsü arasına karışıp,otlamak ile yetinir? * Bu koyun sürüsünü aşağılayan dehadan daha çok aşağılamaktadır kendisini,o sürünün arasına karışıp giden insan,kendine değer vermediği için çabalamamaktadır. * Kendi kararlarını kendin almaya başladığın anda tüm sorumluluk senin üzerinde olduğu için suçlayacak kimsen yoktur,burası klişe kısmı,esas olan ise kendi kendini eğitmenin gerçekten zor olması.*Gerçi burası da klişe ancak,sonuç itibariyle,kendini eğitmeye kalkışmak,okunan her kitap şu anki halinin yetersiz olduğunun bir kabulüdür,kendini geliştirmek için didinmeyen ve tembellik eden kişinin şu anki halinden memnun olduğu apaçıktır,kişi kendini geliştirmek istiyorsa olabildiğince kendine karşı memnuniyetsiz olmalıdır,kendi karakterine ve özüne karşı değil,entelektüel ve pratik seviyesine karşı * Dünyada bilginlerin sayısının bu kadar çok olmasına karşın bilgelerin sayısının bu denli az olmasının nedeni de budur,fazlasıyla karmaşık bir sürecin ardından bilge kişi ortaya çıkar,bilge olmanın yolu ise oldukça basittir,yeterince çalışır,yeterince okursun ve evet bu kadar.Koyun yolundaki rahatlığın kaynağı ekstra düşünme zorunluğunun olmamasıdır*Kendi yolunu çizmeye başladığın anda her adım daha öncesinde bulunamamış bir cevabın arayışı olacaktır senin için çünkü her cevap sana özeldir.*,yolunu kendin yaratman gerekir ödünç alınmış davranışlar ile hareket etmezsen ve bu kesinlikle çok yorucudur,genel olarak bir şey hakkında düşünmek çok yorucudur zaten.Bu yüzden başkalarının kitaplarını okumanın da yalnızca bu taklitçiliğin daha estetik hali olduğunu düşünüyorum .* Esas konu burada taklitçilik ve yolunu çizme düşüncesinden kurtulmak ise aralarında hiçbir fark yok.Çalışmak çoğunlukla düşünemeyecek duruma gelmektir zaten,sürekli olarak dalgın ve dünya görüşün bulanık halde olur bu yeni nesil çalışma biçimi ile,asla gerçekten keskin düşünceler üretemezsin.* Korku bu tembelliğin ardından oluşur,ilk başta korku yoktur,tembelliğin sonucu olarak yetenekler ve kendine has olan her şey yok olmaya ve başlar ve kişi ''Yeteneksiz'' olduğunu düşünmeye başlar ve tabi bu da tembellik ediyor oluşunu haklı çıkartır neticede zaten çalışsa da hiçbir şey yapamayacaktır değil mi? * Başından beri yanı başında olan kendini boşa harcıyor olduğu hissi de yeteneksiz olduğu düşüncesi ile yok olur. * ''Seyyahın hakkı var:İnsanlar korkak olduklarından daha fazla tembeller ve özellikle de,mutlak bir dürüstlüğün ve çıplaklığın kendilerine yükleyeceği zorluklardan korkarlar.'' Evet,kesinlikle burada bir korku var ancak bu korkunun kaynağı dışlanmak değildir,öyle dursa da,insanoğlunun ''Ben olmak'' konusundaki genel üşengeçliğidir.Mi acaba? Bu yüzde yüz böyle değil,sürü halinden çıktığın zaman sürüdekiler senin farklılaşmandan dolayı daha iyi ve daha özgün olanı görür ve bunu kıskanırlar,senin seviyene çıkmak yerine seni kendi seviyelerine indirmeye çalışırlar,evet burası tembellik kısmıdır.Korku kısmı ise dışarı çıkmanın hayalini kuran kimsenin taşlanacak olduğu gerçeğidir,yani halen korku var.Ne yalnızca tembellik buradaki tek etken,ne de yalnızca korku. ''Yalnızca sanatçılar,böyle ödünç alınmış davranışlarla ve eğreti kanılarla kayıtsızca ortalıkta dolaşmaktan nefret ederler ve herkesin sırrını,vicdan rahatsızlığını,her insanın bir defalık bir mucize olduğunu ifşa ederler;biz insanlara,insanın kaslarının en küçük bir kıpırtısına kadar bizzat kendisi,yalnızca kendisi olduğunu ve daha fazlasını,insanın biricikliğinin kesin bir sonucu olarak,güzel ve bakılmaya değer olduğunu,doğanın her yapıtı gibi yeni ve inanılmaz olduğunu ve kesinlikle can sıkıcı olmadığını söylemeye cesaret ederler.Büyük düşünür,insanları aşağıladığında onların tembelliğini aşağılamaktadır:çünkü bu tembellik yüzünden birer seri imalat ürünü,önemsiz,ilişki kurmaya ve eğitilmeye değmez olarak görünmektedirler.Kitleye dahil olmak istemeyen insanın yapması gereken tek şey,kendine razı olmayı bırakmaktır;kendisine seslenen vicdanını dinlemelidir:'' Kendin ol! Şimdi yaptığın,düşündüğün ve arzuladığın şeylerin hiçbirisi sen değilsin.'' ''...Büyük düşünür insanları aşağıladığında onların tembelliğini aşağılamaktadır...'' Sorun tam olarak burada,bir insanın düşünme kabiliyetinden yoksun yada aptal olduğunu söylediğiniz vakit,diğer insanlar onu aşağıladığınızı sanmaktadır*sorun aşağılayan kişinin de onların aptal olduğunu düşünüyor olmasıdır birazcık aslında ve kısmen haklıdır da,potansiyelini kullanmayan biri her halükarda aptaldır *.Onun potansiyelini,bir bütün olarak onu.Fakat sorun hiçbir zaman bu değildir,sorun ben olmak için hiçbir çaba sarf etmiyor oluşlarıdır.Kimse bir şeyler ortaya koyamayacak kadar aptal değildir,aslında bir insan neredeyse hiçbir zaman potansiyelinin tamamını kullanmaz,bu tarlasının tümüne ekin ekmeden tarlanın küçüklüğünden hayıflanmaya benziyor.Dostum kendi tarlanın %10'unu bile kullanmıyorsun ve muhtemelen bu tembellik ile hiçbir zaman yüzde yüzünü kullanmayacaksın ve dediğim gibi en büyük deha bile yüzde yüzünü kullanmayacak,neden tarlandaki alanı kullanmak yerine inatla daha büyük tarlalara bakıp hayıflanıp duruyorsun sadece? * Sonuçta doğuştan sahip olduğun zekanın eksik olduğu düşüncesi,kişiyi rahatsız etmemelidir. * ''...çünkü bu tembellik yüzünden birer seri imalat ürünü,önemsiz,ilişki kurulmaya ve eğitilmeye değmez olarak görünmektedirler.'' Dışarıdan bakan deha da bu hataya düşebilir,onlarla konuşmaz ve yalnızlığından,sevgisizliğinden dolayı onları yalnızca bu tembelliğin bir sonucu olarak görmek yerine,asla bir halta yaramayacak ezik mahluklar olarak görmeye başlar * o böylesi bir yalnızlığa mahkum edilmişken,kim onu haksız bulabilir ki? *.Bu noktada deha da kendi işlevini yitirir ve topluma fayda sağlayacak birisi olmaktan çıkar çünkü toplumdan hoşlanmaz,ondan hoşlanmadığı için de ona harcadığı emeğin hiçbir işe yaramayacağını düşünür,hem işe yarasa bile insanlığı sevmediği bir durumda onlara fayda sağlamanın da onun için bir anlamı yoktur değil mi? Onların aptal değil ahmak olduğunu anladığı anda ise onlarla empati kurmaya başlar...mı acaba? Hayır,onlardan nefret eder çünkü o kendisiyle ilgilenmek yerine onların faydasını düşünmektedir,onlar ise kendilerini bile düşünmemektedirler. Onun bu nefretini insanlığa karşı sevgisine bağlamak ve mazur görmek gerekir. Benim Nietzsche'yi eleştirmek istediğim noktalardan biri onun her düşüncesinde bir ideal model oluşturması ancak bunun ulaşılabilir olup olmadığı hakkında pek fazla düşünmemesi,daha doğrusu bundan bilerek kaçınması.*istediği şeylerin ulaşılamaz olabileceği düşüncesinden nefret ediyor . * İnsanlığı kurtarmak istiyor ve gerçekten insanlığı önemsiyor bunu rahatça söyleyebilirim * sonuçta onun kötü biri olduğu düşüncesi tekrardan kovulmuş oluyor. * ancak onların kurtulma ihtimali gerçekten var mıdır? Bu soru onu korkutuyor ve bu soruyu hiçbir zaman sormamak üzere kenara atıyor.Filozofların etkisi çoğu zaman koca bir hiçtir,toplumu etkilemez.Bunu kanıtlamak çok basittir,bu kitap benim incelemeyi yapmaya başladığım anda 548 kişi tarafından okunmuş 1k'da gel gelelim Nietzsche Ağladığında kitabı 32 bin okunmuş.Burada insanların ilgisini çeken şeylerin salt teorik konular değil hikayeleştirilmiş metinler olduğu görülüyor.En çok okunan felsefe kitapları bile ne çok,ne az okunan edebiyat klasiklerinden daha az okunuyor.*Kitabın ilerleyen kısımlarında felsefenin halk ile ilişkisi olmadığından kendisi de söz ediyor,insanlar felsefeyi ve filozofları mükemmellik olarak görmeleri gerekirken,boş lakırtı ve boş gezenin,boş kalfası olarak görüyorlar,sonuçta felsefeciler,insanlıktan tamamen kopuklar ve aralarında bir iletişim yok.* Bu kitabın herkese hitap etmediği apaçaktır,Nietzsche'nin düşünceleri bütün bir insanlığı etkileyemez ve eğer insanın en temel özelliği olarak tembelliği tanımlıyorsan,senin kafanda yaratmış olduğun ideallerin hiçbirinin iyi ya da kötü şekilde gerçekleşmemesi çok yüksek olasılıktır* çünkü senin tüm kitaplarını düzgün biçimde okumuş insan sayısı da aşırı azdır,eğer kitleleri etkilemek istiyorsan daha magazinsel olmalıdır eserlerin,Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün Nietzsche'nin en popüler kitabı olmasının nedeni de budur*.İnsanlar beceriksiz değiller,pekala başarıyla uygulamaya geçirilebilir Nietzsche'nin düşünceleri ancak bunun gerçekten yapılacağına inanıyor muyuz? Ben inanmıyorum,üzerinden yüz yıldan fazla geçti ve hala gram değişim yok,hatta daha kötüye gittik sürekli olarak ve gidecektir.Bu yüzden ''Kültürü nasıl kurtarırız ? ''sorusu hakkında bu kadar fazla düşünmeye gerek olduğunu da düşünmüyorum. * Pratik fayda görülemeyen pek çok konuda düşünülebilir ancak burada düşünmeye başlamamızın sebebi zaten pratik bir fayda elde etmek olduğu için bu konu hakkında düşünmek anlamsızdır * Ancak kişi eğer bu toplum içerisinde yaşıyorsa bu toplumdan gelen lağım kokusunu sürekli olarak duyumsamak zorunda kalacaktır ve bu yüzden de onu düzeltmek için çabalamak onun kurtulmasının tek yoludur çünkü çabalamadığı takdirde daha kötü hissedecektir kendini. ''Bireyler kendilerini adalet ve aşk mücadelesinde ölümüne olgunlaştırmaktan ve feda etmekten daha güzel bir yaşam süremezler.'' Kişi bilmelidir ki bitmek bilmeyen bu mücadeleden daha olgunlaştırıcı bir şey düşünülemez,fedakarlık kelimesinin geçtiği her noktada bir o kadar şahsın faydasını görmem normal mi? Sanki doğa bütün mucizelerini fedakar ruhların üzerine fırlatıyor,iyilik yaparsın ve vicdanın rahat gezmeye başlarsın,bir kötü ise ömür boyu kendisi gibi içinde kötü bir his taşıyarak gezer,iyi kimse için başkalarına yaptığı iyilikler kadar kendisine de iyilik vardır.Fedakarlık ve bütüne ulaşmak için çabalamaktır insanda bulunabilecek tek soyluluk tam da bu yüzden Nietzsche bütün seri boyunca kültürü kurtarmanın yollarını aradı.Sorun şu ki insanlığı kurtarmaya çalıştığımız her anda ''İnsanlığa Rağmenlik'' mevcuttur. * Bu söylediklerim iyilik sonucunda vicdan rahatlaması yaşıyoruz,bu halde iyiliği vicdan rahatlaması için yapıyoruz düşüncesine de bir karşı çıkış.Sonuçta iyilik iyiliktir,soyluluk soyluluktur,ondan alınan keyif yalnızca bunun cabasıdır. * ''Kentlerimizin yeni caddelerinde yürüyorum da,toplumla aynı kanıdakiler soyunun inşa ettiği tüm bu iğrenç binaların,bir yüzyıl sonra ayakta olmayacaklarını,elbette bu binaları inşa edenlerin kanılarının da yıkılmış olacağını düşünüyorum...'' Ne zaman birisi benim hakkımda bir şeyler söylese,atıp tutsa onların zihinlerindeki en ufak bir parçanın bile yüz yıl sonra dünyada kalmayacağını hayal ediyorum ve zamanın eninde sonunda beni haklı çıkaracağını hissediyorum. Annem daha öncesinde 150 defa söylediği; ''Bir gün beni anlayacaksın ya,inşallah o gün çok geç olmaz.'' sözünü söylediğinde,onun ölümünün yaklaşması ile her şey için daha da geç olduğunu görmek beni güldürüyor. Bütün gün o leşlerin kokusu üzerimize siniyor,o yalnızca kendilerini taşıyan bedenler yaşadığı müddetçe var olacak düşünceleri görmek midemi kaldırıyor ve o kendilerinden emin oluşları... O tekil leş halindeki düşüncelerin eninde sonunda yok olacağını görmek,bunun toplumsal olarak da mümkün olabileceği hissini doğuruyor.Eğer Ailemin fikirleri yüz yıl sonra yok olacak ise,onların düşüncelerine kaynaklık eden ''Şu Anın'' toplumunun düşünceleri de yok edilebilir ve hatta yok edilecektir. Ancak anlayamıyorum neden Nietzsche bu sözü söylediğinden beri bütün bu saçmalıklar yok olup gitmedi? Neden ben üzerinden bir asırdan fazla geçmesine rağmen aynı umutlar ile bakmak zorunda kalıyorum,şimdiye değil de geleceğe? Bunu cevaplamak mümkün değil sanıyorum. ''... Buna karşılık,kendilerini bu zamanın yurttaşı olarak hissetmeyenlerin tümü de ne kadar umutlu olabilirler;çünkü bu zamana ait olsalardı kendi zamanlarını öldürmeye hizmet edecekler ve kendi zamanlarıyla birlikte yok olup gideceklerdi---oysa ki onlar,bu yaşamda kendileri de yaşamaya devam etsinler diye zamanı canlandırmaya çalışıyorlar.'' Sıradan insan ile kurtuluşu amaçlayan,zamanın şu andaki halinden nefret eden insanın arasındaki fark çok açık bir taraftakiler ''...kendi zamanlarıyla birlikte yok olup gidecekler.'' diğerleri ise ''...kendileri de yaşamaya devam etsinler diye zamanı canlandırmaya çalışıyorlar.'' Önceki kitaba yaptığım incelemede amacımın sonsuzluğa ulaşmak olduğunu söylemiştim,bu düşünceyi genişletecek olursam,bence bir şeyin kıymetli olabilmesinin temel şartı sonsuz olması.Tam da bu nedenden ötürü öbür dünyanın olmadığı bir hayat benim için tam anlamıyla anlamsız,anlamsızlık bir kenara koyulabilir ancak değersiz olduğu zaman sorun patlak veriyor tekrardan.Bu nedenle din benim için rasyonel temellere dayanıyor olmasaydı da hakikati boş verir ve dine inanmaya devam ederdim,çünkü diğer yığınlardan uzun bir yaşam bile yeterli gelmiyor.Kesinlikle sonsuzluğa ulaşılmalı,en azından buna ulaşma şansı var olmalı,aksi halde hemen yarın intihar etmekte hiçbir sakınca yok. Şimdi Nietzsche'nin neden gerçekten de tam anlamıyla varoluşçu olduğunu bir alıntıyla göstereceğim.Sartre'ın yaşamın sorumluluk,özgürlük,yaşam hakkındaki düşüncelerinin çok benzerini bu alıntıda görebiliyoruz. ''Ortaya çıkmak için sonsuz zamanımız varken,özellikle bugün yaşıyor oluşumuz;neden ve niçin özellikle şimdi ortaya çıktığımız göstermek için kısacık bir bugünden fazla zamana sahip olmayışımız,akıl almaz bir durumdur.Kendi varoluşumuz hakkında kendimize karşı sorumluyuz;bu yüzden,bu varoluşun gerçek dümencileri kendimiz olmalıyız ve varoluşumuzun kör bir rastlantısallığa benzemesine izin vermemeliyiz.Biraz pervasızca,biraz tehlikeli yaşamalı bu varoluşu:Üstelik en kötü durumda da,en iyi durumda da onu yitireceğimize göre.Neden bu toprağa,bu işe bağlanıp kalmalı,neden komşunun dediklerine kulak asmalı? Birkaç yüz metre ötede hiçbir bağlayıcılığı kalmayan görüşlere bağlı kalmak,kasabalılığın dik alasıdır. '' Önce alıntıdaki ilk cümleyi inceleyecek olursam,bir şeyin anlamını gerçekten kavrayabilmek için tek bir perspektiften yani bu durumda tek bir zaman diliminden bakmamak o şeyi kavramanın ilk şartıdır.Ancak insan kısacık ömründe tek zaman dilimi olan şimdiye sıkışıp kalmıştır ve geldiği gibi gidecek olduğu halde bunu anlamlandırma mecburiyeti içerisindedir,en azından kendi kafasının içinde bunu anlamlandırmak zorunda hissedecektir,dün ya da yarın değil de bugün yaşıyor olmasının özel bir nedeni olduğu hissi her zaman içinde bir yerde saklıdır ancak aklını kullanan biri hiçbir şeyden tamamen emin olamaz ve bu anlamlandırma uğraşısının asla tamamlanmayacağını bilmek çıldırtacaktır insanı. Ancak ve ancak tam da bu yaşamın kısalığı onun iplerini özgürce çekebilme rahatlığını sağlayabilir bizlere. Hayat zaten kısacık ve tamamen anlamsız ise,yaptığım hiçbir şey o kadar da umursanası olmaz ve o andan itibaren kontrol tamamiyle bendedir. Ucunda ölüm olması,yapılan hataların bedellerini kesinlikle hafifletmekte,tek bir hata dışında o da kararlarını kendi kendine almama hatası. ''...Biraz pervasızca,biraz tehlikeli yaşamalı bu varoluşu.'' Varoluşumuzu seyirciler ile bir arada değerlendirecek olursak ve bir an kendimizin dışına çıkıp bunun bir tiyatro oyunu ya da en azından basit bir kukla gösterisi olduğunu düşünürsek,rahatlıktan ve yaşamdan keyif almak için uğraşmayı bırakıp,daha da garip bir yaşam sürmeye,daha da tehlikeli yaşamaya başlarız diye düşünüyorum. Tragedya İnsanı olmanın ilk şartlarından birisi de budur bence. Yaşadığın her saniyeyi odanın içinde bir kamera varmış gibi yaşamalı ya da aşık olunan kişiyle buluşmadan önceki o garip,heyecanlı hazırlık halinde olunmalı sürekli,yapılan her şeyde ''Bu sefer seyircilere,farklı ne sunabilirim diye düşünmeli.'' Gösteri asla bitmez,yalnızca sahneden sahneye farklı rollere gireriz,bize düşen her rolden layıkıyla çıkmaktır,içimizde yaptığımız şeyin doğruluğundan ve estetik güzelliğinden emin olduğumuz bir his bulunmalıdır hep. Düşünüyorum da gerçekten ciddi ciddi oturup birileri bunun doğru yol olduğunu söylediği için ders çalıştığım bir senaryo NE DE SIKICI OLURDU ! ! ! Muhtemelen görünmez seyircilerim hayatım boyunca üzerime domates fırlatıyor olurdu,hatta gerçekten fanatik olan bir seyirci,karakteri rezil ettiğim ve hakkıyla oynayamadığım için,oyunun bitiminde beni dışarıda bekliyor olurdu ve beni kırk yerimden bıçaklardı herhalde. Tanrım beni cehenneme atacak ise bu nedenden ötürü atacaktır. Ben olmayı beceremediğimden,rolümün hakkını veremediğimden,biraz olsun başkalarının ne dediğini düşünmeyi bırakıp sahnede dans etmediğim için beni cehennemine atacaktır ve o sonsuz korların içinde yanmayı gerçekten de hak etmiş olurum eğer bunu yapacak olursam. ''...neden komşunun dediklerine kulak asmalı? Birkaç yüz metre ötede hiçbir bağlayıcılığı kalmayan görüşlere bağlı kalmak,kasabalılığın dik alasıdır.'' Nietzsche'nin burada kullandığı kasabalı kelimesini doğru anlamak gerekli. Kasabalının alanı sınırlıdır,bu kısıtlı alanda yaşanan,düşünülen her şeyi sonsuz değerde zanneder. O kasabalı komşuların akıllarından çıkma düşüncelerin her birine gerekenden fazla kıymet biçer çünkü onun çapı dardır. Ünlülerin başkalarının değersiz düşüncelerine önceleri fazla değer biçmeleri hatta bu yüzden delirecek hale gelmeleri,ünlü olmadan önce kasabalı iken,bir anda dünyalı olmalarıdır. Kasabada belki yüz düşünce vardır ancak her düşünce kişiyi çok fazla etkiliyordur bu yüzden az kişi olmasına rağmen onu sürekli olarak kısıtlar toplum.Kasabadan çıkıp birden bire dünyalı olan taze ünlü,ünlü olmasının hemen ardından başkalarının düşüncelerinden bir dünyalı gibi etkilenmez,bir kasabalı gibi etkilenmeye devam eder.Bu yüzden Twitter'da hakkında söylenen her eleştiri onun için bir ızdırap kaynağıdır ve sayılarının bir kasabadakinden yüzlerce kat daha fazla olması,bu ızdırabın aşırı büyümesine neden olur. Zaman ile direnç geliştirmeleri de dünyalı olmaları ile mümkün olur.Muhtemelen yine aynı miktarda kısıtlanacaktır ''Elalem ne der?'' düşüncesi tarafından ama,burada birey başına düşen önem azalır. Alıntıdaki asıl düşünce ise onların neden kafaya takılmaması gerektiğini çok net açıklıyor diye düşünüyorum.Türkiye'deki tabular ve önyargılar,Amerika'da geçerli değil,Amerika'daki tabular Çin'de geçerli değil....bu böyle uzar gider.Sonuçta senin yaşadığın o dar toprak alanına ait olan kısıtlamalar yalnızca burada geçerli,100 metre ötede geçerliliğini yitiriyor,bu yüz metreler,olur kilometre,olur ışık yılı ancak sonuçta tüm evrende geçerli olan bir kısıtlama yok. Bu dünyada işleyen kurallara tabii olduğun anda ne kadar da düşük seviyeli olduğunu gösterirsin. Para kazanmak zorundaymışsın? Kim takar len? Felsefe yapman için akademiye girmen gerekirmiş...Bunu söyleyen kim peki? Tarihteki büyük adamları örnek aldığını söylersin ve gülerler,dünyada yaşamıyor olduğunu söylerler:)))))). Teşekkür ederim, demek hedefime ulaşmışım.Dünyada yaşamadığın,hayal aleminde yaşadığın söylendiği anda doğru yolda ilerlediğin tescillenmiş olur. ''Hiç kimse kuramaz sana,tam da yaşam ırmağının üzerinden geçmesi gereken köprüyü,senden başka hiç kimse.Gerçi sayısız yol ve köprü vardır,sayısız yarı tanrı vardır seni ırmağın öte yakasına taşımak isteyen;ama seni isterler bunun bedeli olarak;kendini rehin verecek ve yitireceksindir. Tek bir yol var dünyada,senden başka kimsenin gidemeyeceği:Nereye mi götürüyor bu yol? Sorma,yürü o yolu.Kimdi şu cümleyi söyleyen:'Bir adam,yolunun onu nereye götürdüğünü bilemediği zamanlardakinden daha fazla yücelemez asla'?'' Konu ne kadar fazla sayıda hakikate ulaştığın değil,konu köprünün güzelliği değil,konu köprünün sana ait olması,doğduğun ilk andan beri tek ama tek konu buydu. Tek ama tek konu özel olmak,tek ama tek değerli şey biricik olmak. Geri kalan her şey ikinci planda kalır.Camus felsefesinde ilk soru nasıl ''İntihar etmeli mi ,etmemeli mi ? '' sorusu ise bana göre de hayatın yaşanmasındaki tek önemli şey kendin olmaktır. Nietzsche bir başka kitabında ben yemek seçen ağızları severim anlamına gelen bir sözü vardı,kast ettiğim şey tam olarak bu. Ne halt olursan ol da ,yeter ki kendin ol be ! ''Peki nasıl buluruz kendimizi yeniden?...'' sorusu ile devam ediyor Nietzsche. ''...En önemli sorguyu yapmak içinse şöyle bir yöntem var.Genç ruh yaşamına dönüp baksın ve şu soruyu sorsun kendine: Şimdiye kadar neyi sevdin içtenlikle,ne çekti ruhunu kendine,ona hükmeden ve aynı zamanda seni mutlu eden neydi? Bu yüce şeyler dizisini gözünün önüne getir,belki varlıkları ve sonuçlarıyla bir yasa sunarlar sana,asıl benliğinin temel yasasını.Karşılaştır bu şeyleri,birinin bir diğerini nasıl bütünlediğini,genişlettiğini,aştığını,yücelttiğini gör,şimdi üzerinden çıkarak kendine doğru yükseldiğin bir merdiven oluşturduklarını gör;çünkü senin gerçek özün,senin derinliklerinde gizli değil,senden çok çok yükseklerde ve en azından senin normal olarak kendi benin zannettiğin şeyin üstündedir.Senin hakiki eğiticilerin ve biçimlendiricilerin,özünün gerçek ilk anlamının ve ilkesinin hammaddesinin ne olduğunu söylerler sana tamamen...'' Burada sevilen nesneler ulaşılmak istenen noktalar,bilinçaltı düzeyde de olsa. Kendi karakterindeki bir parçayı kendisinde gördüğün biri,akıl yönünden senden üst konumda ise,onu olman gereken nokta olarak görmeye başlarsın. Nietzsche'nin karakterinin bana benzediğini düşünüyorum,hatta şu anda onun kitabına inceleme yaparken onun varisliğini yaptığımı hissediyorum.Onu seviyor olmam ile Schopenhauer seviyor olmam arasında bir bağ kurabilirim,ardından da Schopenhauer'in Shakespeare'i seviyor olması ile bağ kurarım ve elbette Shakespeare'in de Montaigne'i seviyor olması ile.Bu liste upuzunnnn bir bağ ile Antik Yunan'a dek bağlanır ve ardından bütün bu kişilerdeki kendimin sevdiği noktaları incelerim ardından onların birbirlerinde sevdikleri noktaları incelerim ve özdeşlikler kurmaya başlarım.Belki 5,belki 10 kişilik bir karakter zincirinin ardından benliğimin yasası çıkar,bütün bu sevme nedenleri birleşir ve kim olduğum ortaya çıkar. ''...Elbette,kendini bulmanın,koyu bir bulutun içindeymiş gibi,olağandışı yaşanılan uyuşukluktan çıkıp kendine gelmenin başka yolları da vardır ama ben,eğiticilerini ve biçimlendiricilerini düşünmekten daha iyi bir yol bilmiyorum.Ve bugün,kendisiyle gurur duyduğum bir öğretmeni,terbiye ustasını,Arthur Schopenhauer'i anmak istiyorum---Daha sonra başkalarını da anmak üzere.'' Gerçekten de Nietzsche kitapta Schopenhauer'dan çok az söz etti,onun başlığa Schopenhauer'in ismini yazmış olmasına rağmen ondan böylesi az bahsetmesinden ve Schopenhauer'i yalnızca kitabın çıkış noktası olarak belirlemesi,yazdıklarım konusunda beni çok rahatlattı çünkü yazdığım yazıların kitapların kendisi ile bazen çok alakasız olabildiğini görüyorum ama aynı yöntemi Nietzsche de bu kitabında uygulamış. ''Tam zamanında eğitici olarak bir filozof bulursam eğer:Kişinin kendisinden daha fazla güvendiği için,düşünmeksizin itaat edebileceği hakiki bir filozof.'' Burada alıntıyı kestim çünkü Nietzsche'nin bu sözünde başta söylediğim şeyi gördüm. Karakteri bana benzeyen,ancak kitabı yazmış olduğu anda benden çok daha akıllı olduğunu bildiğim bir adama düşünmeksizin itaat edebilirim,kendi kendim olabileceğim ana kadar. Ve genç yaşımda bu hakiki filozofu bulmuş olmak ve ona kendimi hibe etmek benim için bir mutluluk kaynağı. ''...Sonra sordum kendime:Hangi ilkelere göre eğitirdi bu filozof seni? Sonra bu filozofun günümüzde çok yaygın olan iki eğitim düsturu hakkında ne diyeceğini düşündüm.Bu düsturlardan biri,eğiticinin talebelerinin asıl güçlerini hemen tanımasını ve sonra erdemin gerçek olgunluğa ve verimliliğe ulaşmasına yardımcı olmak için,tüm kuvvetleri ve öz suları,tüm güneş ışınlarını oraya yöneltmesini gerektirir.Diğer düstur ise,mevcut tüm kuvvetleri dikkate almasını,onlara özen göstermesini ve onları birbirleriyle uyumlu bir ilişki içine sokmasını ister.Fakat kuyumculuk sanatına kesin bir yatkınlığı olanı,bu yüzden zorla müziğe mi yöneltmek gerekir?...Böylesine güçlü ve mutlaka kendini belli eden yetenekler için bunun doğru olacağı söylenemez...'' İlk düstur elbette her şeyini tek bir nokta üzerine yoğunlaştırmak olacaktır. Hayatta gerçekten bir şeyde başarılı olunmak isteniyorsa,diğer şeylerde tamamen başarısız olmak gerekir...sanırım en azından. * * * Bu düşüncemden yüzde yüz emin olduğum söyleyemeyeceğim . * * * Gerçek bir filozof yemek yapmayı becerememeli bence ya da ayakkabılarının iplerini bağlayamamalı * Hayır,kesinlikle bunları ben yapamadığım için örnek vermiyorum,insan mükemmel olamaz ancak bir şeylerde mükemmel olabilir ve bu bir şeylerde mükemmel olmanın bedeli diğer şeylerdeki rezilliktir,bunu anlamak için dehaların sosyal becerilerine bakmak yeterli olacaktır sanırım.Ünlü olan dehalar,gerçekte varolmuş olan dehaların yüzde biridir belki yalnızca.Şanslarını iyi kullanmışlar ve böyle öne çıkabilmişler,geriye kalan yüzde doksan dokuz ise ya kafayı üşütüyor ya da bir otel odasında kafasına sıkıyor.Sonuçta görünen o ki büyük zekanın büyük bedellleri oluyor,ayakkabımın ipini bağlayamıyor oluşum da bunlardan biri. * . Yine de bunun ikinci düstur ile çeliştiğini düşünüyorum çünkü eğitimcinin vermeye çalışacağı esas şey entelektüellik ise,talebesine düşünce genişliği kazandırmalı ve bu da ancak birden fazla alanın kavranması ile mümkün olabilir.Tek noktadan gelişmek yerine birden fazla alanda gelişmeye başlamanın sonucu,eğitimin meyvelerini geç toplamaktır ancak kesinlikle meyveler çok daha tatlı olacaktır. İkinci düstur farklı şekilde de anlaşılabilir,artık 21.yüzyılda yaşıyoruz ve birazcık aklını kullanan kişi,eğitimin yalnızca kitaplardan ya da hoca ile birebir iletişimden ibaret olmadığını anlayacaktır. Entelektüel gelişim için,tonla sosyal mecra kullanılabilir,hız kazanmak için sesli kitap dinlenebilir,sürekli olarak kendin okurken alıntı çıkartmak ile uğraşmak yerine başkalarının çıkartmış olduğu alıntılar kaydedilebilir.Bu liste uzar gider ancak temel husus hep aynı,dogmalara bağımlı kalmamak ve yeni ve daha verimli bir yöntem görüldüğü anda eldekini bırakıp ona geçmek.Yöntem konusunda muhafazakar olmak bence bir entelektüel'in yapabileceği en büyük hata. Matbaa geldiği zaman Hat Ustalarının inatla eski yöntemle kitap çoğaltımına devam etmekte diretmesine baktığınız zaman hallerine gülüyorum ama sanırım eninde sonunda bu geri kafalılık hepimize bulaşacaktır.* Yaşlı kişi için artık bütün olası güzellikler geçmiştedir,bir ileri yoktur ve şimdi de onu sonuna götürmektedir,elbette sımsıkı sarılacağı nokta geçmiş olacaktır,bunu yapmamak anormal olan olacaktır sanırım. * Az önce bu iki düsturun birbirlerine zıt gözüktüklerini söylemiştim; ''...Dolayısıyla,söz konusu iki düstur belki de hiç de zıt değillerdir birbirlerine? Belki de düsturlardan birisi,insanın bir merkezinin olması gerektiğini,diğerleri ise aynı zamanda bir periferisinin de olması gerektiğini söylüyordur yalnızca?...'' Yani bu iki düstur yalnızca teorikte bir arada uygulanılamaz gibi duruyor,gerçekte ise gayet de uygulanılabilir. Tek bir noktaya kanalize olmaktaki sorun alıntının devamında bulunuyor; ''...Hayalimdeki eğitici filozof,merkezi gücü keşfetmekle kalmayacak;onun öteki güçlere karşı yok edici bir etkide bulunmasını da önlemeyi bilecektir...'' Tek bir noktaya odaklandığında çoğunlukla diğer her şey kişi açısından değerini yitirir ve bütün kaynakları israf etmeye başlar. Yalnızca edebiyat güzeldir ona göre,filmlerden nefret eder. Herkes felsefe ile uğraşmalıdır,geri kalan bütün ilimler boştur vs vs. Bu bakış açısı kişiyi zehirler,tek bir pencereden bakmasını zorunlu kılar ve gelişiminin önünde çok büyük bir engel olarak hep orada durur. Kişi bir şeylere taparcasına severken,bir başka şeylerden de sonsuz nefret etmemeyi gerçekten başarabilir mi emin değilim ancak başarırsa,çok büyük faydalar elde edeceği kesin. ''...Erdem ise,öğretmenler ve öğrencilere hiçbir şey ifade etmeyen,bıyık altından gülünen eski moda bir sözcük oldu--- gülünmüyorsa daha kötü,çünkü o zaman iki yüzlülük yapılıyor demektir.'' Bu seriyi okumadan önce Nietzsche'nin kötü biri olduğunu ve önerdiği yaşam biçiminin de mutlak bencillik olduğunu düşünüyordum ancak durum öyle değilmiş. Onun Yunan hayranı olduğunu unutmamak gerek,Antik Yunan Filozoflarının tümü aklı ve erdemi aynı yerde anarlar ve sürekli erdemli olmayı yüceltirler.Nietzsche'nin de erdemlilik konusunda düşünceleri çok net. '''....yani antik erdeme de ne kadar dönülmek istense de dönülemiyor artık.''
Eğitimci Olarak Schopenhauer
Okuyacaklarıma Ekle
40
479 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Gogol için "Rus Edebiyatı'nın Babası" denmektedir ve bence de bu doğrudur. Puşkin ve Lermontov, kendileri gibi psikopat bir çocuk olan Gogol'ü yetiştiren iki dede gibidir. Puşkin ona birçok yapıcı eleştiri ve özgüven aşılarken Lermontov ise ona kendi eserlerini okuyacaktır. Puşkin ve Lermontov'un şaibeli ölümleri ile Gogol'e tabiricaizse bir kürkçü dükkanı miras kalır. Gogol birçok çocuğa "Palto" giydirecek ve bu çocukları sonrasında Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Turgenyev, Çehov ve nicesi olarak tanırız. Ancak bu aleyhine olacaktır, hedefler büyüdükçe güç zehirlenmesi yaşayacaktır, kalemi zayıflayacaktır ve iyice "Toplum iyi, bürokrasi kötü!" halini alacaktır. Ölümüyle birlikte Rus edebiyatında Çarlığa hakaret dönemi de son bulacaktır.  -- Kitabı okumadan önce karakterlerin isimlerinin nereden geldiğini ve ne anlam taşıdıklarını bilmeniz şart, zira karakterler isimlerden pek de bağımsız değil. Gogol bunu sık sık yapıyor. • Ölü Canlar‘ın ana kahramanı Çiçikov’un adı Çiçik (Чичик) sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün anlamı ise şıklık düşkünü, kıyafet düşkünü, züppedir. • Bir diğer karakter Manilov'un soyadı, kitabın yazıldığı dönemde sıradan bir soyadı olsa da daha sonrasında türetilmiş  Manilovşçina (Маниловщина) sözcüğü ise boş hayaller kuran, yaşama karşı pasif bir iyimserlik içerisinde olan kişiler için kullanılmaktadır. • Koroboçka, Rusça Korobka (Коробка) sözcüğünün küçültülmüş şeklidir. Korobka normalde kutu demektir, ancak Gogol başka bir anlamı kullanıyor: Yaşını başını almış, ihtiyarlamış. Ancak "Korobka" ismini normal kullanmak yerine "Koroboçka" olarak küçültmek, yine bir ima taşıyor. • Nozdryov, anlamı burun deliği olan Nozdry (Ноздри) sözcüğünden, Sobakeviç Türkçede köpek manasında Sobaka (Собака) sözcüğünden, Plyuşkin ise Türkçede çörek, hamur işi anlamındaki Plyuşka (Плюшка) sözcüğünden türetilmiştir. -- Ölü Canlar, esasında "İlahi Komedya" gibi bir üçleme olarak planlanmış, ancak ikinci cildinin bile tamamıyla kurtarılamadığı bir kitaptır. Ben kitabın tamamlanamayışını ve hatta yakılışını şuna bağlıyorum: Kitabın konusunu Puşkin vermişti ve Puşkin öldükten sonra Gogol için kitap "devasa bir eser"den ziyade "Puşkin'in hatırası için yazılan bir kitap" anlamına düşmüştü. Ancak daha sonrasında Gogol'ün  manik-depresif hastalığı, hayatın anlamını yitirmesi, Puşkin'i bile kafasından silmişti. Gogol kitabın var olması için hiçbir sebep bulamadığından ötürü kitabı yakmaya karar vermişti. Aslında kitabın tamamlanamamasının bir habercisini Çiçikov'da da göreceğiz. Çiçikov, ölü canları biriktirmek için o kadar çok uğraşıyor, o kadar çok belaya giriyor, ancak daha sonrasında Kostanjoglo'nun sözlerinden etkilenip ölü can işinden vazgeçmeye başlıyor (en azından ikileme giriyor). Gogol de rahiplerin sözüne göre hareket ettiğinden ötürü Ölü Canlar kitabını onca emeğe rağmen terk etmeyi düşünüyordu. Tabii bunlar sadece benim öznel yargılarım, böyle bir şey var demiyorum. -- Önsöze bakacak olursak Gogol, "Müfettiş" eserinden sonraki eleştirileri gerçekten kaldıramamış. Ne kadar "Dikanka" kitabı öncesindeki eleştirilere alındığı halden farklı olsa da artık sarsılmak istemiyor, eleştirileri basına açık değil birebir istiyor ki kendini düzeltebilsin. Peki, neden birilerinden onu düzeltmesini ve ona destek çıkmasını istiyor? Çünkü Puşkin artık yok ve Gogol'ün özgüveninin kaynağı tükendi. Kendisine  hiçbir zaman inanamadığı için artık destek arıyor. Gogol'ün çalkantılarının da başladığını bariz görebiliyoruz. Kitap Çiçikov'un iş için yolculuk yapışı, bir hana uğraması, yemek yiyip odasına çekilmesi ile başlıyor. Giriş cümlesi ise "İki Şehrin Hikayesi" gibiydi, zıtlık dolu bir cümle. Artık üsluba bakacak olursak çok tedirgin bir yazar var. Akakiy Akakiyeviç'i nasıl da yermişti, bu adamı nasıl ortalama anlatıyor? Daha sonrasında Çiçikov'un şehri gezmesini ve rütbeli memurlar takımına yalakalık yapmasına, Vali'nin organizasyonuna katılmaya hak kazanmasını görüyoruz. Verilen hizmet ve övgülerin ters orantılı olduğu (Zaten azıcık hizmet veriyorlar, bekledikleri övgülere bak) günümüzde de icraat kavgalarının yapılıyor oluşu bana hiç yabancı hissettirmedi. Başarının sırrının yalakalık ve kendini pazarlamak olmasına bakacak olursak (ki ben yapmam, sevmem de) Çiçikov istediğini alacak gibi görünüyor. Sempatik ve atılgan davranışları onu her türlü yerde ünlü yapar. Bir plan içinde olduğu belli olan Çiçikov, memurlar ile kumar da oynar, yemeklere de gider, herkesi okşamasını binmiştir. Şehir dışına Manilov ve Sobakeviç'e gitme planı yapmaktadır. Bu aralarda "Zor zamanlar iyi insanlar" diye başlayan döngüye benzer olarak alt-orta sınıfın kendine değer vermekten malı mülkü hatta ruhu bile kalmadığı, ancak orta-üst kesimin kazanç odaklı oluşu ve bunu becermeleri ancak ardıllarının da parayı ne yapacağını bilmemeleri anlatılıyor. (Tabii bunu ikinci ciltte çok daha iyi anlayacağız, Kostanjoglo karakterinin orta-üst kesim olması, Hlobuyev'in alt-orta kesim olmasını daha dikkatli inceleyebilirsiniz artık.) Kitabı okudukça tıpkı Dostoyevski'ye "Suç ve Ceza" ile başlanmaması gerektiği gibi Gogol'e de bu kitapla başlanmaması gerektiğini fark edeceksiniz. Ele alınan konu, betimleme tarzı, mektupsu üslup, bunlar önceden öğrenilmesi gereken şeylerdi. Bu eseri ilk başta okursanız çok yabancı hissedeceksiniz Gogol'e.  Toprak sahibi ya da genel olarak Rus ailelerinde ataerkil bir düzen görülürken Manilov ailesi birbirine aşkla bağlıdır. Ancak birbirlerine gösterdikleri ilgiyi neden eve göstermedikleri de muamma, neyse bunlar gereksiz ayrıntılar. Biraz sohbetin ardından yemeğe geçilir, özel üniversite tanıtım gününde çocuğu yalancıktan öven hocalar gibi Çiçikov da çocukları över, ancak oyun vakti dolmuştur: Ölü can pazarlığı vakti gelmiştir. Alışveriş sanıldığından çok daha iyi geçmiştir: Ne kadar şaşırsa da bunda bir problem görmeyen Manilov, ölü canlarını Çiçikov'a beleşe vermeyi kabul eder. (Önsözden önce belirttiğim gibi Manilovşina kelimesinin anlamını unutmayın.) Burada küçük bir bürokrasi eleştirisi de var elbette. Kahyanın betimindeki haksız kazanç ve güç zehirlenmesini ilk okuyuşta hissedeceksiniz. Emekle değil de birinin adamı olarak rütbe almış, ilkel davranışlarını da göstermekten çekinmemiş. Bu birçok devlet adamı ve memur için de geçerli bir durumdu. Kısa bir tarih arası. Ne demek "can" ve neden "ölü can" ticaret yapılıyor? Serflik dediğimiz bu sistem, toprak ağlarının emrinde çalışan, göçme, barınma, kişilik hakları olmayan işçilerin çarkı çevirdiği bir çeşit köleliktir. Devredilebilirlerdi. Hem babadan oğula geçiyor, hem de her şeylerine efendileri karar veriyordu. Manilov da sayısı çok olduğunu sandığım adamlarını o kadar umursamıyor ki öldüklerini bile fark etmiyor. İnsanların yalnızca bir sayı haline geldiğini ve el değiştirildiğini görüyoruz kısaca. Romana geri dönelim. Çiçikov işini tamamlamış, Sobakeviç'e gitmektedir ancak sarhoş arabacı havadan dolayı iyice şaşırmış, arabayı döndürecekken Çiçikov'u çamura düşürür. Buradaki detay arabacıda öğrenilmiş bir çaresizlik olduğu. Aşağılık olduğunu, yanlış yaptığında ceza çekmesi gerektiğini düşünüyor. Tabii bunun sonucunda tanımadıkları birinin evinde gecelemek durumunda kalıyorlar, Rus kültüründe bu vardır, misafirliğe önem verirler. Bu ev sahibi ise Çiçikov'un ikinci hedefi Koroboçka'dır. Çiçikov kadının ölü canlarını satın almak ister ancak biz bile bu cümleyi şaşırırken nasıl aptal bir köylü şaşırmasın? Köylünün merakı Çiçikov'u elbette sinirlendirir, kadın o kadar salaktır ki dolandırılamaz bile, ama sonra devlet memuruyum denilince paşa paşa satar. İnsanların devlet kavramından nasıl korkuttuğunu söylememize bile gerek kalmayacak bir açıklıktaki olaylar silsilesi. Evlenme piyesinde camdan atlayıp kaçmak gibi, Müfettiş piyesinde memur olmadığının anlaşılmaması için kaçmaya çabalayan Hlestakov gibi bizim Çiçikov da toprak sahiplerinin evinden erken gidiyor ki niyeti anlaşılmasın. Buradan da gittikten sonra lokantada üç adamla karşılaşılır, birisi önemli olan Nozdriyev'dir. Sonuçta onlara gitmeye karar verirler. Tarım ve ağır işte çalışan milletlerde kadına saygı yoktur. Entelektüel iş olmayan yerde insanların duyguları körelir, bu arada da Nozdriyev ve eniştesinin "hanımcıyım, hayır kılıbıksın, mıymıntı herif" kavgası var. Çiçikov 3. ölü can ticaret denemesine girişir ancak Nozdriyev de it herifin teki olduğundan Çiçikov'a hiç güvenmiyor, yani yalancıların başkalarına güvenememesi de işlenmiş burada. Ticaret başarısız olunca araları iyice gerilir, ertesi gün de dama oynamaya karar verirler ancak it herif Nozdriyev fazladan hamleler yapıyor, bunu kabullenmiyor, üstelik kavga çıkarıyor. Çiçikov'a 5 kişi dalacaklar derken emniyet müdürü evi basar, Nozdriyev'i gözaltına alır Çiçikov'sa süt dökmüş kediye döner, korkar ve hemen kaçmaya çalışır.  Kaçmasına kaçar ancak valinin kızının atlı arabasına karışırlar, köye gidip düzeltirler. Çiçikov o kızı görüp de onu kendince betimledikten sonra Ölü Canlar benim için bir romandan ziyade sosyolojik bir çözümleme oldu. Zaten sonrasında iyice bunu yaşayacağız, karakterlerin iç dünyası, genel olarak Rusya'nın betimlemesi gibi birçok olayı gördüğünüzde Ölü Canlar'ın aslında bir roman olmadığının farkına varacaksınız. Sobakeviç'in evinde Yunanların kahraman, cüsseli gibi tanıtılması o yıllarda Türk karşıtlığı olması ile Yunanlara saygı ve hayranlık duyulmasından dolayıdır. Bizans varisleri ve Antik Yunan torunları olmalarından ötürü.  Sobakeviç, karısı ve Çiçikov sohbet ederler ve yemeğe otururlar, burada da yine bir bürokrasi eleştirisi var ancak okul okumuşluğun, eğitim görmüşlüğün hayat tecrübesi ile alakalı olmadığını, insanların at gözlüklerini çıkarıp herkesi ayrı bir birey olarak incelemesi gerektiğini, zenginliğin bir kişide toplanması yerine herkesin bölüşmesini söylüyor Sobakeviç. Dönemin özelliği olan Rus milliyetçiliği var ama Sosyalist görüşün temeli atılmış gibi de. Tolstoy'da ve Dostoyevski'de de Serfliğe karşı çıkma göreceğiz, Turgenyev'de bir soylu olsa da bunu savunmadığını, Gorki'de ise düpedüz Sosyalizmi göreceğiz. Tabii Gogol'ün bu romanı yazdığı esnada Petraşevski örgütünün olduğunu da unutmamalıyız.  Yemekten sonra dolambaçların faydasını göreceğimiz ölü can pazarlığı sürüyor ancak pazarlık Çiçikov lehine gitmez gibidir. Aslında bu pazarlıkta Çiçikov'un şimdiki vakte baktığı, Sobakeviç'in ise geçmişle böbürlenip durduğunu görüyoruz. Sobakeviç, kölelerinin ne kadar iyi olduğunu vurguluyor ve para kasmaya çalışıyor, Çiçikov içinse ölü olan canlar yalnızca ölüden ibarettir. Sobakeviç için kişisel anlam ifade eden canlar, Çiçikov için bir sayıdan ibarettir. Kitapta da genel olarak kölelerin duygularını veya benliklerini değil isimlerini ve sayılarını görüyoruz zaten. Sobakeviç küçük esnaf gibi davranırken Çiçikov ise koskoca Apple şirketi gibi davranıyor. Konuyla alakasız olarak bir şey söylemek istiyorum: Bir söz vardır, kadınların erkeklere nazaran şefkatli olmasının bir sebebi de can vermeleridir diye. Erkekler, kendi canlarını ve başkalarının canlarını kadınlar verdiği için aldıklarından cana o kadar da kıymet vermezler. Burada da Çiçikov, Sobakeviç'in kendisinden olan, mutual ilişki yaşadığı kölelere kıyamadığını ama memur amiri vesaire olsa kadir kıymet bilmeyip zorbalık yapacağından bahsediyor. Güç gösterisine karşı duruyor kısacası. Ticaret bir şekilde son bulur, yani Çiçikov'un istediği gibi. Ancak sözleşme yaparken erkek köylülerin iki buçuk ruble olması, kadınların ise bir ruble olması yine ataerkil köy düzenine bir gönderme. Aynı iş ama cinsiyet farkı dolayısıyla fiyat değişkenliği.  Altıncı bölümde Gogol'ün ne kadar cıvıl cıvıl bir çocukken depresyonu yüzünden artık her şeye ilgisizlik ve sıkılganlık içinde yaklaştığını görüyoruz, ki bence eserin en önemli özelliği Gogol'ün psikolojik bir iç savaşta yazı yazmasıdır. Öğrenmeye meraklı biten insanın yaşlandığını söylerler, Gogol ölüme doğru gitgide yaklaşıyor. Daha sonrasında Plyuşkin'e yolculuk olur. Plyuşkin'in de bir çörek gibi zamanında pofidik bir aile adamı olup ailevi kayıplarından sonra çöreğin kayış gibi oluşu gibi cimri, materyalist bir oluşu anlatılıyor. Maddeler onu terk etmiyor ne de olsa.  Bu karakter de ilgimi çeken karakterlerden biri oldu. Biraz kendime benzettim: hayatı yavaş yaşayan insanları güvenemeyen ve tedirgin olan sorgucu bir karakter oluşuyla. Aynı zamanda Gogol'ün depresyonunun da tablosu gibi, çünkü diğer karakterler hep tez canlıydı. Ölü canlar sözleşmesi büyük bir başarıya ulaşır, ardından kaçak canlar sözleşmesi de imzalanır. Çiçikov büyük ganimet elde etmiş, kente yani hana geri dönmüştür. Yedinci bölümde tıpkı Evlenme piyesinde olduğu gibi aile babası olmanın, yabancı bir şehirden, hayattan sonra kendinden olduğunu bildiğin yere gelince rahatlamanın meziyeti anlatılıyor. Yine Tolstoy'u etkileyebilecek olan aile mutluluğu fikrinin maddelerinden bir tanesi. Gogol ayrıca sosyete yazarlarının ilahlaşmasına, kendisinin ise yerden yere vurulduğuna dem vuruyor. Yoksulların seviyesine inmeyen tipleri bizdeki Servetifünuncular gibi görün, Gogol ise görmezden gelinenleri göze soktuğundan toplumcu gerçekçi sayılır ama ya sansür yer ya da baskı altına alınır. Kitabı okudukça bazı yerlerde çok detaylı betimlemeler  olduğunu, bazı yerlerde ise sadece geçiştirme olduğunu, yani inişli çıkışlı olduğunu kolayca anlayacaksınız. 189.sayfada "Yok hayır, elimde değil yapamayacağım, kurşun gibi ağırlaşmış durumda kalemim, öylece duruyor, ilerlemiyor kağıt üzerinde."   cümlelerinde de fark edeceğiniz üzere manik depresyonun mani kısmı bitiyor ve depresyon kısmı başlıyor.  Artık kendini yarı toprak ağası sayan Çiçikov hayallere daldıktan sonra dışarı çıktığında Manilov ile karşılaşır, ölü can ticareti için mahkemeye giderler. Buradaki memurlar, "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ndeki klimalı kahvehane tarzındaki memurlardır. İşler hallolunur ve emniyet müdürüne partilemeye giderler, dağıttıktan sonra kendini iyice moda sokan Çiçikov, derin bir uykuya dalar ve hizmetliler de keyfince takılır. Tabii olanlar halkın kulağına gider ve herkesin en sevdiği şey olan dedikodular ve saçma sapan konuşmalar başlar. Bizdeki gibi meşruiyeti belirsiz bir konuda herkes çene çalıyor, fikir üretiyor ama işi Çiçikov'a bırakan yok, herkes herbokolog kesilir. Çiçikov'un züppe, şıklık meraklısı olduğunu söylemiştik ve amacına aslında biraz da ulaştı diyebiliriz. Çiçikov daha sonrasında gelen imzasız ve tarihsiz bir mektup üzerine baloya gider. Rezalet davranışları ona olan saygıyı bitirmeye başlar ve ayrıca Nozdriyev'in ölü canlar hakkında bağıra çağıra konuşması da ona şüpheyle yaklaşılmasını başlatacaktır. Çiçikov daha sonrasında Puşkin'in karakterleri gibi sosyeteyi ve baloları eleştirecektir. Bütün bunlar yetmiyormuşçasına bir de aptal köylü Koroboçka başpapazın karısının evine gider, Çiçikov'u şikayet eder.  Ve başlıyor kadın silsileleri!.. Koroboçka'nın papaz maceralarını duyan bir kadın, eski bir dostuna bu olayı anlatmaya gider, daha sonrasında anlattığı kadın da kendi kafasına göre oluşturduğu fikri herkese yaymaya başlamıştır, yani kelebek etkisi gibi manyak manyak olayları olmaktadır. Ama kitabı okuyanlar ne Koroboçka'nın ne de kadınların dediği gibi bir şey olduğunu, işin aslında namusluca hallolunduğunu görecektir, herkesi galeyana getiriyorlar ama. Akla ilk gelene güvenmemeyi, muhalefetin olmadığı yerde doğru yanlış ayrımının olmadığını, aslında burada otokratik rejimin kusurunu gösterdiğini de söyleyebilirim.  Bütün bunların sonucu olarak da kentte bir kulaktan kulağa oyunu başlar: Yok efendim Çiçikov Vali'nin kızını kaçıracak, yok ölü canlar bilmem ne şöyle yani ne ekledinse o kadar iyi. İnternetteki "Afrika'ya mızrak atsalar ucu Türkiye'ye batar" muhabbeti gibi herkes bir şeyin ucunu Çiçikov'a sokma niyetinde. Herif bir dolandırıcılık yapacaktı, adamın başına gelmeyen kalmadı. Ne diyelim, Allah'ın sopası yok :D Tabii bu dedikodular memurlara da dokunuyor, yani sonuçta onlar da rüşvet alan, yolsuzluk yapan, kurallara uymayan insanlar. Kendi pisliklerinden şüphelenen memurlar, Çiçikov'a can satan insanları sorguya çekerler ancak önceden de duyduğumuz üzere "İyi adam, iyi dost, devlete mal alacaktı" sözlerinden fazlası çıkmaz, emniyet memuruna giderler ve bir toplantı yapılır. Toplantıda adamakıllı bir sonuç elde edemedikleri için Nozdriyev'i tekrar sorguya çekerler ancak o da ipe sapa gelmez, saçma sapan hikayeler anlattığından o da bir sonuca varmaz. Ayrıca Savcı da bu dedikodulardan çok etkilendiği için yemek masasında ölüverir. Çiçikov içinse işler iyice kötüye gitmektedir, kendisi hiçbir şeyden bihaberdir, hastalıktan kurtulmuştur ve valiye gitmek ister ancak içeri alınmaz, diğer dostları da saçma sapan söylentiler uğruna onunla samimiyeti kırmıştır. Nozdriyev gelir ve kendi kıçını kurtararak Çiçikov'un ne belada olduğunu söyleyince Çiçikov artık bu şehirde barınmanın imkanın olmadığını anlar ve bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Tıpkı Lermontov'un Peçorin'i "yolculuk yapıp dertlerini unutmayı" istemişse Gogol'ün Çiçikov'u da "yolculuk yapıp dert ve problemlerinden kaçmayı" istiyor. Gogol, öncülü Lermontov'un aksine kaçma eğiliminde. Lermontov sorunun karşısına çıkmayı istiyordu.  Birinci cildin sonuna yaklaşırken ikinci cildin habercisi olan cümle ile karşılaşırız: "Ama kim bilir, bizim öykümüzde de bugüne kadar görülmemiş bir şey olarak ilahi bir takım erdemlere sahip, Rus ruhunun eşsiz zenginliğini yansıtan bir erkek..." Yolculuk esnasında Çiçikov'un çocukluğu babasının onu akrabasına götürüp terk ederken arkadaşlığın ve duyguların yalan olduğunu, paranın her şeyi çözebileceğini söyler. Çocukluktan dolandırıcı, satıcı olacağı belliymiş. Başarısıyla değil saygısı ve nabza şerbeti ile bilinmeye başlamış. 150 yıldır okul hayatının değişmediğini, başarıdan ziyade itaatin önemsendiğini, çocukların yaratıcılığının ve aklının katledildiğini, bunun yerine tek tipleşme ve eksikleşme dolu bir eğitim sunmayı görüyoruz. Diplomasına rağmen zar zor, yılda 40 ruble gelirli bir işe başlar ve sıfırdan yükselir. Somurtuk, mermer gibi adamlara rağmen iyi kalmayı başarmıştır. Bir cephede başarısız olsa da yenisini açmakta sorun görmeyen Çiçikov, müdürünün kızına yürür, araları iyi olur ve yalakalığın başarı getirdiğini bir kez daha görürüz. Ancak bu da tam bir dolandırıcılıktır, yeni rütbesinde de iyi görünüp rüşveti basar sonra foyası çıkar, işten kovulur, affolunmaz, sonra tekrar sıfırdan başlar ve gümrükçüye girer ve bunlar çok da zevk alır, çalışkandır. Sonra iyice kaçakçılığa girer ancak ahmak bir memur yüzünden servetini kaybeder, yine de kitabın başında bize anlatılan o sandık içindeki 10000 ruble, 24 gömlek hizmetçileri Selifan ve Petruşka, yaylı arabası kalır. Bu sefer yine sıfırdan başlar, iş denetleyiciliği yapmaya başlar ve bir memurla ölü canlar üzerinden konuşmaya başlarlar. Memurun dediğine göre canlar canlı ya da ölü fark etmeksizin resmi kayıtlarda varsa yeterlidir. madem ev Toprak araba rehin bırakılabiliyor ölü canlar da bırakılamaz mı? -Birinci Cildin Sonu- -İkinci Cilt- Manik depresyon. Gogol, her ne kadar Puşkin'e sözünü tutmaya çalışıyor, yazdıkça yazıyorsa da Puşkin öldükten, Rusya'daki çoğu memur ondan nefret ettikten sonra Gogol bir daha toparlayamamak üzere ruh sağlığını kaybetmeye başladı. Kendim de 5 senedir anksiyeteden muzdaribim, ayrıca 2 sene de majör depresyon ile de mücadele etmiş biri olarak Gogol'ün ruh halini az çok anladığıma inanıyorum.  "Alışılmış dönemsel hastalığımın tutsağıyım yine, 2-3 hafta boyunca odamda kımıltısız kalıyorum, kafam odunlaşıyor, dünya ile bütün bağlarım kopuyor." -Gogol Kitap hakkında genel konuşurken ikinci cildi yakmasının bence sebebini açıklasam da ikinci önsözde acı çektiği dönemlerde yazmış olmanın verdiği öfke, Puşkin öldükten sonra hayatın ve Ölü Canlar'ın hiçbir anlam ifade etmemesi, Rusların hep olumsuzluğu ile karşılaşması ve olumlu şeylere asla inanamıyor oluşundan ötürü yaktığı söyleniyor.  "Ölmem gerek, hazırım da buna." -Gogol Çiçikov'un yolculuğunun bittiğini, Tentetnikov'un köyünün ve civarının betimini görüyoruz. Tentetnikov, aslında aydınlanmacı ama Dekabrizm'in başarısız olmasıyla karamsarlığa düşmüş bir insan. Peçorin'in dönemindekiler gibi, bir fikirleri var, planlamışlar, ama harekete geçen yok zira despot rejimin buna izin vermeyeceklerini biliyorlar. Karakterimizin hayatına bakacak olursak çocukluğunda Dekabrizmi iyice anlayabiliriz. Kendisi belaya bulaşmayan bir tiptir, okul Aleksandr Hoca altında 1. Aleksandr devri gibidir, serbest olsalar da başarılıdırlar ancak başa Fyodor Hoca geçtiğinde 1. Nikolay devrine benzer, itaat ve disiplin gelir, öğrenciler de gizli gizli yaramazlık yapar, dekabristler gibi isyan ederler, öğrenciler okuldan kovulur ama o ruh hiçbir zaman bitmez. Tentetnikov da umudunu kaybeden, Zamanımızın Bir Kahramanı incelemesinde anlattığım gereksiz adama döner. İnsanların bir şey istemesi ama önünün kesilmesi hissini yaşıyor. Bizde de böyle, yurt dışına çıkacaksın para yok, iş yapacaksın torpil yok, yok da yok! Böyle bir ortamda insanlara aylak demek ne kadar doğru? Kötü geçen bir gençliği iyi bir yaşlılıkla düzeltme umudu ve gençliği özlemek var. Kötü günler geçti şimdi sırada daha kötü günler var. Karakterimiz liyakatin bozulmasıyla, bildiklerinin ve yaptıklarının bir değeri kalmayınca hayattan soğumaya ve yalnız kalmaya başlar. Eskiden yakın arkadaş oldukları general ile husumetli olurlar ancak karakterimizin generalin kızından hoşlanması onları barış yapmaya itmiş, sonra da araları iyice kapanıyor zaten. Bu zamanlarda da Çiçikov onu ziyarete gelmiştir, ona çok iyi ayak uydurmuş, Tentetnikov'un övgüsünü kazanmıştır. Çiçikov köyü, diğerleri ise keyfi ne diyorsa onu yapmayı öğrenmiştir. General mevzusu açılır, Çiçikov bunu saçma bulur ve generale fırsattan istifade gider.  Çiçikov'un anlattığı yargıç-kahya macerasında herkes kendinden bir şey buluyor: General yargıçların kahyaya taarruzuna gülüyor (general ya), Çiçikov işin içinden sıyrılmaya geliyor (dolandırıcı ya) Ulinka ise masum olduğundan haksızlığa sinirleniyor. Çiçikov ve General'in ölü canlar sözleşmesi. Bu bölümde gerçekten bir Çiçikov olmak isterdim, dolandırıcılığa bak lan! Generali de nasıl ikna ettiyse bırak ölü canları, işlediği toprak ve evleri bile alabilir hale geldi. Bu bölüm hoşuma gitmişti aslında, çabucak bitmemeliydi. Ticareti, Tentetnikov ve General'in barışma sahnelerini bekliyordum, yazık oldu. Kopuk bir devam, Albay Koşkarev'e doğru yola çıkarlar (yani öyle zannederler), gölün orada karşılaşırlar ve eve doğru harekete geçerler. Petuh'un evine gelirler ama misafirperverlik de hat safhada. Toprağın ipotek olması Çiçikov için kötü bir haberdir ama sıkıntı yoktur. Bu karakterin tavrı hoşuma gitti, anneannemleri andırdı. Kilisede de yer yok derler ama belediye başkanı geldi mi yer olur, biftek bu abi boru değil yani :D Daha sonra oradaki Platonov ile bir gün geçirip daha sonra Kostanjoglo'ya doğru yola çıkarlar. Kostanjoglo için düşüncelerim şu yönde: Gerçekten zenginlik peşinde koşuyor. Evinde tablolar, biblolar, antin kuntin şeyler yok, parayı çarçur etmektense elinde tutuyor, hayvan gibi çalışıyor ve özveri bekliyor, mikromenajerlik yapıyor, gerçekten hırslı bir adam. Kimse yan gelip yatmayacak, ister bey ister kendi için çalışsın, önemli olan emektir. Bir de Naziler gibi "Kraft macht Freude!" deseydi tam olurdu yani. Gogol'ün yüksek kesimleri ve toprak ağalarını eleştirdiğini savunanlar olacaktır ancak Gogol'ün tarzı daha çok aksayan yönleri göstermek ve problemi çözmektir. Onun amacı hakaret etmek değildir. Materyalist ve az biraz da makyavelist olan bu Kostanjoglo, çok akılcı bir adamdır. Balık pulundan tutkal, yünden kumaş yapar, hayır dediğin istihdamdır, gösteriş değildir der. Yani işin akıllıca yapılmasını destekliyor aslında.  Hep toprak ağalarını dinliyoruz ama köylülerse ya ölü ya da hakarete maruz kalıyor. Bu yüzden genelde bir Çiçikov taraftarı hale görülüyor okuyucularda, kitap tek taraflı. Albay da tam bir Alman olma çabasında, ben de sık sık Almanya'da bulunduğundan o samimiyetsizliği, bürokrasi ve yavaş işlemeyi, Albay'ın hıyarın teki olduğunu gördüm. Çiçikov'un çıldırması da çok doğal, bir de hizmetçileri komite başkanı yapmak falan, çift maaş mı alıyor bunlar len :D Tabii resmi komitelerde dolandırıcılığı yapamayınca da defolur gider Çiçikov ve Kostanjoglo'ya geri döner. Kostanjoglo favori adamım oldu, Antik Yunan'dan örnek vermek gerekirse köylülerin ve halkın parasının, işinin, vaktinin olduğu bir dönemde bilim ve felsefe başlattıklarını görüyoruz. Ama sen ölesiye çalıştırıp azıcık paraya talim ettirirsen cahil, iş dışında bilgisiz nesiller gelir. Tıpkı Çiçikov'un babasınınkilere benzeyen bu tavsiyeler, Çiçikov'u değiştirmeye başlar. Eskiden dolandırıcı, ölü can taciri bir adamken artık namuslu bir çiftlik sahibi olmak istiyor, ölü canları ise sadece bir sermaye olarak görüyor. Bu değişimi fark eden Kostanjoglo ise 10000 ruble borç vermeyi kabul eder, sonra satın alacakları toprağa doğru giderler. Hlobuyev, Puşkin'in "Arzularından kurtulmuş insan yücedir, hiç arzuya kapılmamış insan daha yücedir." sözüne yakışır bir karakter. Okullarda hep birine çalışmayı, toplumda hep birilerine kazık atmayı öğreniyoruz ama kimse hakkı ile yaşamıyor, insanın emeğine yabancılaşacağı yerde onu sahiplenmesi gerekmez mi? Eve gelirler, çiftliğin satımına başlarlar sonra ayrılıp giderler. Platonov'un kardeşi ile karşılaşıyorlar, evine alır, Çiçikov'dan şüphe etse de iyi yaklaşır. Vasili ve Lenitsin arasındaki problemi Çiçikov çözmeye meyillidir ancak daha sonra ne olduğunu bilmeyiz.. Lenitsin'le sohbet ederler, ölü can muhabbeti ama bunun sonu da bilinmez.  Çiçikov, Raskolnikov dan sonra gördüğüm en ilginç karakter oldu. İç-dış dengesini çıkarları uğruna nasıl da sağlıyor. Bölüm yine yarım kalıyor ancak sonu açık değil, bu da yüreğime su serpti. Çiçikov'un kendi topraklarından satacağını düşünüyorum, bunu memurun çiftliğinde de söylemişti.  İkinci cildin yangından kurtarılan olay örgüsü burada bitiyor aslında. Son bölümlerden biri diyor ama kaçıncısı? İyice 'Bir Delinin Anı Defteri"ne döndü bu. Çiçikov'un niye ne olduğunu bilmediğimiz halde İran Şahı gibi dolandığını ve alışveriş yaptığını görüyoruz. Vasiyetname sohbeti döner, sanıyorum bu vasiyetnamenin sahibi Hlobuyev'in 3 milyonluk halası. Ama diğer adamlar kim onu bilmiyoruz. Çiçikov bir hukuk danışmanı ile sahte vasiyetnameyi geçerli tutmaya, davayı iyice karıştırmaya çalışıyorlar. Yine Vişnepakramov ve Murazov'un kim olduklarını bilmiyoruz.  Sonlara doğru okuma zevkim iyice bitti her şey hoş olurken sonradan yanmış olması ne idüğü belirsiz sorunlardan biri canımı çok sıktı kitap keşke kesintisiz devam edebilseydi. 451. sayfadaki Raskolnik kelimesi "Suç ve Ceza"daki Raskolnikov'un ilham kaynağı olabilir mi? Zor durumda kışkırtma yaptıklarından, sisteme karşı çıktıklarından bahsediyor, Raskolnikov da tefeci yüzünden dara düşüp başkaldırmıştı? Çiçikov içinse iş fiyaskoya dönmeye başlar, ölü canlar ticareti, sahte vasiyetname, hepsinin kanıtı çıkıyorsa da danışman güvence veriyordur. Çiçikov keyif çatarken jandarmalar tarafından alınmış, genel valiye götürülmüştür. Çiçikov'un foyaları önüne serilmiştir, hapse tıkılacaktır. Yani Çiçikov artık hak ettiği cezayı alsa da şahsen biraz üzüldüm, doğru bir şey yanlış yoldan yapmamalıydı. Yalvarmalar yakarmalar sonucu Murazov onu kurtarmayı denemeyi kabul eder. Aslında Çiçikov, iyi yolu da kötü yolu da denemiş bir insan, kötü ya da anti-kahraman değil, yalnızca kestirme zenginlik peşinde. Samosvistov kim bilmiyoruz ama 30.000 ruble karşılığında serbestliği ve tazminatı yaptırmayı başardı, vay anasını. Dava gitgide saçmalaşıyor, kadın, ihbarlar havada uçuşuyor. Sonlara vardıkça Gogol'ün din etkisine girdiğini, tam bir Anna Karenina sonrası Tolstoy'a dönmüş olduğunu görüyoruz ama doğru diyor, en azından propaganda yok burada. Murazov tabiricaizse defolması karşılığında Çiçikov'u kurtarır, Çiçikov terkidiyar eder, genel vali memurları toplar, tehditvari ama namuslu olma çağrısı yapar, gerçi...* * El yazısı metin burada kesiliyor ve böylece yapıt sona eriyor.  
Ölü Canlar
8.0/10
· 15,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5
79 syf.
ANTİK ÇAĞDA GÜCÜN SİMGESİ ALTIN POST İLE MODERN VE FEMİNİST BİR ÇIĞLIK; MEDEA MÖ 431 'de  Büyük Dionysia bayramında Euripides'e üçüncülük getiren Medea trajedisi, Antik Yunan tragedyalarının en etkileyicisidir demek abartı sayılmaz. Trajediyi incelerken öncelikle kaynaklar,  ardından olayların gelişimi ve sonlanışı, son olarak da günümüz litaretüründeki örneklerine değinmek gerekiyor. Medea'ya dair ilk bilgiler, Argo gemisi ve Altın Post'un hediye edildiği Kral Aietes'e değinilen Homeros'un Odysseia eserinde yer alır. Ancak bu bilgiler yüzeysel olup detaylı olarak başvurulacak kaynak, MÖ III. yüzyılda yaşamış olan Rodoslu Apollonios'un Argonautika eseridir. Medea konusunda ilk çağ tragedya yazarlarından yalnız Euripides değinmiştir. Euripides'in Medea konusunu daha trajik hâle getirmek için olay örgüsünü değiştirdiği de düşünülmektedir. Bu değişiklikler daha çok Medea karakterine tüm suçların yüklenmesidir. Medea ve İason'un Trajedisi Nasıl Başladı? "Altın Post'u Ele Geçirmek" Yunan Kralı Athamas karısı Nephele'den sıkılıp  İno ile ikinci bir evlilik yapar. Kralın Nephele'den olan iki çocuğu Helle ile  Phriksos bu evlikle birlikte tehlike altına girer. Üvey anne İno,  Phriksos'un Athamas'tan sonra taht sahibi olmasını istemez, tahta kendi oğlu geçsin ister ve Phriksos'tan kurtulmanın yolunu arar. İno,  o yılın tüm tohumluk mısırlarını ele geçirir ve kurutur, haliyle ülkede kıtlık meydana gelir. Kral Athamas çareler arar ve tapınağa haberci gönderir, bu sırada İno'nun ikinci oyunu devreye girer. Tapınağa gönderilen haberciyi kandıran İno, krala oğlunun kurban edilmesi gerektiğini söyletir, aksi hâlde kıtlık bitmeyecektir. Halkın baskısı üzerine oğlu Phriksos'u kurban etmeye karar veren Athamas onu tapınağa gönderir. Ancak mucizevi bir gelişme yaşanır, gökten altın bir koç iner ve Phriksos ve kız kardeşi Helle'yi kaçırır. Altın koçun kardeşleri kaçırışı yalnız birine, erkek olana kurtuluş getirir. Zira kız kardeşi Helle Asya ve Avrupa'yı ayıran boğazda denize düşer ve boğulur. Ancak bu denizde ve boğazda yaşar hâlâ 'Hellaspont' adıyla. Phriksos ise şanslıdır, Karadeniz'e kadar sırtında taşınmıştır altın koçun ve ayaklarını sapasağlam Kolkhis topraklarına basmıştır. Pek misafirperver olmayan Kolkhis'liler de onu iyi karşılamışlar hatta kral Aeites ona kızlarından birini bile vermiştir. Bu karşılamaya güzel bir karşılık ise Phriksos'dan gelir, Altın Koçu keser ve  postu hediye eder kral Aeites'e. Kral Altın Post'u Ares konusundaki kutsal bir ağaca asar ve post ağacı sarıp onu koruyan Kolkhis Ejderhası tarafından korunur. Sahne İason'un Argonotların önderi İason'un Altın Post'un peşine neden düştüğü meselesine nedense pek değinilmez. İason,  Phriksos'un Yunanistan'da kral olan amcasının oğludur. Kral baba tahtı yeğeni Pelias'a kaptırmış ve İason yıllarca bu tahta ulaşmak için büyütülmüştür. Yeterli olgunluğa eriştiğinde ise kral Pelias'ın karşısına tek ayağında bir sandal, omzunda bir pars postu, hiç kesilmemiş saçlarıyla çıkar. Bu görünüş önemlidir çünkü daha önce biliciler Pelias'a ayağında tek sandal olan bir akrabası tarafından öldürüleceği söylenmiştir. Pelias bilinçli hareket eder tek isteği taht olan genç İason'a tahtı vereceğini ama bilicilerin ondan istediği Phiriksos'un Altın Post'unu geri getirmesini ister çünkü kendisi gidemeyecek kadar yaşlıdır. Bu istek imkansızı istemenin bir diğer karşılığıdır. Çünkü Pelias Altın Post'un geri getirilemeyeceğine emindir. İason cesur bir gençtir,  tahta ulaşmak için yapamayacağı yoktur. Bu yolculukta en az onun kadar cesur olan yoldaşları Herakles, Orpheus, Kastor  ile  kardeşi  Polluks,  Akhilleus'un  babası  Peleus  onu yalnız bırakmaz ve Argos gemisine binip yola çıkarlar. Antik Yunan'da yol demek deniz demektir, deniz ise tehlikelerle doludur. Günümüz gezginlerinin ilk örneğidir Argonautlar belki de,  ikincisi ise çok iyi tanıdığımız İthake Kralı Odysseus'tur. Akhilleus'un babasının bu yolculukta olduğu düşünülünce, aralarında bir ya da iki kuşak olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Medea ile tanışma İason ve Argonautlar zorlu yolculuk ve çarpışmalardan galip çıkıp Kolkhis'e vardıklarında asıl mücadele yeni başlamaktadır. Altın Post'a erişmek hiç de kolay değildir. Yunanları hiç sevmeyen Kolkhis kralının İasondan istedikleri yine bir imkansızlık örneğidir. "Önce, ateş  püsküren, tunç ayaklı iki boğayı boyunduruğa koşacaksın. Sürdüğün  tarlayı da bir ejderhanın dişlerini  ekeceksin. Ekilen dişlerin yerinde silahlı  adamlar bitecek. Onlarla çarpışıp hepsini  öldüreceksin. Bunlarıyaparsan Altın Post  senindir. Yoksa bir şey alamazsın  ben den." İason bu kez yılgındır tüm bunları yapması ona dahi imkansız görünürken birden Kıbrıslı tanrıça devreye girer: Afrodit. Kralın kızı Medea son derece özel güçleri olan, büyücülüğü ile ünlü biridir. Ve erosun oku tam vaktinde yerini bulur; İason ile Medea karşılaştıklarında aşık olurlar. Medea ilk görüşte aşık olduğu İason'a yardım etmenin babasına karşı gelmek olduğunu bilir. Bu ihanetin yükünün ağırlığı ve kalbi arasınsa kalan Medea elindeki iksiri İason'a verir ve onun mücadeleleri kazanmasını sağlar. İason bu iyilik karşısında Medea'ya hayranlık duyar ve "Gece  olsun,  gündüz  olsun,  seni  hiçbir  zaman  unutmayacağım  Medea.  Bizimle  birlikte  Yunanistan'a  gelirsen,  seni  seve  seve  evime  alırım.  Ölümden  başka  hiçbir  şey  giremez  aramıza" der. Bu cümleler Medea'nın duymak istediğidir ve Altın Post'a giden yolda son olarak ejderhayı ezgileriyle uyutan Medea, İason'a kazandırdığı post ile Argonaut'larla birlikte Argos gemisine binip Yunanistan'a doğru yol alır. İlk olarak babasına karşı sadakatini yitiren Medea, dönüş yolunda peşlerine takılan kardeşi Apsyrtos'u da öldürür. Ellerine bulaşan kan tüm zerrelerine yayılır Medea'nın zira Yunanistan'a vardığı anda da yitime sebep olur. Yunanistanda Altın Post'un gelmeyeceğine emin olan Kral Pelias İason'un annesinin ölmesine sebep olmuştur. İason'un Pelias'a olan öfkesi de Medea'nın elleriyle sonlanır. Kral'ın kızlarına bir gençlik iksirinden bahseder Medea bunun için babalarını öldürmeli ve iksirli suda kaynatmalıdırlar. Pek tabii sahte bir büyüdür bu ve Pelias ortadan kalkar. Sevdiği için herşeyi yapan Medea! İason ile birlikte Kolkhis'e yerleşir ve iki erkek çocuğu olur. Mutlu mesut yaşarlar mı? Medea trajedisinin Euripides'ten önceki bölümü bu şekilde özetlenebilir. Oysa trajedinin yeni başladığını söylemenin tam vakti. Euripides Medea'nın İason'u yitirişiyle karşılar seyirciyi. İason Korenth Kralı Kreon'un kızı ile yeni bir birliktelik içindedir. Evet asla bırakmayacağım dediği Medea'dan vazgeçmiş onun ya bu ilişkiyi kabul etmesini, ya da gitmesini ister. Medea'nın kanlı geçmişi ve İason için her şeyden vazgeçmiş olduğunu düşününce tepkisinin hafif olmayacağı bellidir. Önce Kral Kreon'a kafa tutar, ardından Atina Kral'ı Aegeus ile bir antlaşma yapar çünkü yola çıkması gerekecektir ve İason ile yüzleşir. Aldatılan bir kadının yapabilecekleri pek tartılamaz zannımca, kendini daha çok merkezde gören kişi bu ihaneti kendine yapılmış sayıp karşısındakine bir ceza vermek ister. Ama kendinin farkında olanlar ise aldatan kişinin gerçek yüzünü gördüğü için bunu bir kurtuluş bile sayabilir. İason'un gerçek yüzünü gören Medea'dan gitmesi beklenir belki ama o ben merkezcidir. İason'un canını acıtmalıdır bunu da önce yeni karısı ve en derini, çocukları ile gerçekleştirir; yine kan! Euripides tragedyası bu şekilde ilerliyor ama derinleşmek isterim. Bunun bir aşk yüzünden ya da bir cinsel kıskançlık yüzünden olduğunu düşünüyorum. Baştan başlayalım -yine- . Medea, Kolkhis'te erkek egemen bir dünyada varolmaya çalışan bir kadın. Yapacağı her şey ya da başarıları tek bir anlama dayandırılıyor; büyü. Bunu Cadı kıyımlarıyla yakın yüzyıllarda da görürüz neden hiç erkek cadı yoktur? Medea'nın da büyüsü belki de zekâsıdır ne dersiniz? Babasının yanında hiç söz sahibi olamayan Medea ilk kez aşık olur İason'a. En tehlikeli mücadelede, Antik Yunan için gücün simgesi olan Altın Post'un ele geçirilmesinde kilit rol Medea'nındır. Evet güç bir kadın sayesinde elde edilmiştir,  yetmez gibi Yunanistan'a getirilirken de onun sayesinde korumuştur, kardeşini öldürmek pahasına... Burada bir parantez açalım, Medea'nın bu kardeş- evlat kıyımlarının Euripides'in eserinde trajediyi artırmak için yapıldığı söylenegelmiş, bilinmez ama yapsa da yapmasa da yorumum değişmeyecek. Altın Post elde edildikten sonra geri dönebileceği bir yuvası kalmamıştır Medea'nın, yurtsuzdur o. Ama onun artık bir "sahibi; kocası" vardır. Artık onun için mücadele eder, sanır ki mutlu olacak. İason için Pelias'ı öldürür. Ve ona iki de erkek evlat verir, muhteşem! Güç İasondadır, ve nesli de devam edecektir. Ama yetmez Kral Kreon daha güçlüdür,  onun kızıyla evlenmek İason'u zirveye taşıyacak ve neslini de daha iyi şartlar altında yaşatacaktır. Trajedinin bu bölümü ataerkil sistem, çocuğun önemi ve gençliğini yitiren insan soyunun sağlam bir kuvvet arayışının sorgusunu taşır. Medea çocuk dünyaya getirmeyi savaşma ile kıyaslar, en zorudur belki de. Ve yine ataerkil sistemde bir babanın oğullarını öldürmek onu yok etmek ile eşittir, Medea bunun farkında oynar oyununu. Zekidir Medea gideceğini bildiği için önceden yerini hazırlar; çocuksuz Kral Aegeus'a kabul ettirir kendini, kıyım sonrası Atina'ya gidecektir nitekim, tanrı makinası ile... Aristoteles Poetika'sında Medea'yı eleştirir. Aslında daha çok eleştirdiği Euripides'tir. Onun sanatını zayıf bulur,  çünkü Euripides insanları oldukları gibi gösterir, Aristoteles ise sanat eserinde insanların olması gerektiği gibi gösterilmesini doğru bulur. Medea tam bir kötü örnektir. Euripides tragedyalarının finalleri kusurludur çoğunlukla çünkü deus ex machina yani tanrı makinasına gerek kalmadan düğümün çözülebilmesi gerekir. Medea ejderhaların sürdüğü bir arabayla yol alır Aegeus'un yanına o araba tam vaktinde gelmeseydi bu trajedi nasıl biterdi hiç düşündünüz mü? Tam vaktinde gelen kurtarıcıdır deus ex machina. Medea kendi kimliğini hiçbir şekilde kabul ettirememiş bir dişiyken asırlar boyu unutulmamasının sebebi kendi çocuklarını öldürmesidir.  Zekası hafife alınan ve büyücü olarak tanımlanan bir kadın, Altın Post'u yani gücü yine erkeğe kazandırır. Bu gücün sahibi ettiği adamı korumak aile kurmak için her şeyi yapar, yine gücün bir diğer simgesi olan erkek evlatlar kazandırır kocasına. Son olarak da susması istenendir Medea sus ve kabullen. Ve burada devereye girer kadın, çünkü o olmazsa tüm iktidarlar bir hiçtir. Siler tüm yaptıklarını. Ve uçup gider yine başka bir atanın yanına. Orada da Theseus ile Aegeus'tan olan oğlunun taht yarışında rol alır ama buna değinemiştir Euripides. Medea'nın tüm hayatı bir mücadele ve yenilgidir. Euripides'in Medea trajedisi her halikularda bir toplumsal cinsiyet eşitsizliği eleştirisidir..Onun kadınları aşağıladığını bilmeyen yoktur ama insanları oldukları gibi göstermesi bu tragedyanın kıymetini çağlar boyu devam ettirir.  Nitekim Aristoteles'in kurallarını çoktan çöpe attığımıza göre, olduğu gibi insandır Medea. Euripides'in Medea'sını ilk kez İş Bankası Kültür Yayınları Ari Çokona çevirisi ile okudum. Ardından yine İBKY. Seneca  Medea'sını Çidem Dürüşken çevirisiyle,  son olarak da Mitos Boyut Yayınlarından yine Euripides'ten A. Metin Balay çevirisiyle okudum. Üç hali de muazzamdı en az birini okumadan ölmeyin ki beni tanıyanlar bilirler en sevdiklerime bu kitabı mutlaka okuturum. Ardından Modern Tiyatro'da İbsen. İbsenin Bir Bebek Evi : Nora'sında  bu konu işlenmese de finali bize Medea'yı hatırlatır. Nora öldürmez çocuklarını ama bırakıp yoluna gider yani payda kadın özgürlüğünde birleşir. En önemlisi dünya ve ülkemiz tiyatrosu için çok önemli olan Güngör Dilmen gerçeği. Güngör Dilmen bu trajedeyi 'modern' çağda kuma konusu üzerinden işlemiş ve bir de bu oyuna 'Kurban' adını vermiştir. Altın Post meselesine bu hakimiyet, oyuna kurban ile başlayıp kuma ile devam etmesi, karakterlerinde isim seçimi dahi salt Euripides değil Apollonios'u da işlemesiyle muazzamdır. Bu bakımdan da ülkemizdeki bitmeyen kuma meselesi ile Medea'dan sonra yüzyıllarca yıl farkı da dikkate değerdir. Ve Dario Fo'nun Medea'sı feminist tiyatronun en önemli eserlerinden olan Kadın Oyunları'nda Fo da Medea'yı bir aşık olarak değil bir insan olarak değerlendirir, harika ve vurucudur Fo,  onunla veda edeceğim: Medea'yı mutlaka okuyun diye ekleyerek! Dario Fo - Kadın Oyunları MEDEA "Siz zavallı bedbahtlardan başka birşey değilsiniz! Şimdi çok daha iyi anlıyorum, kadınlarım! Erkek kendi üstünlüğünü kullanarak, en mükemmel düşünceyle sizleri daha iyi yetiştirmek için bu yasayı yarattı... Sizi kendi doktrinlerine göre eğitti. Sizler onun derslerini yineliyor, bundan mutluluk duyuyorsunuz. Başınız hep eğik duruyor, asla isyan etmiyorsunuz!" "Ve bizi bu kafeslerin ardına mahkum etmeniz, onursuzluğun en korkuncuydu! Başımız eğik dursun diye çocukları, zincirleri bağladınız boynumuza, tıpkı bir ineği daha iyi sağmak ve çiftleştirmek için bir kazığa bağlayıp sakince tutmak gibi... Ve son olarak geçen aylarda arkadaşımın haberdar ettiği, Maria Callas'ın Medea'yı canladırdığı ve ülkemizde, Nevşehir Kapadokya'da çekilen filme göz atabilirsiniz. TEŞEKKÜRLER!
Medea
8.5/10
· 956 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
11
59
224 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Hepimiz Gogol'ün "Palto"sundan çıktık. -Dostoyevski Nikolay Vasilyeviç, erken yaşta kurduğu hayalini sonunda gerçekleştirmişti. Gogol'ün 19 yaşında Petersburg'a yolculuğu ona şehrin güzelliklerini görme fırsatı vermişse de devlet memurluğu yapıyor olması bürokrasinin ne kadar laubali, yolsuz, klimalı kahvehane gibi bir sistem olduğunu göstermiştir. Devleti temsil etmenin böbürlenme aracı olması, birkaç rakamın (kademenin) insanın torununa kadar işlemesi Gogol'ün gazabını uyandırmış, terör estirmesine fırsat tanımıştır. Tüm bu gazap ve modern Jakobenlik ne kadar kudretli duruyor, öyle değil mi? Bir insanın sisteme başkaldırışına imrenerek bakarız, onu kurtarıcı ilan ederiz. Ancak gereğinden fazlasını bilen insan, otokratik bir rejim için hep tehlike arz etmiştir. Sevimli, "İşte Gogol dediğin budur!" dediğimiz "Mirgorod Öyküleri", yazarın birinci halkasını oluşturmuştur. Ancak artık o at koşturmalı, cadılı perili öykülere elveda. Petersburg'un o monotonluğu, anlamsızlığı, varlık içinde yokluğu, Gogol'ün fantastik ve coşkulu tarafının silikleşmesine yol açmıştır, Gogol tıpkı Peçorin gibi "ruhunun yarısını kesip atmak" halinde kalmıştır. Güldürmekten ve eğlendirmekten ziyade görmek istemediğimiz gerçekleri sunan, yokmuş gibi davrandığımız insanları gösteren, sindirmesi zor eleştiriler fırlatan bir adam haline gelmiştir. Bu hoşnutsuzluk yaratan "Petersburg Öyküleri", yazarın öykülerinin ikinci halkasını oluşturmaktadır. -- Neva Bulvarı: Hikayemizin adı "Nevsky Prospekt". Bulvar kelimesi Rusçada aynı şekilde kullanılıyor ama "Prospekt" kullanılmış. Şakasına söylüyor da olsam kelime prospektüse benziyor, sanki bunları okuyun ve böyle olmayın dermişçesine. Hikayenin başında Neva Bulvarı'nın ne kadar şatafatlı, birleştirici, insana kendini kaybettiren bir yer olduğu anlatılır. Rus edebiyatı için adamı şaşkına çeviren bir betimlemedir çünkü çoğu Rus yazarı Petersburg düşmanıdır. İlk kez bir düz yazıda tam olmasa da bir Neva övgüsü vardır. Askerlerin güç gösterisi, zenginlerin vitrin, fakirlerinse kilise peşinde koşturması iyi bir çözümleme olmuş. Gecelerini rahat geçirebilmek için sabahını mahveden işçiler ve memurlar için çok da önemli olmayan Neva, Hollanda pijamasıyla yatanlar için anlamlıdır. Bir dilenciye boş votka şişesi atabilirsiniz ancak güzel bir kadına dirseğiniz kazara çarpmasın diye saygı ile geri çekilirsiniz. Güzelliğin yalnızca memuriyete ve soyluluğa ait oluşu trajikomik, hatta favori rengi bile sınıfsal. Sakalının rengi ne anlam ifade ediyorsa artık. İnsanın bıyığını, sakalını, şapkasını, ceketini, her şeyini sergileyip pazarlama çabası var, başkasının beğenisi ile varolmaya çalışan özgüvensiz bir sosyete yığınından başka bir şey göremedim. Amirlerden ziyade düşük memurların zenginlik şovu, tıpkı şirkette CEO'nun meşgul oluşu ve beyaz yakalıların parti çabası gibi. Zenginlik, güç, bir esaret prangasıdır belki de. Bulvarda yalnızca yaşantı sınıfsal değildir, hoşlantı da sınıfsaldır. Teğmen Pirogov ve ressam Piskarev, iki kıza tutulurlar ancak teğmenin özgüveni, ressamınsa temkinliliği tutar. Ressam kendisini "sadece pelerini 80 Ruble edebilecek" kadına layık görmez. Bu hal günümüzdeki "bu kız bana bakmaz abi ya" muhabbetinden farklı: Burada bir insan parasal anlamda güçsüz olduğunu düşündüğü birinden korkuyor, insan kendini paradan ibaret görüyor, hani karakterin, ruhun ne anlamı kaldı? Aynı zamanda insanın kendini öteki hissetmesi de var, zanaatkarlar, tüccarlar ve memurlar arasında bir ressam olmak garip karşılanıyor. Petersburg gibi monoton bir şehirde capcanlı bir ruhun acı çekmesi şaşırtıcı olmadı (zaten sonrasında kızla ilgili kurduğu hayalleri görünce iyice kamburlaşıp mecburlaştığını göreceğiz). Dostoyevski'nin "Onlar hep birlikti, ben ise yalnızdım." sözüne yaraşır bir durum. "Yufka yürekli, sakin, sıkılgan, biraz da tasasız" tanımı da tam bir gereksiz adam tanımı. Ressam için işler iyiye gider gibi. Başta kadın onu fark edip kızmışsa da sonra razı olmuş ve evine davet etmiştir. Fakat Piskarev şu ana kadar okuduğum karakterlerden çok farklı, Gogol'ün memuriyet yapıyor oluşu, onu kahramanlardan ziyade göze çarpmayan, silik, kahraman olamayan kahramanlara yöneltmiş. Artık bir kadını hizmetçi muamelesi ile ezen değil, onu bir prenses, yüce bir varlık olarak gören tedirgin, korkak ve özgüvensiz insanları görüyoruz. (bkz. "Beyaz Geceler"deki hayalperest) Eve girmesine girerler ancak Piskarev büyük bir toplumsal yanılgı içine düşmüştür: Bir kadını sırf güzel olduğu için daha tanımadan masum sanmıştır. Geneleve benzer bir eve düşmesi ve kadının "İffet gidince akıl da gidiyor herhalde." dedirten sözleri çok efsanevi bir an olmuştur herhalde ressam için. Ressam sinirle eve giderken vaziyetine inanamamışsa da sonrasında sözde bir davet alır ve o hanımefendinin evine götürülür, şatafatın sıfat bulmuş hali yerimiz bir balo ortamıdır ancak bu sefer de giysiden dolayı kendini kıza layık görmez. Bu hikaye biraz Kafkaesk geldi. Belki bürokratik bir olay silsilesi değil ancak Piskarev'in kadını elde etme çabasını sürdürürken sürekli bir yol yürümesi (gerek dikizleme, gerek ev arası yollara düşmek, gerekse balo), hep bir tedirginlik ve sonuçsuzluk olması bana böyle hissettirdi. Bunların hepsinin bir rüya oluşu da aslında gerçeğe ayak uyduramama, olanı kabul edememe gibi inatçı ve hayalperest bir duygu abidesi. Gogol'ün Petersburg'dan kaçıp Ukrayna'ya sığınması gibi karakterimiz de gerçeklerden kaçıp hayallere sığınıyor. Evet günümüzde bu bir hastalık olarak kabul ediliyor ancak o dönemde böyle bir kavram yoktu. Maalesef itiraf etmeliyim ki bu ressamda kendimi gördüm. Peki ya bizim birini kurtarmamız  gerekmiyorsa ve aslında kurtarılması gereken bizsek? Kimsenin bilmediği ve kimseyi bilmeyen insanların mutsuzluğunu gerçeğe yansıtamayışına ve bundan ötürü işkence çeken insanlara ne yapmalı? Nasıl yaklaşmalı? Aslında bu korkaklık değil, insanoğlu başladığı bir işi bitirmeye çalışır, ama ya bir şeye başlayamayanlar? Talih ressama ikinci kez somurtur (güler diyeceğimi sandınız değil mi hahaha, böyle kader güldürücü olabilir mi?). Genelevimsi kızımız sarhoş olup eve getirildiğinden bahseder ve ressamın tüm o tanrıçasal idealizmi elinde patlar. Artık bunu kaldıramayan ressam intihar eder, üzücü olansa cenazesine kimse gelmez. Teğmen bile çok meşguldür (aslında tabiricaizse çalışmak eylemi insanı bir amaç uğruna yoldaşımdan bile soğutur). Teğmen Pirogov'u tanırız. Kendisi "Dikanka" kitabındaki "Sevgili okurlarım, inanın, şu memur takımı kadar kötüsü yoktur. Adamın amcası bir zamanlar bölge komiserliği yapmış, burnu yukarılarda dolaşır. Sanki bölge komiserliği öyle bir rütbedir ki, dünyada ondan yüksek yoktur." alıntısı gibidir. Beyefendi öyle kıytırık bir subay değildir, koskoca teğmendir (Ohoo, teğmenliğe bu kadar böbürleniyorsa tümgeneral olunca haşa Allahlığını ilan eder!) kadın röntgenlemede başarılıdır ve ilk önce "tenekeci odasına", sonra da "-yazar değil zanaatkarlar- kafilesine" girer. O sarışın kadının kocası vardır, böylece Pirogov da aynı sonuçsuz yola girer. O sarhoş burun şakasına da çok güldüm, dolandırıcılık resmen ya, tütün için yılda 20 ruble harcamak ne haddineymiş, kes gitsin! Nal ve kın işine bakacak olursak Pirogov'un para saçabiliyor oluşu Schiller'i esir almış oluyor. İnsanın maddi bağımsızlığının olmaması, paraya muhtaçlığı ahlak kavramını alıp götürüyor, öyle ki karısına yapılan tacizlere bile mukavemet gösteremiyor. Ha bir de gurur mevzusu var, adam Alman çünkü. -- Burun: Hikayemiz bir berberin ekmek yemeye hazırlanırken eşantiyon olarak bir burun elde etmesi ile başlar. Şaşkına dönen berberin aklına ilk gelen şey yakalanma korkusudur, neden aklına bu burnun neden orada olabileceğini düşünmek gelmedi? Bir insanın despot rejim ve polis devletinde yaşaması yaratıcılığı alıp götürmüş ve sadece korku kalmış. Bu organ bir göz de olabilirdi, bir kulak da olabilirdi ama bence burun olmasının sebebi, "Her işe burnunu sokmak" gibi bir deyim, konum ve haysiyet ifade eden "Burnun havada olması" kavramı ve burnun hayati bir şey olması. Sıkı denetimler Rusya'da burundan kurtulma çabası tabii ki fark edilecekti. Berber bir şeyler gevelediyse de berber kurtulamaz. Bizse Kovalev'in burnunu kaybetmesine döneriz. Gogol bunu bizzat yapmasa da düşük rütbelilerin kendini ne kadar yüce sandığı ve burnu havada dolaştığı anlatılıyor aslında. Gogol de tıpkı Kovalev'in memur değil binbaşı olduğunu söylediği gibi memur değil yazar olduğunu söylüyor. Kovalev için bir diğer şey ise aslında değerini bilmediği bir şeyi kaybedince sahip olduklarının hiçbir değerinin kalmaması. Burnu olmayan bir insanın binbaşı olması kimin umurunda ki? Sonuçta binbaşılığı göremezsiniz ama burnu görebilirsiniz. Kovalev'in hayallerinin, torpilsizliğinden dolayı övünemediği kademesinin vücut bulmuş hali olan burun (aslında organ bulmuş hali mi deseydim, daha komik olurdu hahhaha) ise yüksek rütbeli bir memur olarak karşımıza çıkıyor. Kovalev ise onu katedralde karşısına alır ve dua ederken sohbet başlatır, onu Kovalev'in burnu olduğuna ikna etmeye çalışsa da başarısız olur, çünkü o memuriyeti hak eden Kovalev'dir, ne idüğü belirsiz bir burun değildir, yani o burun Kovalev'den bağımsız olamaz. Kovalev, katedrale yeni gelenlere selam verecekken burnu olmadığını hatırlayıp ağlamaya başlar. Dediğim buydu işte. Burnu gittiği için havada kalan bir şey kalmıyor, egosu yok olan Kovalev hiçbir alışkanlığını sürdüremiyor, alt tabaka haline geldiğini hissediyor, kendini hiçbir şey hak ettiğini inandıramıyor. Kovalev'in olduğu insanla olmak istediği insan arasındaki fark görüyoruz, yani Kovalev aslında burnunu geri almaya çalışırken istediği şeyin gözünün önünde olması ama onda olmamasını çekemediği için yapıyor bunu. Bir nevi burada materyalistlik de var, insanların yalnızca rütbesine saygı gösterdikleri için bu hayati bir önem taşıyor ve nasıl bir insan olduğunuz, ne kadar çok kazandığınız kimsenin umrunda olmadığı için düşük rütbelilerin kazandıkları paranın hırsızlık olduğu bile düşünülebiliyor, bu yüzden Kovalev'in bu kadar bozulmasını çok da yanlış anlamak lazım. Kovalev'in zihinsel çöküntüsünden sonra berberi sorguya çeken bekçi, burnun bulunduğunu bildirir. Burnu yerine takmaya çalışırlar ve hatta doktor bile çağırırlar ancak beceremezler. Burnu satmayı bile teklif etseler de Kovalev bunu reddeder (Bu Kovalev'in bir malı değil de kendisinden bir parçayı satması gibi olacaktı, hayallerini, yükseliş isteğinin hepsini satmış gibi olacaktı, para karşılığı bütün haklarından feragat etmiş gibi olacaktı ve o da bunu istemiyordu asla.) Ancak bir gün Kovalev, olağan hayatına geri döner. Hatırlamaz mısınız, burnu yokken korka korka katedral gazeteci dolanıyordu, ne ara idari amirlik ister oldu yine? -- Portre: Resim dükkanının tasviri ile başlıyoruz. İnsanların bir şeye hak ettiği değeri vermek yerine karın doyurmayan tebriklerden başka bir şey yapmadığını görüyoruz. Resimler güzel evet ama alıcı yerine seyircisi bol. Ressamımız Çartkov ise bunları vasat görür, alttan alta emeği beş para etmeyen şeyin pazarlanması yüzünden çok kitle edilmiş olduğunu düşünür. Burada kapitalizm eleştirisi de mevcut, aynı zavallı renkler, aynı zavallı biçem, aynı baştan savmacı, şişirmeci yaklaşım vardır; bu resimleri insan değil de sanki bir düzenek çiziyormuş gibi. Yani önemli olan emek ya da kalite değil, sadece satılsın da ne olursa olsun. Zaten o dönemlerde sanayileşme de olduğundan çok da yabancı bir eleştiri olmamış aslında. "O kadar bakındık, bir şey alalım bari." zihniyeti bana böyle "Süpermarketten bir şey almayınca hırsız sanılmak" gibi tebessüm ettirdi. Gerçi sonrasında neden aldım ki demesi de insanların savurganlığa itildiğini, ihtiyacı olmayan şeylere ihtiyacı varmış gibi hissettirildiğini düşündürttü. Ne insanın ne emeğin değeri var, almak ve sonra pişman olmak var. Küçük esnafın "Siftah bile yapamadım, 75 kapiklik şeyi 20 kapiğe satayım, bari para olsun." demesine çok üzüldüm. Günümüzde de virüsten dolayı günlerce bir şey satamayanların içler acısı hali gibiydi. Ressamımız Çartkov, profesörünün deyimi ile yetenekli, gelecek vadeden, popülist ve anlamsız şeylerden ziyade anlamlı, kaliteli işler çıkarmayı hak eden biridir. Ancak günümüz dünyasında eski kafalı olmak, emeğe saygı göstermek çok da mantıklı bir hareket gibi gelmiyor artık. Örneğin, Dostoyevski yerine Beyza Alkoç'un okunduğu, Ceza ve Sagopa yerine anlamsız şarkıları yapan ergenlerin dinlendiği, soytarılık yapan insanların kaliteli insanlara yeğlendiği bu dünyada emek ve saygı kavramları artık yok gibi. Çartkov da eski ustaların izinden gittiğinden zengin olmayı becerememiş. Ben şahsen onurlu bir yenilgiyi onursuz bir galibiyete yeğlerim. Fakirlikten dolayı para rüyaları gören ressam, onu izlediğini düşündüğü portredeki adamın kalkıp yatağına oturduğunu, para sayıp gittiğini, bu sırada ressamımızın da bir kese aldığını görür. Hareket edemeyen, sesi çıkmayan ressam, parayı görünce çıldırıp alıyor. Para, hayati şeylerden bile önemli olmuş artık. Geç kalkan Çartkov çok keyifsizdir, zira ev sahibi ve polis gelir ve kira mevzusundan dolayı sıkıntı çıkarırlar, ancak polisin ressamın aldığı tablonun bir yerini kaza ile kırması, ortaya hem kira ödeyecek hem de 3 yıl istediği gibi yaşamasını sağlayacak bir mebla ortaya çıkarmıştır. Ressamın hedefi normalde yaşamını sağlamak ve 3 yıl resmine gömülmek iken daha sonrasında hedonizme gömülür ve mantıktan ziyade soylu bir yaşama dalmaya çalışır, zengin gibi yaşamaya çalışmaya başlar. "Neva Bulvarı" hikâyesinde bulvarın yalan olduğunu okumuştuk. Şimdi ressamımız da bir yalancı olmaya hazırlanıyor. Ressamımızın burnu yerinde olduğundan (bkz. Burun hikayesi) havalarda hissediyor ve altın şıngırtısı ile torpili kullanarak sanki Da Vinci ya da Picasso'ymuşçasına övüldüğü bir gazete ilanı yayımlatıyor. Ne kadar da sahte değil mi? Sorun yaratılıyor (çizilememek), çözüm bulunuyor (Çartkov), televizyon reklamı gibi. Bir insanın resmini çizseler ne çizmeseler ne? Resimden sahiden anlayan bir kadın, kızının portresini yaptırmaya gelmiştir ancak daha tam alışacakken "bugünlük bu kadar yeterli"dir. Resam şaşkındır, mesai ve aralı iş yapar gibi resim çizmeye hiç alışkın değildir. Züppe takılırken bile fakir alışkanlıklarını atamaz üstünden, ancak sonra paranın büyüsüyle kendisine ihanet eder, eski çalışmaları aklına gelmez, örnek aldığı insanlara laf söylemeye başlar ve iyice antipatik olmaya başlar. Aslında 1. Portrede (yani Lise'nin) realizm-romantizm çatışması ve Puşkin'in "dahini sanatını çiziktiren barbar ressam" alegorisini görebiliriz. Çartkov her şeyi olduğu gibi yaratıyor, kadınsa kusurları saklamak istiyordu. Gogol her şeyi olduğunda yazıyor ama sansüre uğruyordu. Çartkov bu kusurları Psykhe üstünde deneyince kıza acayip benzediğini görür ve bu portre çok şey kazandırır. Tabii, annenin de böyle olmak istemesi ressamı şaşırtır, olduğumuz gibi kalmak ne kadar da zordur! Ressam artık kendi istediği şekilde değil başkalarının istediğin şekilde hareket etmeye başlar: Kadınları daha kadınsı, erkekleri daha erkeksi, kusurları kusursuz, yalancı, rüşvetçi, şeref yoksunu insanları sanki peygambermişcesine göstermeye çalışır. Aslında hepimiz olduğumuz insanı ya kabul edemiyoruz ya bunu değiştirmeye çalışırken aşırılığa kaçıyoruz ya da ne kadar doğru da olsa başkaları yüzünden bunlardan vazgeçmeye yöneliyoruz. Sosyal medyalarda fotoğraf atarken onlarca filtre, efekt kullanıyoruz ancak bir süre sonra isteğimiz üzerine yaptığımız bir şeyin sırf başkalarını hitap etmek için olduğunu gördüğümüzde de kendimizi yetersiz görüyor ve çoğu insan bundan dolayı hastalanmaya başlıyor. Ben de zamanında bunu yaptım, kendimi gösterilmeye değer görmüyordum ama daha sonrasında bir şekilde kendimi barışmayı da becerdim. Ressam bu yalakalıklarla iyice ünlenmiş, kendisini hepten kaybetmiş, şöhret için ne gerekiyorsa o olmuştur. Napolyon'un "Kartalların bir kez daha muzaffer ancak yıldızım sönüyor." sözüne benzer olarak ressam parasını bitirmeye başlıyordu. Bir gün İtalya'ya gönderilen bir Rus ressamın tablosunu incelemeye gider, resmi ne kadar eleştirmeye çalışırsa çalışsın resim ona gençliğine hatırlatır. Eskiden evine gömülüp resim için çabalarsa çok iyi bir yazar olabileceği inancını hatırlar, şimdi ise soytarının teki olduğunu fark eder. İşte bu hayallerin hepsini gerçekleştirmiş birini görmek de onu yıkmış oluyordu. Başkalarının yaptığı güzel tabloları alıp yok etmeye başladı ki herkes onun arkasında kalsın, ama uzun bir çizgiyi kısaltmanın yolu ondan daha uzununu çizmektir. Ressam artık resim çizme yeteneğini kaybetmiştir, bunun sonucunda da kendi varlığının, yeteneğinin uçup gittiğine inanır ve kriz geçirerek ölür. Bir sanat koruyucusunun (bizim ressamın) tabloları mezata çıkar, alıcısı gezentisi bol olan bir mezattır. Mezata çıkan tablo, ressamın hayatını karartan tablodur ve mezatın ortasına dalan karakter, neden o tablo onun olmalıdır bunu anlatmaktadır. Kolomna'da fakirliğin diz boyu olduğu yerde kim borç alırsa alsın ölen bir tefeci anlatılır. Sanatsever bir adamın borçtan sonra iyice sapıttığı bir hayat yaşayıp evlendiği (ne gerek vardı bu kadar savurganlığa, mutluluktur önemli olan) eşi ayrılmak istiyor diye onu bıçaklayacakken yanlışlıkla kendini öldürmesinden bahseder. Kahramanın babası da ressamdır ve tarzını hiç bozmadan devam eder. Eskiden alay ederse de sonra  saygı kazanır ve kiliselerden hep iş teklifi gelir. Babası aynı zamanda Asyalı tefecinin resmini çizen kişidir de. Çizmesine çizmiştir ama kendisi de huysuz ve kıskanç olmaya başlamıştır ve öğrencisini kıskanmaya başlar. Bir yarışmada elendikten ve öğrencisinin kazandığını duyduktan sonra deliye dönen adam, tabloyu yok etmeye çalışırken bir ressam onu durdurur ve resmi o alır ve baba aynı huzura geri döner, ancak bu sefer de tabloyu alan ressama musallat olur. Hikaye daha çok Dikankavari bir öyküydü. Karakterimizin İtalya'ya giden Rus ressamı olduğunu, Çartkov'un salonu terk etmesine neden olan kişi olduğunu anlıyoruz. En sonunda da iyiliğin kaybettiği bir son oluyor çünkü portreyi çalıyorlar. -- Palto: Hikayeye başlamadan önce Gogol'ün parantezle başladığı yerde büyük bir hiciv ve özgüvensizlik var. Öncelikle, insanların kendine yöneltilmiş yaftalar içerleme sebebi oluyor, ikincisi, suçlu oldukları halde bunu bir yerde okumak ve duymak nedense kızdırıyor, üçüncüsü, Gogol birini yaftalayıp ceza çekmekten korkuyor. Nesillerce çizme giyseler de kunduracı lakabı alan ailenin Akakiy adında bir oğlu olur. Akaki uslu, kazasız belasız, zararsız demektir. Akakiy Akakiyeviç, uslu oğlu uslu demektir, yani bizdeki Mehmet oğlu Ahmet gibi bir şey. Yani aslında nesilden nesile bir usluluk, iyi insanlık imajı var: Haksızlıklara baş kaldıramayan bir nesil yani. Saçma sapan isimler almaktansa babasının adına mahkum edilen bir Akakiy var, yani bir nevi aynı kaderi babadan oğula görüyoruz. Düşük rütbeli olduğundan kimse ona saygı göstermez ve o da buna mukavemet edemez, zira o Dubrovski gibi "Unvanından dolayı özür bekleyemeyeceği hakaretlere" silah çekebilecek bir insan değildir. Günümüzde mobbing olarak bilinen kavram yüzyıllar öncesinde ona uygulanmıştır, işine muhtaç olduğundan da bir şey diyemez. Bu alıntıyı ikinci kez kullanıyorum ancak sanki bütün işyerindekiler birlikmiş de Akakiy yalnızmış gibi. Bir işe yaramayan, başkalarına özenip camı kırık bir eve taş atmak misali ona yaklaşan insanlara direnemeyen bir insandır. Gereksiz adamın ta kendisidir. Tıpkı o da Yevgeni Onegin gibi sakin bir insandır, Peçorin gibi agresif değildir. Günümüzde asgari ücretlilerin hayattan hiçbir şeyden keyif alamamaları, çalışmak zorunda olmaları, öylesine bir yorgunluk ki yaşadığının bile farkına varmamaları hali, Akakiy tam da böyle bir insandı işte. Ailelerimizin bizi böyle olmaya yönlendirdiği, itaat eden, nefes alıp veren, Peçorin gibi "ruhunun yarısını kesip atan" insan modeline kim istekle bakabilir ki? Türkiye'de öğrencisi öğretmeni kasiyeri doktoru herkes bunamışken saray ve soylu ahali daha önce işe yarayan aile üyelerinin servetini yiyor. Kalabalıkta yalnız hissetmiş, insanlarla iletişim kurmaya ne vakti ne mecali kalmış, evinde oturan asosyal bir insanın hissettiklerini hissedenler Akakiy gibi yaşadıkları için bu adamı tam olarak anlayacaklardır. Beni de şahsen çok derinden etkileyen bir karakter oldu bu. Hayatta kalmayı umursayan ve hayattan zevk almaya vakti kalmayan Akakiy, sorunun kaynağı olan paltosunu terziye götürmeye karar verir. Utanç verici değil mi Neva Bulvarı'nda altın sırmalı kürk giyenler bile varken bir memurun kendine palto bile alamaması? Hayatta kalmaya çalışan bir adamın hayatta bile kalamıyor oluşu? Bir ceket için mumdan çaydan ayakkabıdan dondan kısmak, hayatı için hayatından harcaması? Hayatı için hayatını harcamak onu çocuk gibi sevindiriyor elbette. Bir paltosunun oluşu onun için büyük bir değişiklik. Herkesin tavrı değişiyor elbette,  önceden sabahlık diyenler şimdi güle güle giymesini söylüyor. Davet gelir ve oraya gitmek ister ancak parayla orantılı olarak ışıkların paltoların kızakların capcanlı olduğu bir dünyada yaşamın nesi sevindiricidir ki? Partilere alışkın olmayan bu insancık kutlamadan sonra evine giderken iki tane serseri tarafından gasp edilir ancak onu arkadaşlarıyla buluşuyor zannettiğinden bekçi yardımcı olmaz, tipinden midir memurluk rütbesinden midir ne memurlar ne de önemli kişi denen otorite manyağı egoist bir herif olan general yardımcı olmuştur. Paltosuzluk onu ağır hasta etmiştir, heba ettiği hayatın da hiç bir anlamı kalmaz. Mirasçısı ve mirasa değer malı bile olmayan Akakiy, hayata gözlerini yumar ve Petersburg, sanki böyle biri yaşamamışçasına onun yokluğunu çekecektir. Ama çam tabuta gömülmüştür, meşe olanlar böyle biri için pahalıdır. Hikaye tekrar fantastikliğe dönüyor, sözde Akakiy paltosu çalındığından palto çalmaya başlıyor. Burun hikayesinde burnu olanların egoist hareket etmesi ve burnu gidince normale dönmesi gibi generalin de paltosu varken egoist oluşu ve Akakiy onun paltosunu çaldığında tekrardan normal bir adam oluşunu anlatıyor. -- Bir Delinin Anı Defteri: Deli bir memurun aklını daha ilk günden kaybetmiş olduğunu ama normal saydığını görüyoruz. Okuduğu şiirin Puşkin'le gram alakası yok bu arada (o kadar puşkin'in 3 tane şiir kitabını okudum biraz fikrim olsun :D) Gogol'ün biraz tekrara düştüğünü düşünüyorum başlarda, yani önceki 4 hikaye de "Soyluluk haksızlık, memurlar aşağılanıyor, torpille gelenler kendini bir şey sanıyor." propagandasıydı ama Petersburg konsepti gereği kabul edilebilir bir şey. 8 Kasım'daki tiyatro eleştirisi "Boris Godunov"daki meczup Nikola'nın eleştirilerini hatırlattı, iki karakter de deli ve devleti eleştiriyordu. Kahkaha atmasam da çoğu zaman açık açık güldüm, burada da kişinin soyluluk ve zenginlik altında ezildiğini görüyoruz- ay! sus! bir şey yok! sakin ol! Gogol'ün mektup yazma hevesi hala daha bitmemiş, Ukrayna'ya dair onda kalan tek şey de bu olsa gerek: köpeklerin yazdığı mektuplar. Günlük bir süre sonra politik, Rusya'yı ve İngiltere'ye alttan alttan hicivleyen bir hale bürünüyor. İspanya kralı kısmından sonra gecenin bir vaktinde kahkaha atarak okumaya devam ettim. Bu kadar mantıksız ve yanlışlıklarla dolu (Burunların ayda yaşaması, Wellington'un kimyager değil komutan olması) bir metinde mantık aradım ya, helal bana. Delinin ölmesiyle Petersburg hikayeleri son bulmuş oluyor, çünkü fayton bu hikayelerin bir parçası değil. -- Fayton: Bir Petersburg hikayesi olmadığı çoktan belli oluyor çünkü burada ne gereksiz adam profili ne acı çeken insanlar var, yalnızca soyluların şovları var. Bir arabayı ne kadar pahalı aldığıyla gaza gelen insanlar topluluğu. Çok da ilgimi çekmeyen bir hikaye oldu, yani Gogol'ün 5 enfes hikâyesinden sonra yalnızca komik sonu bir hikaye denebilir buna. Bu kitapta olmaması hoş olurdu, kitabı yalnızca Petersburg öyküleri olarak basmak çok daha akıllıca olabilirdi zira bu kadar hikaye okuduktan sonra son hikayenin de adam akıllı bir şey olmasını bekliyorsunuz. Ömer Özdemir La Perduta Gente
7
%60 (450/744)
"KÜÇÜK BURJUVA DUYARLILIĞI" ve TÜRKALİ'NİN ÖCALAN'A SELAMI...
Vedat Türkali’nin başyapıtı olarak gösterilen Bir Gün Tek Başına, 1960 askeri darbesine giden sürecin arka planda devam ettiği bir aşkı konu alır. Eski bir devrimci olan Kenan, bir sorgu esnasında gördüğü şiddet üzerine bu yoldan fiilen ayrılmış, peşinden evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur. Bir kitabevinde çalışmakta olup aynı zamanda eski bir öğretmendir. Kısaca dışarıda bakıldığında mutlu, huzurlu bir aile izlenimi verirler. Ancak bu görüntünün altında Kenan derin bir bunalım içindedir. Öyle ki, kendisini bir kimlik karmaşası içinde bulur. Bir devrimci midir yoksa küçük bir burjuva mı? Sadece kendi hayatına mı bakmalı yoksa toplumsal sorunlarla yakinen ilgilenmeli midir? Peki Nermin’i eskisi gibi seviyor mu yoksa bu da bir küçük burjuva duyarlılığı mıdır? Bu ve buna benzer ikilemleri bilhassa Kenan’ın içsel konuşmalarında görürüz. Kenan, açık denizde yelkensiz, pusulasız bir gemide yol alan ve her an bir buzdağına çarpabilecek müstakbel bir kazazededir. Bir açıdan İvan Gonçarov’un Oblomov’unu anımsatır ancak Oblomov, Kenan’a göre çok daha sempatik ve daha çok hayatı boşlamış bir karakterdir. Kenan, bir gün felsefe bölümünde okuyan genç bir kız olan Günsel ile tanışır ve anında aşık olur. Bir süre sonra onunla birlikte olarak eşi Nermin’i aldatır. Ancak, Kenan’ın kaybolmuş ruh hali burada da kendini bizlere gösterir: Bir yandan Günsel ile birlikte olurken akşamında Nermin’e de karşı koyamayarak, onunla da birlikte olur. Günsel, onun için sadece bir gönül ilişkisi manasına gelmemektedir, hatta ona bu kadar bağlanmasının altında bence, Kenan’a eski günlerini hatırlatması yatmaktadır. Günsel’le olunca, onun için mücadele edince, bir amaca sahip olduğu, hayatın çok daha belirli ve canlı olduğu gençlik yılları aklına gelmektedir. Kitaptaki leitmotive uygun dile getirecek olursak, Günsel’e yakın olduğu sürece “küçük burjuva duyarlılığı”ndan uzaklaşmakta ve eski devrimci günlerine dönmektedir Kenan. En azından ona yakın hissetmektedir. Buna karşın, aşkın kendisi de bir küçük burjuva duyarlılığı mıdır sorusuyla yüzleşirler. Bu noktada Günsel’in de aslında Kenan gibi kendini arayan, belirsizlik içinde yüzen bir gemicik olduğunu anlıyoruz. Bunlar yaşanırken arka planda da 1960 darbesine giden süreçten bahsedilmektedir. Ancak bunlar nispeten biraz fazla geride gitmektedir. Baba karakteri de zannımca, Vedat Türkali’nin düşüncelerini dile getiren ses olma vazifesi görüyor romanda. Romanın en sevdiğim yanı, karakterlerin içsel konuşmalarıyla çatışmalarının ve bunalımlarının okura yansıtılması oldu. Ancak bunun dışında, giderek daha çok sıkılmaya başladım, öyle ki, kitabın sonuna dair merakım da epey azaldı. Okurken bence Kenan ve Günsel’den birisi intihar edecek, diğeriyse erginleşmesini başarıyla sağlayacak dedim kendi kendime. Tabi bu tahminim doğru mu bir şey demeyeceğim. Sonuçta kitabı yarım bıraktım, daha sonra internetten tahminim doğru çıktı mı diye baktım. Türkali’nin leitmotiv olarak kullandığı “küçük burjuva duyarlılığı” lafzından bir noktadan sonra bana gına gelmeye başladı. Öyle ki, tüm o içsel konuşmalar bir noktada buraya çıkıyor, onca diyalog bir noktada buraya çıkıyor ve artık diğer sayfalardaki içsel konuşmaların veya diyalogların henüz başındayken, içimden bunların nasıl ilerleyeceğini ve nasıl noktalanacağını tahmin eder oldum ve bir elim çenemde “üff”leyerek okur hale geldim. Tutunamayanlar’ın leitmotivi Olrıc bile bir noktada okuru bu noktaya taşıyabilir; bundan dolayı bu tekniği kullanmak bence epey riskli. Bununla birlikte bence Oğuz Atay, Türkali’ye göre çok çok daha başarılı bu konuda. Bu hususta son olarak, vurgulanan sadece küçük burjuva duyarlılığı da değil, “üff ne saçma şeylerle kuşatılmışız,” gibi vurguları bizzat karakterlerin ağzından sık sık duyarız. Bence, bunu karakterlerden duymaktansa karakterlerin ruh hallerinden, bir başka karaktere olan yersiz öfkelenmelerinden, bir bakkaldan para üstünü alırken dalıp gitmesinden, sabahleyin şehrin üstünü kaplayan fabrika dumanlarından hareketle işçilerin yaşadığı zorlukların edebi bir anlatımla ortaya konmasından, işçilerdeki ve de halktaki bilinçsizliğin yarattığı sonuçları romandaki işleyişe daha organik şekilde bağlı olarak anlatılmasından ve buna benzer yol ve yöntemlerle biz okurlar, kendimiz çıkarabilmeliyiz. Öte yandan, kitabın siyasi yönünün ağırlığı fazla olduğu için verilen mesajlara da dikkat etmek gerekiyor. Dışarıdan bakan, siyasete uzak bir okur bu romanı okusa, bence, devrimcilik hakkında epey olumsuz bir izlenim edinebilir. “Türkü söylerken de emekçiydi,” benzeri pek çok diyaloğa denk gelince okurda, haliyle devrimciliğin oldukça basit, gösterişe dayanan ve adeta parka giyer gibi herkesin giyebileceği bir şey olduğu izlenimi veriliyor. Öyle ki, devrimci karakterler, devrimci gibi su içerler, devrimci gibi yemek yerler, devrimci gibi sever, devrimci gibi aldatırlar, devrimci gibi yol boyu yapıp, devrimci gibi polise bakarlar, devrimci gibi çay sigara yapıp, devrimci gibi uyurlar. Karakterlerin devrimciliğini biz okurlar, daha çok onların romanda girişecekleri eylemlerle görsek ve onların birbirleriyle olan diyaloglarında benim biraz mizahi olarak ele aldığım durumda önümüze koyulmasalar çok daha iyi olurdu. Bununla birlikte, bu ve benzeri noktalara denk gelip sayfalar geçtikçe, sanki iyi bir insan olmanın tek yolunun devrimci olmaktan geçtiği gibi bir mesajla karşı karşıya geliyoruz. Nermin gibi evine, kocasına ve evladına bağlı, düşünceli, fedakâr bir kadın sanki sırf devrimci değil diye ya da küçük burjuva duyarlılığına sahip diye kötüymüş gibi sunuluyor. Ayrıca Nermin’in, Kenan’ın isteğiyle işinden ayrılmış olduğunu da öğreniyoruz. Diğer kötü karakter diyebileceğimiz kişi, Kenan’ın arkadaşı Rasim. Bunda gerçekten kötü özellikler mevcut: kendi çıkarlarını çok önceleyip, usulsüz işler peşinde koşan biridir. Ama bence, iyi bir arkadaştır, çünkü Kenan tarafından sürekli aşağılansa da hatta zaman zaman küfür de yese hep Kenan’ın yanında duruyor. Bence Kenan gibi birine böyle bir arkadaş çok bile. Eğer Rasim, parka giyse ve sol elini yumruk yapıp havaya kaldırsa muhtemelen iyi biri olarak sunulacaktı ayrıca. Romanın dört yüz küsur sayfalarına geldiğimde Baba karakteri, mevzuyu felsefeye de getirdi, tabi olumsuz olarak. Halihazırda romandan epey sıkılmışım, artık bırakma zamanım geldiğine karar verdim. Zira, eskiden elime aldığım her kitabı ne pahasına olursa olsun bitiren bir okur olarak, yakın zamanda aldığım bir kararla artık çeşitli nedenlerle ilerlemeyen veya benim içinde ilerleyemediğim kitapları bitireceğim diye zorlamayacağım. Vedat Türkali’nin bu kitabı da maalesef bu yönde bir deneyim oldu benim için. Şunu da net ve açık şekilde söyleyeyim: kitabı beğenmeyip yarım bırakmam ve eleştirilerim sadece ve sadece romanın içeriği, verdiği mesajlar ve edebi yönü nedeniyledir. Bunu neden belirttiğimi, yazarın bazı fikirlerine değineceğim aşağıdaki kısmı okuyunca daha iyi anlayacaksınız. _____ Youtube’da bir videoyu izlerken, Vedat Türkali’nin adı geçti. Video sahibi, Çözüm Süreci esnasında HDP heyetinin Öcalan ile gerçekleşen görüşmelerinin bulunduğu bir kitaptan, Öcalan’ın Türkali’ye selam yollamasını dile getirmişti. Videonun üzerine eğildiği ana konu bu olmadığı için bununla alakalı başka bir şey yoktu. Ben merak edip araştırmak istedim. Türkali de Öcalan’a yazdığı başka bir kitabını yollamış, fikirlerini öğrenmek istediğini iletmiş. Daha sonra Türkali’nin basına verdiği demeçlere bakınca, aslında çok bilindik bir şey olduğunu düşündüm ama zannımca sitede benim gibi bunları bilmeyen pek çok insan vardır. Tahminim o ki, Türkali’nin hayatına dair başka noktalar, farklı incelemelerde dile getirilmiştir, o halde ben de değinilmeyen bu yönünü aktarmış olayım. Bu noktada şunu belirteyim: Türkali’nin romancılığı farklı bir konudur, siyasi vb. fikirleri farklı… Yine, Türkali’nin edebi eserleri, onun siyasi vb. fikirleri nedeniyle bence kötülenmemelidir, hatta bu durum tüm yazarlar için geçerli olmalıdır ama maalesef bu konuda genelde tam tersi olmaktadır. Benzer şekilde bence, bir edebi eser, yazarının siyasi vb. fikirleri nedeniyle beğenilmemeli, güzellenmemelidir. Ama maalesef, toplum olarak bu ayrımları yapamıyoruz. Herkesin internetten rahatlıkla erişebileceği Türkali’nin Öcalan, PKK konularındaki bazı düşünceleri şu şekildedir: “Kürt halkı bu süreçte de başarılı olacaktır. Kürtlerin politik olarak oldukça bilinçli bir halk olduklarını düşünüyorum. Dilerim, yakın zamanda dağdaki ve sokaktaki çocuklarımız kucaklaşırlar. Gidişatın iyi olmasında, Newroz mektubundan dolayı kutladığım ve ŞU ANA KADARKİ TUTUMUNDAN DOLAYI BÜYÜK BİR SEVGİ ve SAYGI BESLEDİĞİM ABDULLAH ÖCALAN’IN da önemli bir rolü var. Özellikle Newroz mektubunda, kimi sorunlu yerlerin bulunduğunu kabul ediyorum, ama çözüm diye bir süreçten bahsediyorsak, sonuca bakmak gerekir. Onun tutumu ve söylemleri, dağları ve yolları açacak nitelikte.” agos.com.tr/tr/yazi/16375/vedat... -Sırrı Süreyya kitabı Öcalan’a götürdü. Öcalan da teşekkür etmiş, sizi özlediğini söylemiş. Ne hissettiniz? Sırrı dedi ki “Kitabı elimle vereceğim, dediklerini de gelip aynen anlatacağım”. Gelecek herhalde… -Kürt hareketini hep desteklediniz. Çözüm sürecinden umutlu musunuz? Barıştan başka çaremiz yok. Evvelsi gün Remzi Kartal telefon etti. Çok iyi tanırım. Bir zamanlar Bağımsız Kürdistan hayali kurarlardı. Onlara dedim ki “Çocuklar, gerçekçi olun. Bağımsızlığınıza karşı değilim ama bugünkü dünya şartlarında Kürtlerin ve Türklerin mutlaka dayanışma görevleri var”. Türkiye Komünist Partisi 1925 Programında, “Biz büyük kitleler halinde yaşayan Kürtlere ve Lazlara, eğer isterlerse ayrı bir devlet kurma hakkını bahşederiz” diyor. Diyor ama bunu 1925’te diyor. -Peki, sizce Kürtler ayrı bir devlet kurmalı mı? En güzeli Türklerin, Kürtlerin ve Türkiye içindeki tüm halkların birlik içinde olması. Bunda büyük fayda var. Türkiye’de yüzlerce çeşit çiçek var. Ermeniler, Rumlar, Gürcüler, Arnavutlar, Yahudiler, Çingeneler… Hepsi bu toprağın insanları. Öcalan da aynı şeyi söylüyor, onu bu yüzden tutuyorum. “Hep beraberiz, birbirimizi destekleyeceğiz” diyor. -Ama tam aksine Öcalan’ın bölücü olduğu söyleniyor… Öcalan’ı batırmak için söylemedikleri adi yalan laf kalmadı. Bak kızım, bu Kemalistler çok adice bir oyun oynadılar. Kürtlerin ilk yanılgısı Diyarbakır’daki Kürt Said isyanıydı. Kürt Said, Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırmasını isyan sebebi saydı. Siz “Ulü’l emre itaat etmediğiniz için başkaldırıyoruz” dedi. Halbuki “Biz Kürdüz, haklarımız çiğnendi” demeleri gerekirdi. Diyemediler. Kendileri de farkında değillerdi belki de… Yanlış orada başladı. Bu olaydan sonra Kemalistler kurnazlık yapıp, Kürt meselesinden söz edenleri irtica ile suçladılar. Hayır ulan, irtica değil Kürtler ayaklandı! (Elini masaya vuruyor…) Kürt ayaklanması Öcalan gibi bir adamın öncülüğüne geçince birlik beraberlik mümkün oldu. -Peki, ÖCALAN’IN ya da KÜRT HAREKETİNİN HİÇ HATASI YOK MU? BENİM CİDDİ ELEŞTİRİ YAPABİLMEM İÇİN YÖNETİCİ KADROYU TANIMAM, ONLARLA YAŞAMAM, ÖYLE DEĞERLENDİRMEM LAZIM. +++ Bu noktada ben araya girmek istiyorum. Türkali, Kemalist yönetim veya diğer Cumhuriyet yönetimlerinin ona göre hatalarını dile getirmek için Kemalist yönetim veya diğer Cumhuriyet yönetimlerini tanımak, onlarla yaşamak gereği duymuyorken; PKK için duymakta. PKK’nın ve Öcalan’ın kendisinin kabul ettiği katliamları bile birer hata olarak aklına getirmiyor veya bu yönde değerlendirme gereği duymuyor izlenimi veriyor. Örneğin, Türkali’den en azından birer hata olarak şunları ele almasını beklerdim: “Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Derince köyünde 21 Ekim 1993'te PKK'lı teröristlerin okul bahçesinde kurşuna dizdiği 13'ü çocuk 22 kişinin acısı aradan geçen 23 yıla rağmen unutulmadı. Henüz 3 yaşında kefene sarılı bedeni kurşunlanmış küçük Serkan'ın fotoğrafını çeken gazeteciler, terörün acımasız yüzünü dünya kamuoyuna da göstermiş oldu. Terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan da bu katliamdan sonra "bebek katili" olarak hafızalara kazındı. Şırnak'a bağlı Ortabağ köyünde 22 Ocak 1987'de düğünevine bombalı saldırı düzenleyen terör örgütü PKK, 2'si çocuk, 4'ü kadın 8 kişiyi katlettikten bir gün sonra Mardin'in Midyat ilçesine bağlı Gündükörte mezrasında ise 2'si bebek, 5'i çocuk 10 kişiyi katletti, 10 kişiyi de yaraladı. Mardin'in Nusaybin ilçesine bağlı Açıkyol köyüne 7 Mart 1987'de saldıran teröristler 6'sı çocuk 8 kişiyi kurşuna dizerek katliamlarına devam etti. Teröristler, Mardin'in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne 20 Haziran 1987'de düzenledikleri baskında 16'sı çocuk, 6'sı kadın 30 kişiyi hunharca katletti. Mardin'in Midyat ilçesine bağlı Haraberk mezrasına 8 Temmuz 1987'de saldıran teröristler aynı aileden 7'si çocuk, 2'si kadın 9 kişiyi öldürdü. Aynı gün aynı saatlerde bir başka grup da Peçenek köyünü basarak, 16 kişiyi kurşuna dizdi. Şırnak'ın Çiftekavak mezrasını da basan PKK'lılar, 2'si hamile 5'i kadın, 4'ü çocuk 11 kişiyi katletti. Şırnak'ın Yağızoymak köyünde 28 Mart 1988'de teröristler 9 çobanı boğarak katletti. Örgüt, öldürdüğü çobanların köy korucusu olduklarını iddia etti. Aynı yıl Dargeçit ilçesine bağlı Sümer köyünü basan teröristler, 3 öğretmeni katletti, birini de yaraladı. Bölücü terör örgütü PKK, 1990 ve sonraki yıllarda da güvenlik gücü sivil ayrımı yapmadan katliamlarına devam etti. Elazığ'ın Kovancılar ilçesinde 21 Mart 1990'da yol kesen teröristler, 9 mühendis ve bir işçiyi kurşuna dizdi. Aynı yıl bu kez 11 Haziran'da Şırnak'ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli köyündeki korucu evlerine saldıran teröristler, 12'si çocuk, 7'si kadın 27 kişiyi katletti.” aa.com.tr/tr/turkiye/pkknin-s... +++ "Ben bu bloğun adaylarına çok güveniyorum. Hem Türk hem Kürt adaylarına güveniyorum. Mesela Sırrı Süreyya Önder var. Çok yiğit bir oğlan, çok namuslu bir adam. Mersin adayı Ertuğrul Kürkçü var, Akın Birdal var. Kürt adaylar içinde ise en çok Leyla Zana'ya güveniyorum. Geçenlerde Diyarbakır'ın bir köyünde 'oylarınızı gerillaya verin' demiş diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Ya baba ben de oyumu gerillaya vereceğim. Ama gerilla ölsün öldürsün diye değil, gerilla dağdan insin, silahlar bırakılsın diye oyumu veriyorum." "Biz Abdullah Öcalan'a çok uzun süre kuşkuyla baktık. Bugünlerde Cengiz Kapmaz'ın kitabını okudum. Herkese tavsiye ederim. Öcalan'ın İmralı günlerini anlatıyor. Çok sevdiğim bir Kürt var Bodrum'da 'Sayın Öcalan' demiş diye övgüden ceza almış. Bugün o kitapta görüyoruz ki, İmralı'ya gitmeyen kalmamış. Bizden başka herkes gitmiş gelmiş meğer. Genelkurmay da MİT de, polis de gitmiş... Bunların hepsi sayın değil mi? Peki bu kadar 'sayın' olan adam 'sayın' olmayan birine neden gidiyor? Ben şimdi burada 'sayın Öcalan' desem ceza mı alacağım. Vallahi razıyım, hiç umurumda da değil. Bu devlet bu kadar saçma sapan işlere vakit ayırmamalıdır. Vallahi ayıp. Bakın bu bir fırsattır, bu adam çözebilir bunu. Ben de çözmesinden yanayım. Bugün Türkiye koşullarında bu vatanı hesaba katarak, Türkle Kürtlerin barışması için her türlü çabayı gösteren adam (Öcalan) bu. Açın okuyun. Ben uydurmuyorum bunları. Benim arkadaşım akrabam falan da değil. Gerçekçi olmak lazım. BEN BU ADAMA VATANSEVER DEMEYECEĞİM DE çözüm için mağarada titreşerek bekleyen 7 tane Kürdü öldürene, öldürme emrini veren adama mı vatansever diyeceğim? Bakın diyor ki adam (Öcalan) "Başbakan bir söz söylesin ben bütün silahlı güçleri bir yerde toplayayım." Ve bu gücü de var. Ben Öcalan'ı görmek de istedim ama izin vermediler. Diyarbakır cezaevini görmek istedim izin vermediler. Öcalan'la konuşursam bu devlet ne kaybedecek ya? 12 yıldır içerde zaten. Kimseyle bir teması yok. Buna rağmen büyük irade gösteriyor. SELAM ve SEVGİ O'NA BENDEN... 'Sayın' demiyorlarmış peki bu kadar 'sayın' olan adam niye O'na gidiyor? Ben 'sayın' değil miyim? Bu Kan bitsin, Türk Kürt birbirini öldürmesin." t24.com.tr/haber/vedat-turkali... youtu.be/sLjQTDJ0fm0 Vedat Türkali, "Dağdakiler terörist değil, Öcalan da terörist değil" dedi ve ekledi: "Terörizmin işe yarayacağına hiçbir zaman inanmadım. Ama Diyarbakır Cezaevi'ndeki o binbaşı üç kurşunla vuruldu. Sevindim. Çünkü hak ettiği belaya kavuştu. Bu iş sadece askerler meselesi değil. Sivil iktidar oluşuyor. Sanıyor musunuz ki en ağırını bu sivil iktidar yapmayacak! Yapacaklar tabi ki." demokrathaber.org/guncel/vedat-turkal... Öcalan, geçtiğimiz günlerde AKP’nin başlattığı Kürt açılıma destek veren Vedat Türkali’ye gönderdiği mesajda şunu söyledi: “Kürtler ve Türkiye devrimci-demokratik hareketi arasındaki ilişkinin romanlaşması önemlidir. Bunu en iyi yapabileceklerden biri de Vedat Türkali’dir. Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye devrimci-demokratik hareketi çok daha önce bir araya gelmiş olsalardı, Türkiye’nin şu andaki hali çok başka olurdu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin geldiği konum ile Türkiye devrimci-demokratik hareketinin bulunduğu konum bellidir. Bunun en canlı örneği, abidesi Vedat Türkali’dir. Kürtlerle komünistler, sosyalistler, devrimciler, demokratlar arasındaki manevi bağı, ilişkiyi, birlikteliği, umudu ve bunun gerçekleşeceğini yazabilir.” odatv4.com/siyaset/ocalan-bayk... ___ Çoğunlukla insan, kendi ideolojisine yakın bulduğu yazarların olumsuz özelliklerini görmezden gelme eğilimindedir. Olumsuz diyorum, çünkü, bu özellikler veya sözler, bir başka yazarın olsa, yani kendi ideolojisinden farklı bir yazarın olsa, şiddetle karşı çıkar veya en azından görmezden gelmez. Buna çok sık şahit olabiliriz. Yakın zamanda ölüm yıldönümü nedeniyle gündeme düşen Yılmaz Güney özelinde olduğu gibi. Bir başkası, devletin hakimini öldürünce doğal olarak ayağa kalkan ve yıllar geçse bile bunu unutmayıp, tepki koyabilen insanlar, söz konusu katil, devrimci olmasıyla tanınmış ünlü biri olunca suspus oluyorlar veya onu oldukça mantıksız argümanlarla savunmaya çalışıyorlar. Bu noktada yine belirtme gereği duyuyorum, zira insanlar, başkalarını dinlerken de aşırı ideolojik yaklaşıp, dost mu düşman mı bu, ona göre davranayım tavrına sahip oluyorlar, Güney’in filmleri izlenebilinir, kitapları okunulabilinir ve bunlar beğenilebilinir ancak, sırf bu adam sol elini yumruk yaptı diye işlediği cinayetten sıyrılamaz, aklanamaz veya yaptığı diğer kötü işlerden… Öte yandan ben, Türkali’yi aşırı yanlı buluyorum bu açıklamalarında, bilhassa yukarıda ayrıca belirttiğim nedenle. Öcalan’ı bir vatansever olarak niteleyen, onu çok sevdiğini ve saydığını belirten bir kişiye de sempati duymam oldukça azalıyor. Ama bunlar benim onun kitaplarını okumama mani değil. Ben bunu daha önce defalarca başka yazarlar söz konusu olduğunda da belirtmiştim ve hala aynı noktadayım. Çünkü bir incelememde attığım başlıkta da dediğim gibi, “Edebi Laiklik”tir benim tavrım bu konuda. Buna karşın Vedat Türkali’nin başka bir eserini en azından uzun süre okumayı düşünmüyorum. Nedenleri, başlarda izah ettiğim üzere tarzını beğenmemem, edebi açıdan bana hitap etmemesi. Daha önce Fatmagül’ün Suçu Ne’yi okumuştum, o çok kötüydü. Haliyle okuma tercihimi, daha değerli yazar ve kitaplardan yana kullanacağım. Keyifli okumalar
Bir Gün Tek Başına
Okuyacaklarıma Ekle
12
105