• Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.
  • Allahım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? Neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içiniz ezdin? Neden, korkuyu, göğsünden çekip almadın? Neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin? Neden, apartmanın bodrumunda saklambaç oynarken Ayla ile yalnız kaldığı zaman kıza dokunacak cesareti vermedin ona? Oysa, bu çeşit küçük cesaretleri en değersiz kullarından bile esirgememişsindir. İsa’yı neden bu kadar geç tanıttın ona? Neden, günahlarının yükünü taşıyacak gücü ona da vermedin? Selim de, kendi çapında, bir kaç kişiyi kandırabilirdi senin yolunda. Meyvaları gösterdin de ağaca çıkma becerikliliğini esirgedin. Neden küçük yaştan Lâtince, Eski Yunanca, Fransızca, İngilizce filan öğretmedin ona? (Sen ki bütün dilleri ezbere bilirsin.) Dua etmesini bile öğretmedin ona. Evde yalnız kaldığı geceler, karanlıkta yorganı başına çekti ve ter içinde, mısra 193 ile mısra 214 arasında söylediği gülünç yakarmayı uydurabildi o zor şartlar altında. Daha iyi bir şeyler söyletemez miydin? Neden, onu canı kadar seven annesinin bile Selim’i, ‘Benim korkak oğlum, güzel oğlum’ dediği zaman da neden, şımarmasını önlemedin? Bir duvardan bir duvara çarpıp durdun onu. Bir uçtan bir uca itip durdun onu. Öğretmeni: ‘Yalan söyleme, bu resmi sen yapmadın,’ dediği zaman neredeydin? Neden, bir karşılık bulmasına yardım etmedin? Oysa, o resmi Selim yapmıştı. On bir yaşında, ‘benim kızla konuşuyorsun’ diye Erdal’dan ilk tokadı yediği zaman, aslında kızla konuşmamıştı. Neden, babasının verdiği on liranın üstünü bir kerede yolda düşürmesini sağlamadın da, önce iki buçuk lirayı düşürdü ve koşa koşa dönüp bu parayı ararken kalan dört lirayı da kaybetti? Soruyorum: neden? Sonra, neden karakola gönderdin Selim’i parayı bulan oldu mu diye sormaya? Neden polisleri güldürdün ve Selim’ i ağlattın? Polisler daha mı iyiydi Selim’den? Biliyorum, İsa daha büyük acılar çekti diyeceksin. Bu kadar ayrıntılara giremezdi, diyeceksin. Asıl, ayrıntılara girmeliydi bence. Her şeyi yaşamalıydı. İlk okula göndermeliydin İsa’yı da Selim gibi. Sonra, Selim senin oğlun değildi ki. Olsaydı da bilmiyordu. Biliyorum, bunlardan daha acıklı sözler yazdı romancılar, diyeceksin. Demek bunu söylemekle bitiyor her şey. Sen onlara inan (ne kaybettiğini bilmiyorsun onlara inanmakla). Küçük ayrıntılara daha girme bakalım.
    Oğuz Atay
    Sayfa 199 - İletişim
  • 236 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Günlerdir beni içine alan bir kitaba inceleme yazmak oldukça zor. Bu zorluğun sebebi kafamın içindeki yoğun düşünceler ve karmaşa. Belirtmemde fayda var ki ufak tefek spoiler (ne tiksinç bir kelime) olabilir. İncelememi uzun olduğu için biraz iki kısma ayırdım. İlk kısım yazar ve eserleri, Solaris filmleri ile ilgiliyken ikinci kısım ise benim saçmalıklarım ve kitaptan esintiler olacak.

    1. Kısım

    Yazarın hayatından bahsetmeyip, sadece ortaya çıkardığı eserlerin ortak noktalarından hafifçe bahsedeyim:
    İnternette yapabildiğim birkaç araştırma ile birlikte genel kanı, yazarın bilim kurgu türüyle birlikte daha çok insanlık tarihinden bugüne gelen felsefi sorunları ele alması... Bu oldukça dikkat çekici geldi bana ilgimi çektiği için. Eserlerinde insanmerkezcilik düşüncesine eleştirilerini ironik ve mizahi bir biçimde yer vermiş. Bununla birlikte insanı ortaya koyup yabancı bir çevre inşaa ederek, bu çevre ile tanışmasını ve iletişimini, yaşadığı bocalamaları aktarmayı amaçlamış. Bunu da usta bir biçimde kelimelere oyunlar katarak kurgusal bir biçimde yazmış. Ancak üzgünüm ki biz bunu çok başarılı bir biçimde okuyamıyoruz. Nedeni ise eserlerin orjinal dili olan Lehçe yerine, İngilizceye çevrilmiş olan çevirilerden Türkçeye kazandırılmış olması. Normal bir çeviri bile bazen rahatsız edici olabiliyorken, çevirinin çevirisi oldukça can sıkıcı.

    Gelelim Solaris'e;
    Kitapla birlikte bize kazandırılan iki film bulunmakta. Filmlerin kitapla alakası var mı yok mu oldukça tartışılagelen bir konu. Ben de izledim ikisini de. İlk film ile başlayalım:

    Tarkovski yapımı olan ilk film oldukça uzundu ve detaylara sahipti. Bu kadar çok detaya gerek var mıydı? Ben olmadığını düşünüyorum. Hatta kitaptan film değil de filmden kitaptı sanki. Ayrıca kitapta yer alan küçük de olsa gözüme batan birçok yer yanlıştı. Bu kadar uzunluğa rağmen eksik olan noktalar da vardı. Açıkçası Tarkovski de olsa filmi pek beğendiğim söylenemez. Keza Lem de beğenmemiş. Hatta şöyle de bir sözü var:

    "Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz."

    İkinci film ise 2002 yılında çekilmiş. Bu film ise kitaptan özet gibiydi. Ama yanlış özet. İlginç ve de saçma gelen o kadar çok şey var ki... Bir örnek vermem gerekirse karakterlerden olan Snow ölüyor ve dirilebiliyor.(kitapta böyle bir şey yok) Bu saçma gelmeyebilir çünkü kitapta insan olmayan şeyler (ad bulamadım:)) dirilebiliyor. Ancak o dirilebiliyorken en başta ölen Gibarian neden dirilmedi? Sonuçta ikisi de aynı görevde, aynı yerde ve insan. Kitapta dirilmedi ise kitaba sadık kalınacak ise Snow'u neden öldürdünüz? Her neyse...


    İki filmin ortak noktası ise kitaptan verilen/alınan ana fikir ile alakasız bir sona eriş. Zaten kitabın sonu ile filmlerin sonu birbirlerinden bağımsız. Hayal dünyalarına göre şekillenmiş sonlar diye düşünüyorum.


    2. Kısım

    Sonunda kitaba geldim.
    *Sanrılar ve sancılar birbirini kovalar!
    *Aynalar ve dünyalar kafanızı paralar!

    İnsan insan! Nedir senin sorunun? Sorularla boğulmalar, birbiri ardına sıralanan beyin kemiriciler...
    Senin tek amacın kendi dünyanın dışındaki bir dünyanın varlığına inanarak saçma sapan savaşların içine girmek. Yetmiyor mu kendi dünyan? İçinde bulunduğun dünyayı kabul etmek yerine, açgözlülük ile oradan oraya saldırarak daha iyisini daha güzelini aramaya çabalamak, dahasını hep daha fazlasını istemeye ne gerekti? Aslolan kendini çözmek değil miydi?

    × Dur dur bir dakika! Çözmek mi? Neyi çözeceksin? Çözmek gerekli midir? Her şeyin bir sonucunun olması zorunlu mudur? Buna gerçekten ihtiyacımız var mıdır?

    Gerçek olan nedir ? Bunun gerçekten bir cevabı var mıdır? Ne gerçektir ne sanrıdır nereye kadar bilebilirsin? Ya her şey bu yaşadığımız her şey bir sanrıysa ya da tek gerçek bu yaşadığımız, içinde bulunduğumuz an ise...


    İnsan aslında sürekli kendini tekrarlamakta. Binlerce yıl öncesindeki felsefi sorular hala tam manası ile cevap bulamamış. Hep ortaya teoriler atılmış ama ispatlanamamış. Bazı şeylerin izahı yoktur. Çünkü kavrayışımız, algımız sınırlı. Pek de öyle mükemmel varlıklar değiliz. Her şey bakmak istediğimiz şekliyle gözümüzün önünde. Ya kafamızı çevirirsek? O zaman ne olurdu? Bunu yapabilsek varolmazdık belki de...

    Zaman sadece boşlukta! Biz boşluktayız. Nasıl mı? En basitinden uzay boşluğunda değil miyiz? İçimiz boşlukta, dışımız boşlukta... Doldurmaya çalışıyoruz sadece her şeyi. Bir taraftan doldurdukça diğer taraftan boşalıyor da biz farkına varamıyoruz. Tıpkı havuz problemlerindeki havuzlar gibi... Farkına vardığımız zaman beraberinde başka bir şeyle acı ile gözgöze geliyoruz. Sürekli birbirini tekrarlayan acılar...

    Her şeyi biz türettik. Zamana ad verdik. Her şeyi kodladık her şeyi adlandırdık. Sayılar harfler türeterek kendi hapishanemizi kendimiz inşaa ettik... Sonra bunları yıkmak istedik ama iş işten geçti...

    Devamlı vicdanımızla başbaşayız. Kafamızda canlandırmış olduğumuz sanrılar mı yoksa bizi tedirgin eden? Ya da birbirini tekrar eden biz mi? Hep aynı şeylerin acısı ile kavruluyoruz. Her şey birbirinin tekrarı her şey...

    Kitabın son sayfasındaki alıntı ile artık son olmayan bir son yapıyorum. Cevabını bilemeyeceğim sorularla başbaşa kalmaya gidiyorum...

    "Öyleyse insan, zamanın akışını ölçen, kah bozulan kah onarılan, ustası onu her çalıştırdığında düzeneği umarsızlık ve sevgi üreten bir saat olmaya rıza mı göstermeliydi? Her bir insanın, en eski acıları, yinelendikçe gülünçleşerek sürekli daha da derinleşen en eski acıları yeni baştan yaşadığı düşüncesine alışmak zorunda mıydık? İnsan varoluşu kendini yinelemek zorunda olabilirdi, buna diyecek yoktu, ama dillere pelesenk olmuş hayat bir ezgi gibi ya da sarhoşun birinin plak dolabına bastırıp durmadan çaldığı bir şarkı gibi yinelenecekse..."

    Dip not: En çok faydalanılan site http://dipnotkitap.net/ROMAN/Solaris.htm
  • 176 syf.
    ·42 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Thomas Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor.

    Thomas Bernhard’ın, geçmişiyle hesaplaşırken nefes alma (kendisini bulma) gayreti, fonda ailesinin ve Avusturya’nın bulunduğu anlatı, deneme ve romanlarında açığa çıkıyor; Amras-Watten, Beton, Bitik Adam, Don, Düzelti, Eski Ustalar, Goethe Öleyazıyor, Hakikatin İzinde-Konuşmalar: Okur Mektupları-Söyleşiler-Edebiyat Yazıları, Kireç Ocağı, Odun Kesmek, Ödüllerim, Ses Taklitçisi, Ucuzayiyenler, Yürümek-Evet, Ungenach ve Yok Etme (YKY).

    Bernhard metinlerinde yaşamın beton misali sert yüzüyle karşılaşan okur, mutsuzluğun ve ölümün kıyısında gezinen karakterlere de rastlarken yazınsal öfkeye maruz kalıyor. İkiyüzlülüğü reddeden, ne kadar can sıkıcı olsa da hakikatin dillendirilmesinden yana zar atan Bernhard, bu anlamda okuru “huzursuz da ederek”, gerçekler uğruna dilini sivrilterek kendi yakınlarıyla ve ülkesiyle kavgaya tutuşurken bu rahatsız var oluştan bir üslup yaratıyor.


    Söz konusu “zehir,” bir ödül konuşmasında ya da otobiyografik metinlerinde (Neden-Bir Değini, Kiler: Bir Kaçış, Nefes: Bir Karar, Soğuk: Bir Soyutlama ve Çocuk – Sel Yayıncılık) hemen hemen aynı etkiye sahipken gerçek ile saçma, mutluluk ile karanlık arasında gezinen Bernhard ailesini, Avusturya’nın geçmişini ve aydınların ikircikli halini eleştirip hem ileri bakıyor hem de zihnini kurcalayan hatıraların labirentinden geçiyor. Bu yürüyüş, kimi zaman şiir (In Hora Mortis – Edebi Şeyler Yayıncılık) kimi zaman da vatandaşı Wittgenstein üzerinden şekillenirken (Wittgenstein’ın Yeğeni – Metis Yayınları) sevgi ve şefkat arayışı, kendini bulma arzusuna ya da kaçışa evriliyor. Diğer bir ifadeyle Bernhard’ın neredeyse tüm yapıtlarında rastladığımız ikilem veya arafta kalma durumu bu.

    Hakikat ile rol yaptığı yaşam arasında kaldığında bazen hastalanan bazen de kendisinde travma yaratan korkulara hapsolan Bernhard, ormanla özdeşleştirdiği hayatı bir savaşa benzeterek, tıpkı Kireç Ocağı’nın başkarakteri gibi, ya insanlardan kopuyor ya da çevresiyle didişirken hatırlama ve hesaplaşma üzerine kurduğu yaşamıyla kitaplarında kendisine bir şekilde yer açıyor.

    Türkçeye kronolojik olarak çevrilmeyen Bernhard külliyatından bir kitapla daha karşı karşıyayız şimdi; ilk metinlerinden biri olan Sarsıntı.



    Baba, oğul ve Prens


    Sarsıntı, iki bölümden oluşuyor. İlkinde, bir doktor ve oğlunun Avusturya kırsalındaki gezintisi, ikincisinde ise birçok konuya kendince değinen, gelgitli ve paranoyak Prens’in monoloğu var.

    Baba ile oğlunun yolculuğunda Bernhard, okuru Avusturya kırsalının otopsisine sokarken satır aralarında yorumlarda bulunuyor. Taşradakilere “umutsuz barbarlar” veya “şehirdeki suçlar ve şiddet taşradakilerin yanında hiç sayılırmış,” diyor mesela.

    Baba ve oğlunun uğradığı her noktada içine düştüğü kaosla birlikte, kırsaldaki aile içi çekişmeler ve yalanlar, tıpkı ortamı rengarenk yapan çiçekler gibi sayfalarda. Sefilliğe, deliliğe, şiddete ve doğanın çetin şartlarına rağmen ayakta kalmaya uğraşanlar, bedenen rahatsızlanınca ruhen de hastalanıyor.

    Oğlanın ağzından anlatılan hikayede, annesinin ölümünden sonra depresyona girip intihara teşebbüs eden kız kardeş de var, sağlıklı olduğunu iddia edenlerin ruhsal çöküntüsü de…


    Adı bütün o keşmekeşte ilk kez geçen Prens Saurau’nun sınırsız özgürlükten bunalan, kitap meraklısı, felsefe delisi, pek çok konuda bilgi ve fikir sahibi olduğuna dair bilgiler ediniyor ikili. Bernhard, hoyrat taşranın ya da “proleter boşlukların” karşısına, yolun sonunda rastladıkları Prens’i çılgınlıkla örülü bir vaha gibi koyuyor.

    Yaşadığı geniş arazide kendi doğa kanunlarının geçerli olduğundan bahseden Prens, hemen her şeyden nem kaparken kelimelerini dikkatle seçip etrafındaki kişiler, yaşanan olaylar ve genel politik durum üzerine uzun uzun konuşuyor. Prens; kamulaştırmaya hız veren devlete, neyi savunduğundan habersiz olduğunu söylediği komünistlere ve seçmeye çalıştığı kahyaya laf yetiştirdiği monoloğunda, Avusturya’nın geri kafalılığından dert yanarken “entelektüel felaket”ten bahsediyor. Ona göre kamulaştırma ve entelektüel felaketin kaçınılmaz sonucu ise devletin intiharı. Saurau’nun fikir beyan ettiği konular bununla sınırlı değil elbette; su baskınları, tiyatro, kafasındaki sesler…

    Dünyayı geniş bir çiftlik gibi gören, birbirinden uzak insanların aynı kaygı arazisinde gezindiğini düşünen Prens ya da bunları ona söyleten Bernhard haklı olabilir mi? Şöyle diyor Saurau: “Baktığımda mutsuz insanlar görüyorum (…) bunlar, çektiği azabı sokağa taşıyan ve böylece dünyayı, tabii ki gülünesi bir komediye çeviren kişiler…” Prens’in konuşmasına, dünya ve hayata dair bir tirat havası veren Bernhard’ın, yeryüzünü bir sahneye ve insanları da rollerini öğrenen birer oyuncuya benzettiği oyuna, “tutarlı var oluşlar” veya kişinin huzursuzluğu da dahil.

    Bernhard; baba ile oğlunun seyahatini ve Prens’in monoloğunu öylesine kurgulamamış. Burada, hem Avusturya’ya ve kendi hatıralarına hem de hayata ilişkin söz söyleyip eleştiri getirme isteği yatıyor. Kısacası Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor. ALINTIDIR- Ali BULUNMAZ ( kitabı en iyi anlatımlarından biri)
  • 500 syf.
    ·Puan vermedi
    Acısıyla- tatlısıyla, yaşanan bir hayatın içindeki kötü bir rüyaydı Tuna'nın ki...

    Hayatı boyunca hem güzel şeyler hem acı şeyler yaşamış olan Tuna bir Aşk çıkmazına girmiş; bir kriz anında gördüğü kabus ve geçmiş anıları, Tuna yı gerçeklikle bağını kopararak kötü ve uzun bir rüyaya sürükler.

    İncelemeyi yazıyorken bir yandan da Mabel Matiz dinliyorum :)
    Diyor ki ...

    Gel gönlümü yerden yere
    Vurma güzel ne olursun
    Gül dururken dikenleri
    Derme güzel ne olursun

    Git diyemem kal diyemem
    Sen goncasın gül diyemem
    Çok severim söyleyemem
    Sorma güzel ne olursun

    Sevgin nefes sevgin candır
    Sevgin bana heyecandır
    Kalbim ince bir fidandır
    Kırma güzel ne olursun

    Bu şarkı gibi (Git diyemem kal diyemem) Tuna git geller yaşar :)) ama Ada nın aşkı ona "Sevgin nefes sevgin candır"...

    Mabel Matiz demişken, kitapla bütünleşmiş olup çocukluğu hatırlatan Mabel sakızlarına değinmeden olmaz. Mabel Matiz in Mabel ismini de bu kitaptan aldığı söylenir.

    Kitabın en can sıkıcı kısmı Tuna ' nın rüyasında ki uzun iç savaş bölümleri. (Bu bölümde farzımisal terörist olan halkın % 48.59 ile diğer bölümü arasında bir iç savaş vardır. :) ) Bu bölümde Türkiye'nin politik sorunları ve siyasi mesajlar verilmiş.

    Ada, Aras ve Tuna özelinde ilerleyen romanın aslında en büyük kahramanı Aras'tı...

    Ama bizim ülkemizde kahramanlar fazla yaşamıyor :(

    Sonra Güzel Ada, Kumral Ada, Sığınılacak son yer Ada vardı Ada bambaşkaydı..
  • “Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.”
  • Ah geçmiş günler, gençlik günlerim, nereye gittiniz? Zihnimin pırıl pırıl, gönlümün neşeyle dolu olduğu; hep güzel, incelikli şeyler düşünüp düşlediğim; yaşanan zamanın ve geleceğin umutla aydınlandığı günler, ne oldu size? Neden, neden daha yaşam yolunun başlangıcında can sıkıcı, renksiz, silik, tembel, duymaz, yararsız, mutsuz kişiler olup çıkıyoruz bizler.