Semanur Yılmaz, bir alıntı ekledi.
25 Nis 22:26 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Can sıkıntısı, asrın hastalığı.

Bir Akşamdı, Peyami Safa (Sayfa 102 - Ötüken)Bir Akşamdı, Peyami Safa (Sayfa 102 - Ötüken)

Rasulullah (S.a.v.) Bütün Çağları Uyarıyor! Öyle Bir Zaman Gelecek Ki...
“Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki sizden biriniz emrolunduğu şeylerin onda birini terk etse helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki sizden kim emrolunduğu şeyin onda birini yapsa kurtulur.” (Tirmizî, Fiten, 79/2267)

*

“Öyle bir zaman gelecek ki o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır: Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.” (Heysemî, I, 172)

*

“Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buharî, Büyû; 7)

*

Ebu Said el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Aranızda öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar...” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36)

*

“Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.” (Hakim, Müstedrek, V, 504)

*

“Şiddetli bir şekilde yaklaşan fitne sebebiyle vay insanların hâline. İnsanlar mü’min olarak sabahlar da akşam kâfir oluverirler. İnsanlar dinlerini küçük dünya menfaati karşılığı değiştiriverirler. İşte öyle zamanda dinlerinde sâbit kalabilenler ellerinde kor ateşi tutanlar gibidirler.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30, (2196)

*

“Öyle bir zaman gelecek ki bütün insanlar ribâ ile iş yapacak. Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.” (Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58; İbn Hanbel, Müsned, IV, 494; Beyhakî Sünen, IV, 275)

*

“Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde şâhidlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler,” (Taberâni, XXIII, 314)

*

“Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı Pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün.” (Buhari, Zekât 9; MüsIim, Zekat 59)

*

“Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31)

“…Ben asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30)

*

Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“–Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.”

Orada bulunanlardan biri:

“–O gün sayıca azlığımızdan mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu.

“–Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular.

“–Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi.

“–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud, Melahim 5/4297)

*

Ebu Ümeyye eş-Şa’bani anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide 105)

Bana şu cevabı verdi:

“Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’a sormuştum. Demişti ki:

“Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud, Melahim 17/4341); Tirmizi, Tefsir, 5/3060); İbnu Mace, Fiten 21)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“-İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.”

“-Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi:

“-Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56)

*

Zübeyr İbnu Adiy rahimehullah anlatıyor: “Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikayet ettik.

“-Sabredin, buyurdu. Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlunüz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206)

*

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

“-Bana kaç müslüman olduğunu sayıverin” buyurdular. Biz:

“-Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim sayımız altı-yediyüze ulaşmış olduğu halde, hakkımızda korku mu taşıyorsunuz?” dedik.

“-Siz bilemezsiniz, (çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!” . Gerçekten öyle (belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu.” (Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235)

*

Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh- tarafından rivayet edilmiştir.

Rasûlullâh –sallâllâhu aleyhi ve elem- bize yönelerek şöyle buyurdu:

“Ey Muhacirler cemâati!

Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olacağınız zaman Ben sizlerin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır:

1- Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde taun hastalığı ve onlardan önce gelip-geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır.

2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılırlar.

3- Mallarının zekâtını vermekten kaçan her millet mutlaka yağmurdan menedilir (kuraklık cezası ile cezalandırılır) ve hayvanları olmasa (Allâh hayvanlara acımasa) onlara yağmur yağdırmaz.

4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindeki-avucundakilerin bir kısmını alır.

5- İmamları (yâni devlet adamları) Allâh’ın Kitabı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allâh onların hesabını kendi aralarında görür.” (İbn-i Mâce, Fiten, 22)

*

Rasûlullah sallallahu aleyhi veselem şöyle buyurdu:

“Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25)

Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî, Sıfatü’l-cenne 26)

*

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki kişi bir kabre uğrayıp üzerine abanarak: ‘Keşke bu kabrin içinde ben olsaydım’ demedikçe kıyamet kopmaz. Hâlbuki bu sözü ona söyleten din değil, belâ olacaktır.” (Buhârî, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 53-54)

*

Öyle bir zamanın geleceği, insanların kalblerinin dünya sevgisi ile dolacağı, cihadı zarar olarak görüp zekat vermeyi altından kalkılması zor bir borç olarak görecekleri bildirilir. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 236/6322)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“-Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmişiki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”

“-Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.

“-Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” (Tirmizi, İman 18/2641)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).” (Tirmizi, Fiten 78/2266)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

“-Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle):

“-Ey Allah’ın Rasûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler.

“-Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti:

“-Emr-i bi’l-ma’rufta bulunmadığınız, nehy-i ani’l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. (Yanındakiler hayretle:)

“-Yani bu olacak mı?” dediler.

“-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam ettiler:

“-Münkeri emredip, ma’rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” (Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek):

“-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler.

“-Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler:

“-Ma’rufu münker, münkeri de ma’ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?” (yanindeki Ashab:)

“-Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular.

“-Evet, olacak!” buyurdular.” (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VII, 281)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” (Tirmizi, Fiten 37/2209)

*

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek:

“-Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem- konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:

“-Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam:

“-İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“-Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam:

“-Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz:

“-İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.” (Buhari, İlm 2, Rikâk 35)

*

Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün:

“Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:)

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Sallallâhu aleyhi ve sellem- saydı:

-Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse,

-Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,

-Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.

-Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;

-Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;

-Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.

-Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;

-(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği;

-(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;

-İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;

-Çeşitli adlar altında şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;

-Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” (Tirmizi, Fiten 38/2210)

*

Mikdam bin Ma’dikerb’in bir hizmetçisi vardı, süt satardı, Mikdam da karşılığında para alırdı. Ona:

“-Sübhanallah, süt satıp para mı alıyorsun?” dediler. O da:

“­-Evet, bunda ne var ki? Ben Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dediğini duydum:

“-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit dinar ve dirhemden başka bir şey fayda vermeyecek!” dedi. (Ahmed bin Hanbel, IV, 133)

*

“Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşünürsünüz.” (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8462)

*

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu.

“-Niçin eriyecek yâ Rasûlallah?” diye sorulduğunda:

“-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için” buyurdu. (Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463)


Dr. Murat Kaya
Altınoluk dergisi 2005 - Nisan, Sayı: 230, Sayfa: 006

enes faruk gürlek, bir alıntı ekledi.
02 Mar 00:15 · Kitabı okudu · 7/10 puan

* Kötülüğün ilkesi irade gerilimindendir, huzuru yaşayamamaktır.(s.10)
* Toplum -bir kurtarıcılar cehennemi.(s.11)
* Ölmekte olduğunu bütün canlılığıyla bilmek ve bunu gizleyememek bir barbarlık eylemidir.(s.15)
* Aşırı hassas yalnızlıklarımız, ötekiler için ne cehennemdir! Ama hep onlar için ,bazen de kendimiz için icat ederiz görünümlerimizi...(s.16)
* Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan arasında , iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ; bununla birlikte ikisi de ölür; fakat biri ölümünden habersizdir, ötekiyse bunu bilir; biri sadece bir anda ölür, ötekiyse sürekli ölmektedir...(s.18)
* Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır... boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen -ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır.(s.21)
* Hayat sayıklama içinde yaratılır ve sıkıntı içinde dağılır.(s.21)
* Yalnızlığa karşı işlenen günah (s.24)
* Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz... Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz ; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırları,en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız.(s.24)
* Merak, sadece cennetten dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır.(s.24)
* İnsan, aktarılamayan Kêlam'ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizliği içinde kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever. Ötekiler adına konuşan kişi ise daima sahtekardır. Siyasetçiler, reformcular ve kolektif bir bahaneden yana çıkan herkes üçkağıtçıdır.(s.25)
* Hayatları, istifade edemedikleri uçsuz bucaksız bir ölme özgürlüğünden ibarettir: Tarihin ifadesiz kurban töreni, toplu mezar, onları yutar.(s.29)
* Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi.(s.30)
* Her bir dakikamın elli dokuz saniyesi,” diye söylendim sokaklarda, “acıya ya da… acı fikrine vakfedilmiş. Keşke bir taş olabilseydim! ‘Yürek’: Bütün azapların kökeni… Nesneye imreniyorum… maddenin ve donukluğun lütfuna… Küçük bir sineğin gelgiti bana kıyamet bir iş gibi görünüyor. Kendinden çıkmak günah işlemektir. Rüzgâr, havanın çılgınlığı! Müzik, sessizliğin çılgınlığı! Bu dünya hayatın önünde pes ederek hiçliğe karşı kusur işlemiştir… Hareketten ve rüyalarımdan istifa ediyorum. Nâmevcudiyet! Tek zaferim sen olacaksın… ‘Arzu’, sözlüklerden ve ruhlardan hepten silinsin! Yarınların başdöndürücü şakası önünde geriliyorum. Ve bazı ümitlerimi hâlâ muhafaza etsem dahi, ümit etme melekemi hepten kaybettim.”(s.32)
* Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.(s.34)
* yüreğimiz geniş bir alanın boyutlarında olsa dertlerimiz daha da büyük olurdu; çünkü her acı dünyanın yerine geçer ve her kedere başka bir evren gerekir.(s.34)
* Zaman’ın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense, onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.(s.37)
* Her akıl yürütme ünlem yerini tutar.(s.38)
* can sıkıntısı tekil bir biçimde güdümlüdür.(s.39)
* Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasaklayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez.(s.45)
* Kader -mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğü… Devasızlığa bir isim kadrosu bulmaya meraklıyızdır ve isimler icat ederek, felâketlerimizin üzerinde asılı aydınlıklarda bir hafifleme ararız. Kelimeler merhametlidirler: Narin gerçeklikleri bizi kandırır ve teselli eder…(s.47)
* Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim(s.51)
* İnsan öldürme eğilimlerini kendilerine itiraf etme cüreti olmayanlar da cinayetlerini rüyalarında işlerler, kâbuslarını cesetlerle doldururlar. Mutlak bir mahkeme önünde, bir tek melekler beraat ederdi. Zira başka bir varlığın ölümünü -en azından bilinçsizce- dilememiş bir varlık hiç olmamıştır. Her birimiz ardımızda bir dost ve düşmanlar mezarlığı sürükleriz; bu mezarlığın yüreğin uçurumlarına atılmış veya arzuların yüzeyine yansıtılmış olması da pek mühim değildir.(s.63)
* Herkese göre evrendeki tek sabit nokta kendisidir. Eğer bir insan bir fikir için ölürse, bunun nedeni fikrin onun fikri olmasından, onun hayatı olmasındandır(s.69)
* samimiyette ve zihin açıklığında bir sınır-vaka olduğu gibi, eğer arzularımızla davranışlarımız eğitim ve ikiyüzlülük tarafından frenlenmese, bizim de ne olabileceğimizin örneğidir.(s.73)
* Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir “yeni” hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.(s.79)
* Zihin Aynılığı keşfeder, can Sıkıntı’yı, vücut Tembelliği.(s.79)
* Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder…(s.80)
* Yeni bir iman öneren kişi zulme uğrar, kendi de zalimleşinceye kadar: Doğrular, polisle çelişkiye düşülerek başlar ve polise dayanılarak biter; zira adına acı çekilmiş her saçmalık, yasallığa dönüşerek yozlaşır(s.85)
* Başlangıç aşamasında sekterlerinin kanıyla beslenen her “ideal” yıpranır, kalabalık tarafından benimsenince de sönüp gider. Okunmuş su kabı tükürük hokkasına dönmüştür:“İlerleme”nin kaçınılmaz ritmidir bu…(s.85)
* Alışkanlık var olma şaşkınlığımızı köpürtür: Oluruz -ve bunun üzerinde durmayız, var olanlar sığınağındaki yerimizi doldururuz.(s.114)
* Hayat ancak içine kattığımız yutturmaca derecesiyle hoşgörülebilirdir.(s.115)
* anonim ter, toplumun temeli.(s.118)
* Güç iştahı Tarih’e kendini yenileme ve yine de temelli aynı kalma imkânı verir. Bu iştahı alt etmeyi dinler de denemiş ve sadece onu azdırmayı başarmışlardır.(s.117)
* İnsanlık da böyle ilerler: birkaç zenginle, birkaç dilenciyle - ve bütün yoksullarıyla…(s.118)
* GELGİT
Varlıklar arasında boş yere kendine model ararsın: senden uzağa gidenlerin sadece lekeleyici ve zararlı veçhelerini edinmişsindir: bilgenin tembelliğini, azizin tutarsızlığını, estetin ekşiliğini, şairin edepsizliğini - ve hepsinde bulunan kendiyle geçimsizliği, gündelik şeylerdeki kaypaklığı, sadece yaşamak için yaşayandan nefret etmeyi. Safsan, çirkefin pişmanlığını çekersin, kirliysen edebin, hayalperestsen kabalığın. Olmadığın gibi hiç olmayacaksın; ya olduğun gibi olmanın hüznü… Cevherin hangi aykırılıklara batmış ve dünyaya sürülmende hangi karışık deha ağır basmış? Kendini ufaltmadaki ısrarın, ötekilerdeki düşüş iştahını benimsettirmiş sana: filan müzisyenin falan hastalığı; filan peygamberin falan kusuru; kadınların -şair, hovarda veya azize- melankolileri, bozulmuş usareleri, ten ve düş çürümeleri. Kararlılığının baş ilkesi, harekete geçiş ve anlayış biçimin olan burukluk, dünyadan tiksinmenle kendine acıman arasındaki gelgitin tek sabit noktasıdır.(s.142)
* Doğru diye adlandırılan şey, yetersiz bir şekilde yaşanmış, henüz içi boşaltılamamış, ama eskimesi kaçınılmaz olan ve yeniliğini tehlikeye sokmayı bekleyen bir yeni hatadır.(s.151)
* Hakikî bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir: Bizi hayvanlardan ve hemcinslerimizden ayırt eden sadece bu uykusuz gecelerimizin toplamıdır. Hangi zengin ya da tuhaf fikir, bir uykucunun ürünü olmuştur? Uykunuz iyi mi? Rüyalarınız külfetsiz mi? Anonim güruhu kalabalıklaştırırsınız. Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları(s.152)
* Kendi kendine, “bildiklerim hüzün verici,” diyebilen kişi ne mutludur(s.152)
* Evren her bireyle başlar ve biter (s.153)
* “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firarî bir cinnet - geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?”(s.161)
* vaiz olsam, duanın gülünçlüğünü açığa vururdum; kral olsam, başkaldırının amblemini dikerdim. İnsanlar gizliden gizliye birbirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre, her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim, masumiyeti hayrete düşürürdüm, kendine ihanet edenleri çoğaltırdım, kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum.”(s.161)
* Her tarafta isteyen insanlar…, çapsız ya da esrarengiz hedeflere doğru koşuşturan adımların maskaralığı, çakışan iradeler, herkes bir şey istiyor, kalabalık bir şey istiyor, bilmem neye doğru yönelmiş binlerce insan. Onları izleyemezdim, hele onlara hiç meydan okuyamazdım. Şaşırıp kalırım: Onlara bunca canlılığı hangi mucize vermiştir? Olağanüstü hareketlilik: Bu kadar az ette bunca hayatdoluluk ve histeri! Hiçbir kuruntunun teskin etmediği, hiçbir bilgeliğin yatıştırmadığı, hiçbir burukluğun keyfini bozmadığı o telaşe müdürleri… Tehlikelere kahramanlardan daha rahat bir biçimde meydan okurlar: iş yararlığın bilinçsiz havarileridir bunlar(s.163)
* Ümidin büyüsüne de artık ümit etmediğimiz zaman maruz kalırız: Hayat - kafayı ölüme takanlar tarafından canlılara sunulan hediye…(s.166)
* Seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez: İnsanoğlunu araştırıyor olmam, olmaktan çıktığı içindir; kendi kendimi incelemem de artık “ben” olmadığımdan(s.167)
* Büyük sözlere fazla içtenlik katmada bir edepsizlik vardır(s.171)
* Şu ki, uykusuz geceler bitebilir, ama sizde bıraktıkları ışık sönmez(s.174)
* Bir din, kendini dışlayan doğruları hoşgördüğü zaman tükenir; artık adına öldürülmeyen bir tanrı da gerçekten ölmüş demektir.(s.176)
* Topluluklar ancak tiranlıklar altında sağlamlaşır, yüce gönüllü bir rejimde de çözülüp dağılır - o zaman, bir enerji sıçramasıyla özgürlüklerini boğmaya ve kaba ya da taç giymiş gardiyanlarına tapmaya koyulurlar.
Ürküntü devirleri sükûnet devirlerini bastırır; insan, olay bolluğundan ziyade olay yokluğundan rahatsız olur; Tarih de onun can sıkıntısını reddetmesinin kanlı ürünüdür.(s.176)

Çürümenin Kitabı, Emil Michel CioranÇürümenin Kitabı, Emil Michel Cioran
Sihaya, bir alıntı ekledi.
 01 Mar 20:58 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Günümüzün Vahim Hastalığı
"Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez ve kurur gider. Üstelik bu isteksizlik geçici değildir, hatta giderek de artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. İnsan kendinden hoşlanmaz, sanki içi bomboştur ve dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz ve hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmış ve hiç kimse onu artık ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar ne de hayranlık. Ne sevinmesini bilir ne de üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilmiştir. Artık hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevemez. Bu durumda artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Geriye dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle ve nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna ölümcül can sıkıntısı denir."

Momo, Michael Ende (undefined)Momo, Michael Ende (undefined)

Günün Pasajı
Şu asırda neredeyse herkes eşyaya, delile, görünen gerçeğe adanmış. Öyle duygusuz, öyle hayalsiz bir yaşamak inşasıdır başlanmış. Ne tuhaf. Baudelaire, "Dışarıdan, açık bir pencereden içeriye bakan kişi, kapalı bir pencereye bakanın gördüğü kadarını göremez hiçbir zaman." der. İnsan, insana itimat etmeli sevgili okur. Görmeden de inanabilmeli birine, hayal kurmalı güneşin altında apaçık görünmeyenlerden öte, çıkar gözetmeden sevebilmeli hakikatle. Yok olup gideceğiz aksi hâlde. Var olun. 

Charles Baudelaire - Paris Sıkıntısı

Çeviren: Tahsin Yücel, Türkiye İş Bankası Yayınları, s.49-50 (6. Baskı)

 

Akşam oluyor. Günün çalışmalarıyla yorulmuş zavallı kafalarda büyük bir rahatlayış başlıyor; alacakaranlığın yumuşak ve bulanık renklerine bürünüyor şimdi düşünceleri.
Ama akşamın saydam bulutları arasından, dağın tepesinden balkonuna, bir sürü düzensiz çığlıktan oluşmuş bir uluma gelmekte, uzam hüzünlü bir uyuma dönüştürüyor bunu, yükselen bir gelgitin ya da uyanan bir fırtınanın uyumu sanki.
Akşam olunca da yatışamayan, tıpkı baykuşlar gibi, gecenin gelişini de bir gürültü patırtı belirtisi sayan talihsizler kimlerdir? Bu acı haykırış dağın tepesindeki kara düşkünlerevinden gelmekte bize; akşam, yukarıdan yel esti mi, sigaramı tüttürerek, her penceresi "Şimdi huzur var burada; aile sevinci var!" diyen evlerle dolu olan uçsuz bucaksız vadinin dinlenişini izlerken, şaşkın düşüncemi bu cehennem uyumları öykünüsüyle yatıştırabilirim.
Alaca karanlık delileri kışkırtır. Bir zamanlar iki dostum vardı, alaca karanlık iyice hasta ederdi onları. Biri o zaman tüm dostluk ve incelik bağlarını bilmezlikten gelir, ilk önüne çıkana yabanıllar gibi çok kötü davranırdı. Çok güzel bir pilici bir başgarsonun başına fırlattığını görmüştüm. İçinde kim bilir nasıl küçük düşürücü bir hiyeroglif gördüğünü sanıyordu. Akşam, o derin hazların öncüsü, onun için en lezzetli şeylerin bile tadını çıkarıyordu. 
Öteki, o kırgın hırslı, gün alçaldıkça daha hırçın daha somurtkan, daha alaycı olurdu. Gündüzleri hoşgörülü ve herkesle iyi geçinen bir insanken, akşam oldu mu insafsızlaşıverirdi; alaca karanlık hastalığı yalnız başkaları üzerinde değil, kendisi üzerinde de kudurganca gösterirdi etkisini.
Biri, karısını, çocuğunu tanıyamayan bir deli olarak öldü; ikincisine gelince, sürekli bir huzursuzluğun kaygısını taşıyor içinde, cumhuriyetlerin, prenslerin verebileceği en büyük onurlarla da taçlandırılsa, alaca karanlık onda gene düşsel seçkinliklerin yakıcı arzusunu uyandırır sanıyorum. Onların beynini karanlıklarla dolduran gece, benimkinde ışık yakar; aynı nedenin birbirine karşıt iki etki uyandırması ender bir şey değildir ya bu iş bende merak gibi, telaş gibi bir şey uyandırır hep.
Ey gece! Ey serinlik getiren karanlık! Benim için bir iç bayramın belirtisisin sen, sen bir bunaltıdan kurtuluşsun! Ovaların yalnızlığında, bir başkentin taşlık labirentlerinde, yıldızların ışıldayışı, fenerlerin parlayıverişi, sen tanrıça Özgürlük'ün şenlikfişeğisin!
Alaca karanlık ne kadar tatlı, ne kadar yumuşaksın! Gecenin yengin baskısı altında günün can çekişmesi gibi hâlâ ufukta sürüklenen pembe parıltılar, batının son parıltıları üzerinde kırmızı ve donuk lekeler bırakan şamdan ateşleri, görünmez bir elin Doğu'nun derinliklerinden çektiği örtüler, yaşamın en önemli saatlerinde insan yüreğinde çarpışan karışık duygulara öykünüyor.
Şu garip oyuncu giysilerinden biri sanki, koyu renkli, saydam tülü, kara bugün altında beliren tatlı geçmiş gibi, parıl parıl bir eteğin azalmış güzelliklerini sunmakta; üzerine serpilmiş, altın, gümüş titremeli yıldızlar da ancak Gece'nin derin yası altında güzel yanan düş ateşlerinin yerini tutmakta.

 

Ayşe Gül, Momo'yu inceledi.
12 Oca 17:55 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

"Zamanı verimli kullanmak mı yoksa mutlu olacağın şekilde mi kullanmak?" sorusuna cevap veriyor bu kitap. Hani denir ya, sürekli bir koşuşturmaca, nereye gidiyoruz diye. Evet, nereye gidiyoruz. Zamanımızı hep bir şeylere yetişmekle harcıyoruz. Tebessüm etmeye bile vakit bulamaz hale geliyoruz. Peki bunun sebebi ne? Duman adamlar :d Zamanımızı çalanlardır ve bunlarla Momo adlı küçük kızımız mücadele eder. Çocuk öyküsü gibi dursa da büyükler için yazılmış.

Bu kitabı okurken "Vanishing Time: A Boy Who Returned" filmini hatırladım sürekli. Gizemli bir su göletinden bir yumurta bulur üç arkadaş. Bu yumurta kırılınca içinde zamanı çalan bir yaratık çıkar. Üçü haricinde her şey donmuştur, zaman çalınmıştır çünkü. Başta eğlenceli gelir her şey bu üç arkadaşa. Gönüllerince gezerler, yerler içerler, giyerler ama bir süre sonra sıkılmaya başlarlar. Yaşadığın mutluluğu birileriyle paylaşmadıktan sonra o mutluluğun bir anlamı olmuyor, bunu farkediyorlar. Mutluluk denen bir şey olmuyor. Bu kitap ile bu filmin anlatmak istediği şey aslında bu. Çocuklarla zaman geçirmek, beraber oyun oynamak, kuşlara yem atmak, kitap okumak, müzik dinlemek, gezmek, sohbet etmek, akraba arkadaş ziyaretlerinde bulunmak... Eğer yapmaktan mutluluk duyuyorsanız bunları yapmaktan vazgeçmeyin. Vazgeçtiğiniz an, o zehirli hastalık size de bulaşır. Yani can sıkıntısı hastalığı^^

Şeyma Demirhan, bir alıntı ekledi.
31 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Can sıkıntı hastalığı
"Bu ne biçim bir hastalık?"
"Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez, kurur gider. Ve bu isteksizlik geçici değildir. Hatta giderek artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. Kendinden hoşlanmaz, içi bomboştur, dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz, hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmıştır, kimse onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar, ne hayranlık. Ne sevinmesini bilir, ne üzülmesini. Gülmeyi de, ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilir. Artık hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle, nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna öldüren can sıkıntısı denir."

Momo, Michael Ende (Kabalcı Yayınları)Momo, Michael Ende (Kabalcı Yayınları)
Gamtem, bir alıntı ekledi.
 23 Ara 2017

Çağın en büyük hastalığı - Ayhanores
Mutsuzluk için çok fazla bahane bulabildiğimizi farketmemiz.

"ülkenin hali çok kötü, o zaman hemen mutsuz olmalıyım"
2 ve 3 nesil gerisi savaşlar gördü ve çılgın gibi eğlenmeseler de sahip oldukları hayata müteşekkir olarak yaşamayı her zaman bildiler. sen ise çılgın gibi eğlenmek, eğlendiğini göstermek için götünü yırtsan da mutsuzsun. sen, yanındaki, arkandan bugün geçen 37. adam... hepiniz. hepimiz. ve mutsuz olarak kalmak için her zaman geçerli bir bahanen var.

"üzülüyorum, mutsuzum; o zaman hemen yeni arayışa gireyim"
ben de üzülüyorum. ben de yaptığım bazı şeylerde, yaşadığım bazı şeylerde inanılmaz zorlanıyorum ama bu o güne, geleceğe, uğraştığım şeye değer vermemekle aynı şey değil. ihtimalleri arttıkça insanın kafasının karışması belki doğal bir süreç ama bunu da son beş on yıldır baya hoyratça kullandık ve o ihtimallerin alayını tükettik. kahrından ölmüyorsan yaptığın şeye devam et. mesela iş... işini sevmiyor olabilirsin. çok havalı dediğin her mesleğin perde arkası dev sikiş dönen cadı kazanları. bal gibi biliyorsun. mesela insanlar... etrafındaki insanlardan haz etmiyor olabilirsin. sadece işe yarar ortak payda bulmaya çalış, hayatının tamamına alma çoğunu? mesela ilişkiler... ilişkilerde tartışmalar, görüş ayrılıkları çıkar... her kafan estiğinde kral tv klibi resti çekip ayrılmak mı istiyorsun, mevzu bahis insan dümdüz hümın zaralısı değilse elinde olanı yapılandırmaya çalışmak mı? mutlu olmak mı istiyorsun, can sıkıntını sürekli haklı çıkarmak mı? asıl sorunumuz hayatı çok tatlı bir yer falan zannetmemiz. tamam; sorsan kimse şuursuz değil, kimse pamuklara sarılarak yaşanmadığını biliyor. ama sadece biliyorlar, rüzgarlar ters döndüğünde kimsede en ufak bi metanet, en basit bi dayanma çabası kalmıyor. teoride bilinen şey göt sıkışınca pratiğe dökülemiyor. çünkü bilinçler "sen benzersizsin ve teksin" diye işlenmeye başladı küçüklükte... ne bekliyorsun?

"sen benim ne yaşadığımı biliyor musun?"
sen benim ne yaşadığımı biliyor musun? ben ağzımı açıyor muyum?
kimsenin sıkıntısı hafife alınmaz ama herkesin cehennemi kendine. ve bırak öyle kalsın. bırak senin sıkıntın sende kalsın. bu paylaşma demek değil ama silah olarak kullanma... çünkü bunun sonu yok ve devam etmek hayatın senden rica ettiği bir şey değil, senin hayattan uğraşarak alabileceğin bir şey.

devam etmemek, pes etmek, bir şeyi veya birilerini yarı yolda bırakmak çok epik, çok haklı hatta çok sanatsal hale getirildi.

genel olarak teşhir en bela hastalık gibi gözüküyor ve bu teşhirin getirdiği "her şey-herkes-her yer" hali de "skip, next" sendromu sayesinde huzursuz ve tatminsiz insanlar yaratıyor.

Ekşi Sözlük Kutsal Bilgi Kaynağı, Sedat KapanoğluEkşi Sözlük Kutsal Bilgi Kaynağı, Sedat Kapanoğlu