• "Musa Anter mirovekî mezin bû, ew ji bo biratiya kurd û tirkan qenc bû; ji kuştin û pasîfkrina mirovên qenc re kes di ser tirkan re tuneye."

    "Musa Anter büyük bir insandı. Kürtlerin ve Türklerin kardeşliği için iyiydi; iyi insanları pasifleştirmek ve onları öldürmekte Türklerin üstüne kimse yoktur."
  • Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir

    Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,
    Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i
    Bir de fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i
    Ankara Ankara
    Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
    Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
    Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
    Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
    Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?
    Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
    Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir
    keman kutusu,
    Osmanlı Bankası davul;
    Ve Emlak Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika
    ordusu:
    Dol (An) kara bakır dol!

    Biletim öldü;
    Gömleğim kirli.

    Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde
    Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?
    Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
    Tiren kuşları daha Eskişehir'den başlayarak
    Çarpa çarpa bedenlerini kara vgonlara
    Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.
    Evliya Çelebi'ye kenti gezdiren rehberin de
    Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

    Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor
    Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

    Büyük Millet Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta
    O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

    İş Bankası da kendine özgü bir humour'la süzüyor
    Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.

    İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi'yi açtıydım,
    "Şetaret" diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
    Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!

    Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,
    Ama biliyorum DÇM için Marmara Oteli'ne gideceğim
    Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;
    Vergi iadesi için de Stad Otel var,
    Paraşüt kulesini yukardan görmüş olursun ayrıca.

    Adını titizce saklayan bir sokak buldum
    Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
    Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
    Belki de oralarda bir yerdesin,
    Sen tavşan aralığı,
    Sen ağzımın tadı,

    Bir buluş gibisin!

    - Ağır ol Bay Düzyazı,
    Sen ancak uçağa binebilirsin!

    II.
    Ankara Ankara.
    Ey iyi kalpli üvey ana!

    III.
    Biliyor musun başkentim nedense
    Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
    Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
    Ben acılarıma yeterince.

    Tek boynuzlu yapılar arasında
    İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi
    Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
    Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

    Her şey öyle yeni ki burda
    Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı
    Ama ben budalalıklarla doldurdum
    Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

    Şurda işte tam şu noktada Dede'nin
    İç çekişi Bach'ın soluk alışına karışıyordu,
    Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım
    Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

    Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,
    Yalnız buz gibi bir odada oturduğumuz aklımda,
    Hani o arsız sonbahar küçücüğü
    Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

    Sen temiz hava saklı su

    Sen bayan Nihayet

    Sen bir mevsimin sanat eki

    Çeşmeler adın kokulu!

    IV.
    Hoparlörlerinde halı ve mevlithan
    Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,
    Alnaçlarının ardında kirli kan,
    Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

    Bugünün şarkısıdır ama yarın için
    Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,
    Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar
    Artık bir özel ad oldun ey Duman!

    Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
    Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
    Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum
    Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri

    Şöyle mi derdi İlhan Berk:
    "Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz
    Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz."

    Salah Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

    "İsterseniz İlkyazın gazinosuna
    Hep birlikte garson girebiliriz."

    Aldı Cahit Sıtkı:

    "Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
    Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda."

    Cahit Külebi:

    "O ozanlar var ya büyük ozanlar
    Biz yanarken çıkardığımız dumanlar."

    Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
    Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
    Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
    Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

    Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,
    Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
    Metin Altıok'a devredip masadaki yerini
    İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

    Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
    Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
    Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
    Rengârenk kır çiçekleri gibi.

    - Şair arkadaş,
    Bir derdin mi var
    Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
    Ankara'ya gelmelisin.

    V.
    Yakındoğu'nun düpedüz İtalyancası: Farsça
    Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

    Yakındoğu'nun duru İngilizcesi: Türkçe
    Yakındoğu'nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

    Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca
    Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

    Yakındoğu'nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
    Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

    VI.
    Ankara Ankara
    Müfettişler arasından geçiyor tiren
  • Bizler artık içi koflaşmış, çürümeye yüz tutmuş, dokunsalar yıkılacak ağaçlar gibi olduk. Bu bir uyarıdır. Sakın ha sağlamdır dev gibidir beni korur kollar deyip de yaslanmayın. O zaman birlikte yıkılırız. İşte bu yüzden kulağınıza küpe olsun Can Yücel'in şu sözleri :

    " Hayattan aldığım en büyük ders: sevgisiyle karşında sapasağlam duramayan birine, asla yaslanmayacaksın! "
  • HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1864-1944) Kuyruklu yıldız.., Gulyabani
    HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866-1945) Aşk-Memnu, Mai ve Siyah
    MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944) mİLLİ şair
    MEMDUH ŞEVKET ESENDAL (1883-1952) Ayaşlı ve Kiracılar, Miras.
    Yahya Kemal BEYATLI (1884-!938) Kendi gök Kubbemiz,
    AHMET HAŞİM (1884-1935) Göl saatleri
    Ömer SEYFETTİN(1884-1920) Kaşağı
    Reşat Nuri GÜNTEKİN (1889-1952) Yaprak dökümü, Çalıkuşu..
    Peyami SAFA (1889-1961) 9.Hariciye Koğuşu..,Yalnızız
    ORHAN SEYFİ ORHON (1890-1972) şair ,gazeteci, siyasetçi
    ENİS BEHİÇ KORYÜREK (1891-1949) şair.
    HALİT FAHRİ OZANSOY (1891-1971) Şair ve oyun yazarı
    YUSUF ZİYA ORTAÇ (1896-1967) Şair

    FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973)Han Duvarları
    FALİH RIFKI ATAY (1894-1971) Siyasetçi
    ÂŞIK VEYSEL (1894 –1973)Dostlar Beni Hatırlasın, Sazımdan Sesler, Deyişler


    NAHİD SIRRİ ÖRİK (1895-1960) Kıskanmak
    HALİKARNAS BALIKÇISI (CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI) (1890-1973)
    KEMALETTİN KAMU (1901-1948)) memleket şairi, vatan sevgisi ve gurbet teması

    AHMET HAMDİ TANPINAR (1901-1962) Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Abdullah Efendi'nin Rüyası, Beş Şehir, Mahur Beste, 19.Asır Türk Edebiyatı, Yaşadığım Gibi.
    SAİT FAİK ABASIYANIK (1906-1954)Sarnıç, Semaver, Şahmerdan, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Kayıp Aranıyor, Âlem Dağında Var Bir Yılan, Havada Bulut, yaşamak Hırsı, Şimdi Sevişme Vakti.
    Nazım Hikmet RAN (1902-1963) Memleketimden insan manzaraları

    KEMALETTİN TUĞCU (1902-1996) 80 adet çocuk romanı yazdı

    ARİF NİHAT ASYA (1904-1975) Bayrak şairi olarak anılır.
    NECİP FAZIL KISAKÜREK (1905-1983) Çile
    Sabahattin ALİ (1907-1948) Kürk Mantolu Madonna, içimizdeki şeytan...

    AHMET KUTSİ TECER (1907-1967)
    NURULLAH ATAÇ (1898-1957) Karalama Defteri, Sözden Söze, Diyelim
    Halide Edip ADIVAR (1908-1964) Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek
    AHMET MUHİP DIRANAS (1909-1982) Fahriye Abla
    CAHİT SITKI TARANCI (1910-1956) Otuz Beş Yaş, Ömrümde Sükût, Ziya'ya Mektup.
    KEMAL TAHİR (1910-1973 Esir Şehrin İnsanları, Yorgun Savaşçı, Devlet Ana,
    ORHAN KEMAL (1914-1970) Ekmek Kavgası,Üç Kağıtçı, Hanımın Çiftiği...
    ORHAN VELİ KANIK (1914-1950) Garip, Vazgeçemediğim,
    OKTAY RIFAT HOROZCU (1914-1988)
    BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU (1911-1975) Ressam
    MELİH CEVDET ANDAY (1915-2002)
    BEHÇET NECATİGİL (1916-1979) Kapalıçarşı, Evler, Divançe, Arada, Çevre, Eski Toprak

    HALDUN TANER (1916-1986)Öykü ve oyun yazarıdır.
    Tiyatro: Günün Adamı, Dışarıdakiler, Huzur Çıkmazı, Keşanlı Ali Destanı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım,

    AZİZ NESİN (1915- 1995) Şimdiki çocuklar harika, o kadar çok ki ,onlarca öykü, oyun

    Kerime NADİR(1917-1984) Türk filmlerine de konu olan sayısız aşk romanı yazmıştır.

    Cahit KÜLEBİ (1917-1997) şair

    NECATİ CUMALI (1921-2001) Tiyatro oyunları ,Tütün Zamanı, Acı Tütün, Aşk da Gezer romanlarıdır.

    EDİP CANSEVER (1928 -1986) İkindi Üstü, Dirlik Düzenlik, Yerçekimli Karanfil, Kirli Ağustos,

    İLHAN BERK (1916 -….) şair

    CAN YÜCEL (1926-1999) Sayısız şiir.

    Hasan Hüseyin Korkmazgil 27-84 Acılara Tutunmak
    CEMAL SÜREYA (1931 -1990) Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Güz Bitiği, Sıcak Nal, Sevda Sözleri... Denemeleri Şapkam Dolu Çiçekle, 99 Yüz,

    CEYHUN ATUF KANSU (1919 - 1978)Şair

    TURGUT ÖZAKMAN (1930 - ) Romanları Korkma insancık Korkma, 19 Mayıs 1999-Atatürk Yeniden Samsun'da, Şu Çılgın Türkler.

    Fakir BAYKURT (1929-1969) Yılanların öcü...

    ATİLLA İLHAN (1925-2006) Duvar, Ben Sana Mecburum, Elde Var Hüzün ,Korkunun Krallığı Yasak Sevişmek Tutuklunun Günlüğü...
    ABBAS SAYAR (1923-1999) Yılkı Atı
    ÖZDEMİR ASAF (1923-1981) Dünya gözüme Kaçtı, Sen Sen Sen, Yalnızlık Paylaşılmaz,
    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA (1914-2008) Destanlar şairi
    YAŞAR KEMAL (1923- 2015 İnce Memed, Karıncanın su içtiği, ....
    TARIK BUĞRA (1918-1994) Küçük Ağa, Osmancık, İbiş'in Rüyası, Firavun İmamı, Küçük Ağa
    Vedat Türkali (1919-2016 Bir Gün tek başına, Mavi Karanlık,....
    Yusuf Atılgan (1921- 1989 Anayurt oteli, Aylak adam
    Ahmet ARİF (1927-1991) HaSRETinden prangalar eskittim
    Adalet AĞAOĞLU (1929- Ölmeye Yatmak, Bir düğün Gecesi......
    Oktay AKBAL (1923-2015)
    MUZAFFER İZGÜ (1933-1917) Çocuk kitapları yazarı
    Tahsin Yücel (1933, Elbistan-2016) .çevirmen, yazar
    Ümit Yaşar Oğuzcan, ( 1926, 1984) - Şair.
    OĞUZ ATAY (1934-1977) Tutunamayanlar, Bir bilim adamının romanı,...
    ERDAL ÖZ(1935-2006) YARALISIN, Cam kırıkları, Gülünün solduğu akşam
    SEVGİ SOYSAL (1936-1976) Yenişehirde bir öğle vakti
    ÇETİN ALTAN (1927-2015) Viski
    Tarık Dursun KAKINÇ (1931-2015)
    AYŞE KULİN (1941- ) Adı aylin, Füreyya.....
    METİN ALTIOK (1940-1993 Sarıl bana
    ATAOL BEHRAMOĞLU( 1943- On ayrılık şiii
    PINAR KÜR (1943- Bir Deli Ağaç
    İNCİ ARAL(1944- ) Mor
    Nazlı ERAY (1945- ) Aşkı giyinen adam
    ZÜLFÜ LİVANELİ (1946-) Serenad, Kardeşimin Hikayesi,,,,
    AHMET TELLİ (1946-..)
    NEDİM GÜRSEL(1951)
    SELİM İLERİ (1949- ) Yaşarken ve Ölürken, ....
    AHMET ALTAN (1950- ) Kılıç yarası gibi, İsyan günlerinde aşk....
    0RHAN PAMUK ( 1952- )Benim Adım Kırmızı, Cevdet Bey Ve oğulları, Kar, Beyaz Kale, Kara Kitap, Sessiz Ev.

    MURATHAN MUNGAN (1955-...) Üç aynalı kırk oda, Yüksek topuklar,....

    ŞÜKRÜ ERBAŞ( 1953- ) şair

    BUKET UZUNER :(1955-)

    LATİFE TEKİN (1957- )Sevgili arsız ölüm

    İSKENDER PALA (1958- ) Od...

    İhsan Oktay ANAR (1960- Puslu kıtalar atlası

    SUNAY AKIN (1962- )

    PERİHAN MAĞDEN (1960- )

    AHMET ÜMİT (1960-

    ELİF ŞAFAK (1971-

    ECE TEMELKURAN (1972-
  • Bu iletimi, çeviri çeviri diye, haklı olarak kendini yerlere atan https://1000kitap.com/Zerdali 'ya ithaf ediyorum.

    1 Haziran 2015 yılında bir sitede yayınlanmış bir öyküm vardı. Bir üç ay olmuştur tekrar ele almamın üstünden. Amaç yeniden şekillendirmek. Nihayet bitirdim. Şekillendirme dediğim de, 600 kelimeydi, 3100 kelime oldu. Öykülerde pek kullanmam ama, neredeyse 13 sayfaya çıktı ya, hadi dedim girişine bir epigraf koyayım. Kahraman bir kadın, mesela bir kadın şairden bir şiir olsun.

    Kim olsun? Bir yandan aklımdan kadın şairler geçti, bir yandan izlek (tema). Nilgün Marmara’yı düşündüm ilk elden. Uymadı. Anna Ahmatova geldi aklıma, Galina’ya danıştım. İzleğini öykünün sordu. Anlattım, uymaz dedi. Ve, Emily Dickinson’u önerdi.

    Bingo. Tabii ya, nasıl da aklıma gelmedi. Yokluyorum kendimi şöyle bir ve buluyorum. Buluyorum dediğim, ucundan sonundan birkaç parça bulduğum hepi topu. Ama uyacağını hissediyorum. Bir de dile getiremediğim bir melodisi şiirin. Dile gelen kısmını söylüyorum. Hani, diyorum, baharda gelsen yazı harcardım diye bir şey vardı. İşe yarıyor. Galina okuyor şiiri ezberden. Rusça. E, bu Rusça ya, diyorum. Beklersen, bir 10 sene sonra Türkçe'sini okurum diyor.

    İlla joker açtıracaksınız diyor, büyük kızım Zeliha’ya yazıyorum. Aynı ipuçlarını ona veriyorum. Ezberimde babacık diyor ve yazıyor.

    “If you were coming in the fall,
    I ’d brush the summer by
    With half a smile and half a spurn,
    As housewives do a fly.”

    Kızım bu İngilizce ya? Affedersin ama kocaman adamsın, çeviriver babacık, diyor. Çeviriyorum.

    Eğer hazanda gelmiş olsaydın
    Yazı biraz gülümseyip
    Biraz da hakir savuştururdum
    Ev hanımlarının sineklere yaptığı gibi...

    Bir on dakika geçmiyor, kızım kendi çevirisini atıyor.

    Eğer sonbaharda gelecek olsaydın
    Yazı biraz gülümsemeyle
    Ve biraz da burun kıvırarak savuştururdum
    Ev hanımlarının sineklere yaptığı gibi...

    Ana, iki çeviri birbiriyle amma alakasız, diye düşünüyorum.
    Bunun illaki bir çevirmen versiyonu vardır. Siteye girip yokluyorum biraz. Yok. Sonra nette buluyorum.

    Bilseydim sonbaharda geleceğini
    Yazı bir yana iterdim
    Yarı kızgın, yarı gülüşle
    Ev kadınlarının sinekleri kovduğu gibi…

    Gel burdan yak!

    1) Siz olsaydınız nasıl çevirirdiniz.
    2) Şiir çevirmeleri neye delalettir?

    Ben, Can Yücel bu işi iyi biliyor, diyorum.

    Merhum Ahmet Kaya'nın parçayı İbranice okumuşlar. Sözleri hangi kaygılarla çevrilmiştir kim bilir?

    https://www.youtube.com/...list=RDMMQDnXEllpelQ

    Kübracık, Zerdali aklımda kalmasa hayatta bulamazdım seni. İhtiyarların da bir canı var ama ayol! :)))

    Bu arada KARGO BEDAVA :)))
  • 176 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Uzun süredir okumak istediğim ve hep ertelediğim bir biyografiydi,
    Can Yücel Yirminci Yüzyılın Bohem sanatçılarından biriydi.. Şiirleri sözleriyle ikiyüzlülüğe ,nankörlüğe ve hoyratlığa dokunuşlar yapmıştır.. Sözünü kimseden esirgemez , vekil cocugudur ama bunu bir amaç için kullanmamıstır....O hep farklı aykırı olmak kendi olmak istemiştir...
    İbrahim Kaypakkaya'nın sözleri aklıma geldi Bu kitabı okurken, şöyle demişti Can Yücel için ;
    "-Can yücel Aydındır, kafasına o an esti, onu söyledi. Babası bakan, kendisi de Cumhuriyete bağlı ama orada vicdanının sesini ortaya koydu. " demiştir... Evet gercekten öyle o gerçekleri sözünü esirgemeden vicdanıyla vurur insanların yüzüne ...

    "Şaraptan şiir" yapmıştır, hoş Adana mahpusun da Görüs günü getirilen üzümlerden kurutup " Üzümden şarap" yaptığıda bilinir..
    Söylenecek yazılacak oladar çok sey var ki onun hakkında...
    Kitabı okurken yeri geldi kahkaha attım yeri geldi ağladım , Onun müthiş alaycılılığı, şiilerinin vazgeçilmez öğesi argosuyla dengelediği Yazarın da dediği gibi "Devrimci Romantik." .
    CAn Yücel'in gidişi sevenlerine cok ağır olmuştur, onlar da Tıpkı Dostlarını yitirdiği an Kendini Şaraba veren Can Yücel gibi her andıklarında Kadeh tokuşturmuşlardır... Cenazesi vasiyetiyle bile aykırı yanını ortaya koymus,
    Öldüğü günü hatırlıyorum kuzenim aramıştı ağlamaktan konusamıyordu ne oldu dedikçe sesi daha da içine kaçıyordu "Can Yücel" öldü İnanabiliyor musun dedi, ne diyeblirdim ki Sonra hıçkırıklarımız birbirne karışmıstı , Onun şarabi şiirleriyle büyüyen nesiller Olacagız en güzeli de bu...
    Biyografinin içinde O dönem şair yazar politikacı işçi mahalle esnfından tut gittigi meyhanin calısanarına kadar bir sürü insanla yaşadığı diyaloglar ve anılar mevcut bu kitabı okumasaymışım eksik kalırmışım...
    İyi ki Can Yücel Gibi güzel insanlar bu dünyadan geçti ..
    Saygı ve minnetle...
  • «Hasan Âli Yücel, bu hikâyeyi oyun olarak yazmamı önermişti. Hikâyemi Yücel'in anısına adıyorum.»

    Uvertür

    Dünyanın tarihi iki milyar dörtyüz milyon yıllık deniliyor. Benim bitmemiş tarihim, şimdilik elli yıllık. Kelebeğin tarihi bir günlük.

    *

    Arkeologlar yeraltında yeni bir kent buldular. Bu kentte biçok ileri ulusların arkeologlarından, tarihçilerinden, bilginlerinden ve bilimcilerinden bir bilimsel kurul yıllarca inceleme ve araştırmalarda bulundu. Sonuç, çok şaşırtıcıydı. Çünkü Roma, Yunan, Mısır, Sümer, Eti, Çin uygarlıklarından çok daha eski dönemlerin izlerini taşıyan bu yeraltı kentinde, aynı zamanda günümüz uygarlığının, tekniğinin ve yaşayışının da belirtileri görülüyordu. Bu açıklanabilir bir durum değildi. Sanki yirmibin yıllık tarihsel gelişimi kendisinde barındıran bir kent, bir depremle yıkılmış, böylece değişik çağların uygarlıkları birbiri içine karışıp allak bullak olmuştu. Bir ses alma makinesinin yanında cilalıtaş çağının bir baltası bulunuyor, bir sutyenin yanında bir ilkçağ oku, televizyonun yanında ilk insanın iskeletinden bir
    kafatası duruyordu.
    O kentte buldukları paraları, anıtları, yazıtları, kalıtları ve hayvan derilerine, papirüslere yazılı ve taşlara kazılı yazıları, en modern ofset ve tifdruk makinelerinde basılmış kitapları okuyarak, bilginler bu yitik uygarlığı ortaya çıkardılar. Bu derin araştırmalar ve incelemeler sonunda, belgelerin ışığında o kentte çok önemli bir olayın geçmiş olduğu anlaşıldı. Tabalahura adında bir kişinin başından geçmiş olan bu olay şudur.

    Entrodüksiyon:

    Yitik uygarlığı bağrında saklayan yeraltında gömülü kentte, adına «Namus» denilen yeşil renkli bir gaz vardı. Çok tatlı yeşil renkte olan bu gaz, bütün öteki gazlardan çok daha uçucuydu. Şişeler içinde saklanır, ışıksız yerlerde korunur ve ancak artı yirmibir derece ısıda tutulurdu. Yirmibir dereceden aşağı ısıda Namus gazının rengi açılır ve parlak güneş aydınlığında da bozulurdu. Şişenin tıpası bir saniye açık kalsa Namus gazı hemen uçar, bundan başka da havayla değinir değinmez alev alev parlayarak yanardı. Çok duyarlı bir madde olan Namus'u korumak, anlattığımız bu nedenlerden ötürü çok güçtü.
    En değerli madde Namus'tu. Yeryüzünde Namus'tan daha değerli hiç, ama hiçbişey yoktu. Onun için bütün insanlar Namus'a sahip olmak için çalışır, çabalar, didinirlerdi. Örneğin Namus'un yanında altın, platin, elmas, pırlanta gibi şeyler fışkı ve dışkı kadar değersiz kalırdı.
    O çağda insanlar doğdukları zaman, anababalarından kendilerine miras olarak Namus kalmamışsa, Namus'suz olarak doğmuş olurlardı. Ama çalışıp çabalayarak Namus sahibi olurlardı. Yani insanlar ne denli çalışır kazanırlarsa o denli çok Namus'a sahip olurlardı. Bütün insanların amacı, ellerinden geldiğince çok Namus'a sahip olmak ve Namus'larını gittikçe arttırmaktı.
    Ne var ki yeryüzündeki Namus ancak belli bir miktardaydı; onun değeri de bundan ileri geliyordu. Yoksa durmadan üretilen bir madde olsa, bu denli değeri de kalmazdı. Yeryüzünde belli bir miktarda olan Namus'tan bir parçasına sahip olabilmek için insanlar çok didinip didişiyor, gerekince de birbirleriyle çatışıp savaşıyorlardı. Bu yüzden Namus şişeleri elden ele geçiyor, sürekli sahip değiştiriyordu. Ve bir insanın ne denli çok Namus şişesi olursa, toplumda değeri o denli artıyordu.
    Namus gazı, yarım litrelik, bir litrelik, iki litrelik şişelerde, beş litrelik binliklerde ve onbeş litrelik damacanalarda, yani norm üzerine beş boy kap içinde standardize edilmişti.
    Dediğimiz gibi, çok duyarlı ve korunması pek zor olduğundan, birazcık ışık alıp NamusIarının rengi attığı için üzüntülerinden intihar edenler çok oluyordu. Gazetelerde sık sık «Sahip olduğu iki damacana Namus'unun ışık alarak rengi attığı için bir tüccar intihar etti» gibi haberler çıkmaktaydı. Namus yüzünden cinayetler de oluyordu:
    «Şişenin tıpasını açık bırakarak Namus'unu uçurduğu için bir adam karısını öldürdü.»
    «Tıpasındaki aralıktan şişede sızma sonucu havaya değinerek Namus'u yanan bir genç kız, babasından korkarak, on gün önce ayrıldığı evine bir daha dönmemiştir.»
    Gazetelerde şu türlü ilanlar da sık sık görülüyordu:
    «Sevgili eşim, yirmibir dereceden yüksek ısıya bıraktığı ikibinlik Namus'umuzu bozmuş olduğu için kendisine darılacağım korkusuyla mutlu yuvamızı ve iki yavrumuzu bırakarak gitmiştir. Sevgili eşim! Yavrularım, «Anne, anne!» diye ağlıyorlar. Seni, ben affettim, Tanrı da affetsin! Dön gel
    mutlu yuvamıza. Elbirliğiyle çalışarak, bozulan Namus'u-muzdan daha
    çoğunu kazanırız.»
    Köylerden birinde Tabalahura adında çok yaşlı çok yoksul, çok yoksul olduğu için de hiç Namus'u olmayan bir adam yaşıyordu. Tabalahura bir zorlu kış, tek başına yaşadığı kulübesinde hastalandı. Bakımsızlık yüzünden hastalığı arttı ve bir gece yarısı ateşi kırkbirbuçuk dereceye
    yükseldi. Artık Tabalahura ölüm döşeğine serilmişti. Saatleri sayılıydı.

    Recitante:

    Ateşler içinde cayır cayır yanan Tabalahura'nın yüreğine ölüm pençesini atmıştı. Bir bunalım düşü içinde Tabalahura durmadan sayıklamaktaydı.

    Tirad:

    Tabalahura şöyle sayıklıyordu:
    — Namus!... Namus!... Ah Namus!... Yeşil renkli Namus!... işte ölüyorum artık, elveda ey güzel dünya... Bütün ömrümce bir katır gibi, bir öküz gibi çalıştım durdum, ah ne yazık ki, bir küçücük şişe namus sahibi olamadım. Namus'suz doğdum, Namus'suz ölüyorum, ulan kahpe felek, kıçına kına yak!... O kadar çalıştım, ne olurdu benim de bir şişecik Namus'um olsaydı!... Namus!... Yeşil rengine kurban olduğum Namus!...

    Koro:

    Bay Tabalahura, Bay Tabalahura!...
    Boşuna taban teptin,
    Boşuna gölgeni sürüdün!
    Eşek gibi çalışılmaz,
    Sen eşek misin?
    Eşekler çalışır eşek gibi...
    Katır gibi de çalışılmaz!
    Seri katır mısın?
    Katırlar çalışır, katır gibi!...
    Öküz gibi de çalışılmaz!
    Sen öküz müsün?
    Öküzler çalışır öküz gibi...
    Sen insansın ulan!...
    İnsan gibi...
    Değil.
    Gibi değil...
    İnsanca çalışacaksın,
    İnsan olarak...
    Boşuna boy gösterdin,
    Boşuna gölge gezdirdin.
    Avanak!...
    Eşşek... eşşek, eşş... eş... şek!...
    (Eşşek dansı, çifte balesi ve anırma müziği, anırma sesleri.)

    Düo:

    Tabalahura'nın sönmek üzere olan gözlerinden ak sakalına yaşlar süzülüyordu. Ateşin verdiği bunalım içinde kıvranıyor, sayıklıyor, düşler görüyordu Tabalahura.

    Çene solosu:

    Ölüm döşeğinde can çekişmekte olan Tabalahura, çene atmaya başladı. Çeneleri takır takır birbirine vuruyordu. Canı çekilmekte ve ayakları soğumakta olan Tabalahura'nın çenesi düşmüştü. Çenesi düşen bütün yaşlılar gibi, canı çıkarken bile kakafonik çene solosuna devam ediyordu:
    — Son dakikamda ağzıma bir kaşık su verecek kimsem yok... Oysa beş-on şişe Namus'um olsaydı, miras olarak Namus'umu paylaşacak olanlar şimdi dört bir yanımda pervaneler gibi koşuşurlardı. Ah!.. Bunca yıl boşuna çalıştım. Bir küçücük şişe Namus'um bile olmadı, öbür dünyaya gözlerim açık gidiyorum. Namus istifçileri kına yaksınlar...
    Gittikçe daha sık çene atan Tabalahura'nın sözleri artık anlaşılmaz, anlamsız heceler olmuştu:
    —... di, dıdı di... Dıdıdı di? Dun!... Dıdıd di... Dun!...

    Ölüm Dansı:

    Tabalahura'nın sönmekte olan gözleri önünde renkli, ışıklar pırpır uçuşmaya başladı. Sonra bu pırpırlar büyüye büyüye kocaman birer iskelet oldular. Bu iskeletlerin, sırıtan dişleri arasından buz parçaları gibi soğuk, sivri kahkaha kikirdemeleri dökülüyordu:
    — Kin... Kih... kih... Kikih... Kih!...
    Sırıtkan iskeletler, kemik parmaklarını birbirine vurarak kastanyet sesine benzer sesler çıkarıyor. Tabalahura'nın ölüm döşeği çevresinde zıplayarak oynuyorlardı. Bu ölüm dansı sürerken Tabalahura da titremeye başladı. Her titreyişinde ağzından ve burnundan yaşlı ruhunun bir parçası çıkıyordu. Ruhunu çıkarmak için Tabalahura'nın titreyişleri, biraz göbek atışa benziyordu. Tabalahura'nın sıcak bedeni içinde ancak bir-iki göbek atışlık daha ruhu kalmıştı ki, cılız ten kafesindeki bu bir-iki atımlık ruhunun gücüyle son aryasını söylemeye başladı.

    Kuyruğu titreme aryası:

    — Bir şişecik Namus'um olmadan ölmek istemiyoruuum... Namuuuus! muuuus!... MusssL. muuuusss... Naaa! Naaaa!... Naaaaaa!... Muus!...

    Tabalahura'nın zaten yarım aryalık ruhu kalmıştı. Arya için zorlayıp da geri kalan ruhunu da bedeninden çıkarırken, ancak operalarda görülebilecek bir mucize oldu. (Operada hayalet) dedikleri işte bu mucizedir. Tabalahura'nın eski karyolasının altından bir adam çıktı,
    — Ne bağırıp duruyorsun? Neden inek gibi boğuluyorsun? dedi.
    Tabalahura,
    — Boğdurmuyorum... dedi.
    — Ya ne yapıyorsun?
    — Arya söylüyorum.
    — Ulan bu ne biçim arya?
    — Ben ne yapayım, operanın bestecisi böyle bestelemiş. Bu benim son aryam. Artık ölüyorum...
    Tabalahura büyük şaşkınlık içindeydi. Çünkü karyolasının altından çıkıp da karşısında duran adam kendisiydi. Kendisi kendisinin karşısına geçmişti. Tabalahura iki tane olmuştu. Biri, ölüm döşeğinde can çekişirken ruhunun son soluklarıyla konuşmaya çalışıyor; öbürü de ayakta dikilmiş ölmekte olan kendisini seyrediyordu. Evet, ikisi de aynı Tabalahura'ydı. Yüzleri tıpatıp birdi. Ama giyinişleri ve davranışları hiç de birbirine benzemiyordu. Yataktaki Tabalahura bitkindi, solgundu, çullar çaputlar
    içindeydi. Ayaktaki Tabalahura ise çok dinç bir yaşlıydı. Çok iyi ve güzel giyimliydi. Alımlı çalımlı bir adamdı. Kolalı gömleği, papyonu, temiz ceketi, ütülü pantalonu, rugan iskarpini, elinde bastonu, parmaklarında yüzükleri...

    Düo:

    Yataktaki Birinci Tabalahura,
    — Sen kimsin? diye sordu. Ayaktaki,
    — Tabalahura'yım... dedi.
    — Nasıl olur... Tabalahura benim... Üstelik bu köyde benden başka da Tabalahura yok...
    — Sen de Tabalahura'sın, ben de... Sen enayi Tabalahura'sın, ben açıkgöz Tabalahura... O kadar bağırdın, böğürdün ki, kulaklarım tırmalandı, bet sesinden rahatsız oldum, bu herifin derdi nedir diye kalkıp geldim. Nedir istediğin de öyle yırtınıyorsun?
    — Aaah!... Benim derdim çok büyük... Bütün hayatımda istediğim tek şey, çok değil, bir şişecik Namus sahibi olmaktı. Namus'lu bir adam olarak ölmek istiyordum. O mübarek Namus gazının kutsal yeşil rengiyle gözlerimin ışıklanmasını istiyordum. O kutsal Namus şişesini avcumun içine alıp pörsük derimin ısınmasını istiyordum. Bütün hayatımda bunun için çalıştım. Her sabah gün doğarken işe koyulur, gün batana kadar çalışırdım.
    Geceleri de evimde çıra aydınlığında, geceyarılarına kadar çalışmamı sürdürürdüm. Bütün bunları benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım. Hiç kimseye kötülük etmedim. Herkese elimden geldiğince iyilik etmeye çalıştım. Kimsenin malında gözüm olmadı. Kimsenin karısına, kızına kötü gözle bakmadım. Bütün hayatımda harama uçkur çözmedim. Kimseyi kıskanmadım.
    «Başkalarında çok, bende yok!» demedim. Kimsenin bişeyini çalmadım. Çok zaman aç kaldım, ama bir kez bile hırsızlık etmedim. Hiç kimseye haksızlık etmedim. Bütün hayatımda ağzımdan yalan bir tek söz bile çıkmadı. Doğruluktan ayrılmadım. Herkesin yardımına koştum. Çok çalıştım. Emanete hıyanet etmedim. Üstelik ibadetlerimi hiç aksatmadım, imanım bütündü. Duadan eksik kalmadım. Topal karıncayı bile incitmedim, kimsenin gönlünü kırmadım. Bütün bunları Namus'lu bir adam olayım, benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım.
    Aaaah! Vaaah! Oooof!... Amaaaan!... Aaaay!... Vaaayyy!... işte ölüyorum. Yazık! Artık herşey bitti. İki solukluk ruhum kaldı içimde, o da çıkmak üzere...
    ikinci Tabalahura,
    — Beni tanımadın mı? dedi.
    — Gözlerim artık hiçbir şeyi seçmiyor. İkinci Tabalahura yatağa eğilip yüzünü ona iyice yaklaştırarak,
    — İyice bak! dedi.
    — Evet... evet... Tanır gibi oluyorum seni. Ama nerden, ne zaman? Hatırlayamadım.
    İkinci Tabalahura,
    — Ben senin yanına çok geldim... dedi.
    Birinci Tabalahura,
    — Hızlı söyle... diye inledi, kulaklarım artık duyarlığını yitirdi. Sesini duyamıyorum.
    İkinci Tabalahura,
    — Hatırlar mısın, dedi, sen yirmi yaşında...
    — Bağır, bağır!... Dediklerini anlayamıyorum...
    İkinci Tabalahura, birincinin kulağına eğilip bağıra bağıra konuştu:
    — Sen yirmi yaşındaydın. O zaman bu köyün en yakışıklı delikanlısıydın. Köyün güzel kızları arkandaydı. Güçlüydün, çalışkandın, elinden her iş gelirdi, becerikliydin, başarılıydın. Bunun için de köyün zenginleri seni kendilerine damat edinmek için arkandan koşuyorlardı. Ben o zaman da yanına gelmiştim...
    Birinci Tabalahura ölgün bir sesle,
    — Evet, evet... Şöyle böyle hatırlıyorum... Gelmiştin, diye inledi...
    — Gelmiştim ya... Sana o zaman, «Köy ağasının kızını al,» demiştim. «Çünkü köy ağasının üç damacana dolusu Namus'u var. Hem de adamın Namus'u hiç güneş yüzü görmemiş, solmamış, halim Namus» demiştim. «Köy ağasının bitek kızından başka da kimsesi yak. Üstelik herif çok yaşlı, bir ayağı çukurda. Yakında ölecek. Herifin bütün Namus'u sana kalacak.» demiştim. İnatçı eşek. Beni dinlemedin. Kızı başkası alıp üç damacana Namus'a kondu. Budala!
    Birinci Tabalahura,
    — Of, aman... ölüyorum! diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Geber! diye bağırdı.
    — Hiçbişeye yanmıyorum, Namus 'suz olarak öleceğime yanıyorum.
    — Daha beter ol! Sana bu az bile... Hatırlar mısın, yirmibeş yaşındaydın. Bir küçük şişe Namus sahibi olmak için çırpınıp duruyordun. Haline acıdım da sana akıl vermeye geldim. Sen o zaman köy tapınağının gece bekçisiydin. Gündüzleri tapmağın tarlasında ölesiye çalışır, geceleri de tapınağı beklerdin. Bir şişecik Namus sahibi olmak için didinirdin...
    — Hatırlamaz olur muyum hiç...
    — Sen bir gece Rahip Efendi'nin ambarındaydın. Aman eksilmesin, kimse çalmasın diye Rahip Efendi'nin ambarındaki Namus şişelerini sayıyordun. O şişeleri hayranlıkla elleyerek, «Benim de böyle bir şişecik Namusum olsa!» diyordun. O zaman yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, daha pek çok Namus'un olabilir,» demiştim sana.
    «Nasıl?» diye sormuştun.
    Ben de sana, «Rahip Efendi'nin Namus şişeleri günden güne artıyor. Artık ambarında şişe koyacak yer kalmadı, yem bir ambar yaptıracak. Sana güveni sonsuz. Rahip Efendi'nin o kadar çok Namus şişesi var ki, sayısını bile bilmiyor. İki üç gecede bir şurdan bir şişe Namus al götür. Rahip Efendi'nin ruhu bile duymaz. Anlasa bile senden şüphelenmez. Hırsız almış der. Al götür surdan bikaç şişe Namus...» demiştim.
    Sen de, «Ben öyle şey yapamam. Defol!» diye beni kovmuştun. Hatırladın mı?
    Birinci Tabalahura,
    — Hiç hatırlamaz olur muyum! Ooof... Amaaan... Aaayy!.. ölüyorum... diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Gebeer! diye bağırdı.
    — Ölsem de kurtulsam. Gözlerim açık gidiyorum.
    — Sen otuz yaşındaydın. Devlet Namus Ofisi'nde çalışıyordun. Depo ağzına kadar, tıklım tıklım Namus şişeleriyle doluydu. Bir gece kendi kendine, «Bi şişecik Namus'üm olsa başka bişey istemem!» diyordun. Sana yardım etmek için yanına geldim.
    Beni görünce, «Sakın bana Namus şişesi çalmamı söyleme. Şişeler sayılı ve sayılan resmi defterde yazılı» dedin.
    Ben de sana, «Budala, sana şişe al diyen var mı... Şişeler sayılı ama, içlerinden birer parça Namus'u boş bir şişeye doldurup alabilirsin... Resmi şişelerin sayısı bellidir, ama içindeki Namus'un miktarı bilinmez. Şurdan boş şişelere birer parça Namus doldur da al götür,» demiştim.
    Sen yine, «Olmaz! Ben öyle şey yapamam!» demiştin.
    Ben de sana, «Yakalanırım diye korkma. Yakalansan bile, aldıklarından bikaç şişe Namus'u rüşvet olarak verir, kurtulursun. Geri kalan Namus şişeleri de senin olur. Üstelik sen Namus'u özel şişelere dolduracağından, evinde arama yapılırsa resmi damgalı Namus şişesi bulunmaz!» demiştim.
    Sen de beni, «...'tir ordan!» diye kovalamıştın...
    — Aaaah... Amaaan... Ooof... Ölüyorum...
    — Gebeeer!...
    İkinci Tabalahura,
    — Sen, dedi, gümrükçülük yapıyordun. O zaman otuzbeş yaşındaydın. En büyük üzüntün, dargelirli aylığından birazcık arttırıp da bir küçük şişe Namus alamamış olmandı. Bir gece sınırdan bu yana geçen Namus kaçakçılarını yakalamıştın. İkiyüz şişe, yirmi tane binlik, onbeş damacana kaçak Namus tutulmuştu. Sen kaçakçıları zincire vurup zindana artırmıştın. Yakaladığın kaçak Namus şişelerini, için titreyerek, seviyor, okşuyor, «Bunlardan bir tanesi benim olsa, ah, ne olur!» diyordun, işte tam o
    sırada yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, beş damacana Namus senin olabilir. Enayilik edip bu fırsatı da kaçırma!» dedim.
    Coşkuyla, «Nasıl?» diye sordun.
    Ben de sana, «Yakaladığın Namus kaçakçılarını hükümete teslim etme. Salıver! Onlar sana en az beş damacana Namus verirler. Hükümete teslim edeceksin de eline ne geçecek sanki,» dedim. «Hükümetin ruhu bile duymaz,» dedim. «Sen bu Namus kaçakçılarıyla işbirliği bile yapabilirsin.» dedim. «Çok değil, ayda bir kaçakçıları görmezden gelsen de karşılığında bikaç damacana Namus alsan, iki üç yıla varmaz, memleketin en Namuslu adamı sen olursun. Burada önceki gümrükçü de böyle yaptı. Şimdi mağaza açtı, Namus alışverişi yapıyor,» dedim. Sen ne yaptın? «Yıkıl karşımdan, gözüm görmesin!» diye beni kovdun.
    Birinci Tabalahura,
    — Of... Amaaan... ölüyorum! diye inledi.
    İkincisi devam etti sözlerine:
    — Bir namus ticarethanesinde çalışıyordun. O zaman kırk yaşında olgun bir erkektin. Yanında çalıştığın yaşlı Namus tüccarının genç karısının sende gözü vardı. Sen, şişeler içindeki Namus'un parlak yeşiline bakıp gözlerin kamaşarak, «Artık yaşlanıyorum, bir şişecik de Namus'um olmayacak mı?» diye bağırıyordun. Yardımına koştum.
    «Sen şu Namus tüccarının karısını ayart. Kadın, birlikte olacağınız her gece için sana bir
    Şişe Namus vermeye hazır,» dedim. «Üstelik, herifin haberi olmaz, çünkü kadın, kocasının Namus'undan vermeyecek, kendi Namus'undan verecek,» dedim. Eline sopayı alıp beni kovaladın...
    — Oof... Amaan!..
    — Kırkbeş yaşındaydın. Yine geldim sana. «Muhtar seçimine katıl. Muhtarlığa adaylığını koy,» dedim. «Köylü beni muhtar seçmez.» dedin. «Beni muhtar seçerseniz her köylüye bir şişe Namus vereceğim diye propaganda yap!» dedim. «Kendi Namusum yokken, her köylüye bir şişe Namus'u nerden bulup da vereyim?» dedin. «Avanaklık etme. Propaganda sözü tutulmaz!» dedim. O zaman beni dinleyip muhtarlık etseydin, sen de beşon şişe Namus sahibi olurdun...
    Elli yaşına gelince, artık umutların kırılmaya başlamıştı. Sana yine yol gösterdim. «Kasabadaki Belediye Başkanı, rüşvet almak için bir aracı arıyor. Rüşvet olarak alman her on şişe Namus'tan birini aracıya verecek... Aman aracı ol, bu fırsatı da kaçırma. Hem Başkan, hem de sen şişe şişe Namus sahibi olacaksınız!» dedim..Suratıma tükürüp beni kovdun...
    — Ooof... Aman... Aaayyy!...
    — Ellibeşine gelmiştin. Yine sana yardım elimi uzattım. «Acele evlen. Hemen çocuk yap, bikaç kızın olsun. Onları büyüt. Namus sahibi olmak için başka çaren kalmadı. Kızlarını isteyen erkeklerden hangisi sana daha fazla Namus verirse, kızları onlarla evlendirirsin. Başlık olarak,kızlarının güzelliğine göre, üç şişe, beş şişe Namus almadan onları kocaya vermezsin. Hele kızlarından birini zengin bir eve gelin edersen, yaşadın, belki de iki damacana Namus bile alırsın...» dedim. Dedim, ama kime dedim? Sende laf anlayacak kafa nerde?
    Altmışına gelmiştin. Artık evlenemezdin de... Hem yaşlısın, hem de Namus'un yok; senin gibisine hangi kadın varır? Gece gündüz, «Namus, ah Namus!» diye ağlıyordun. Acıdım haline... «Köyün Namus defteri senin elinde... Gel şu defterde biraz kalem oynat, hile yap!» dedim.
    «Yapamam, » dedin, «öyleyse, şişelerin tapaları aralanmış, biraz Namus sızmış dersin, ya da bazı Namus şişeleri ışık aldı, Namusların rengi attı, bozuldu dersin... Bikaç şişe Namus hava aldı, yandı dersin... Böylece sen de aradan Namus sahibi olursun,» dedim. Kızıp söverek beni kovdun.
    Altmışbeş yaşındayken beli bükük bir ihtiyardın artık... Yine geldim sana... «Enayiliği bırak, fırsatlar azalıyor,» dedim. «Namus üzerine kumar oynayan bir kulüp aç. Her kumar masasından mano olarak, yarım kiloluk bir şişe Namus alsan sen de Namuslu insanlar arasına girersin!» dedim. Arkamdan taş atarak beni kovaladın.
    Yaşın oldu yetmiş, yine gözyaşlarına dayanamadım, haline acıdım, sana yol göstermeye geldim. «Bana bak» dedim, «bu son fırsattır, bunu da kaçırırsan bundan sonra artık Namuslu olamazsın,» dedim. «Ev işlet, bir şişe Namus karşılığında kiralık kız, kadın ver!» dedim. «Yapamam,» dedin. Ben de sana, «Bütün ömrünce yapacak değilsin ki... Bir süre yapar, yeterince Namus'un oldu mu, bu kez faizle Namus verir, elindeki Namus'u arttırırsın... Daha sonra da bütün bu işlerden elini eteğini çeker, herkesten saygı gören Namuslu bir adam olarak yangelir yaşarsın!» dedim.
    Seni dediklerime inandırmak için de, ellerinde büyük Namus stoku bulunduranların başlangıçta böyle yaptıklarını söyledim. Büyük Namus sahibi olmanın yolları bunlardır, dedim. Filan kişi, filan, filan kişilerin nasıl büyük miktarda Namus sahibi olduklarım anlattım. «Bir kez durumunu düzelt, başlangıçta girdiğin karışık işlere bir daha tenezzül etmeyeceksin, saygı gören Namuslu bir adam olarak yaşayacaksın,» dedim.
    Sen bu son fırsatı kaçırdın. Yetmişbeş yaşma kadar bir parçacık Namus sahibi olmadan süründün durdun, işte şimdi de son soluğunu tüketmek üzeresin.
    Birinci Tabalahura,
    — Son nefesimi verirken bütün bunları niçin söylüyorsun? dedi. Niçin enayiliğimi, budalalığımı yüzüme vuruyorsun? Senin verdiğin öğütleri tutmadığım için çok pişmanım. Dediklerini dinleseydim benim de enaz beş on damacana Namus'um olurdu. Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım ama, çok geç... Bundan sonra neye yarar!... İş işten geçti.
    İkinci Tabalahura,
    — Hiç de iş işten geçmedi, dedi. Aklını başına toplarsan bundan sonra da Namuslu bir adam olabilirsin...
    Birincisi,
    — Sen ne diyorsun yahu?... Ben can çekişiyorum, sen Namus'tan söz ediyorsun!... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Senin Namus'suz bir adam olarak ölmene razı değilim, dedi, istersen yaşayabilirsin...
    Birincisi, heyecandan ölmekte olduğunu unutup,
    — Nassıl?... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Bilim ve yeni buluşlar ne işe yarıyor? İşte senin gibi iskeleti çıkmış, tirit olmuş bunakların ömrünü uzatmaya yarıyor... Dinle şu sesi!, dedi.

    Bilginler Korosu:

    Beyaz gömlekli, gözlüklü, kimisi sakallı, uzun saçlı, kimisinin elinde dürbün, kimisinde mikroskop, kimisinde teleskop, enjektör, koltuklarında çok kalın kitaplar bulunan adamlar, Birinci Tabalahura'nın çevresinde dönerek bilimsel şarkı söylemeye başladılar:
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Canlıyı öldürür
    Ölüyü canlandırırız
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapştrırız
    Tıp kaşınırız

    KORO BAŞI— İnsanoğlunun en verimli, en güçlü çağı, yirmibeş, otuz yaş arasıdır. İnsanoğlunun en verimsiz, en güçsüz, en işe yaramaz çağı altmışbeşten sonraki yaşıdır. Biz bilimciler, biz bilginler altmışbeşten, yetmişbeşteri, seksenbeşten, doksanbeşten sonra da yaşlıları yaşatmak için
    uğraşırız. Biz bilimciler, biz bilginler, «Doğum kontrolü» ile, aralarında dehaların da çıkacağı çocukların dünyaya gelmesini önleriz. Vücutlarında, yaban bitkilerine gübre bile olmayacak yalnız kireç kalmış morukların ömürlerini uzatırız. İşe yaramayanların dünyada sereserpe ve mutlu yaşayabilmeleri için, geleceğin işe yarayacak insan yavrularının dünyaya gelmelerini önleriz.

    Bilginler Korosu:

    «Hani ya, moruklara hap var, şurup var, vitamin var, aşı var, kuvvet macunu var, iktidar ilacı var, şırınga var, masaj var, radyoaktivite var, iks ışınları var!»

    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz…Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapşırırız
    Tıp kaşınırız
    Matematik...

    «Onbinlercemiz laboratuvarlarda, kitaplıklarda, kürsülerde, atölyelerde, her yerde, yaşayanların yaşayabilenlerin daha çok, daha çok yaşamaları için, yaşamayanların da hiç yaşamamaları için yaşıyoruz»

    Düo:

    İkinci Tabalahura, birincisine dedi ki:
    — İşte görüyorsun: Bütün bilimciler, bilginler seni daha çok yaşatmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar, çalışıyorlar. İstersen yaşayabilirsin...
    Birinci Tabalahura,
    — Artık iş işten geçti, dedi, hayatta bütün fırsatları kaçırdım. Ben bundan sonra Namus sahibi olamam ki... Namus olmayınca yaşamak neye yarar!
    İkinci Tabalahura,
    — İş işten geçmiş değil, dedi, benim sana verdiğim öğütleri tutarsan, çok Namuslu bir adam olabilirsin. Henüz fırsatlar kaçmış değildir. Bundan sonra evlenip çok Namus'lu bir adama damat olamazsın ama, kızlarla oğlanlar arasında aracılık edip Namuslu adamlara damat, Namuslu damatlara gelin olabilirsin. Artık evlenip kız babası olamazsın ama, köyün bütün kızları senin de kızın sayılır. Sen öyle bir yaştasın ki, herkesten saygı görür, sevgi görürsün. Sana zamanında söyledim, ama senin yapmadığın her işi, şimdi daha kolaylıkla yapar, en kısa zamanda çok Namuslu bir adam
    olursun. Birinci Tabalahura'nın aklı yattı.
    — Ama ölüyorum, dedi, yaşayabilir miyim?
    — Bilim seni yaşatır.
    Bilimciler, bilginler birden, ölüm döşeğindeki Tabalahura'nın üstüne üşüştüler. Kimisi hemen orada sidiğini muayene etti, kimisi kan yuvarlarını saydı, kimisi kan verdi, hap yutturdu; şurup içirdi, iğne yaptı...
    Tabalahura, tatlı bir uykudan uyanır gibi gerine gerine doğruldu. Çevresine bakındı; ne o tıpkı kendine benzeyen ikinci Tabalahura, ne ölüm dansı yapan iskeletler, ne de bilginler korosu vardı. Kış uykusundan kalkan yaratık gibi doğrulan Tabalahura, yoksul kulübesinden çıktı. Yalnız tirit olmuş bedeni değil, ruhu da, beyni de uyanmıştı. O yaşına kadar kaçırdığı fırsatları yeniden yaratmaya çalıştı. Başardı da... Eskiden yapmak istemediği herşeyi artık yapıyordu. Üç gün içinde bir şişe Namus elde etti. Kısa zamanda Tabalahura'nın Namus şişelerinin, binliklerinin damacanalarının sayısı arttı. Bir zaman geldi ki köyün en Namus'lu adamı Tabalahura oldu. Köyün bütün Namus'unu toplamış ve bütün köyü Namus'suz bırakmıştı. Köyde hiç kimsenin elinde bir küçük şişecik Namus bile yoktu. Ama yaşlı azgınlığıyla açgözlü Tabalahura'nın gözü doymuyordu bitürlü.
    Köyden bucağa taşındı. Dolaylardaki köylülerin sahip olduğu Namus'ları ele geçirdi. Bir zaman geldi ki, o bucakta Tabalahura'dan başka Namus'lu kimse kalmadı.
    Bitürlü tutkuları dinmek bilmeyen Tabalahura, bucaktan ilçeye göç etti. Kısa zamanda o ilçedeki bütün Namusları topladı, deposuna yığdı. Gözü doymayan Tabalahura ilçeden ile taşındı. O ildeki bütün Namus şişelerini, binliklerini, damacanalarını deposuna doldurdu. Namus deposu tıklım
    tıklımdı artık. O ilde Tabalahura'dan başka Namus'lu kalmamıştı!
    Tutkuyla titreyen Tabalahura başkente gitti, yerleşti. Çok geçmeden de o ülkede ne kadar Namus varsa hepsi onun oldu. Ülkenin tek Namus'lu adamı Tabalahura, komşu ülkelere de el attı. Oralardaki Namus'ları da topladı. Bundan sonra, yalnız ülkelerin, kıtaların değil, bütün dünyanın Namus'u onun oldu ve Tabalahura'dan başka Namus'lu kişi ve onunkinden başka hiç kimsenin ambarında bir damla
    Namus kalmadı. Tabalahura, dünyanın bütün Namus'una sahip olduktan sonra, depolarındaki bütün Namusları, adamlarına çok geniş bir alana taşıttı. O geniş alanda dünyanın bütün Namus şişeleri, binlikleri, damacanaları toplanmıştı. Bunların orta yerine büyük bir kürsü getirtti. Ondan sonra dünyanın her yerindeki bütün ileri gelen devlet adamlarını, politikacıları, yönetmenleri, bilginleri, bilimleri, ünlü kişileri, sanatçıları, o alana çağırttı.
    Hepsi geldikten sonra, alanda dağ gibi yığılmış Namus şişelerinin ortasındaki kürsüye çıktı. Dünyanın en yüce, en seçkin, en ulu kişilerine, ordan şöyle seslendi:
    -Sayın konuklarım! Yüksek huzurunuzla, şimdi burada tarihin en korkunç ve en büyük olayı geçecek. Sizler de buna tanık olacaksınız...
    Sonra Tabalahura oradakilere, hayatının yetmişbeş yıllık döneminde, ölesiye çalıştığı, didindiği halde, bir damla bile Namüs'a sahip olmadığını yana yakıla anlattı. Dinleyenlerin gözleri yaşardı. Bundan sonra Tabalahura, hangi yollardan ve yöntemlerden dünyanın en Namus'lu insanı olduğunu ve bütün dünyayı nasıl Namus'suz bıraktığını açıkladı:
    — Dünyanın bütün Namus'una sahip olup, dünyayı da Namus'suz bırakmakla, Namus'suzluk içinde geçen yetmişbeş yıllık hayatımın intikamını aldım. Şimdi dünyada benden başka hiçbirinizin Namus'u yok. Ama benim tutkularım dinmedi. Bütün insanlara ve bundan sonra da geleceklere büyük bir iyilik yaparak tutkularımı dindirmek istiyorum. Hiç kimsenin Namus'suzluk acısını çekmemesi için, dünyanın bütün Namus'unu yok edecegim.
    Bunu söylemesiyle, Namus damacanalarından birinin tapasını açınca, yeşil renkli Namus gazı havayla değinip birden parladı. Yeşil yeşil alevler göz açıp kapayasıya öbür şişelere geçti. Kimse ne olduğunu birden anlayamadığı için Tabalahura'nın bu korkunç deliliğine engel olamadı. Havayla değinince yeşil renkli Namus gazı o kadar çabuk tutuşurdu ki, Tabalahura da göklere yükselen Namus alevlerinin ortasında kaldı. İstese kaçabilirdi alevlerden. Ama o dünyadaki bütün Namus'la birlikte yok olmak istemişti.
    Dünyanın bütün Namus'unun yanıp yokolması bir dakika bile sürmemişti. Bu korkunç yangını görenler, donup kalmışlardı. Yalnızca can korkusuyla geri sıçrayıp alevlerden korundular. Alevler söndüğü zaman, ortada ne Namus, ne Namus şişesi, ne de Tabalahura kalmıştı!
    Bu durum, çok korkunçtu. Bu, olur şey değildi. Böyle bir Namus'suz dünyada insanlar ne yapacaklardı. Çünkü, Namus'a sahip olmak isteği olmayınca hiç kimse çalışmak istemiyordu. Eskiden insanlar bir şişe Namus'a sahip olmak için bir ömür boyu çalışırlardı. Ama şimdi niçin çalışacaklardı? Çalışmanın amacı kalmamıştı. Namus yoktu ki, onu elde etmek için insanlar çalışsınlar. İnsanlar, aylak, tembel, avare olmuşlardı. Bu böyle süremezdi. Buna bir çare bulunmalıydı. Bütün ülkelerin politikacıları bu konuda bir çözüm yolu bulmak için uluslararası bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk toplantısında, Birleşmiş Ülkeler Başkanı, delegelere şöyle dedi:
    — Sayın arkadaşlar! Üyeler! Dünyamız yakın zamana kadar, Namuslu bir dünya idi. Ama hepimizin bildiği o tarihin en büyük faciasından sonra, Namus'suz bir dünyada yaşamaktayız. Kendini bilen insanlar için bu durum, ölümden çok daha acıdır. Çünkü insanlık ilerlemez oldu. Çünkü uygarlık gelişmez oldu. Çünkü teknik ilerlemeler durdu. Çünkü Namus olmadığı ve insanların Namus'a sahip olmak ihtimalleri kalmadığı için hiç kimse çalışmıyor. Şimdi burada, sevgili dünyamızı yine eskisi gibi Namus'lu bir dünya yapmanın çarelerini araştırıp bulmak için toplanmış bulunuyoruz.
    Uzun konuşma ve tartışmalardan sonra Birleşmiş Ülkeler politikacıları şuna karar verdiler:
    Politikacıların işi, dünyanın Namus'lu dönmesini istemekti. Onların işi burda biterdi. Ama onlar, giden Namus'un yerine ne konulacağını bilemezlerdi. Bu, politikacıların değil, bilimcilerin ve bilginlerin işiydi.
    Bilimcilerle bilginler de politikacıların buyruğu altındaydılar, öyleyse, en ünlü bilginler, dünyanın yeniden Namus'a kavuşturulmasıyla görevlendirilmeliydiler.

    Tarih Dersi:

    Namus şişelerinin yanmasından bin yıl sonra, bir üniversitenin anfisindeyiz. Beyaz saçlı, altın çerçeve gözlüklü tarih profesörü, öğrencilere Namus'un tarihini anlatıyor:
    — Bin yıl önce dünyamızın Namus'suz olarak dönmesine dayanamayan bilginler yıllarca süren çalışmalardan sonra, o tarihi faciada yanan tabii Namus gazı yerine, suni olarak Namus gazı elde etmeyi başardılar. Böylece insanlık yeniden Namus'una kavuşmuş oldu. Suni Namus gazının yapılması, tarihin yeni çağının başlangıcıdır. İnsanlık bundan sonsuz mutluluk duymuştur.

    Kimya Dersi:

    Üniversitenin Fen Fakültesinin kimyahanesinde profesör, suni Namus gazı üzerine öğrencilere bilgi veriyor:
    — Suni Namus gazı her ne kadar, tabii Namus gazı yerine kullanılmaktaysa da, hiçbir zaman suni Namus, tabii Namus'un yerini tutamamıştır. Çünkü Tanrı yapısı başka, kul yapısı başkadır. Fabrikalarda imal edilmekte olan suni Namus gazının rengi, hiçbir zaman tabii Namus gazının o güzelim yeşil rengini bulamamıştır. Ya açık yeşil, ya koyu yeşil oluyor. Teknik bu kadar ilerlediği halde, o has yeşil renk bitürlü tutturulamıyor. Sonra suni Namus gazının havada yanma hassası da tabii Namus'a göre azdır. Buna karşılık, şişe tapalarından daha kolaylıkla sızmaktadır. Şimdi suni Namus gazının nasıl çıkarıldığını görelim.

    İktisat Dersi:

    iktisat Fakültesinde profesör Namus iktisadı üzerine ders veriyordu:
    — İnsanlar, Tabii Namus çağında Namus'suz olarak dünyaya gelirlerdi. Sonradan çalışarak Namus sahibi olurlardı. Ne kadar çok çalışır kazanırlarsa, gayet tabii olarak o kadar çok Namusları olurdu. Fakat dünyada mevcut bütün tabii Namus gazı yanıp yok olduktan sonra, bildiğiniz gibi suni Namus gazı yapıldı. Fabrikasyon yoluyla Namus gazı çıkarmak yeni bir durum getirdi ortaya. Namus gazı üretimi endüstri haline gelince, Namus gazı fabrikasına sahip olan ülkeler, Namus gazı üretimini gittikçe artırdılar. Bunun sonunda Namus enflasyonu baş gösterdi. Rekabet sonunda Namus fiyatı çok düştü, iş o hale geldi ki, dünyada herkesin Namuslu olması, herkesin Namus'suz olması kadar tehlikelidir, iktisat ilminin gayesi, bazı insanların çok bazı insanların az Namuslu olması, geri kalanların da hiç Namuslu olmamasıdır. Namus endüstrisinin gelişmesi, Namus fabrikalarının gittikçe çoğalması. Namus ticaretinin de artması sonucunda, Namus o kadar çoğaldı ki, itibardan düştü! Geçen yüzyılın başlarında büyük iktisatçılar toplanarak şu kararı aldılar:
    1 — Yanmış olan tabii Namus gazı miktarı belli olduğuna göre, bu miktardan fazla Namus imal edilmeyecek.
    2 — Şişeler içindeki Namus'un taşınması ve satışı zor olduğundan, Namus şişesi stoklarının devletlerin hazinelerinde korunması ve hazinedeki Namus stoku miktarınca piyasaya Namus senetleri çıkarılması ve bu kâğıtların elden ele dolaşması.
    3 — Tabii gaz çağında insanlar Namus'suz doğup sonradan çalışarak Namus sahibi oldukları halde, suni Namus çağında her yeni doğan çocuğa sosyal adalete uygun olarak eşit miktarda Namus tahvilleri verilmesi ve bu kimseler, hayatta her yaptıkları kanunsuz davranışlarına ceza olarak, ellerindeki Namus tahvillerinin geri alınması.

    Hukuk Dersi:

    Üniversite Namus Hukuku kürsüsü profesörü şu dersi veriyordu:
    — «Namus Hukuku» ikiye ayrılır:
    1 —Devletlerarası Namus Hukuku,
    2 — Sokaklararası Namus Hukuku.
    Her ülkenin suni Namus gazının niteliği ayrıdır. Namus gazının rengi, kokusu, sızma ve yanma niteliği, fabrikasına göre değişir. Bazı ülkelerde Namus fabrikaları yoksa da, Namus Hukuku vardır. Çünkü
    Namus gazı fabrikası olmayan ülkeler başka ülkelerden Namus ithal ettiklerinden, o ülkelerde Namus hukuku, Namus gazının kendisinden çok daha fazla inkişaf etmiştir. Tabii Namus gazı kokusuz olduğu halde, sunisi kokuludur. Bu koku sayesinde hakiki Namus gazı ile sahte Namus gazı birbirinden ayırt edilir. Kokusunu duymak için, Namus gazı şişesini dibinden koklamak gereklidir!...