• Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
  • BATIYA TAPARLIK MANKURTLUĞUNUN AKIL TUTULMASI
    Nurullah Çetin

    Atatürk tam bağımsızlıkçı, tam milliyetçi bir Türk Beyi idi. Batılı Haçlı devletlere karşı cihad ederek tam istiklalci bir ruh ve kimlikle, Türk milliyetçiliğini merkeze alan milli bir Türk Devleti kurdu. Ancak onun ölümüne sebep olan ve ölümünden sonra idareyi ele geçiren Eski Yunancı, Latinci, Amerikacı, Avrupacı, teslimiyetçi, Batıya gönüllü köleliği ünvan edinmiş bazı kişiler, Türk Devletini hızla milli kimliğinden uzaklaştırma, bağımsızlığını yok edip Amerika ve Avrupa yörüngesine sokarak köle ve uydu devlet haline getirme çalışmalarına başladılar.

    Hatta öylesine ki Türk askerinin canı ve kanıyla, bileğinin hakkıyla kazandığı Çanakkale zaferini bile İngiliz ve Fransızların bize bir lütfu olarak sunma yüzsüzlüğünü utanmadan sergileyebilmişler. Bununla ilgili kanımı donduran bir hatıra okudum.

    Eski Demokrat Parti bakanlarından Tevfik İleri’nin eşi Vasfiye İleri bir hatırasını şöyle nakleder:

    “Elazığ’a babamı ziyarete gitmiştik. Yıl 1939. O günlerde Çanakkale’nin Türk ordusu hakimiyeti altına girişinin yıl dönümü münasebeti ile Halkevi meydanında bir kutlama tertip edilmişti. Tevfik(İleri)’in de bu toplantıda bir konuşma yapması istenmişti. Ondan önce konuşanlar Çanakkale’nin Türk ordusu hakimiyetine terk edilmesine izin veren İngiliz, Fransız ve diğer İtilaf devletleri başkanlarına minnettar olduklarını söylediler.

    Tevfik, sırasını beklemeden heyecanla balkona çıktı ve ellerini balkonun demirlerine dayayarak gür bir sesle: “Muhterem Elazığlılar, benden evvel konuşanlar bugünün muvaffakiyetini İngiliz, Fransız hükümetlerinin lütuf ve müsaadelerine borçlu olduğumuzu ve o hükümetlere müteşekkir olduklarını söylediler.” Dedi.

    Sesini daha da yükselterek devam etti: “Arkadaşlar, inanmayın bunlara. Biz bu mesut mübarek Türk şehitlerine ve onların düşman kanına bulanmış süngülerine borçluyuz. Bunun aksini söylemekle bu uğurda canlarını veren evlatlarımız, kardeşlerimiz olan mübarek şehitlerimize ihanet ediyorlar.” Şeklinde konuştu.”(Yerli Düşünce Dergisi, Aralık 2019, S.60, s.41)
  • 264 syf.
    ·6/10
    -Tamamen Türk tarih ve edebiyatını daha iyi anlamak için okuduğum, içerisinde 20 tane destanımız bulunan, beklentimin üstünde olmamakla beraber çok da altında olmayan kitap.

    Kitabın içerisinde bulunan destanlar:
    1. Yaratılış Destanı (Benim içerisinde en sevdiğim destan.)
    2. Alper Tunga Destanı
    3. Oğuz Kağan Destanı
    4. Bozkurt Destanı
    5. Ergenekon Destanı
    6. Türeyiş Destanı
    7. Göç Destanı
    8. Maaday Kara Destanı
    9. Ural Batır Destanı
    10. Ak Boz At Destanı
    11. Altın Arığ Destanı
    12. Manas Destanı
    13. Kara Yorga Destanı
    14. Alpamış Destanı
    15. Zayaltülek ile Hıvhılıv Destanı
    16. Kocabaş Destanı
    17. Er Samır Destanı
    18. Battal Gazi Destanı
    19. Sarı Saltuk Destanı
    20. Köroğlu Destanı

    Kitabın içerisinde olmayan destanlarımız:
    Doğal*
    Şu Destanı
    Atilla Destanı
    Siyenpi Destanı
    Mani Dininin Kabulü Destanı
    Cengiz Han Destanı
    Timur Destanı
    Edige Destanı
    Danişmend Gazi Destanı
    Yapay*
    Genç Osman Destanı- Kayıkçı Kul Mustafa
    Üç Şehitler Destanı- Fazıl Hüsnü Dağlarca
    Çanakkale Destanı- Fazıl Hüsnü Dağlarca
    İstanbul Fetih Destanı- Fazıl Hüsnü Dağlarca
    Kurtuluş Savaşı Destanı- Cahit Külebi
    Kuvayı Milliye Destanı- Nazım Hikmet
    Sakarya Meydan Savaşı- Ceyhun Atuf Kansu
    Çanakkale Şehitlerine- Mehmet Akif Ersoy
    -------------------------------------------------
    -Genel anlamda destanlarımızdaki düşünüş biçimlerimize baktığımızda fark ettiğim şey, yedimizde neysek yetmişimizde de gayet o'yuz.
  • Sizin Sarıkamış'ta hadsizce eleştirdiğiniz Hafız Hakkı ve İsmail Enver, Harp Akademisi 1902 mezunlarının birinci ve ikincisiydiler.

    İstibdat varsa ittihatçılık da var!
    Bir asır önce gelmeliydi, bu ruh bu vücuda...
    Sarıkamış’ta Ruslarla çarpışmalıydım. Önümde Enver, Hafız Hakkı koşarken ben de onlarla olmalıydım o kara kışta. Anadolulu 120 bin yiğitle Sarıkamış’ta düşman kovalamalıydım, en ön safta Enver Paşa varken ben de onun arkasında olmalıydım, eksi otuz derecede donmamak için karnını yardığım atın içinde gecelemeli ertesi gün Moskofla savaşmaya devam etmeliydim.

    Bir asır önce gelmeliydim dünyaya...
    Yemen’de çıkan isyanı bastırmak için Mehmet Akif’le çöller aşmalı, El-muazzam istasyonunda Çanakkale’nin zafer haberini almalı ve Akif "Çanakkale Şehitlerine" destanını yazarken gözlerinden akan yaşları ben de görmeliydim, Eşref Bey’in ağzından o şiiri dinlerken gözlerinden akan yaşlarla çöl kumlarını çamura döndürenlerden biri de ben olmalıydım.
    Yahya çavuşla şehit olmalıydım 57. alayda ama düşmana geçirtmemeliydim Çanakkale’yi.
    Ocean’ı Çanakkale’nin serin sularına gömerken Havranlı Koca Seyit'in 276 kiloluk mermiyi kaldırmasına yarım etmeli, dar etmeliydim boğazı cihanın yedi iklimine. Çanakkale’deki araçlara teker almak için Mehmet Muzaffer ile sahte para yapmalı üstüne " Bedeli Çanakkale'de kanla ödenecektir" yazmalı ve sonra onunla ölmeliydim Gazze’de....
    Halil paşa’yla yokluk içinde savaşmalı 10 bin İngiliz’i generaliyle esir almalıydım Kut-ül Amare'de.
    Onbinlerce altın rüşvet teklif eden Lawrence'ı elimin tersiyle itmeli ve harp mecmuasına fotoğrafımı bastırmalıydım.

    Zenci Musa ile Kanal'da İngiliz gemilerine petrol kokteyli atmalı, yıllar sonra işgal altındaki başkentte Harrington'ın iş teklifine "Bu iş daha bitmedi, sizinle mücadelemiz devam edecek" cevabını vermeliydim.

    Süleyman Askeriyle İngilizlerle saldırmalıydım Irak'ta, yaralı halde 160 kilometre gidip canımı vererek düşmanı yenmeliydim.

    Bir asır önce gelmeliydim bu dünyaya...

    Anavatandan binlerce kilometre uzakta, Medine'yi savunmalıydım, Medine müdafii Fahrettin Paşa'yla. İstanbul'dan "Teslim olun" emri geldiğinde bile "Hükümet baskı altında" diyerek emre itaatsizlik etmeliydim ve Ravza-ı Mutahhara'da "Biz seni bırakmayız Ya Resulullah!..." demeli, canım pahasına korumalıydım mübarek toprakları...
  • Âkif'in en yakın arkadaşlarından Neyzen Tevfik'in kardeşi Şefik Kolaylı Âkif'in kendisine, "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muâmele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum," dediğini aktarmıştır.
    (...)
    Hasan Basri Çantay'ın anlattığına göre, Çanakkale Zaferi'nin yıldönümünde dönemin önemli şairlerinden birinin, "Maalesef Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına lâyık bîr Türk şâiri tarafından şiir yazılamadı. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız" şeklindeki "ırkçı" bir yaklaşımda bulunduktan sonra gönülsüzce, "Çanakkale Şehitlerine" adlı şiiri okuduğunu duyan Âkif, buna çok üzülüp kırılmış, hatta o kadar ki dayanamayıp ağlamıştır. Aynı günlerde bir yazarın Âkif'e "Hadi git artık sen, kumda oyna!" demesi de Âkif'i küstürmüştür.
    Sinan Meydan
    Sayfa 115 - İnkılap Kitabevi
  • Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
    Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
    Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

    Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
    'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
    Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
    'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
    Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy