• «— Ben bir Türk’e kız vermem!..»
    ...Ve bu aşk romanının ilk bölümü bu cümle ile noktalanır gibi oldu...

    Mustafa Kemal gururlu bir erkekti. Dimitrina, bir aşk mektubunun üç satırı ile bu gururu okşamasını bildi:
    «— Ölünceye kadar seni seveceğim. Son nefe­ simde «Önce Kemal, sonra Allah diyeceğim. Beni unutma, ara!..»

    Mustafa Kemal Çanakkale savaşlarında da, İstik­ lâl Savaşı’nda da, Cumhurbaşkanı olduktan sonra da «Dimitrina»yı unutmadı. Mektuplar yazdı. D ışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile «sevgilerini taşıyan» hediyeler gönderdi...
    Dimitrina «babasının bulduğu Bulgar» ile evlen­mişti ama, kalbi sınır taşlarının ötesinde çarpıyordu.

    «10 Kasım 1938» günü Bulgaristan’ın «gözünden en çok yaş dökülen» kadını Dimitrina idi:
    «— Kemal beni bıraktın da, nerelere gittin» diye ağladı durdu.

    1913 yılında başlayan bu «Aşk hikâyesi»
    nin erkek kahramanı, bir milletin kalbine gömülmüştü.
    Şemsi Belli
    Sayfa 37 - İnceleme Yayınları
  • Küstahlığa rastlayana kadar mütevazıydı; nazikti, görgülüydü. İbadetine bağlı biri değildi ama ibadet edenlere hürmeti vardı. Kız kardeşi, Çanakkale şehitlerinin ruhuna, her yıl dönümünde mutlaka Kur’an okuttuğunu anlatıyor. Kendisi de Kur’an okur, iyi okunmasını istermiş. Ramazan ayı ya da kandil geceleri gibi özel zamanlarda ihtimamlı olduğu, ibadet edenlere kolaylık sağladığı, Köşk’e içki ve saz ekibi sokmadığı biliniyor. Müsrif, aşırı tüketici değildi; hesaplıydı. Alkolle ilişkisi uç noktalara gitmezdi, kamu önünde sarhoş olduğu görülmemiştir. Yalnız kahve ve sigaraya aşırı düşkündü. Türk yemeklerini severdi, Batı mutfağıyla pek arası yoktu. Türkçeyi son derece güzel kullanırdı. Küfretmezdi; en fazla “inatçı katır” dediği anlatılır. İltifat etmeyi, bilhassa kadınlara güzel sözler söylemeyi severdi. Ama iğneli konuşmalarda da ustaydı.
  • BATIYA TAPARLIK MANKURTLUĞUNUN AKIL TUTULMASI
    Nurullah Çetin

    Atatürk tam bağımsızlıkçı, tam milliyetçi bir Türk Beyi idi. Batılı Haçlı devletlere karşı cihad ederek tam istiklalci bir ruh ve kimlikle, Türk milliyetçiliğini merkeze alan milli bir Türk Devleti kurdu. Ancak onun ölümüne sebep olan ve ölümünden sonra idareyi ele geçiren Eski Yunancı, Latinci, Amerikacı, Avrupacı, teslimiyetçi, Batıya gönüllü köleliği ünvan edinmiş bazı kişiler, Türk Devletini hızla milli kimliğinden uzaklaştırma, bağımsızlığını yok edip Amerika ve Avrupa yörüngesine sokarak köle ve uydu devlet haline getirme çalışmalarına başladılar.

    Hatta öylesine ki Türk askerinin canı ve kanıyla, bileğinin hakkıyla kazandığı Çanakkale zaferini bile İngiliz ve Fransızların bize bir lütfu olarak sunma yüzsüzlüğünü utanmadan sergileyebilmişler. Bununla ilgili kanımı donduran bir hatıra okudum.

    Eski Demokrat Parti bakanlarından Tevfik İleri’nin eşi Vasfiye İleri bir hatırasını şöyle nakleder:

    “Elazığ’a babamı ziyarete gitmiştik. Yıl 1939. O günlerde Çanakkale’nin Türk ordusu hakimiyeti altına girişinin yıl dönümü münasebeti ile Halkevi meydanında bir kutlama tertip edilmişti. Tevfik(İleri)’in de bu toplantıda bir konuşma yapması istenmişti. Ondan önce konuşanlar Çanakkale’nin Türk ordusu hakimiyetine terk edilmesine izin veren İngiliz, Fransız ve diğer İtilaf devletleri başkanlarına minnettar olduklarını söylediler.

    Tevfik, sırasını beklemeden heyecanla balkona çıktı ve ellerini balkonun demirlerine dayayarak gür bir sesle: “Muhterem Elazığlılar, benden evvel konuşanlar bugünün muvaffakiyetini İngiliz, Fransız hükümetlerinin lütuf ve müsaadelerine borçlu olduğumuzu ve o hükümetlere müteşekkir olduklarını söylediler.” Dedi.

    Sesini daha da yükselterek devam etti: “Arkadaşlar, inanmayın bunlara. Biz bu mesut mübarek Türk şehitlerine ve onların düşman kanına bulanmış süngülerine borçluyuz. Bunun aksini söylemekle bu uğurda canlarını veren evlatlarımız, kardeşlerimiz olan mübarek şehitlerimize ihanet ediyorlar.” Şeklinde konuştu.”(Yerli Düşünce Dergisi, Aralık 2019, S.60, s.41)
  • Bu yürekliliği gösterecek kişi, daha önce Trablusgarp'ta (özellikle de 1912'de Tobruk'ta) ve Çanakkale Savaşında ün kazanmış başarılı bir komutan, radikal ve laik fikirleri benimsemiş eski bir Jon Türk, 1881'de Selanik'te doğmuş devrimci bir ruha sahip Mustafa Kemal Paşaydı. Rahatsızlık verdiği halife tarafından Anadolu'daki birlikleri terhis etmekle görevlendirilen Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da onu karşılamaya hazır eski bir taşra ili olan Samsun'a hareket etti. Burada bağımsızlık hareketini başlattı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da hükümdarın edilgen politikasını kınayan bir bildiri yayımladı. Kısa bir süre sonra, önce Erzurum'da (Temmuz) sonra Sivas'ta (Eylül) ulusal bir kongre topladı. Bu kongrelerde halkın çoğunluğu Türk olan bölgelerde toprak bütünlüğü ilkesini koydu ve bunu sağlamak amacıyla halka dayalı bir hükümet kurmayı tasarladı. Ve bir yıldan kısa bir süre sonra 23 Nisan 1920'de kasvetli bir bozkır kasabası olan Ankara'da Büyük Millet Meclisi'ni topladı ve yetkilerini ona devretti. O tarihten sonra Mustafa Kemal, Türkiye'nin cisimleşmiş örneği, bütün
    bir halkın iradesinin temsiliydi ve Türklerin Atası" değil "Ata Türk," yani "Ataları gibi Türk" anlamına gelen Atatürk adını aldı.

    Yabancılara, İtilaf devletlerine göre Mustafa Kemal bir eşkıya reisinden başka bir sey degildi! Sultan ve sadrazam için daha da fazlasıydı. Onu suçluyorlar, üzerine asker gönderiyorlar, ama fazla da üstelemiyorlardı.
  • 214 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kurtuluş Savaşı yılları. İstanbul 'un işgalinden hemen sonra.

    Kolunu kaybetmiş bir Çanakkale gazisinin Anadolu 'da yaşama tutunmaya çalışırken hissettiği eksikliğin, boşluğun, yabanlığın, yabancılığın,yalnızlığın, dışlanmışlığın ve sesine yankı bulamamanın hikâyesi.

    Bütün acılarını ve sıkıntısını geride bırakarak, halkın içinde kaybolup erimeye çalışan bir aydın Ahmet Cemal.
    Bir kanadı kırılmış kuş gibi.

    "..bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne karışıyorum, ne de dibe çökebiliyorum.." diye anlatıyor hâlini.

    Onlar gibi konuşup giyinebilen ama onlar gibi düşünemeyen, okuduğu kitapların izlerini ruhunda taşıyan Ahmet Cemal.

    Yakup Kadri, kitap bittiğinde, içinden çıkamayacağınız bir atmosfer sunuyor sizin için.
    Kocaman bir yaranın kabuklarını hiç acımadan soyuyor.
    Medeniyetle medeniyetsizlik arasına sıkışmış bir kendinden kaçış hikayesi anlatıyor.
    Her karışında kan kırmızı bir acının filizlendiği Anadolu toprağını, özgürlük mücadelesini, Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatıyor.

    "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. " diyen Gazi Mustafa Kemal gibi gücü derinlerde arıyor.
    Fakat büyük bir hayal kırıklığıyla, mutlak bilinçsizliğin içine gömülmenin çaresizliğini yaşıyor. Ve hiç durmadan çabalıyor ta ki duyacak kimse olmadığını farkedene kadar.

    Ahmet Cemal şehirlidir, aydındır. Yabandır, yabancıdır.
    Görmek istediğinden çok başka şeyler görmenin sızısı içini kemirip duruyor. Tarihimizin en şanlı, en ağır ve en zor yılları, kitabın satırlarında dondurulmuş.

    Ahmet Cemal 'in çırpınan ümidini, tek kanatla bile uçmaya çalışmasının heyecanını ve defalarca (her farklı surette yeniden yeniden) hayal kırıklığına uğramasının acısını duymamak mümkün değil.
    Uyarıyor, uyandırıyor.
    Tıpkı Reşat Nuri Güntekin 'in söylediği gibi ;
    "Kalemin kırılsın usta! Niçin bizi tatlı münevverlik uykumuzdan uyandırıyorsun?!"


    Konusu kadar dili de orijinal, zevkli ve ustacadır. Hiçbir açıdan eksik kalmadığınızı hissediyorsunuz.

    Çarpışmaların, uçurumların, farklılıkların penceresinde bir zaman diliminin izdüşümüdür Yaban.

    Özündeki cevherden, damarlarındaki asil kandan habersiz bırakılmış insanların, yoktan var olan bir zaferin, bir neslin hikâyesidir Yaban.

    Ama sert bir hikayedir. Her ne kadar köylünün geri kalmışlığına sebep olarak Türk aydınını gösterse de dönemin şartlarına göre bakmaya çalıştığım zaman bile, hayal etmekte zorlandım.

    Özellikle romanın başlarında, nasıl yani, dedim durdum.
    Çizilen portreler, yapılan tasvirler öylesine uçta ve abartılı geldi ki, o büyük uçurumun beni sarstığını hissettim.

    Bunu tüm çıplaklığıyla gören yazarın köylüye savaşma azmi aşıladığı, direnmeye, farkında olmaya sevkettiği, gözlerini açmaya çalıştığı bir coğrafyada, Gazi Mustafa Kemal 'in;
    "Köylü milletin efendisidir. " sözü bambaşka bir boyut kazandı benim için.

    Zira bu satırlarda Atatürk 'ün çağdaşı olan yazarımızın pis, bilgisiz, basiretsiz gibi pek çok sıfatla nitelendirdiği Anadolu köylüsünü, bizzat Atatürk 'ün milletin efendisi olarak nitelendirmesindeki tezat, kitabın başından sonuna kadar dimağımı yokladı durdu. Aynı zaman, aynı şartlar..

    Kuva-yı Milliyenin temellerini atan milis güçler, bilinçli, vatanını seven, durumun vehametinin farkında olan, bütün inanç ve azmiyle Gazi Mustafa Kemal 'in ayak izlerini adım adım takip eden Anadolu insanın bizzat kendisidir.

    Elbette o zaman dilimini öncesiyle birlikte değerlendirmek lazım. Dönemi muhteşem şekilde gözler önüne seren bu kurgu roman, önemli bir kaynak niteliğinde.

    Kitabın tek vuruşta nakavt eden en güzel cümlesiyle bitirmek istiyorum;

    "İNSAN TÜRK OLUR DA NASIL KEMAL PAŞA 'DAN YANA OLMAZ?!"





    Keyifli okumalar..:)
  • işte Akif'in çelişkisi buradadır. 1912'de gördüğü düşü 1923'te
    gerçekleştirmeye çalışanlara destek olmamıştır Akif ...
    "Akif devrimleri aşırı buldu! Dine aykırı buldur biçimindeki
    bir savunma da yersizdir.
    Birincisi, Atatürk'ün biçimlendirdiği Türk Devrimi din düşmanı
    değil, -Akif'in de hep eleştirdiği- dincilik ve hurafe düşmanıdır.
    Evet! Atatürk Cumhuriyeti -Akif'in istediği, düşlediği
    gibi- din odaklı bir devlet değildir, ama -Akif'in istediği, düşlediği
    gibi- dinin, Kur'an'ın anlaşılmasını amaçlayan bir devlettir.
    ikincisi, Akif'in ilk olarak Mısır'a gidip 7 ay kaldığı 1923'te,
    daha radikal devrimler de başlamamıştır. Akif, devrimlerin radikalleştiği
    1925'te temelli Mısır'a gitmek yerine, keşke ülkesinde
    kalıp yeni kurulmakta olan ülkesi için elini taşın altına koyup
    mücadele edebilseydi. Devrimin yanlışlarını, eksiklerini, -Kurtuluş
    Savaşı'ndan bizzat tanıdığı- devrimin önderiyle tartışma, konuşma;gerektiğinde her şeyi göze alarak devrimi sonuna kadar
    eleştirme cesaretini ve kararlılığını gösterebilseydi. Ama maalesef
    Akif kolayolanı tercih ederek Mısır'a yerleşmiştir.

    Aslına bakılacak olursa Akif'i bu nedenle suçlamak, ağır şekilde
    eleştirmek de pek doğru değildir. Akif Kurtuluş Savaşı'na
    katılarak, Anadolu'yu cami cami dolaşıp halkı direnişe çağırarak
    ve çok daha önemlisi Türk Bağımsızlık Savaşı'nın o muhteşem
    "İstiklal Marşı"nı yazarak üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmıştır.
    Bu nedenle İlhan Selçuk'un dediği gibi Akif unutulmazdır:
    "Ak if otuz yıl sonra değil, yüz yıl sonra da anılacak bir ozanımızdır.
    Nasıl anılmasın ki! İstiklal Marşımızın şairidir. O ...
    'Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak' diyen kişidir
    o ... Çanakkale Destanı'nı söyleyendir, emperyalizme karşı savaşandır
    ... Nasıl unutur bu millet onu ...