• Bilen bilmeyen herkesin konuştuğu şu kaotik ortamda , Çanakkale Destanı'nı herkesçe kabul edilen Prof.Dr.İlber Ortaylı'nın geçtiğimiz yaz okumuş olduğum "Gazi Mustafa Kemal Atatürk" kitabından alıntılarımı sizlere paylaştım...maalesef bazı hainler tarihimizi çarpıtmayı görev edinmişler...bu geçmistede vardı bugün de var...O nedenle,belgeleri ve araştırmalarıyla makul açıklamalarıyla anlatan tarihçilerimizin eserlerini okuyup sık sık aktarmalıyız...gerçek bir tanedir objektif şekilde o gerçeğin pesinde olmalıyız...Çanakkale'ye dönmeyi hiç düşünmeden gidenler...bu Cumhuriyet'in gercek sahipleridirler...Ruhları Şad olsun...onlara layık olarak yaşamak ve bu canım ülkeyi gelecek kuşaklara bırakırken onların ihtiyaç duyacakları özgürlüğün teminatı olmak zorundayız...🇹🇷

    #18
    martçanakkalezaferi

    #1000
    kitap
    #ilberortayli
    #gazimustafakemalatatürk
    #büyüktürkmilleti
    #ilelebetcumhuriyet
  • Bu ülke, emperyalistler tarafından işgal edilemedi. Çanakkale, emperyalistlere dârü’l-İslâm’ın son kalesi Anadolu kıtası’nı emperyalistlere dar edeceğimizi gösterdiğimiz son büyük ölüm-kalım savaşıydı.
    İslâm dünyası, Osmanlı’dan sonra paramparça edildi.
    Bu toprakları emperyalistlere çiğnetmedik.
    Tablonun görünen yüzü böyle.
    Bir de tablonun görünmeyen yüzü var: İşte orası karanlık biraz, hem de çok karanlık!
    Yakın tarihini bilmeyen, yakın tarihine dünya kadar uzak olan tek toplum biziz o yüzden.
    Yakın tarihini “yalanlar” üzerine kurgulayarak genç kuşaklarına ve kitlelere dayatan tek ülke biziz.
    Yakın tarihin “karartılması” bir kaç işlemle gerçekleştirildi.
    Öncelikle bu toplumun tarih bilinci linç edildi. Bu toplumun tarihi Cumhuriyet’e hapsedildi, Cumhuriyet’in öncesi, hatta Cumhuriyet’i hazırlayan Tanzimat ve Meşrûtiyet süreçleri de -büyük ölçüde- hasıraltı edildi. Özellikle meşrûtiyetlerde ortaya konan entelektüel birikim inkâr edildi; eğer o birikim bıçak gibi kesilmemiş olsaydı, daha da derinleştirilerek geliştirilebilseydi, bugün bambaşka bir yerde olurduk.
    “KÜLTÜREL İNKÂR”DAN KÜLTÜREL İNTİHARA...
    Bu toplum emperyalistlere fiilen teslim olmadı ama zihnen teslim oldu: Batılılar tarafından sömürgeleştirilemedi ama kendi kendini sömürgeleştirdi.
    Buna, “kale içerden ele geçirildi” de diyebiliriz: Bu toplumunun medeniyet birikimi, dinamikleri, ruhu dinamitlendi.
    Ahmet Hamdi Tanpınar, bu süreci, “kültürel inkâr” olarak tanımlar. Tanpınar, seküler bir adamdır ama ülkenin yaşadığı ontolojik yok oluş felâketini görecek kadar bu toprakların insanlığa sunduğu derûnî ruhu iliklerine kadar yaşayan bir estet, bir şair, bir romancı ve bir düşünürdür de aynı zamanda.
    Cumhuriyet’le başlayan süreç, bizi medeniyet değiştirmeye zorladı: Bu toplumun medeniyet iddiası yok edildi. Ruhkökleri kurutuldu. Bu topraklarda önce laik bir devlet icat edildi, İslâm bütün kurumlardan arındırıldı; sonra da laik bir toplum icadı devreye girdirildi.
    Bizimle birlikte dünya tarihinin yapılmasında belli roller oynayan ülkelerin hiç biri medeniyet iddialarını terketmediler oysa!
    Almanlar, iki büyük dünya savaşı verdiler, yok olmanın eşiğine geldiler ama “emperyal” iddialarını aslâ terketmeyi düşünmediler.
    O yüzden toparlandılar, büyük bir yıkımdan başarıyla çıkmasını bildiler.
    Ruslar da, yine Rus Ortodoks ruhu üzerinden toparlanma savaşı veriyorlar ve Putin’le gelinen noktada çok büyük mesafe katettiler.
    Bu süreçte ruhunu ve ruhköklerini inkâr ederek kültürel dinamiklerini ve medeniyet iddialarını dinamitle aymazlığına soyunan tek ülke biziz!
    Neden acaba?
    Bu topluma laiklik projesi adı altında zorla, tepeden, Jakoben yöntemlerle medeniyet değiştirme dayatması yapıldı.
    Sömürgecilerin dışardan işgal edemedikleri bu ülke bir anlamda içerden ele geçirilmiş oldu. Tanpınar’ın “kültürel inkar”ı kültürel intihara dönüştü!
    Bir toplum medeniyet değiştirmeye kalkışarak “çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne” çıkamaz!
    Yalnızca başaşağı yuvarlanır, çıkmaz sokaklara saplanır kalır!
    Çünkü medeniyet değiştirme süreci, yüzyıllar süren zorlu bir süreçtir: Önce bir tanıma (“taklit” ve tenkit), sonra bir tanımlama (tahkik ve tarif), ardından bir özümleme (tefrik) ve yaratıcılık (teklif) süreçleri kaçınılmazdır.
    Bir gecede olacak işler değildir “bu işler”.
    Daha da vahimi, bir toplum, büyük tarihî krizler yaşayabilir ama bu tarihî krizleri, köklerini, medeniyet ruhunu, birikimini inkâr ederek aşamaz.
    Bunun tek bir örneği bile yok insanlık tarihinde!
    Büyük ölçekli kriz yaşayan bir toplum, önce krizle yüzleşir, derinlemesine felsefî bir hesaplaşma süreci yaşar, köklerini taze bir ruhla keşfe çıkar, Babanzade Naim’in “keşf-i kadîm” olarak adlandırdığı ve üzerinde kafa yorduğu bu süreç, bütün büyük ölçekli krizler yaşayan medeniyetlerin başvurdukları yegâne çıkış yoludur.
    Batılılar, modernliği icat ederken iki bin yıl önceki köklerine gittiler; üstelik de bizim üzerimizden, İslâm medeniyetinin katkısıyla.
    Ama biz, Batılıları bile köklerine döndürecek güce, çapa, derinliğe sahip medeniyet dinamiklerimizi diriltici bir ruhla, taptaze bir solukla keşfedeceğimize dinamitlemeyi tercih ettik!
    İntihara sürüklendik.
    İşte bizim trajedimiz bu!
    Bu intiharı, Cumhuriyet kadrolarının kurucusu Kadro hareketinin babası Şevket Süreyya Aydemir, İnkılap ve Kadro başlıklı son kitaplarından birinde sarsıcı bir dille şöyle özetler: Her şeyi yıktık ama yerine hiçbir şey koyamadık.
    Yakıcı gerçek bu.
    Ama Türkiye’de sığ Kemalizm tavan yaptı.
    Üstelik bir de buna muhafazakâr Kemalizm denen temelsiz, köksüz bir dalga, tuz-biber ekti!
    KENDİMİZE ÇEKİ-DÜZEN VERMEK ZORUNDAYIZ!
    Bir toplum, medeniyet değiştirmeye soyunarak varlığını bile sürdüremez.
    Felâketle sonuçlanır bu tür köksüz, ruhsuz, sığ, hiç bir tartışmaya, konuşmaya, entelektüel açılıma izin vermeyen dayatmalar.
    Bu dayatmaların varacağı yer, şiddetli savrulmalardır yalnızca. Savrulmalar ve ardından gelecek yapay olarak icat edilen ama gerçeğe dönüşmesi önlenemeyen, önlenemeyecek büyük kargaşalar.
    Türkiye, köklü bir medeniyet buhranı yaşıyor iki asırdır.
    Medeniyet krizi epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuştur. Yönün ve yörüngenin yitirilmesi, her alanda ontolojik vakumların oluşmasıdır.
    Eğer bu boşluklar, tarihî tecrübeden süzülüp gelen ilkelerle, ruhla ve dinamiklerle doldurulamazsa, ayartıcı her tür eğilim tarafından kolaylıkla doldurulabilir bir süreliğine de olsa. Ama uzun vadede bu, bu toplumun ölüm sürecine girmesi demektir. Yaratıcı’ya, insana, dünyaya ve hayata dâir hiç bir felsefî önermesi ve derinliği olmayan bu tür sığ ve ayartıcı ideolojiler, toplumu çıkmaz sokaklara fırtlatmakla sonuçlanır.
    Türkiye’deki İslâmî kesimlerin son on yıllardan bu yana İslâmî ilkeleri ve değerleri değersizleştirecek kadar sekülerleşmeleri, dünyevîleşmeleri, komformistleşmeleri, oportünistleşmeleri, sığ / volk Kemalizm biçimlerinin patlamasına yol açtı.
    Önce kendimize çeki düzen vermek zorundayız. İslâmî ilkeleri gözümüz gibi korumak zorundayız. Unutmayalım: İslâm’ı kaybedersek, hem hiç bir şeyi kazanamayız hem de bu toprakları da, bu topraklardaki varlığımızı da koruyamayız.
    Bu çölleşme, çözülme ve savrulmanın bizi götüreceği yer felâkettir.
    Kazana kazana kaybediyoruz...
    Yüzyılın sonunda gelinen nokta burası.
    Benden hatırlatması... Vesselam
  • 216 syf.
    ·6/10
    Her milletin tarihinde; asla unutulmayacak, yıllar geçse de gerek edebiyatta gerek hayatın diğer alanlarında etkisini hiçbir zaman yitirmeyecek önemli olaylar vardır. Bu olaylar o milletin insanını öyle bir boyutta etkiler ki üzerine şiirler, romanlar, öyküler yazılır; şarkılar söylenir, türküler, ağıtlar yakılır. Türk milletini en çok etkileyen olaylardan biri ise kuşkusuz Çanakkale Savaşı'dır.

    [Savaşın tarihi boyutuna ve ayrıntılarına çok fazla girmeyeceğim. Nitekim bu kısımlar birçok kitapta (ders kitaplarında bile) mevcut. Ve kesinlikle -doğru kaynaklardan- okunup öğrenilmeli.)

    Savaşa gitmek de zordur, sevdiğin birini göndermek de. Savaş kalana da acı verir, gidene de. Ölene de acı verir, kurtulana(?) da. Acıdan ibarettir yani. Bütün bir ülkenin ortak acısından.
    Savaş ortamı ve savaşın beraberinde getirdiği trajediler tecrübeli yetişkin bir askerin psikolojisinde bile büyük yaralar açar. Savaşta yalnızca ölüm korkusu değildir hissedilen. Aklınızda vatanınız, evde bir başına bıraktığınız anneniz, nişanlınız, yeni doğmuş belki de henüz doğmamış bebeğiniz vardır. Onların geleceği vardır. Bir yanınız kavuşmanın umudu ve hasretiyle yanıp tutuşurken bir yanınız da belki de onları bir daha asla göremeyeceğinizi bilmenin acısıyla kavrulur.
    Yanı başınızda vurulmuş arkadaşınızın göğsünden akan kanları görürsünüz, kopan bacaklar, kollar görürsünüz, kan ve barut solursunuz, herhangi bir savaşta bulunmamış bir insanın asla tasavvur edemeyeceği ve anlayamayacağı nice manzaralara şahit olursunuz. Zordur yani kısacası, savaşmak zordur, asker olmak zordur. Ama memleketinizin istikbali için mecbursunuzdur bu ortamda olmaya.

    "- Haydi toplanın, cenaze namazı kılmaya!
    - Cenaze namazı mı?
    - Evet.
    - Kimin namazı ki bu arkadaş?
    Onun bu sorusunu çavuş cevapladı.
    - Kimin olacak, kendimizin cenaze namazı...
    Bunu duyan er kısa bir süre şaşkınlık geçirdi. Sonra gidip arkadaşlarının yanında, kendi cenaze namazını kılmak için safa girip el bağladı." (s. 35)

    Kendi cenaze namazınızı kılarsınız mesela, bedeli hiçbir şekilde ödenemeyecek fedakarlıklarda bulunursunuz. Çocuklarınız bağımsız vatanlarında özgürce yaşasınlar, gezsinler, okusunlar, öğrensinler diye ölürsünüz.

    ...

    Değinmeden geçmeyeyim, Çanakkale Savaşı'nın Atatürk'ün yıldızının parlamasında da çok büyük etkisi olmuştur. Özellikle bu savaş sırasında Mustafa Kemal; askeri dehası, cesareti ve ileri görüşlülüğüyle ön plana çıkmış, "Anafartalar Kahramanı" olarak tanınmıştır. Meşhur "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum." sözünü de bu savaş sırasında söylemiştir.

    ...

    Özel olarak kitaba gelirsek ismini Çanakkale Türküsü'nden alan kitapta 13 öykü var ve bu öykülerden biri de kitapla aynı ismi taşıyor. Kitabın yazarı İsmail Bilgin 1964 Gelibolu doğumlu bir jeoloji mühendisi. Kurtuluş Savaşı hakkında birçok hikayesi ve romanı mevcut. Ve yazar hikayelerini genel olarak gençlere ve çocuklara tarih bilinci kazandırmak amacıyla kaleme alıyor. Bu nedenle yetişkinler için muhteşem, kesinlikle okunmalı denebilecek bir üslubu ve anlatımı yok. Yine de ortaokul çağındaki çocuklara okutturulabilecek seviyede bir kitap. Dili sade ve yeteri kadar da akıcı. Kitapta Reza Hemmatirad imzalı konuya uygun çizimler de mevcut.

    ...

    "Türk askerleri ile birlikte yaralanıp kendi siperlerine gidemeyen, alınamayan, taşınamayan Fransız ve İngiliz erleri ve subayları da sargı yerine taşınmaya başlanmıştı. Hatta aynı yatakta yan yana yatan Türk ve Fransız erlerinin ya da subaylarının yaralarından akan kanlar birbirine karışıyordu. Daha önce karşılıklı mermi sıkanlar şimdi hastanenin aynı yatağını paylaşıyorlardı." (s. 38)

    Kitapta geçen bu kısım çok hoşuma gitti. Belki de savaşın bütün o acımasızlığı içinde yaşanabilecek en güzel şey.

    ...Ve aynı ülkede farklı bir zamanda; başka bir milletten, başka bir inançtan yüzlerce insanın zarar gördüğü bir felaket meydana geldiğinde sırf bizden değiller diye vicdanı bile sızlamayan hatta mutlu olan insanlar görüyoruz. Ne kadar trajik.
  • 303 syf.
    Kitabın yazarı Çanakkale üniversitesinde bir öğretim görevlisi. Kendisi de oralı diye biliyorum. Kitapta hem Çanakkale Savaşıyla ilgili tarihsel bilgi hem de gazilerle röportajların yanı sıra yaşanmış olaylara da yer verilmiş. Özellikle öğrencilerde ve bilgi eksiği olan herkeste Çanakkale bilinci oluşturmak için güzel bir başlangıç kitabı olabilir.
  • 448 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    tarih bilinci kazanmak ve kazandırmak için tavsiye edilebilecek bir kitap. mehmet niyazinin diğer kitaplarını okuyacağım. plevne- yemen ah yemen