• 225 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Savaşı çıkaranlar değil, savaşa gönderilenler ölür. Savaştan geriye kalan ise parçalanmış ruhlardır. Cephenin sana yaptıklarını yaşamın boyunca unutmak istemezsin, neden orada ölmediğini sorgulayıp durursun. Artık “Yürüyen Ölü” olmuşsundur. Ruh bedende var gibi, ama yok gibi. İlk yüz sayfa sizi kitaba alıştırıyor, geri kalan kısım ise sizi olduğunuz yere mıhlıyor, barut kokusunu ciğerlerinize çekiyorsunuz. Bir kitap okursunuz, görmediğiniz savaşa lanet edersiniz. İşte bu o kitaplardan biri. Gerçeğin arkasına gizlenmeyen, gerçeği yüzünüze vuran cinsten. Ölenler neden öldü, yaşayanlar neden yaşıyor, bunu kimse bilmiyor.” 10/10

    Ç News

    *
    Kamu Spotu:
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır. Spoiler değil, gerçekler vardır!”
    *

    “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.” Jean-Paul Sartre

    Bir ülkeye saldırdığınızda, haklı olarak savunma yapacaktır. Teslim olmamak için, tüm gücünü seferber edecek, istilayı kabul etmeyecektir. Bu bir savunmadır, yaşamak için, özgürlük için yapabileceğiniz tek şey, kanınızın son damlasına kadar çarpışmaktır. Bir de bunun aksine, devlet liderlerinin genellikle, toprak, petrol gibi konularda anlaşamaması üzerine hiç yoktan yere savaş çıkması durumu vardır. Hiç gitmeyeceğiniz topraklar yüzünden, belki de hiç ihtiyacınız olmayacak petrol için birileri sizi savaşa sokacaktır. İşte o zaman hikâye başlayacaktır. Sen vatan müdafaası yaptığını düşünürken, bir diğerleri savaş sonunda kazanacağı toprakları ve parayı hesap ediyor olacaktır.

    Birinci Dünya savaşı neden çıktı diye sorduğunuzda önünüze en başta “Sanayi Devrimi” ve “Fransız İhtilali” çıkacaktır. Birisi sömürgeciliği bir diğeri ise milliyetçiliği tetiklemiştir. Nedenleri Avrupalı Devletlerde arayacak olsak ta, asıl neden Osmanlı’nın hasta adam olarak son günlerinin gelmesi idi. Kaybedilen topraklardan pay alma yarışı kızışmış ve sert karşılaşmalara neden olmuştur. İş çığırından çıktığında ise, hiç cepheye dahi gitmemiş liderlerin SAVAŞ kozu ortaya atılmıştır. İşte milyonlarca insanın öldüğü, sakat kaldığı, dünyanın çirkin yüzünün ortaya çıktığı yakın yüzyıl savaşlarının başlangıcı böyle çıktı.

    Neden Öldürüyoruzun karşısında, neden ölüyoruz vardı. Cephede değilde yolda karşılaşsalar birbirlerine hiçbir düşmanlık beslemeyecek milyonlarca insan işte bu savaşlarda öldü.

    “(…)Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir. “

    Mustafa Kemal Atatürk
    (1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1997, s. 128)

    *
    Birinci Dünya Harbini, İkinci Dünya Harbinden ayıran en önemli nokta, askerlerin sorgulama yapabileceği durumların oluşmasıdır. Birçok ülke askerinin anılarında, ülkemiz askerilerinin anılarında da mevcuttur bu durum. Bu savaşlar genellikle siper savaşlarıdır ve askerler birbirlerine yakındır. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşet saçan silahları daha keşfedilmiş değildir. En büyük dehşet gazdır. Çeşit çeşit gazlar üretilmiştir.

    Kimyasal silahların kullanımı ile ilgili Kurt Vonnegut ‘un Mezbaha No:5 incelemesinde değineceğim. Şimdilik o konuya değinmiyorum.

    Ne diyorduk, askerlerin savaşı sorgulaması ve birbirlerine olan yaklaşımları. Fazlasıyla anı mevcut demiştim, bu anılar düşman askerlerin cephelerde birlikte yemek yemesi, sigara alışverişi, haberli top atışları, şahitlerin anlattığına göre Çanakkale de askerlerin cepheler arası tavalara nişan alıp kendi aralarında bir çeşit oyun oynaması vs. Olağan dışı gelen bu durumlar İkinci Dünya Harbinde yoktur, çünkü gaddarlık vardır bu harpte. İnsanlığı yok etmek istermişçesine savaşan ordular vardır…

    Savaşın içindeyken, savaşı sorgulayabilmek ve neden öldürüyoruz sorusunu sorarken, neden ölüyoruzu anlayamamak meselesidir. Bunca insan neden öldü? Dönüp arkanıza baktığınızda, detaylı tarih kitapları okuduğunuzda; birleştirmeden ziyade hep parçalama yaşatmıştır bu savaşlar. İstediğini alacağını sananların sadece hayalinde kalmıştır.

    Garp Cephesinde Yeni Bir Şey yok işte tam bu noktada karşımıza çıkıyor. Avrupa’nın savaştığı ilginç cepheler vardır. Bu cephelerin bazılarında askerler rutin bir yaşantı sürmektedir. Savaşmaktan ziyade geri planda kalmış, sanki unutulmuşlardır. Bir de kan kokusunun hüküm sürdüğü, ellerin parçalandığı, bacakların koptuğu, beynin kafatasından sarktığı, vücudun ikiye ayrıldığı, ağızdan koyu kanların aktığı, bedenin yok olduğu ve bulunamadığı cepheler vardır. Kitabı okurken iki cepheye de konuk olacaksınız.

    Savaş karşıtı bu kitabı okuduğunuzda, savaş çığırtkanlığı yapan insanların hayat hakkında hiçbir şey bilmediğini anlayacaksınız.

    Jacques Tardi ‘nin Siperlerdeydik (1914-1918) Çizgi-Roman’ı bir bakıma “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” un çizgilerle yansıtılmış halidir. Cephede yaralandığınızda, yaşama şansınız çok azdır. Kurşunun nerenize isabet edeceği hiç belli değildir. Dönemin imkanları göz önüne alındığında, yetersiz sağlık ekipmanı ve insan gücü zaten yeterli olmayacaktır. Bacağınızdan vuruldunuz ya da kolunuza bir şey oldu. Tamamı değil, bir kısmı zarar gördü. Hastaneye gittiğinizi hatırlayacaksınız, uyandığınızda hasar görmüş uzuvunuzu tekrar göremeyeceksiniz. Çünkü kesilmiştir. Doktorların bir kasap gibi çalıştığı savaştır. Milyonlarca asker, milyonlarca kol, milyonlarca bacak… Bunu gördüğünüzde savaşın içinde dahi olsanız, savaştan kopma noktasına gelip sorgulamaya başlıyorsunuz…

    "İnsan sinip kaldıkça dehşete tahammül eder, fakat düşünmeye kalkıştı mı, onu öldürür bu dehşet." #42843475

    Savaşın dehşeti hiçbir şeye benzemez. Bir bakıma insanın en serbest olduğu zamandır. Katliam yapmasına izin vardır. Savaş suçları dediğimiz şey, gerçekleşen binlerce olayı değil, anlatılan birkaç olaydan ibarettir. Savaşın içinde saklı kalmış sivil ölümleri, teslim olmuş askerlerin ölümleri, yapılan soykırımlar insanın içinde ki insan dışı varlığı da ortaya çıkarır. Kimileri savaşın celladı olur, kimisi ürkeği. Dalıp cepheden uzaklaşan askerlerin anıları hayli çoktur, yanlarında top patlasa dahi, daldığı düşten çıkamayan, kilitlenen, savaşın anlamsızlığında kalakalan askerler vardır. Şans yanındaysa bir gün daha yaşar, değilse parçalarını bulmak bile zorlaşacaktır. Her asker, bir gün daha yaşayabilmenin hayalini kurar.

    "Öldürmek istiyoruz; çünkü karşıdakiler bizim can düşmanlarımız şimdi; tüfekleri, bombaları üzerimize çevrili. Biz onları mahvetmezsek onlar bizi mahvedecekler!" #42841184

    Savaş sona erene kadar bu tablo değişmez. Karanlıkta yanına gelen arkadaşında olabilir, düşmanda. Süngüyü sapladığında beş dakika önce birlikte güldüğün arkadaşına mı, yoksa düşmana mı sapladığını bilemezsin. Karanlığın ortasında kalakalır, cansız bedene bakarsın. Ceplerini yoklarsın annesine, sevgilisine, eşine yazdığı bir mektuba rast gelirsin. Okursun ve hayatın değişir. Senin için bir hiç olan beden, daha sonra hayata bakış açın olur. Savaşın sonunda yaşayan insan, yaşadığı olaylardan dolayı normal bir hayat süremez. Ruhu ölmüş, cephede kalmıştır çünkü.

    Savaşı iyi anlamda sunabileceğimiz bir argüman yoktur. Savaşın mantığı olmadığı gibi insanlığa yararı da olmamıştır. Fetihler araba yarışı değildir, askerle ve kanla yapılır. Her fetih insanlığa inen bir darbedir aslında. Ülke savunması ayrı bir şeydir, başka bir ülkeye saldırmak, toprağını işgal etmek ayrı bir şeydir. Yetinmesini bilmeyen insanoğlu hala bu kavramları anlayabilmiş değildir.

    Belki de insanoğlu gizliden gizliye, dehşetin sınırlarında gezmeyi, şiddeti, kanı, ölümleri çok seviyordur. Belki de savaşmak için can atıyordur, kim bilir insanı sevmek değil de öldürmek daha hoşuna gidiyordur. Bugünün dünyasına baktığımızda; yarın için olumlu bir tablo gördüğümüz söylenemez.

    *

    “Üçüncü dünya savaşında hangi silahlar kullanılacak bilmiyorum; ama dördüncüsü taş ve sopa ile yapılacak.”

    Albert Einstein

    *

    Kitabı öneriyor, savaşın karşısında durmanın büyük bir erdem olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Savaşın değil, BARIŞIN hüküm sürdüğü bir dünya görmek dileğiyle.

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
  • 173 syf.
    Dahi Diktatör'ü, Celal Hoca'dan Atatürk hakkında kısa ama gayet doyurucu bir kitap diye tanımlayabilirim. Celal Hoca'nın konuşmalarına aşina iseniz kitaptaki birçok kısmı okurken bunu dinlemistim diyebilirsiniz. Ayrıca okurken benim gözümün önüne Celal Hoca'nın konuşma tarzi, olayları anlatışı, tonlamalari geldi ve bu çok güzel bir durum oldu.

    Celal Hoca ülkemizin halihazirda yetiştirdiği dünya çapında bir bilim adamı ve aynı zamanda aydını. Ara ara sivri çıkışları, toplumda infial yaratan demeçleri olduğu için 'aydin' kısmında herkes hemfikir olmayabilir. Ancak bence aydın bir insan. Çünkü, her söylemine katilmamakla beraber ben bir aydindan, toplumunu rahatsız etmesini beklerim. Toplumunda, yönetiminde ve ülkede gördüğü eksiklikleri, yanlışlıklari korkmadan olduğu gibi dile getirmesini beklerim. Bu konuyu burada bitirip kitaba geçmek istiyorum.

    Kısa süre önce Nutuk'u okumuştum. Onun üzerine bu kitabı okumam yerinde olmuş. Çünkü Celal Hoca, Atatürk yöntemini anlatmak için sık sık Nutuk'a atıfta bulunmuş ve Nutuk'tan örnekler vermiş. Atatürk'ün yönteminin, eleştirel akılcılik olduğunu söyleyen yazar, bunu Nutuk'tan örneklerle ifade etmiş. Mesela, Atatürk'ün Samsun'a çıkışında ülkenin halini ve sorunları ortaya koyuşu, bu sorunlara dair çeşitli çevrelerden öne sürülen çözüm önerilerini sıralaması ve bunların neden mantıksız ve işlevsiz olduğunu açıklamasi, nihayetinde kendi çözüm önerisini ortaya koyup açıklaması... Nutuk'u okurken bu husus benim de dikkatimi çekmişti. Bu kitabı da okuyunca daha iyi idrak etmiş ve emin olmuş oldum. Atatürk, Nutku boyunca eleştirel akılcılığı uyguluyor.

    "Eleştirel akılcılık, sorun çözmek için varsayım önermek ve önerilen varsayımları gözlem raporlarıyla kontrol ederek, gözlemle çelişenleri, bir diğer deyişle “yanlışlanmış” olanları elemek olarak ifade edilebilir."

    Kitabın adı neden Dahi Diktatör diye soruyor olabilirsiniz. Bunun sebebini kitabı okuduğunuzda çok daha iyi anlayabilecek olmanizla beraber ben bir iki cümleyle bunu açıklamak istiyorum. Bir kere perişan ve felaket halde bir Anadolu ve son derece cahil bırakılmış, sefil halde Anadolu insanı var. Bu konuda Ahmet Haşim'in mektubuna atıf yapar Celal Hoca. Bu mektubu okuduğumuzda Anadolu'nun ne halde olduğunu çok iyi anlayabiliyoruz. Atatürk'ün elinde böyle bir ülke ve üzerinde böyle bir halk var. Şimdi kimi insanlar iyi niyetle veya kötü niyetle Atatürk dikta uyguladı, demokrasi getirmedi gibisinden şeyler söylüyorlar. Lakin demokrasiyi hangi insanlarla yapacaksın? O devrin cahil, sefil bırakılmış halkıyla mi? Bunlari küçümsemek için söylemiyorum. Peki arkadaşlarına karşı tutumu, onları dinlese daha iyi olurdu, diye düşünecek olabilirsiniz. Bu önceki tezden daha mantikli. Lakin Atatürk daha Samsun'a ayak basarken aklında Milli egemenliği düşünürken, halifeligi, saltanatı bitirmisken arkadaşları halen durumun farkında değiller; halifelik ve saltanat gibi artık devri kapanmış, köhne yapılarda takılıp kalmışlar. Atatürk, her zaman arkadaşlarından bir, iki ve bunu baya ilertebilecegimiz bir sayıda adım kadar öndedir. Arkadaşlarının çoğu hala Osmanlılik ile yeni devir arasında kalmışken Atatürk yeni devre çoktan geçmiştir. Bu manzara olağanüstü bir devrin manzarasıdir. Bu sebepten ötürü, şimdi 2019 senesinde sıcak koltuklarimizda oturup, türlü zorluklar geçirip şu anki seviyeye gelmiş demokrasinin o zorlu aşamalarıni es geçip yani o devrin şartlarını göz önünde bulundurmayip 2019 şartlarına hapsolarak o devri değerlendirip, "Ya Atatürk de hiç demokrat değilmiş, bir şekilde kendi fikirlerini dikta etmiş ve nihayetinde hep onun dediği olmuş." diye eleştirmek hakkınız olmakla beraber abesle iştigal etmektir aynı zamanda.

    Evet, Atatürk fikirlerini uygulamayı büyük ölçüde basarabilmis ancak bunu insanlari ikna ederek yapmıştır. Meclis'i de ikna etmiş ve halkı da... Her zaman bir uygulamanın altında Meclis'in imzasının olmasını istemiştir. O da biliyor ki sadece kendi imzasiyla yapılirsa kendisinden kısa süre sonra bu inkilaplar devre dışı kalacak, kalıcılık saglanamayacaktir. Celal Hoca, diktatör kavramı ile zorba kavramının birbirine karistirildigini söylüyor ve tarihten de Atatürk'ün durumuna benzer Kral veya yöneticileri örnek gösteriyor.

    Bu noktada tekrar Atatürk'ün yönteminde çok önemli bir noktaya kısaca değinmek istiyorum: Yöntemin temel prensibi her zaman yeniliğe açık olmak ki bir keresinde "Bizim partimizin doktrini yoktur." diyerek bunu çok iyi ortaya koymuştur. Ayrıca yaptığı hatada diretmemesi ve hatasını kabul edip bundan vazgeçilmesi yönteminin en önemli halkalarindan birisidir. Nitekim eleştirel akılcılik ve bilimsel yöntem bunu gerektirir. "Hayatta en hakiki mürşid ilimdir, fendir." diyen bir liderden de bu beklenirdi.

    Yine toplumumuzda ara ara duymakta olduğumuz bir duruma değinerek kitapta Celal Hoca'nın vurguladığı bir noktaya değineceğim. Hep duyarız; "Çanakkale Savaşı'i sırasında bulut geldi, yabancı askerleri aldı" şeklinde mucizeleri, melekler indi geldi bize yardım etti (bu en popüler olanıdır her daim, Kıbrıs hareketi için de söylenir) ve imanimizla, inancimizla kazandık... İnsanların savaşmak için imanlari ve inançlarından kuvvet almalarını yadsimiyorum lakin biz ne Çanakkale'de ne Kurtuluş Savaşı'nda meleklerle, mucizlerle veya iman kuvvetiyle falan kazanmadik. Eğer öyleyse Balkan Harbi'nde ve Viyana'dan beri neredeydi bu melekler, bulutlar? Viyana'dan beri Osmanlı vatandaşları imanlarini kaybettiler de mi habire tokatlaniyorduk? Bunlarla kendimizi kandirmayalim. Akıl akıl akıl...

    Atatürk'ün zafer için gösterdiği yol budur: Akıl... Nitekim Celal Hoca'nın bu konuda şu sözleri çok güzeldir:

    "Atatürk bize aklın neler yapabileceğini göstermiştir."

    "Atatürk hâlâ önemli mi bizim için? Çok önemli. Çünkü Atatürk adını sil, yerine akıl yaz, akılsız hiçbir şey yapamazsın, aklın olmadan atacağın her adım seni felakete götürür."

    Sakarya Savaşı sırasında olsun Büyük Taaruzda olsun veya daha gerilere gidelim; Vahdettinle gittiği Almanya'daki tatbikatta, Çanakkale'de veya Birinci Dünya Savaşı öncesi güney hududunda nasıl bir taktik izlenmesini söylediğinde olsun Atatürk göklerden bir haber beklemedi. Aklını kullandı. Olması gereken de budur.

    Celal Hoca'nın önemle değindigi diğer husus Atatürk'ün din konusundaki izlediği yoldur. Atatürk, halkın inandığı dini anlamasini istedi, bunun için Kuran'ı, hadisleri Türkçe'ye çevirtti. Çürümüş ve murid denilen köle yetistiren tekke, zaviye, tarikatlari kapattı. Çünkü insanların insanlara köle olmasını istemedi. İstiyordu ki her insan okusun, düşünsün, sorgulasin ve kendi başına karar verebilsin. Dine dayalı eğitimi noktaladi. Çok da iyi yaptı. Bir ülkenin eğitimi dine dayalı olamaz. Din dediğimiz olgu üzerinde daha ortak kanıya varılmis evrensel bir sonuç yokken bunu alıp eğitimin temeline sokmak insanları rüzgârla uçuşan yapraklar haline getirmektir. Kitaptan bu konuda bir alıntı yapmak istiyorum:

    "Atatürk şunu söylüyor: “Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki, toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim.”

    Bunlar ve bunlardan fazlasını kitapta bulabilirsiniz. Celal Şengör, anlatırken mutlu olan birisi ve biraz da bundan kaynaklı olarak kendisini dinlettirmeyi de okutmayi da başarıyor. Bir oturusta bitirdigim bir kitap oldu. Herkese tavsiye ediyorum.

    Keyifli okumalar.
  • 136 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Selamlar, dostlar. Haim Nahumla ilgili bir analiz. Fikirlerinizi beklerim. Saygılar.

    “Yahudiler mi dediniz? Onlar, yumurtalarını pişirmek için,
    Dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir.”

    Necip Fazıl KISAKÜREK

    Kitabın Yazılış Amacına Dair

    Yazar Hüseyin Serkan Elönü, yazdığı “Haim Nahum” adlı kitabın önsözünde fikir, düşünce olarak yazma niyetini şöyle anlatmıştır: “Dinimizin ve ülkemizin kahramanları hakkında tonlarca kitap bulunurken İslam düşmanları hakkında ciddi eser maalesef bulamıyoruz.” Elönü, büyük bir eksikliğimizden haberdar ederken yazının devamı şöyle: “Düşmanımızı tanımıyoruz ve maalesef tanımak için çaba da sarfetmiyoruz. Bu kadar İslam’a zarar veren birisi olan Haim Nahum’un hayatını anlatan bir kitabın maalesef yazılmaması büyük bir eksikliktir.” (Sayfa-05)

    Saklı Tutulan Yüzler: Siyonistler

    Saklı kimliklerle, saklı faaliyetlerle: saklı Siyonistlerin, gizli yönetimleri ve gizli kurdukları devletleri olmuştur. Ekonomik, ticari yönden piyasayı hep ellerinden tutarak kendilerini güçlü ve etki alanlarını geniş tutmuşlardır. Anadolu coğrafyasında ki en önde ve önemli birkaç Siyonistler, ayrıca bu Siyonistler Osmanlı İmparatorluğuna da ihanet etmişlerdir. Bunlar: çoğu Sefarad Yahudi’si olmakla beraber Yasef Nassi, Sabetay Sevi, Abraham Salomon Kamondo, Emmanuel Karaso, Haim Nahum’dur. Theodor Herzl ise Aşkenaz Yahudi’sidir.

    Bir Dev’in Yıkılışı

    Yahudi inanç sistemin yöneticiliğini yapanlara “Hahambaşı” unvanı verilir. Bizans devletinin son zamanlarında İstanbul’daki Yahudilerin liderliğini yapan Rebi Moşe Kapsali’dir. Osmanlı’nın Yahudilerle ilk karşılaşması 13. yüzyılda on yıllık bir kuşatmadan sonra Orhan Bey tarafından Bursa alarak, ilk temaslar gerçekleşmiştir. Fatih Sultan Mehmed Mayıs 1453’de İstanbul’u fethettiğinde Osmanlı devleti bu dini lidere “İstanbul Hahambaşısı” denmiştir. Hahambaşıların görevleri 1453’den 1835’e kadar sadece dini liderlikti. Reformcu bir padişah olan Sultan II. Mahmud, Yahudi Cemaati’nin talebi üzerine radikal bir adımla 1835 yılında “İstanbul Hahambaşı” makamını ismini “Osmanlı Hahambaşı” olarak değiştirerek dini liderliği yanında siyasi rol vererek de Hahambaşılığını güçlendirmiştir. Abraham Levi Paşa ilk Osmanlı Hahambaşısı olmuştur.

    Böylece Hahambaşıların hepsi Osmanlı Sarayı ile derin münasebetler kurmuş ve Batılaşma temayülündeki Osmanlı Devleti’nde saygın bir pozisyona kavuşmuşlardır.

    İttihat ve Terakki’nin zorla II. Abdülhamit’e zorla II. Meşrutiyet’i ilan ettirerek Osmanlı Yahudi Cemaatin meclise girmelerini sağladılar. Meclise giren çoğu Yahudi ise Alliance Israélite Universelle mektebinde okumuşlardı.

    Jön Türk’ler, II. Abdülhamit’i tahtan indirmek için Makedonya çevresinde komitacılardan bir ordu kurularak, 31 Mart Hadisesini gerçekleştirdiler. Bu ordunun içinde 700 kişilik bir Yahudi Taburu da vardı. İstanbul ele geçirildikten sonra Hahambaşı Haim Nahum tarafından bu tabur tebrik edilmiştir.

    Aralık 1909’da Hamburg’ta ve Ağustos 1911’de Basel’deki Siyonist Kongrelerde Osmanlı Devleti’nden ayrılma politikası yerine Osmanlı ile bütünleşme fikrini beyan etmişlerdi, Siyonistler. Heyhat! Bu politika Jön Türk’lerin iktidara geldiğinden dolayı, kandırmacadan başka bir şey değildi. Siyonistler, bu kongredeki kararlardan sonra, sırasıyla Trablusgarp, Balkan ve Birinci Cihan Harpleri ile Osmanlı Devleti’nin topraklarını ele geçirmişler ve asla Osmanlı ile bir bütün olmak gibi gayeleri olmuştur.

    Haim Nahum, Yahudilerin Filistin’e gidip yerleşmelerine, arazi satın almalarına önemli bir engel teşkil eden ve II. Abdülhamid tarafından uygulamaya sokulan “Kırmızı Pasaport” uygulamasından kurtulmak için girişimlerde bulunmuştur. İttihat ve Terakki bu uygulamaya Eylül 1913’te son vermiştir. Yahudiler Osmanlı vatandaşlığına geçmek için idarecilere baskı kurarak ve her türlü yolu denemişlerdir, ancak muvaffak olamamışlardır.

    Birinci Cihan Harbi’nin başlamasıyla Haim Nahum, kendi cemaatinin dini lideri olmamıştır. Aynı zamanda Osmanlı Devleti adına birçok yabancı temas yürüten bir diplomat haline gelmiştir.
    Osmanlı Devleti adına yaptığı ilk diplomatik temasını, 1915’te Çanakkale ablukası esnasında Çanakkale ateşkes şartları için İngiltere, Fransa adına Dedeağaç’a gelen bir İngiliz diplomatla yapmış ve İngilizlerin sunduğu şartları kabul etmeyerek bu görüşme neticesiz kalmıştır.

    1915 sonlarından itibaren Sultan Abdülaziz’in oğlu Veliahd Yusuf İzzettin Efendi ve Haim Nahum, İngilizlerle münferid sulh yapmak ve böylece Osmanlı Devleti’ni Birinci Cihan Harbi’nden en az zararla çıkara bilmek için görüşmeler yapmıştır. Yusuf İzzettin Efendi, 1 Şubat 1916 günü Zincirlikuyu’daki evinde ölü olarak bulunmuştur. Yusuf İzzettin Efendi’nin ölümünün ardından bu sulh teşebbüsü yarım kalmıştır. Başka hiç kimseler bu teşebbüse devam ettirmemişlerdir.

    27 Eylül 1919’da Haim Nahum, Paris’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau ile görüşmüştür. Görüştükleri konu Türkiye’nin geleceği olmuştur. Bu Paris seyahatinde yeni bir devletin hudutları, Kemalistlerin fikir ve Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliği hakkında sayısızca temaslarda bulunmuş, basın toplantısı düzenlemişlerdir. Fransız basınında röportajlar yayınlanmıştır. Hamim Nahum, Fransa ile Türk milliyetçi hareketi arasında yapılabilecek bir antlaşmayı muhtelif defalar dile getirmiştir. Haim Nahum, Paris’ten 10 Aralık 1919’da Türkiye’ye dönmüştür.
    Haim Nahum, 30 Mart 1920’de İngilizlerin baskısı ve sağlık sorunlarından dolayı Osmanlı Hahambaşı makamından resmen istifa etmiştir. İstifası hükümet tarafından 24 Nisan 1920 tarihli “İrade-i Saniyye” ile padişah tarafından kabul edilmiştir.

    1920’de vazifesinden istifa ettiği yılda Paris’te ikamet etmeye başlar, bu dönemde siyasetle ilgilenmiştir, Haim Nahum. Türkiye cumhuriyeti ve Kemalist akımı hakkında çalışmalar yaparak demeç ve röportajlar yayımlamış, Kemalistlerin propagandasını yapmıştır.
    Haim Nahum’un hahambaşılıktan istifa etmesi, siyasi nüfuzunu azaltmamıştır. İttihatçılar, iktidarı kaybetmiş ve ileri gelenleri yurtdışına kaçmışlardır. Ancak Haim Nahum Türkiye’de etkili olmaya devam etmiştir. Milli Mücadele yıllarında Ankara Hükümeti’nin Amerika’daki bir nevi temsilcisi pozisyonuna gelmiştir.

    Haim Nahum, Amerika’ya giderek orada üniversitelerde Türkler lehine konferanslar vermiştir. Bu durum Türkiye’nin Haim Nahum’a büyük bir minnet ve hassasiyet duyulmasına sebep olmuştur.

    Haim Nahum, Amerika’da iken bir dizi konferanslar vermiş Yahudi cemiyetleri ile Mason locaları ile ve büyükelçilerle toplantılar yapmıştır. Haim Nahum, bu toplantılarla yeni kurulacak olan Türkiye’nin İslam’dan uzaklaştırılması gibi mevzular konuşulmuştur.

    Haim Nahum, Amerika’da işi bittikten sonra, plan icabı, hemen Londra’ya gelmiş ve İngiliz Hariciye Vekili Lord Curzon ile görüşmüştür. Haim Nahum, Lord Curzon’u Türkiye’ye bazı tavizler vermek ve istiklalini kabul etmek mukabilinde ona İslamiyet’e arka döndürmenin mümkün olacağı mevzusunda ikna etmeye çalışmıştır. Böylelikle Türkiye’de İslam Âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmaması planlanmıştır. Haim Nahum, Lord Curzon’a milyonlarca Sterlin ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim etmiştir. Haim Nahum’un son sözü şu olmuştur:
    “Siz Türkiye’nin mülki tamamiyetini (sınırlarını) kabul edin onlara ben İslamiyet’i ve İslam temsilciklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.” Demiştir.
    Lord Curzon, Haim Nahum’un bu teklifini heyecanla kabul etmiş ve en can alıcı sözlerini söylemiştir:
    “Türkiye İslami alakasını ve İslam temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulus birliği etmiş olur ve Hristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.” Demiştir.

    Haim Nahum Doktrin’in Ana Hatları

    Haim Nahum; “Türkler savaşla yıkılamaz. Türkleri yıkmak için;
    1- Anadolu insanını aç bırakın.
    2- Anadolu insanını işsiz bırakın.
    3- Anadolu insanını borca esir edin.
    4- Anadolu insanını dininden uzaklaştırın.
    5- Anadolu insanını bölün.
    6- Anadolu insanını ve tüm Müslümanları birbiri ile çarpıştırın.
    7- Anadolu insanını yumuşak lokma haline getirin yutun.” Demiştir.
    Haim Nahum, Avrupa emperyalist devletlere Türkiye’nin nasıl kurulacağını, Anadolu insanını din, dil, tarih, kültür ve beraberlik şuurunu nasıl yok edileceğini bu doktrin ile kendi stratejisini takdim etmiştir.

    2 Kasım 1922’ Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’nın Lozan Konferansı’na gönderilmesi için Meclis’i ikna etti. İsmet Paşa, Edirne Mebusu ve Hariciye Vekili sıfatıyla Lozan Konferansı’na başmurahhas olarak tayin edilmiş ve kendisiyle beraber 105 kişilik müşavir, yaver ve muhafız ordusu ile gitmiştir. Bu heyetin en ilginç ismi hiç şüphe yok ki o da Haim Nahum’dür. Haim Nahum, kendini Milli Mücadele ve Ankara Hükümeti yanlısı izlenimi vererek Lozan Konferansı’nda Türk delegasyonu içerisinde müşavir olarak bulunmasını sağlamıştır. 8 Kasım 1922’de Doğu Ekspersi İstanbul’dan Londra’ya hareket eden trende, müşavirler bölümünde Haim Nahum Efendi; “Osmanlı Yahudileri Eski Hahambaşısı, Yüksek Mühendis Mektebi Fransızca Öğretmeni” olarak bulunmuştur. Görünen vazifesi “Hukuk Müşavirliği” iken gerçek manada vazifesi arabuluculuk olmuştur. Sekiz ay sonrasında Lozan Konferansı sona ermiştir. Lozan Konferansı’ndan sonra Haim Nahum Türkiye’den ayrılarak tekrar gelme cesaretinde bulunmamış ve Mısır’a yerleşerek o ülkenin hahambaşı olmuştur.

    Haim Nahum, artık Türkiye ile olan işini bitirmişti. Amacına ulaşmıştı. Eğer Türkiye’ye gelirse bir Müslüman tarafından –Lozan’da Türkiye’yi dinsizleştirme ve çökertme doktrininin planlayıcısı olduğunu anladığı takdirde- kendisini öldürüleceği korkusuyla Türkiye’ye ayak basmamıştır.

    Kaynakça

    Meydan Larousse 8. Cilt, Sabah Gazetesi Yayınları, Sahife 326, İstanbul 1992.
    Yakın Tarih Ansiklopedisi, Cilt 3, Yakın Nesil Yayınları, İstanbul 1988.
    Fahrettin Korkmaz, Haim Nahum Doktrini, http://www.gazeteturka.com
    Necmettin Erbakan, Davam, Milli Güvenlik Yayınları, Ankara 2014.
  • Ekim 1912'den Ağustos 1913'e kadar 10 ay süren Balkan Savaşı, sadece savaşan devletleri değil, bütün Avrupa büyük devletlerini de yakından ilgilendirmiş ve etkilemiştir. Bu durum bloklar arasındaki gerginliği çoğaltmış ve silahlanma yarışını hızlandırmıştır. Bundan dolayı da Dünya Savaşı'nın hazırlayıcı nedenlerinden birisi olmuştur. Aslında büyük ve güçlü devletlerin sömürge paylaşımı mücadelesinde geride kalan Almanya ve İtalya bu durumlarından şikayet etmeye başlamışlardı. Dünyanın büyük devletleri bu paylaşmada iki gruba ayrıldılar. O süreçte bu gruplar arasında Osmanlı'nın siyasi coğrafyası, jeopolitik açıdan önemini aktif olarak gündeme getirdi.

    Çanakkale Savaşı'nın ana çıkış nedeni bu noktaya dayandırılmaktadır.
    Erol Mütercimler
    Sayfa 102 - Alfa, 11. Basım, Mart 2010
  • 18 mart imiş!
    17 mart ile 19 mart arası tarih işte...
    17'sinde beklenmeye başlayan ve 19'unda unutulan...
    Bu milli şuur karşısında ağlamamak mümkün değil! Helal olsun vatansever milletimize! 37960 gün geçmesine rağmen hala hatırlıyor ve hayırla yad ediyor. Peki ne kadar yad ediyor? Bu geçen koskoca zaman diliminde sadece 104 defacık! Bu 104 gün dışında hemen hemen hiçbir zaman akıllara gelmez. Orada ne olmuş ne bitmiş say desen hiçbirimiz sayamayacak! Ama konuşmaya gelince hepimiz vatanseveriz! Gündemi değerlendir desen YouTube'da şu video trend, yok şu şarkı bu kadar dinlenmiş, geçen bu çift boşanmış vs... Ama desen ki Çanakkale'de şehit düşen on askerin ismini say(en azından muharebenin kaderini değiştirenlerden) sayabilecek bir kişi ya çıkar ya çıkmaz! Vatanseveriz ya! Bırakın Çanakkale'yi en son şehit olan askerimizin ismini soracak olsak yine kimse bilmez! Ama bir futbolcu, şarkıcı, oyuncu ne yemiş ne içmiş takır takır sayarız. Gerçi savaşın en acıklı türküsü olan "Hey Onbeşli"yi oyun havası diye çalıp oynayan biz değil miydik?! Bundan daha trajedik bir durum olabilir mi? Söylenecek o kadar çok şey var ki... Kirli dillerimize o mübarek insanları alet etmemek için bunlar yeterlidir diye düşünüyorum. Allah bize bu eşi benzeri olmayan - hikaye değil - Çanakkale'yi hatırlatan ve bizlere şehitlerimizi lafla da olsa yad edip, zaferini kutlamayı hatırlatan sosyal medyadan razı olsun! O da olmasa bu tarihi bile bilmezdik!

    RABBİM SEN BU VATAN UĞRUNA ŞEHİT OLAN BAŞTA ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ OLMAK ÜZERE TÜM ŞEHİTLERİMİZE RAHMETİNLE MUAMELE ET, ONLARI PEYGAMBER EFENDİMİZ(S. A. V.)'E KOMŞU KIL. RUHLARI ŞAD OLSUN... ŞEHİTLERİMİZİN RUHLARI İÇİN VE ALLAH RIZASI İÇİN EL FATİHA...
  • Beşinci Ordu Erkan-ı Harbiye Başkanlığı’na,
    Tahrirat
    C. 2 Temmuz 1915 Telefon
    Orduca emir verilmedikçe cephane için Şimal Grubu’ndan menzile dönülmemiştir. Yalnız sözlü olarak gruba yapılan tebligat üzerine “Schneider” mermisi almak üzere gönderilen kollara sonradan dönmeleri emri verilmiştir.
    Şimdilik bir iki güne kifayet etmek üzere Kolordu’da ancak dört yüz sandık piyade cephanesi kalmıştır ve hiç bomba yoktur. Top cephanesinin ikmali için fırkalardan her gün şiddetle müracaat vaki olmaktadır. On altıncı Fırka’dan alınan bir ihtiyaç yazısı ekte takdim kılındı. Cebel ve sahra kolları hemen kâmilen boşta; bu sebeple daha önce istirham olunduğu üzere iki bin sandık piyade cep-hanesiyle bin beş yüz bomba ve mümkün olan topçu cephanesinin derhal verilmesi için gereken mercilere emir buyrulması istirham olunur.

    2 Temmuz 1915
    Şimal Grubu Kumandanı