1000Kitap Logosu
Zağanos Paşa
•İkinci Mehmed'in lalalığını yapan Zağanos Paşa, 1443 yılında 2.Mehmed Edirne'ye çağarılınca, kendiside vezirlik görevine getirildi. •1451 yılında 2.Mehmed yeniden tahta çıkınca, Zağanos Paşa'yı ikinci veziri yaptı. •İstanbul'un fethinden önce 2.Mehmed tarafından yaptırılan Rumeli Hisarı'nın yapımında çok büyük emek ve katkılar yaptı. •Gemilerin karadan Haliç'e indirilmesi ise O'nun dehası ve yardımları ile oldu. •İstanbul'un fethi ile beraber Çandarlı Halil'i idam ettiren Fatih Sultan Mehmed, Zağanos Paşa'yı vezir-i azamlığa getirdi. •Zağanos Paşa, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmed'in kayınpederiydi. Sevgiyle kalın...
Bunu herkes bilir / Kadının fendi sultanı yendi mi?
- Bölüm Özeti - 1. Osmanlı'nın başarısını da, yenilgisini de tek kişiye ya da tek bir olaya bağlamak imkansızdır ve büyük bir hatadır. Yıkılışı kadınlara bağlamak da aynı şekilde büyük bir hatadır. 2. Osmanlı'da ve Osmanlı zamanında var olan diğer devletler arasında kadınların varlığı söz konusu olmadığı için o dönemde yazılan tarih kitapları yönetimdeki hataları kadınların 16. Yydan sonra yönetime karışmasına bağlamıştır. Buna delil olarak da “kadınların siyasi tecrübesi olmadığını” söylemiştir. Buna cevabımız “1595'ten itibaren sarayda hapis hayatı yaşayan şehzadelerin de siyasi tecrübesi olmamasıdır.” Onların sarayda eğitim aldıkları söylenecek olursa, pratiği yapılmayan eğitimin realitede bir faydası olamayacağını söyleriz. Hatta kadınların yönetime müdahale etmesinin asıl nedeninin şehzadelerdeki bu tecrübesizlik olduğu söylenebilir. Ki zaten 16. yy.'ın ikinci yarısından itibaren devlet sistemi artık oturduğu için siyasi tecrübeye çok da ihtiyaç kalmamıştır, zira devletin yetişmiş bürokratları zaten yeterince tecrübelidir. 3. Osmanlı'daki dönüşüm: 15. yy'a kadar (1453) Osmanlı' nın mutlak hakimiyeti söz konusu değildi, çünkü dengi olan ülkelerle ortaktı ve beraber yapılan savaşlarda ganimetler bile ortak pay ediliyordu. Lider öldükten sonra bağlılar dilerse yeni lidere biat ediyor, dilerlerse ayrılıyorlardı. Bu bağlıları zapt edebilmenin zorluğu sebebiyle bu döneme kadar sürekli padişahlar at üstünde savaştı. 2. Murad zamanında bu bağlılar Varna muharebesine katılmayınca Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra Sultan'ı merkeze alan ve bağlılarını alt rütbeye koyacak bir siyaset belirledi. İlk olarak Çandarlı ailesinden olan Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirdi. Ve önemli yetkilere devşirmeleri getirdi. Bu şekilde yönetimi bağımsızlaştırmış oldu. 16. yy'da Sultan'ı merkeze alan idari sistem yaygınlaşacak, fakat merkezi sistemdeki güç dağılımı yönetimi etkileyecektir. (Sokollu'nun Kanuni'den sonra 3. Murad'ın varlığına rağmen devleti yönetmesi gibi) 17. Ve 18. yy'da iktidar, saraydaki bürokratların olacak ve Sultan yalnızca bir sembole dönüşecektir. Sultan, kendini merkeze almak isterse bu demokratların tepkileri ile karşılaşacak, kendini bir zaferle ispatlamaya mecbur olacak ya da tahttan feragat edecektir. 19. yy'da başlayan modernleşme hareketi aslında bu düzene bir tepkiydi. Neticede: tüm bu süreçte, 17. Ve 18. Yyda kadınların yönetime birebir müdahalesi söz konusu değildir. Çünkü sultanın bile müdahalesi yoktu. 4. Tüm bunları bir kenara koyarsak, dünyanın başka ülkelerinde ülkesini başarıyla yöneten bir çok kadın oldu. Bizimkiler neden başarısız olsunlar ki? :D
528 syf.
·
10/10 puan
Sultanı Öldürmek & Ahmet Ümit
Sultanı Öldürmek 657 sayfalık bu muhteşem roman, Nüzhet ve Müştak'ın cinayetle biten aşkını anlatırken aslında; 2.Murad'ın, Fatih Sultan Mehmed'in, 2.Bayezid'in hayatlarından, Zağanos Paşa, Çandarlı Halil ve İshak Paşa'nın yaşamlarından ve saray rekabetlerinden, Konstantiniyye'nin fethinden ve patricide,filicide,fratricide yani baba-oğul-kardeş katilliğinden bahsetmektedir. Kısaca romanı özetleyecek olursam, Müştak'ı terk edip Amerika'ya gitmesinin ardından, 21 yıl sonra geri dönen Nüzhet,bir akşam Müştak ve Tahir Hakkı'yı yemeğe çağırır.Eski sevgilisine giden Müştak, Nüzhet'i boynuna saplanan mektup açacağı ile ölü halde bulur,aynı zamanda psikojenik füg hastası olan Müştak bu cinayeti kendi işlemiş olabildiği ihtimali ile tereddüt içerisinde olayları yaşamaya başlar.Devam eden süreçte Akın darp edilir ve Tahir Hakkı'da öldürülür.Bu cinayet serüvenleri, Başkomser Nevzat'ın, zamanında Müştak'ın hediye olarak Nüzhet'e verdiği Çesm-i Lal'in Fazilet tarafından kuyumcuya satılırken yakalanması ile çözülür ve Fazilet sonunda suçunu da itiraf eder. Romanda, 2.Mehmedin, ağabeyleri Ahmed ve Aleaddin Ali'nin ölümleri ile tahtın tek sahibi oluşunu, 2.Murad'ın tahtı oğlu 2.Mehmed'e bırakıp, ardından Haçlılar ile olan Varna Savaşı için Çandarlı'nın büyük oyunları ile yeniden tahta gelmesini, İstanbul'un fethini, Fatih Sultan Mehmed'in ölümü için acaba zehirlenmemi olduğunu, 2.Bayezid ve Cem Sultan'ın tahta çıkma serüveninde Karamani Mehmed'in Cem Sultanı istemesine rağmen,Yeniçeri Ağası Sinan Paşa'nın kurduğu pusu ile Cem Sultan'ın katledilmesini ve 2.Bayezid'in tahta çıkışını, Çandarlı Halil'in, Zağanos Paşa'nın, İshak Paşa'nın rekabetlerini bir kez daha yaşadım. Unutmayınki, mantığın bittiği yerde kaos kaçınılmazdır... ‍️Sevgiyle Kalın... •instagram kitap kulübü sayfam the_knarr
Sultanı Öldürmek
8.2/10 · 15,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un fethinin getirdiği güç ve prestiji kullanarak bir dizi reform yapacak ve merkezkaç kuvvetleri kontrol altına alıp sultanı odağa koyan bir idare tesis etmeyi başaracaktır. İlk önce, Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirerek veziriazamlık makamını nesillerce bırakmayan bu rakip aileyi saf dışı bırakmıştır. Artık vezirler ağırlıklı olarak padişahın kapu halkından gelen devşirmelerden oluşacaktır. Onyedinci yüzyılın ortalarına kadar göreve gelen 78 Osmanlı sadrazamının sadece 11'i Türk kökenlidir.
Haram Lokma
Sultan II. Murat zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilip padişahlar saraylar da gönlünce harcama yapmazlar ve onlarda haplerde elde edilen ganimet ve haraçlardan ve madenlerden başka devletin bir geliri yoktu. Halktan vergi toplayıp saray erkanı için harcanmazdı. Hal böyle olunca , padişahlar da zaman zaman parasız kalabiliyordu. Bir gün Fazlullah Paşa, II. Murad'ın Çandarlı Halil paşa'dan borç para istediğini görüp: Sultanım, Padişahın vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın, dedi. Fazlullah Paşa'yı dinleyen Sultan Murad Hazretleri: - Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın? diye sordu.Fazlullah Paşa: -Sultanım bu memlekette çok zenginler var, bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür, dedi.Sultan Murad: - Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa! Bize ve bizim askerimize helâl lokma gerektir. Bizim askerimizin boğazına helâl lokma girmez de, onun bunun hakkı girerse bu askerle, meydan-ı gazada nasıl harp edebiliriz? Haram üzerine bina kurulursa ayakta durma imkanı varmıdır? Diyerek Fazlullah Paşa'nın teklifini reddetti ve Çandarlı Halil Paşa'dan bir miktar borç alarak iader etti ve sonra ödedi.
«Bütün bunlardan kurtulmak için [Sarayda çıkar kavgaları, entrikalar] İkinci Murad çare arıyordu. İşte bu sırada Şemseddin Fenari'ye çatmış olmalı... Bilindiği gibi, Şemseddin Fenari, başka adıyla Molla Fenari, Osmanlı devletinin ilk Şeyhülislâmıdır. İkinci Murad'ın dikkatini çekmiş ve Şeyhülislâm olmuştur. Bazı tarihçiler, kendisini İkinci Murad'dan çok önce, Yıldırım Beyazıt zamanında yaşadığını ve şeyhülislâm olduğunu yazarlarsa da, başta Cevdet Paşa olmak üzere, güvenilir tarihçiler İkinci Murad döneminde yaşadığını kesinlikle saptamışlardır. Nitekim ilk Şeyhülislâm oluşu da bu gerçeği pekiştirmektedir.» «Bir Padişahın başı dertte ise, kime fikir sorar?... Elbette en bilgili adam olan Şeyhülislâma... Şeyhülislâm, Şemseddin Fenari olduğuna ve mektupta da, 'Bu fitneyi de aklına Şemseddin Hoca düşürmüş' denildiğine göre, Padişahın fikir danıştığı kimse başkası olamaz. Yine mektupta Şemseddin Fenari'nin 'İnkita' sistemini ülkeye yerleştirmesini salık verdiği yazılı olduğuna göre, 'İkta' ile 'inkita' arap harfleriyle yazılışları birbirine benzer, sözü edilen sistemin İKTÂ sistemi olduğundan kuşku yoktur. Çünkü "İnkita" diye bir sistem zaten yoktur ve yine ancak bu sistem benimsenebilirse, Kur'an' da söylendiği gibi yeryüzünde her şey Allahın ve Allah adına da Sultanın olduğu, kabul edilebilir; mülkiyet hakkı, intifa hakkına dönüşmüş olur; böylece büyük servetlerin yığılmasının önüne geçilir.» «Kolayca tasarlayabiliriz ki, Şemseddin Fenari Efendi, İktà sisteminin, taa Halife Ömer gününden başlayarak nasıl uygulandığını, Büyük Selçuklular'da ve Selçukiler'de askeri amaçlarla yapılan değişiklileri ve Osmanlı'da Tımar sistemi haline gelişini enine boyuna anlatmıştır. Yine hiç kuşku yok ki, ikta sistemini uygulayabilmek için ya hâlife veya hâlifenin menşúrunu taşıyan Sultan olmak gerektiğini de elbette söylemiştir. Daha da ileri giderek, Yıldırım Beyazıt'ın Niğbolu zaferinden sonra Mısır Sultanına zafer mektubu ile birlikte 20 deve yükü kıymetli eşya ve mücevher göndererek, oradaki Halife tarafından kendisine bir saltanat menşuru verilmesini istediği, kendisine menşur yerine, Mısır Sultanının ağzından bir mektup gönderildiğini her halde anlatmış olmalı!...» Mektuptan anlaşılıyor ki, Şeyhülislâm ile yaptığı bu konuşma duyulmuş ve Bey'ler, Paşa'lar sonu gelmez varlıklarının bir kalemde ellerinden alınmak istendiğini duymuşlar ve duymakla beraber harekete geçip Padişahın önüne dikilmişler. Padişah, bu dikilmenin nereye kadar uzanacağını, herkesten daha iyi bilir!... Elbette bilmezlenmiş, yok mok demiş ama, hangi belâ kuşunun başında pervaz ettiğini de hemen anlamış ve başlamış: 'Aman ben yaşımı başımı aldım. Manisa'ya gitsem ve tespih çekmeğe çöksem, tam sırasıdır. Aslan gibi oğlum var 11 yaşında... O gelsin benim yerime Bey'lik etsin, ben onun yerinde valilik hizmeti görürüm, oh ne güzel!...' demeye..» «Padişah vücudu ortadan kaldırmak zor iş!... Bıçak kemiğe dayanmadıkça bu çeşit işlere kimse bulaşmak istemez! 'Madem inkârdan gelmekte ve de Manisa'da tespih çekmeyi yeğlemekte olduğunu söylemektedir. Öyleyse bırakın gitsin Manisa'ya, Devletten uzaklaşsın, canını da bağışlayalım! Bey'lerin, Paşa'ların böyle düşünmüş olmaları ihtimali var. Bırakmışlar İkinci Murad'ı Manisa'ya gitmeye. On bir yaşındaki oğlunu da Edirne'ye getirip tahta çıkarmışlar... Sadrazam, Çandarlı Kara Halil Paşa olduğundan, ne Sultan Murad'ın bir işe koşulması söz konusudur, ne de on bir yaşındaki padişahın...» «Ama gelgelelim birtakım olaylar hesabı altüst eder. Jan Hunyad, İncil üzerine ettiği yemini bozar ve ehli salip oldusu hazırlamaya başlar. Beyler, Paşalar ve asker, on bir yaşında bir padişahın bu işin üstesinden gelebileceğinden kuşkudadırlar. Çandarlı da bir başına sorumluluğu yüklenmekten çekinir. Çağırırlar Murad'ı Manisa' dan, ordunun başına geçirirler ve şu, tarihin ünlü İkinci Kosova Savaşı verilir. Yaman, çok yaman bir savaştır bu... İstanbul' un kapılarını açan savaş budur!... Avrupa' da ve Bizans'ta artık hiç kimse, Türklerin yenilebileceğini düşünemeyecektir!» «İkinci Mehmed'in ilk padişahlığı kısa sürmüştür ama, bu kısa sürede Devşirme Devlet adamlarıyla Yerli Devlet adamlarının birbirlerini yemeleri, kendisine çok şey öğretmiştir. Tarihler, Zağanos Paşa'nın, bıyıkları terlememiş padişaha İstanbul'un zaptından söz ettiğini yazarlar... Bu, ne yağ çekmektir, ne de akıldånelik etmeğe heveslenmektir. Besbelli ki, Devşirme Beyler, Paşalar, Padişahın kendilerini koruyacak kadar güçlenmesi için, İstanbul'u alması gerektiğini bilmektedirler. Bunun yolu, Babasının iktà sistemini kurmaya niyetlenirken Beyler, Paşalar tarafından boş böğründen vurulduğunu söylemekten geçer. Nitekim babası da ikinci kez tahta otururken oğluna, Kazasker Molla Hüsrev'i hoca tayin etmiştir! Sarıca Paşa da lalası olacaktır. Bu iki isim, Murad'ın hiç bir kuşkuya kapılmadan güvendiği insanlardı. Elbette Manisa'da öfke içinde gezinen genç şehzadeye masal anlatmamışlardır.» «Nitekim böyle olduğu, Padişah olur olmaz İstanbul'u almaya yönelmesi ile ve İstanbul'u alır almaz Çandarlı Kara Halil Paşa'yı ipe çekmesiyle belli oluyor. Çandarlı gibi, Osmanlı'nın kuruluşu günlerinden beri aralıksız Devlete hizmet etmiş bir ailenin son ferdi, rüşvet gibi basit bir sebep için asılamaz. Kaldı ki Çandarlı'nın o tarihteki varlığı, belki tek başına Padişahın varlığını bile geçiyor ve onun serveti, İstanbul'un ticaretini Bizanslı aracılarla elinde tutuyordu. Böyle bir Sadrazama rüşvet vermek kolay bir iş değil!... Hele bir balığın içine sığabilecek sayılı altını Halil Paşa'ya verdikleri için Çandarlı'nın İstanbul'un fethinden yana olmadığını, hatta Bizans'a casusluk yaparak nereden ordunun saldıracağını önceden öğrenip Kostantin'e bildirdiğini düşünmek akla zarardır.» «Çandarlı Kara Halil Paşa, evet, İstanbul'un sarılmasına karşı çıkmıştır. Sadrazam Halil Paşa, belki İstanbul'un Türklerin eline geçmemesi için casusluk bile etmiştir. Ama bu, bir balığın içinde kendisine verilen birkaç altın için değil, sonsuz ve hesapsız servetini ve daha önemlisi kellesini kaybetmemek, o zamana kadar bütün söyledikleri çıkan bir Sadrazamın yanıldığını göstermemek ve en sonra ikta sisteminin uygulanmasına engel olabilmek için yapmıştır!..» «Nitekim Fatih, Çandarlı'nın yalnız kafasını vurmakla kalmadı, bütün malını mülkünü de hazineye aktardı. O zamana kadar kafası vurulanların varlığı hazineye geçmiyordu. İlk kez Çandarlı'nın idamı ile mal ve mülkünün hazineye alınması kararı birlikte çıktı. Fatih bu tutumu ile, öteki Bey'lere, Paşa'lara belki şunu söylemek istiyordu: 'Siz, malınızı koruyabilmek için babamı ufalamayı göze aldınız, öyle mi?... Ben yalnız malınızı değil, kellenizi de alıyorum, hadi çıkın ortaya bakalım?...' Bazı tarihler, İstanbul'un fethinden sonra öldürülen tek Devlet büyüğünün Çandarlı Kara Halil olmadığını, onunla birlikte birçok bey ve paşaların da kellesinin koparıldığını yazarlar. Tarih-i Ebufaruk bunlardandı. Muahharan ayânı memleketin idamları [Tarih-i Ebufaruk: Cilt II, S. 9.] demek suretiyle asılan tek Sadrazam'ın Çandarlı olmadığına işaret ediyor.» «Eğer Çandarlı'dan başka devlet ileri gelenleri de o sırada asılmış ise, düşüncemizin doğruluğu iyice perkitilmiş olur. Babasının ikta sistemini getirmek için yaptığı girişimi durduranlar, oğlu tarafından cezalandırılıyor, demektir. Ayrıca, idamla birlikte varlığı da hazineye aktarılan Çandarlı'nın daha sonra çocuklarına varlıklarının padişah fermanıyla geri verilmesi de karşılıklı mücadelenin hangi keskin çizgilerde yürüdüğünü gösterir.» «Çünkü Çandarlı'nın asılması, yalnız saray çevresinde ve ordu komutanlıklarında hoşnutsuzluk yaratmış değildir. Tarihler, Fatih'in Hocası diye belirttikleri ve İstanbul'un alınışında büyük gayret ve hissesi olan Akşemseddin'in, Fatih'in kendisini ziyareti sırasında ayağa kalkmadığını, kendisine gereken itibarı göstermediğini ve İstanbul'un alınmasındaki hizmetlerine karşılık Fatih'in kendisine verdiği iki bin duka altını da almadığını yazarlar... Nitekim, Çandarlı'yı asılmak üzere Yedikule Zindanlarına attırdığı günün ertesi, Enderun yetiştirmelerinden olan Mahmut Paşa'nın Sadrazam seçilmesi de çok dikkate değer bir davranıştır. Fatih, Sarayda Yerli - Devşirme sürtüşmesini elbette biliyordu. Buna rağmen, Çandarlı ailesinden olağanüstü nitelikleri olan Mahmut Paşa'yı Sadrazam yapmayıp, sarayda adı bile geçmeyen bir Devşirmenin sadrazamlığa getirilmesi, beylere ve paşalara herhalde yeni ve başka bir meydan okuyuş gibi görünmüştür. İlmiyye sınıfı da bundan tedirgin olmuş ki, Akşemseddin, hürmette kusur edecek kadar ileri gitme cesaretini kendisinde bulmuş olabilsin..» «Bu durum karşısında Fatih'in, Çandarlı'ya ait serveti çocuklarına geri vermesi, 'Rumlara çok yüz verdi' diye aleyhinde kışkırtma yapanları susturmak için, Bizans Başvekili Notaras'ın evine gittiği, hasta karısını ziyaret edip hatırını sorduğu, evinde yemek yediği halde hepsini birden celladın baltasına göndermesi, verilen siyasal tavizlerden sadece iki tanesidir. Sonradan Tımar Sistemini kurup İkta Sistemini Osmanlı bünyesine adapte ettiği zaman, o güne kadar yalnız askeri hizmetlerde bulunanlara tımar ve zeamet vermek usulden iken, bunu molla ve hocalara da yayması ve birçok mollaya mukataalı toprak vermesi, ilmiye takımına verilmiş başka bir taviz olsa gerektir.» «"İkta sistemini kurdum" demek, yetmez; sistemi işletmezler, işletmek isteyenin vücudunu ortadan kaldırabilirler!.. Çünkü Fatih'e kadar Devlet, bazı ailelere ihale edilmiş gibiydi. Sadrazamlık Çandarlı ailesinde, Çavuşbaşılık Samsama ailesinde; Beylerbeylik Aykut Alp sülalesinde, Serhat Beylikleri Evrenos oğulları, Mihal oğullarında değişmez biçimde yerleşmişti. Fatih'in Devşirmelere yüz vermesi, bütün bu aileleri Saray ve şahsı aleyhine çevirmeğe yeterdi; çünkü bu mevkiler ellerinden alınıyor demekti.» «Şimdi bütün bunların üzerine bir de ikta sisteminin getireceği tehlikeleri ekleyelim, Fatih'in durumunu biraz kavramış oluruz. Fakat besbelli ki Fatih, bütün bu tehlikelerin ortasında, bazen taviz vererek, bazen tavizleri geri alarak usta bir politikacı ve Devlet adamı olarak yaşamıştır. Padişah'la, Devlet adamları arasındaki bu didişme, boğuşmayı, tarihe sıçramış bir iki sözden çıkartmadayız. Yoksa, eski vakanüvisler, padişahın hoşuna gitmeyecek hiçbir şeyi, yazdıkları tarihe almadıkları için, bu yaman çekişmeyi bazı olayların mantığından ve elimize düşen birkaç satırlık pusula veya mektuplardan çıkarmak zorunda kalıyoruz. Bu nedenle şu anda, hiç bir şeyi kesinlikle bilemeyiz: doğruyu da yanlışı da!...»
İsmet Bozdağ
Sayfa 176 - 177,178,179,180,181,182,183 Bilgi Yayınevi
«Osmanlı yayılması, Orhan Bey zamanında başlar. Orhan Bey, ele geçirdiği topraklar üzerindeki taşıtlı malları gaziler arasında bölüştürdüğü gibi, taşıtsız malları da gaziler arasında bölüştürdü.» «Bölüştürme oranının şeriat oranı olduğu anlaşılıyor. Çünkü, önceleri Bey, sonraları Hünkår ve Sultan, ganimetin beşte birini kendi payına çekiyordu. Beşte dördü de, dövüşen erlerle, onlara komuta eden subay ve üst rütbedeki paşalara ayrılmıştı.» «Şimdi gözünün önüne geliyor mu, Söğüt gibi ufacık bir kasaba nire, Belgrat gibi koca bir Avrupa şehri nire?... Bütün bu geniş topraklar 130 yıl gibi kısa bir zaman parçası içinde Osmanlı'nın eline geçti. Osmanlı, sosyal koşullardan yararlanmasını pek iyi bildiği için, sürekli savaş da olmadı, komuta kadrosundan çok insan da ölmedi. Çandarlı gibi, Zağanos gibi, Köse Mihal gibi komutanlar ordunun başında ihtiyarladılar ve pek çoğu, normal biçimde ölünce, yerlerine onların oğulları, kardeşleri geçti. Böylece komutan değişti ama, aile değişmemiş oldu.» «Şimdi bir düşün: her bölge ele geçtikçe hisseni alıyorsun, taşıtsız mallarda en iyi parçalar sende kalıyor ve üstelik Hünkår gibi kimseye bir şey vermek zorunda değilsin... Sende, yığıldıkça yığılıyor, Hünkar da eridikçe eriyor. Gerçi Hünkârın ganimet oranı, Sadrazamından, ordu komutanlarınınkinden daha büyük ama, bir yandan gelen, öbür yandan gitmekte ve böylece giderek Sadrazamın varlığı, Padişahın varlığının çok üstüne çıkabilmektedir.» «Maddi güç çoğaldıkça, merkezi otorite de gücünü yitiriyor. Daha Birinci Murad döneminde beylerin paşaların servet üretmek hırsı ve yolsuzluklar, almış yürümüştü. Tarih-i Ebufaruk; Ulemadan Konyalı Kara Rüstem'in, Çandarlı Kara Halil'in yolsuzluklarını padişaha nasıl açtığını, vire ile alınmış kalelerde bile tutsak toplama yolsuzlukları yapıldığını, bunları önlemek el vermeyince, tutsak başına 25 akçe vergi almak yolunun tutulduğunu, bu da yapılmasa, memlekette adam kalmayacağını acı acı anlatır.» «Bu medreseden yetme Konyalı Kara Rüstem Efendinin gözü Kazaskerlikteymiş!... Bir punduna getirip Sadrazam Kara Halil'i Padişahın gözünden düşürünce, gönlünün muradına erişmiş ve Rumeli Kazaskeri olmuştur. Ben, bu Kara Rüstem Efendinin bile, büyük zenginlikler içinde yüzdüklerinden iyice azmış Bey ve Paşaların hakkından gelmenin kestirme yolunun, "İkta" sistemini benimseyerek mülkiyeti "intifa hakkı"na (yararlanma hakkı) dönüştürmek olduğunu Padişaha söylemiştir, sanıyorum. Bu fikir için hiç bir belgem yok. Bir tarih sezgisi ile söylüyorum, yanlış olabilir.» O dönem beylerin paşaların nasıl karûn gibi zenginleştiklerini anlamak için Hayrullah Tarihi'ne bakmak yeter. Sultan Murad Bursa'da yaman bir sünnet düğünü kurar... Acem Şahı ile Mısır Sultanına bile mektuplar gönderip kendilerini düğüne çağırır. Her yandan hediyeler yağar. Zamanın beyleri paşaları da padişaha hediyeler sunarlar. Evrenos Bey bu düğüne bak neler hediye etmiş...» Kemal Tahir kalktı, kitaplıktan Hayrullah Tarihi'ni çıkardı ve okudu; sadeleştirerek aynen veriyorum: «Boylu poslu yüz tutsak delikanlı ile, birbirinden güzel yüz tutsak genç kız ve kadın seçilmiş, bunlara yeşil atlas elbiseler giydirilmiş... On güzel delikanlı, her birinin elinde, altınla dolu birer gümüş tepsi, on dilber genç kızın ise, her birinin elinde gümüş tepsilere yığılmış filoriler (altın para) olduğu halde en önde yürümüşler. Artlarından, on güzel oğlan ile, on genç kız, ellerinde altın tepsiler, tepsilerin içinde işlenmiş gümüş öteberi... Bunların da ardına, delikanlılar ve genç kızlardan seçilmiş yirmişer kişilik gruplar konmuş, bunların ellerinde de değerli ziynet eşyalarıyla yürüyorlar, böylece hepsi, Padişaha saygı belirtisi olarak sunuldu.» «Tarih-i Ebufaruk'da başka bir örnek var: Timurlenk, Kütahya'ya girip İsa Çelebi takımının bıraktığı mal ve değerli eşyanın zenginliğini görünce, 'Bunca servet cenk için kullanmak gerekken, yığıp seyrine bakmak, nice bir gaflettir!' demiş ve Musa Çelebi'yi bir güzel azarlamış!...» «Yine bu dönemde Süleyman, Musa ve İsa Çelebiler babalarının mülkünü paylaşamadıklarından, her gün yeni bir Bizans oyunu sahneleniyordu. Beyler paşalar, bir şehzadeden öbürüne transfer oluyor, daha kârlı öneriler karşısında her gün güçlerin dengesi yeniden bozuluyordu. İşte kardeşlerden biri olan Musa Çelebi, Edirne'de tahta oturunca, önceleri kendisinden yana iken, sonradan öteki kardeşlerine geçmiş, sonunda yine kendisine sığınmış paşaların, beylerin sancak ve zeametlerini -tarihte ilk kez- geri almak cesaretini gösterdi. Ama bu cesaretini de başı ile ödemiştir. «Acaba Musa Çelebi, kardeşi Mehmet Çelebi ile Çamurluova'da cenge tutuştuğu zaman, Beylerin, Paşaların birer birer kendisini bırakıp karşı tarafa geçtiğini gördükçe, başına gelenin, beylerin mallarına el atmaktan olduğunu biliyor muydu?... Hiç olmazsa ömrünün son saatinde, bir beyin malını almanın, elindeki kılıcı almaktan daha dehşet verici bir iş olduğunun idrakine var mış mıydı?... Düşün bir kez, bütün beyler bırakıp kaçmışlar, askerlerini de beraber götürmüşler. Bir Yeniçeri kalmış elinde.... Onu da almak için, karşı tarafa geçen Yeniçeri ağası Hasan ağa, bir tepeye çıkmış, olanca avazıyla haykırıyor: "Zalim Musa Çelebi'yi bırakın, adil Mehmet Çelebi'ye gelin!" diye... Tarihler, ihanetin bu rütbesine dayanamayan yiğit Padişah Musa Çelebi'nin atını mahmuzlayıp Hasan Ağa'nın üzerine yürüdüğünü, Yeniçeri ağasının yüzgeri etmesi üzerine de erişip bir vuruşta adamı ikiye böldüğünü anlata anlata bitiremezler! Ama oracıkta onun da işi bitiriliverir..» «Bu, Beyler - Paşalar ihanetine uğramasaydı, yaman bir padişah olurdu Musa Çelebi!... Yazık olmuştur! Devletin nasıl olması gerektiğini biliyordu; ama o devlete nasıl ulaşılabileceğini kestirememişti. 'Mal canın yongasıdır' sözünü bilse ve de anlayabilseydi, Musa Çelebi, çok Osmanlı oyunları çıkaracaktı!...» «Görüyorsun, bu kardeş kavgası döneminde Yıldırım Beyazıd zamanına kadar biriktirilmiş ne kadar mal ve para varsa, hemen hepsi, son santimine kadar harcanmıştır. Kalan üç beş kuruş varsa, o da harabeye dönen memleketin bayındırlığına kullanılmıştır. İkinci Murad 19 yaşında Padişah olduğu zaman, tamtakır bir hazine devralmıştı. Buna karşılık karun gibi zengin ve güçlü Beyleri, Paşaları vardı.» «İkinci Murad, yaman bir padişahtır. Çok genç yaşında savaşlara girmiş çıkmış, girdiği savaşları kazanmış, savaşçılığı ve insanlığı ile ün yapmıştır. Ama Beyler ve Paşaları o kadar güçlenmişlerdi ki, Murad, sözünü yürüten bir padişah olduğu halde, buyruklarının dinlenmediği, hatta tersinin yapıldığı oluyordu. Jan Hunyad'ın başarıları, başını dikmiş Beylerin, Paşaların kendi başına karar almalarına bağlıdır. Mezit Bey fırkasının pusuya düşmesi, arkasından, Tuna yakası Muhafızı Şahin Paşa'nın yenilgisi ile kendisinin tutsak, Damat Osman Çelebi'nin şehit olması, ardından, Damat Mahmut Çelebi'nin düşmana tutsak düştüğü Şehirköy bozgunu, hep gemi azıya almış beylerin, paşaların padişah buyruklarını bile dinlemeden kendi akıllarıyla gaflet dolu kararlar almaları sonucudur.» «Mahmut Çelebi, Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa'nın oğlu, ve Halil Paşa'nın kardeşi idi. Ayrıca Saray'a damat olmuştu. Bu yüzden Osmanlı tarihinin ilk savaş tazminatı verilmiştir: 60.000 duka altın!... Ancak böylece tutsaklıktan kurtarılabildi. Üstelik bu tazminatı da, karun gibi zengin babası ve kardeşi değil, Padişah ödemek zorunda bırakılmıştı! Bunun nasıl bir tuhaflık olduğuna dikkat ediyor musun?...» «Ayrıntılara girmiş gibi görünüyorum ama, aslında daha ayrıntılı bilgi verebilmeliyim ki, Budapeşte'ye gönderilen mektubun anlamı iyice ortaya çıksın...» «Bu dönemde Devşirme Devlet Adamlarıyla Yerli Devlet Adamları arasında kıyasıya bir «yürütmeyi ele geçirme» yarışması başlamıştı. Devşirmeler için, millet, ülke, din kalmadığından, ancak devleti ele geçirirler, Padişaha yaranırlarsa kendilerini güvende sayıyorlardı. Yerli Devlet Adamları da (Çandarlı Ailesi gibi) devlet yolu ile ele geçirdikleri servetlerini daha da arttırmak ve hiç değilse eldekileri koruyabilmek için, Devleti ellerinde tutmalarında kâr görüyorlardı. Bu birbirine zıt çıkarlar, bitmez tükenmez bir yarışma yaratmıştır. Bizans'ın topraklarıyla birlikte entrikalarını da giderek benimsemeye başlayan Osmanlı Sarayı, bu yüzden hemen hiç rahata kavuşamamıştır.»
İsmet Bozdağ
Sayfa 169 - 170,171,172,173,174,175 Bilgi Yayınevi
«adamın biri, karıştırırken, karıştırırken bir şey buluyor. Kendisi belki bulduğu şeyin ne ölçüde önemli olduğunu da bilmiyor ama, tutup yayınlayıveriyor bulduğu belgeyi... Derken, bu belgenin ışığında tarih yeniden yazılmaya başlıyor. «Budapeşte Üniversitesi'nde Türkoloji asistanı iken doktora vermeğe sıvanan bir genç, arşive girip bazı belgeleri gözden geçirmeğe başlamış. Bunların hepsi, bugüne dek yayınlanmamış belgeler: mektuplar, pusulalar, kupürler ve benzerleri... Delikanlı, seçmiş bunların içinden birkaç tanesini, yayınlamış... Yayınladıkları, kendisine önemlice görünenler... 'Önemlice' diyorum, çünkü önemli olduğunun farkına varsaydı, belge hakkında birkaç satır yazı yazmak gereğini olsun duyardı. 'Arşivden belgeler' diye alt alta sıralayıvermiş birkaç tanesini. İşte sıraladıklarından biri de şu mektup....» Bir dergiden koparıldığı izlenimini veren bir basılı yaprak gösterdi, eğilip baktım, tanımadığım bir dil... Kemal'in söylediğine göre Macarca imiş... — Türkçesi de işte arkadaş! -dedi. Yarım sayfayı doldurmayan bir yazı... Kemal ikisini de önüme serdi. «—Şuncacık yazının, İkinci Murad'dan Yavuz Sultan Selim'e kadar dört padişahın saltanatını kapsayan tarihi baştan başa değiştireceğini kim düşünebilir... Bu bir Macar martalozunun mektubu... Hep Osmanlılar, Macar beylerinin evlerine martaloz yerleştirecek değiller ya; Macar kralı da ne yapmış yapmış, bir martalozunu, Edirne' deki sarayın mutfağına sokmuş... Aşçıbaşı mı, yamak mı belli değil, ama mutfakta çalıştığı belli... Mektupları, Edirne'den Budapeşte'ye kadar gittiğine göre, bunları taşıyan bir başka martaloz da vardır herhalde... Belki onun da mektupları ya da raporları bu mektubun bulunduğu yerdedir.» «Mektup, şöyle başlıyor: (Yoluna baş koyduğum, efendim, Karıma yaptığınız iyilikler için minnetdarlığımı nasıl söyleyeceğimi gerçekten kestiremiyorum. Tarlalarımızı sürmek için bir adamınızı göndermeniz karşısında hayatımı borçlansam, yine de az gelir. Mahşerde dahi, uluvvü cenabınızın karşısında ezileceğim. Bastığınız çamurları öperim efendim. Burada anlatılacak yeni bir şey yok. Söylenenlere bakılırsa, sadece, Hünkårla Lalasının arası biraz açılmış... Hünkar, Çandarlı Paşa'nın, Timurtaş Paşa'nın ve öteki beyler ve paşaların malını mülkünü alası imiş... Bu fitneyi de aklına Şemsettin Hoca efendi düşürmüş: «Sen bir fermanla, 'inkita (ikta olacak)¹ usulünü ülkene yerleştir ki, beylerinin elindeki malı mülkü geri alabilesin..» demiş... Hünkar, Hoca'ya, «Böyle bir kaide var mıdır, şeriatta yeri var mıdır» diye sormuş, Hoca da, «Hay hay, vardır ve her şeyin Allaha ait olduğunu Kur'anı azimişşanımız yazar demiş ve yerini göstermiş... Hünkar: «Aman kimse duymasın, bunu ben usulünce kolaylarım» demiş ama, Lalası Çandarlı Paşa duymuş!... Duymasıyla öteki beylere de haber salmış, hepsi bir olup Hünkârın karşısına dikilmişler. Hünkar, inkår geldiyse de beyler inanmamış, bunun üstüne de Hünkårımız Murad Han, on yaşındaki oğluna tahtını bırakmayı kararlaştırmış... Daha bir değişiklik olmadı ama, bunlar kulaktan kulağa fısıldanmakta..») Sen şu işe bak, arkadaş!... Macar'a bu mektup, sade bir saray dedikodusu gibi görünmüş olacak ki, İkinci Murad, Beylerin mülkünden niye ürkmüş, neden bunları ele geçirmek istemiş, "ikta" sistemi nedir, din ile ve uygulama ile ilişiği nelerdir, diye araştırmamış bile... Yanılıp bir araştırsa, Osmanlı tarihini doğrulamak şerefi Macarların olacak!... Şimdi bile belgesini ona borçlu olmamız onlar için ne devlet!...» «Seninle hep, şu İkinci Murad'in 49 yaşında tığ gibi bir padişahken ve durup dururken, 'Ben tahtımı 10 yaşındaki oğluma bırakıp, tespih çekmek için Manisa'ya gideceğim; dünyadan elimi eteğimi çekeceğim,' demesindeki tuhaflığı konuşmaz mıydık canım?. Sonra, Çandarlı Kara Halil Paşa'nın İstanbul'un ele geçirilmesinden sonra asılmasının imlâya gelir bir yanı var mı?... Hele, büyük varlığı ile Bizans'ın İstanbul piyasasını tutmuş Çandarlı'nın, bir balığın içine doldurulmuş altın karşılığı Bizans'a casusluk ettiği iddiası, balıkları bile güldürmez mi? Ama bugüne kadar Osmanlı kaynakları da, batı kaynakları da bu olayları, inandırıcı olmaktan uzak açıklamalarla geveleyip durmuşlardır.» «Ama bu mektupta sorun iyice anlaşılıyor..» ¹İkta sistemi, tarihte uygulamaları Tımar ve Malikane olarak görülen toprak düzenidir. Yani, deviete ait bir toprak parçasının, devletin hizmetini gören birisine aylık karşılığı topraktan yararlanma hakkının verilmesidir. Özellikle Sipahilere tanınan bu hak, Sipahiye, topraktan yararlanma hakkını tanımakta, fakat toprağın mülkiyeti devlette kalmaktadır. Nitekim Sipahi, görevini yapmaz veya yapamazsa, işinden uzaklaştırılıp topraklar başka birine verilebileceği gibi, Sipahinin ölümü halinde, babasının yerine oğlunun geçebilmesi ve böylece topraktan yararlanmaya devam edebilmesi için. padişahın yeni bir Hattı Hümayun imzalaması zorunludur.
İsmet Bozdağ
Sayfa 166 - 167, 168, 169 Bilgi Yayınevi
Fetihte Notaras'ın canlı olarak ele geçmesi ve Fatih'le mülakatında ihaneti bütün çıplaklığıyla arz etmesi, kendisiyle oğullarının felaketine sebep olmuşsa da, peşi sıra Halil paşa'yı da cellat satırı alrında diz çökertmiştir; Fatih'in pençesinde kahrolan Çandarlı, herhalde masum ve mazlum değildi.
Kardeş Katli Meselesi
Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılmış olmalıdır ki, Osmanlı târihinde "siyâseten katil” devletin velî bânisi Osman Gâzi'nin amcası Dündar Bey'i oklayıp öldürmesiyle başlamış olan fiilî bir durumdu. Lâkin bu süretle henüz kundakta bir çocuğun bu an'aneye riâyetle öldürülmesi mûcib-i tenkid olabilir. Ancak unutmamak lâzımdır ki, saltanat ihtilafları için küçük bir çocuk, bir yetişkinden daha büyük bir tehlike arzeder. Zirâ O'nun adına girişilecek olan saltanat dâvâsı mutlaka bir cunta tarafından yürütüleceği ve nâmına kıyam edildiğinde o çocuk, fiilen padişahlık yapamayacağı sebeple, O'nu kullananların “nâib” sıfatiyla ülkeyi idare etmeye kalkışması kaçınılmaz olur. Bu takdirde böyle ihtilâfların bir hânedâna münhasır kalmayıp, hânedânlar arası çatışmaya dönüşmesi önlenemez. Nitekim Avrupa târihleri bu gibi hâdiselerin örnekleriyle doludur. Osmanlı'da ise saltanat mücâdelesi tamamen ve sırf hânedân efrâdı arasinda cereyan etmiştir. Bunun sebebi de, böyle hânedân mensubu çocukların siyâseten katli ile, onlar kullanılarak cuntalar teşkiline imkân verilmemiş olmasıdır. Fâtih'in bu icraatının sebebi çok muhtemeldir ki, Çandarlı Halil Paşa'dan bu yolda bir hareket için endişe etmiş bulunmasıdır. Zira “Çandarli Âilesi” “Osmanlı Ailesi”yle yarışacak güçte bir itibar sâhibiydi. Devletin kuruluşundan beri birçok sadrazam yetiştirmiş olan bu ailenin o günkü son ferdi Halil Paşa, “siyâsî vesayet” sâhibi olmaya muktedir bir şahsiyetti. Fâtih, öteden beri fiilen tatbik edilen bu usûlü “Kaanunnâme-i Âl-i Osman" ismiyle kanunlaştırıp ve meşrûlaştırmıştır. Bunun için koyulmuş olan kaaideden iki maksad güdüldüğünü tahmin etmek güç değildir. 1-Bu Kaanunnâme’de “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir. Ekser-i ulema dahi tecviz itmiştir. Ânınla âmil olalar” (Tafsilât için bkz: Kanunnâme-i Âl-i Osman, İstanbul 2007) tarzındaki hükmün tabiî bir neticesi ekber evlâd anʼanesi yerine, kardeşlerden her birine saltanat husûsunda eşit bir hak tanınmış olmasıdır. Fâtih'in böyle bir hükümle hânedân mensupları arasında girişilecek bir mücâdele sonunda dirâyetini ispat edenin başa geçmesini arzu ettiğini düşünmek kaabildir. 2-Saltanat mücâdelesi hânedâna has olarak dar bir çerçeveye hapsedilmiş olmaktadır. Siyâsî bir kargaşa çıkarma şansı en ziyâde “Hânedân Mensupları” ve “Vezâret" rütbesini hậiz kimseler için vârid olduğundandır ki, “Siyâseten Katl” bu iki zümre hakkında icrâ olunmuştur. Padişahlara bu hakkın tanınması, isyânı önlemek için sür’at gerekli olmasından ve bir de padişahın en üstün bir otorite sâhibi bulunmasındandı. Osmanlı Hânedânı, Cihan Târihi’nde en uzun müddet devam etmiş bir hânedândır. Bu netice de iki şart ile gerçekleşebilmiştir. Bunlardan biri siyâseten katil, diğeri ise imparatorluk haline gelindikten sonra, padişah olacak şahsiyetlerin yerli aileler yerine çocuk yaşta esir pazarından alınmış câriyelerle evlendirilmiş olmalarıdır. Bu ikinci kaaide, saltanat mücâdelesinde dahli olmak ihtimali bulunan kadınların babalarını, kardeşlerini vesâir akrabalarını tanımadıkları cihetle, ihtilâfa sırf yine Âl-i Osman'dan olan kendi evlâdları için müdâhil olmalarını temin edecek olmasındandı. Bununla beraber fiilen isyan etmiş olmayanların siyâseten katlinin meşrû olup durumun Peygam olmadığı noktasında tereddüdleri izâle için söylenecek söz bu ber Aleyhissalâtüvesselâm tarafından tatbik edilmiş olduğu keyfiyetidir. Gerçekten “Meselâ Bedir Gazâsı’ndan sonra bir Músevî saz şairi olan Kâb bin Eşref, Peygamber aleyhine Kureyş ’i ve Mekkeliler ’i tahrik etmeğe, müslüman kadınları kötülemeğe başladı. Siyasî durum son derece gergindi ve Müslümanlar’ın durumu gâyet kritikti. En küçük bir anarşi unsuruna tahammülü olmıyan bu ortam içinde Kâ'b bin Eşref'in tahrikleri çok zararlıydı. Bu yüzden «Tanrı elçisi onu ortadan kaldırmaya karar verdi». Bu işe memur ettikleri ondan «gerekirse hile kullanıp yalan söylemek» iznini de aldılar. Kâ'b bin Eşref'in öldürülmesi Museviler'in kalbine korku saldı ve bu olay ile Peygamber, bir hayli ileri gitmeye başlamış olan bu zümreyi sindirmeği ve tehdidi başardı (624/3). Örnekler çoğaltılabilir. Ka'b bin Eşref'in katlinden sonra Hazreç Kabilesi mensupları Peygambere düşman olan İbni Ebûel-Hukayk'ı öldürmek için izin istediler. H.Muhammed bu izni verdi. Gene el-Üzeyr bin Rasim adhi Musevinin Peygamber'e karşı savaş hazırlayacağı ihbarı yapılınca O da bir fedaî gurupunca öldürüldü. Bu şekilde bertaraf edilen daha başkaları da vardır. Bilhassa Museviler'e karşı uygulanan bu usûl, semeresini vermiş ve Peygamber'in işlerini geniş ölçüde aksatan bu unsurun sinmesi ve islâmların otoritesinin artması sonucunu doğurmuştur.” (Bkz. Dr. Ahmed Mumcu Osmanlı Devleti'nde Siyâseten Katl, Ankara 1963, sh.10) (Fâtih'in bu kundaktaki kardeşini siyâseten katlettirdiğine dâir bilgi için bakınız: Âşıkpaşazâde Târihi, sh.140; Neşrî Târihi, C.II, sh.257; Târih-i Solakzâde, sh.187; Sahâ’ifü’l-Ahbâr, C.III, sh.363-364; Halil İnalcık, Fâtih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Türk Târih Kurumu Yayını, Ankara 1954, sh.110. Gelibo lulu Mustafa Ali, bu şehzadenin adını yanlışlıkla "Hasan” olarak vermektedir.) Siyâseten katlin meşrûiyyeti için sadece Peygamber Aleyhissalâtüves-selâm'ın tatbikatı değil, aynı zamanda birçok islâmî kaaidenin de zikredilmesi gerekir. Biz bahsi uzatmamak için bunlardan sadece bir kaçını zikredelim: “Zarar-i âmmı def için zarar-ı hâs ihtiyâr olunur.” (Mecelle, Madde 26) “İki fesat teâruz ettikte ehafı irtikâb ile azâmının çâresine bakılır.” (Mecelle, Madde 28) > “Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur.” (Mecelle, Madde 29) Bu üç maddede bildirilen hususlar, aşağı yukarı aynı mahiyet ve mealde olup, değişik sözlerle de ifade olunmuşlardır. Bunların mânâsı umûmun zararıyla bir şahsın zararı bir araya geldiğinde umumun zararını def için şahsın zararı tercih edilir. Diğer islâmî kaaide ise şudur: “Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” (Mecelle, Madde 30) Bu hususta başka kaaideler de vardır. Biz yerimizin darlığı sebebiyle bukadarıyla iktifâ ediyoruz. Son olarak şunu söyleyelim ki, siyâseten katledilen hânedần mensupları takriben elli kişi kadardır. Altibuçuk asırlık Osmanlı târihinde şehzadelerin isyanları sebebiyle on binlerce insanın telef olmuş bulunduğu dikkate alınırsa siyâseten katlin bir tekinde bile isâbet olsa, yine de milletin lehine olduğu kavranabilir. Bu şu demektir ki, efrâd-ı milletten bir çoğunun ölümüne, Fâtih birkaç şehzâdenin ölümünü tercih etmiş demektir. “Kaanunnâme-i Âl-i Osman” üzerinde şüpheler ileri süren müellifler de vardır. Hâlbuki O'nun Fâtih'ten başlayarak dâimî bir sûrette fiilen tatbik olunması sıhhati için kâfi bir delildir. Böyle olduğu hâlde Ali Himmet Berki, bunu nakil ve uzun uzun tahlilden sonra şöyle demektedir: “... Bundan da anlaşılıyor ki mecmuanın muhteviyatı uydurulmuş ve top lanmış, vâkıalara gayrı muvâfik şeylerden ibârettir. Son zamanlarda bazı mütetebbîlerimizin sahih ve vâkıalara mutabık bir kanunname imiş gibi bunun üzerine sahifelerce yazı yazıp mütalâa yürütmelerini pek garip buluyoruz.” (Ali Himmet Berki – A.g.e. sh.148) Hâlbuki bu Kanunnâme’yi yeniden yayınlayan Abdükadir Özcan, “Kaanunnâme-i Âl-i Osman’ın Sıhhat Mes’elesi” başlığı altında şunları söylüyor: “Kanunnâme-i Âl-i Osman kuruluşundan beri Osmanlı Devleti'nde câri olup, o zamana kadar tedvin edilmemiş kanunların derlenmesiyle teşekkül etmiş ve küçük bazı teferruatlarla yüzyıllarca bu devletin teşkilât, teşrifât ve müesseselerinde yürürlükte kalmış bir eserdir. Bu bakımdan büyük önem taşıyan ve Viyana Millî Kütüphânesi'nde bulunan nüshasına dayanılarak Mehmed Ârif Bey tarafından Türkiye'de ilk defa Târih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (TOEM) ilâvesi olarak (İstanbul 1330) neşredilmiş olan bu Kanunnâme'nin, son yıllarda tamamının uydurma olduğu veya bir kısmının sonradan yazılıp Fâtih'e izâfe edildiği yolunda neşriyat yapılmış ve eserin sıhhati hakkında bazı şüpheler doğmuştur. Ancak, bazı Osmanlı kroniklerindeki imalar ve asıl önemlisi yeni bir nüshanın bulunması Mehmed Ârif Bey'in, Kanunnâme'nin Fâtih'in son yıllarında devrin veziriazamı Karamanî Mehmed Paşa (ö.1481) zamanında tertip edilmiş olabileceği kanaatini teyit etmektedir.” (Bkz. Abdülkadir Özcan – A.g.e. sh.XI vd.) “Siyaseten Katl”in tatbikatının manlı Hanedanı İçinde Saltanat Mücâdelesi ve Kardeş Katli, Türk Dünyası Târih Dergisi, S. 10 ve 11 Ekim ve Kasım 1987 tarihli nüshalar veya Dr. Mehmed Akman - Osmanlı Devleti'nde Kardeş Katli, İstanbul 1997
1
...
155 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.