DEDEMİN SAATİ
Tek katlı ve bahçelerinde her tür ağacın bulunduğu o güzel mahallemizde çocuk olmak dünyanın en mutlu olayıydı. Sabah kuş cıvıltıları ile uyanır annemin hazırladığı yer sofrasında ki kahvaltımıza oturur sanki babam değil de ben işe geç kalacakmışım gibi acele ile kahvaltımı yapardım. Bardağımda ki sütü içerken mutlaka üzerime dökerdim çünkü en sona onu bırakır ve çabucak içip dışarı çıkmaya uğraşırdım. Dedem ise her gün başımı okşayarak bana yavaş olmamı söylerdi. Mıstık ve sokak kaçmıyordu ya. Ama ben yine de acele eder bir an önce mahallede ki arkadaşlarımın arasına karışmak isterdim.

Henüz okula gitmiyordum. Kardeşim yoktu. Annem ve babam benim onlara verilmiş bir armağan olduğumu söyler ve üzerime titrerlerdi. Ama en çok dedem o bembeyaz sakalı ile bastonunu yanına koyup benim boyumun hizasına kadar eğilip gözlerimin içine baktığında sanki dünyanın bütün yeşillerini onun o güzel ve derin bakan gözlerinde görürdüm. O öyle bir andı ki çocuk kalbime ılık ılık bir şeylerin aktığını hisseder ve onu can kulağı ile dinlemeye çalışırdım. Babaannem öldükten sonra sanki sakalı daha da beyazlamıştı. Mıstık bana inanmazdı beyaz daha çok nasıl beyazlanır derdi ama ben bilirdim beyazlamıştı işte. Dedemin en çok hoşuma giden yönü ise sanki her an biri gelecekmiş gibi cebine zincir ile bağlı olan saatini çıkarıp çıkarıp uzun uzun bakması olurdu. Çocuk aklımla ona neden bu saate bu kadar sık baktığını sorardım. O ise yüzünde geniş gülümsemesi ile bana saate bakınca gençlik yıllarının ne çabuk geçtiğini söyler ve yaşlılığında ise saatinin kendisi ile inatlaştığını yinelerdi. Bu cümlenin ne anlama geldiğini o yaşlarda anlamasam da önemli olduğunu hissederdim. Çocukluk işte.

O yaz dedemin her akşam mahallede ki çocuklar ile beraber bana da aldığı şekerler için akşam ezanını beklemek daha da keyif vermeye başlamıştı. Hepimiz bilirdik ki dedem cebinde bir avuçtan fazla akide şekeri ile yanımıza gelecek ve hepimizin başını okşayarak ellerimize birer tane o canım akide şekerlerinden verecekti. Mahallede ki bütün çocuklar dedemi çok severdi. Onun yüzü hep güler ve insanlara karşı hep yardımsever davranırdı. Köpek ve kedilere bir insan gibi davranmamızı öğütler onlarında tıpkı bizim gibi canının yandığını bıkmadan anlatırdı. Yaz akşamları evimizin bahçesinde mahallenin tüm çocuklarını toplar ve sabırla bize dünyada ki tüm kötülükleri yenecek olan sevgiden bahsederdi. İnsan vatanını, bayrağını sevmeliydi. Onlara sahip çıkmanın söz ile değil ilim yolunda ilerleme ile olacağını küçücük kalplerimize nakış nakış işlerdi.

Dedem çok şey bilirdi o kadar ki yıldızlardan okyanuslara kadar her konuda anlatacağı masalları vardı. Bizlere bilginin azı çoğu olmaz her şeyi öğrenin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Okula giden arkadaşlarımıza yaz tatili de olsa parası oldukça kitap alır ve bizlere bu yaz akşamlarında okumaları için teşvik eder hepimiz ile tek tek ilgilenirdi. Bir gün sabah kahvaltıya kalktığımda annem dedemin acil olarak köyüne gitmesi gerektiğini söyledi. Bu beklenmedik olay karşısında o kadar çok şaşırmıştım ki ağlamaya başladım. Ne sütümü içtim ne de Mıstık’ı düşündüm. Bütün gün annemi sıkıştırdım. Dedem ne zaman geri gelecek diye. Annem ise dedemin kardeşinin çok hasta olduğunu anlatıp durdu fakat ben yine de mızmızlandım. O ilk gün o kadar zor geçti ki, mahallede ki bütün çocukların neşesi de sanki dedemle birlikte gitmişti. Her zaman yürüdüğü sokak başına gözümüzü dikip belki gelir diye bekledik ama dedem o gün gelmedi. Ne oyunların ne de Mıstık’ın babasının getirdiği şekerler bize keyif vermemişti. Bizim ile hiç kimse dedem gibi konuşamaz onun gibi sizi keratalar diyemezdi. Akşam kendimce çabuk gelsin diye dua ettim ve ağlayarak uykuya daldım. Rüyamda dedem çok yüksek bir dağın başındaydı ayağının önünde ki uçurumu görmüyordu, bense aşağıdan ona bağırıp geri gitmesini söylüyordum fakat o beni duymuyor ve uçuruma doğru ilerleyerek geliyordu. Ayağının altında ki taşlar kayarak önüme yuvarlanmaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Sonra dedem birden bire yok oldu. Taşlar gelmeye devam ederken dedemin saatini de taşların arasında görmeye başladım. Ona bir şey olmasın diye o kadar hızlı koşuyordum ki sanki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birdenbire avucumun içinde bir şeyin olduğunu anladım tam avucumu açacaktım ki bana çok yakın uçan kocaman bir kuş üzerime doğru uçmaya başladı. Yine de avucumda ne olduğuna bakmak için açtım ve dedemin saatini gördüm ama camı ortadan ikiye çatlamıştı. Rüyamda ki üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ağlıyordum dedeme kötü bir şey olmuştu biliyor ve bunun için ağlıyordum. Annemin yumuşacık sesi kulağıma ninni gibi ama çok uzaktan geliyordu. Mehmet uyan oğlum diyordu ve ben uyandığımda annemi karşımda görüp hemen avucumun içine baktım. Boştu. Ağlamamı durduramıyordum. Anneme gördüğüm rüyayı anlattım o ise sadece başımı okşayarak geçtiğini söyleyip durdu. Onun kucağında ne zaman uykuya daldım hatırlamıyordum.

Sabah uyanır uyanmaz dedemi sordum. Babam hemen geri dönemeyeceğini söyleyince ona beni neden götürmediğini sorup durdum. Babam ise elinden geldiğince bana hasta ziyaretini anlatmaya çalıştı ama ben anlamamakta direniyordum. Hem o benim dedemdi, kardeşi hasta ise onun yanında ona bakacak bir sürü insan vardır diye babama kendimce bir şeyler anlatmaya çalıştım o ise sadece gülümsedi ve başımı okşayıp işe gitmek için yola koyuldu. Ben ise ne kadar uğraşsam da dedemin bahçede ki yerini evin içinde dolaşmasını aklımdan çıkaramıyordum. Anneme köye nasıl gidileceğini sorduğumda yüzünde beliren bakışı daha önce hiç görmemiştim bana endişeli bir şekilde bunun imkansız olduğunu söyleyerek sabırlı olmamı, dedemin en fazla iki gün içinde geri döneceğini söyledi. Oysaki ben dedemi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir düşünceye sahiptim bunu Mıstık’a söylediğimde bana güldü ve dedeme hiçbir şey olmayacağını söyleyerek misket oynamaya devam etti. Benim canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece dedemin bembeyaz sakallarının beni öperken yüzümü gıdıklamasını ve bastonunun çıkardığı sesleri duymak istiyordum. Arkadaşlarımın oyunlarını seyrederken annemin sözü aklıma geldi iki gün; iki gün çok uzun ama kısaydı da, o an karar verdim dedem bahçenin temizliğini benim yapmamı isterdi. Hemen koşarak eve gittim, bahçede ki ağaçların altlarına düşen yaprakları topladım, dedemin tahtalardan yaptığı çardakta ki minderleri onun istediği gibi düzeltip bahçenin evin kapısına kadar olan taş yolu hortum ve süpürge ile temizleyip yıkadım. Bahçemizde ki elma, armut ve erik ağaçlarını suladıktan sonra çardağın yanında annem için diktiği gülleri de sulayıp hortumu topladım. Evimizin yan tarafında ki küçük ardiyenin önünde ne varsa hepsini içeriye taşıdım. Annem yanıma gelerek ne yaptığımı sordu ben ise ona dedemin gelişine hazırlık yaptığımı söyledim o geldiğinde mutlaka bana öğrettiklerini öğrendiğimi göstermek istiyordum. Annem yorulmuş ve açıkmış olabileceğimi düşünerek ekmeğin arasına koyduğu küp peyniri ve bir domatesi bana uzatırken geri kalan işleri yarın yapmamı söyledi. Oysa benim işim henüz bitmemişti. Dedem bize mahallemizin büyüklerine yardım etmemizi söylerdi. Ekmeğimi hemen yiyip yan komşumuz olan ve çocukları hiç sevmeyen Nezahat teyzenin bahçesine koşarak gidip kapısına yavaşça vurdum. Kapıyı açar açmaz kadının asık ve korkunç yüzü biraz daha asıldı ve ne istediğimi sordu. Bense ona yapabileceğim bir işi var mı veya çeşmeden su getirmemi ister mi, ekmek için fırına gidebileceğimi bir çırpıda söyledim. O ise bana bir adım daha yaklaştı, ne kadar korktuğumu anlatamam ve birden kocaman elini bana doğru uzatınca geri adım attım ama eli o kadar büyüktü ki hemen başımı bulmuş ve saçımı okşamaya başlamıştı. Bir şey istemediğini ama akşamüstü uğramamı istedi. Ben ise deli gibi atan küçücük yüreğim ile iki ev ilerimizde olan Hasan dedeye gidip aynı soruları sormaya başladım. Çeşmeye gidip küçük bidonuna su doldurup getirdim, bahçede ki yaban otlarını temizlemesine yardım ettim zaman o kadar çabuk geçmişti ki anlamamıştım. Akşam ezanı okununca Hasan dede camiye ben ise eve gittim.

İki koca günü bu şekilde geçirdim fakat dedem gelmedi. Anneme her sorduğumda aynı cevabı aldım dedem gelecekti. Ertesi sabah erkenden kalktım ve bahçe kapımızın dışında ki küçük taşın üstüne oturup dedemi beklemeye başladım. Ve bu bekleyişim tam bir hafta daha sürdü ve bir sabah annem telaş ile beni uyandırıp köye gitmek için hazırladı. Uyku mahmurluğu ile o kadar çok sevindim ki annemin göz yaşını ve telaşını fark edemedim. Babam işe gitmemişti, telaşla evden çıkıp garaja gittik ve köye gitmek üzere yola çıktık. Annem otobüsün camından dışarı baksa da gözünden akan yaşı görebiliyordum. Babama kaç kez nedenini sordum bilmiyorum ama o hep annemin biraz rahatsız olduğunu söyleyip durdu. Ben ise dedemi göreceğim için yolun biran önce bitmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. İki saatlik yolculuğumuzdan sonra köye yakın bir yerde otobüsten indik. On dakikalık yolumuz vardı, ben çocuk yüreğimle önden koşmaya başladım. Büyük amcanın evini biliyordum ama babamın yavaş olmamı söylemesi ile önce yavaşladım sonra ise durdum. Bir şeyler yanlıştı sanki ne annem ne de babam her zaman ki gibi neşeli değil aksine çok üzgünlerdi. Annemin gözyaşlarına sessiz hıçkırıklar da eklenmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dedeme kesin bir şey olmuştu yolculuk boyunca ne annem ne de babam tek kelime etmemişlerdi. Yanıma geldiklerinde babama bağırarak ne olduğunu sordum. Aklım ve dilimde dedemden başka bir şey yoktu. Babam toprağa diz çökerek bana dedemin artık hiç gelmeyeceğini söylemesi ile nasıl koştuğumu bilmeden büyük amcanın kapısının önünde buldum kendimi. Evin kapısı açık ve içerisi kalabalıktı. Kuran okunuyordu. Evin sağ tarafında kalan odadan büyük amcayı görebiliyordum hemen onun yanına koştum. Odada bulunan divanın üzerinde biri yatıyordu ve beyaz çarşaf ta başının üzerine kadar çekilmişti. Büyük amcamın elinde ki saat hiçbir şey sormama izin vermedi. Çünkü o dedemin geçmek bilmeyen saatiydi. Dedem köye geldikten sonra hastalanmış ve ölmüştü. Hayatımda gördüğüm ilk ölümdü ve acısı bugün bile hiç kimse ile kıyaslayamadığım kadar derindi…

Bugün ise ben evimin salonunda yetmiş bir yaşında elinde dedesinin geçmeyen saati ile ona kavuşacağı anı beklemekte olan o küçük çocuğum…
Nurhan Işkın

Rasim Özdenören'e kitap imzalayıp fotoğraf çekildim ya benden mutlusu yok!!!!
Erdem Bayazıt'ı anma programına geldi.
Harika bir programdı çok duygusal başladı "Yalnız hissediyorum." diyerek bizi de ağlattı kendiyle beraber. 7 güzel adamın ardından tek kaldığını onu yalnız bıraktıkları için onlara gönül koyduğunu anlatırken yüreğimde hissettim yalnızlığını...
Ve daha daha çok hayran kaldım Rasim Özdenören'e... Ve Ahmet Hamdi Tanpınar dedemden sonra Rasim Özdenören'i de dedem ilan ediyorum. Canım dedemm!!!

hülya, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
11 Nis 22:39 · Kitabı okudu

Şimdi nereden başlasam bilemiyorum .Zaten bildiğim bir şey de yok ya neyse.Şimdi loş bir köşede chopın düşüncelerimle raks ederken ben de eşsiz müziğin etrafında seyre dalıyorum: anılarıma.Gazap üzümleri …ah ne hoş kitaptı …içinde gezindim,gezinirken dokundum onlara sonra yaşadıklarıma ve hala bunları yaşayanları aklımdan geçirdim.Açlık ,sefalet, aile sıcaklığı,yaşamla mücadele ,korku içinde geçirilen bir hayat ve en önemlisi yarının ne getireceğini bilememek.Evet yarın ne olacak ? Aklımızdan geçenler var ya hani düşlerimiz ya da planlarımız …tüm bunlar bu korkuları bastırmak,rahatça uyuyabilmek için değil mi?
Ayrıntılar önemli diyorum kendi kendime .Hep de öyle oldu.Kıyıda köşede kalmış dizeler yazılar,kitaplar…Kaç insanı gerçekten dinliyorsunuz ?Dinledikleriniz arasında kelimelerin altındaki duyguları hissedebiliyor musunuz ?Bir annenin yüreğini açıp dinlediniz mi?Ailesi için mücadele eden çocukların gözlerindeki hüzünlü bakışlarda baktınız mı dünyaya…Açlıktan bitap düşmüş bedeninizi doyururken paylaştınız mı ekmeğinizi bir başka aç karınla…Göç ederken, yolunuzun nereye gideceğinden habersiz umutla baktınız mı camların arkasında kalanlara…
Ah bu tüccarlar ,yoksul kanıyla beslenen zenginler ,sömürünün dibine vurmuş bankalar…Ah benim emekçi dostlarım,yolda kalmış aç bir insan var diye geceleri kapıyı açık bırakan canım dedem ,kendisi aç kalıpta ineğinin karnını tok tutan babaannem ,çiçeği susuz kalmasın diye uzun yola gitmeyen halam ..Ruhunuz şad olsun …Özledik sizin gibileri …insan olmayı özledik .Ben neredeyim bilmiyorum sizin yanınızda.
Ah kapitalizm…bat dünya bat diyen Atayın sözleri aklıma geliyor her seferinde bu kelimeyi söylerken.Ah sevgili okur en çok ne hoşuma gitti biliyor musun ?Nerede olursak olalım ,nerede yaşarsak yaşayalım ,kültürlerimiz farklı da olsa hissettiklerimiz bir yönde aynı oluyor .Yoksulluk ,sefalet,açlık ,mücadele bizi kardeş yapıyor .
Kitabın bende olan etkisini anlatamadım.Nedense içimdekileri kelimelere dökerken zorlanıyorum.İçimde berraklaşan duygular dışarıya akıtıldığında çamurlu bir suya benziyor.Neyse bir gün anlatacağım zamanı bekliyor olacağım.

@kitapkokuluhatun, bir alıntı ekledi.
06 Nis 16:52 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Dede?..." dedim, "Bakele ne demek?"
Anlattı. "Canım" demekiş.
Ve "Aşkım" ve "Bir Tanem" ve " Her Şeyim" ve Ömrümün Vârı" ve Gözümün Nûru" ve "Kalbim" ve "Işığım" ve daha yüz binlerce söz, güzel ses demekmiş.
İlk "Canım" demek istediğinde ar etmiş dedem, "Hanım" dese "malım" demiş gibi olur diye korkmuş, "Vesile" dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. "Baksana" dese olmaz, "Bak hele..." demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, "Anladım İbrahim..." demiş. "Anladım... Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini." Aşk, aşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem.

Bakele, Sezgin KaymazBakele, Sezgin Kaymaz
Zeynep Işık, Ümmet Coğrafyası'ı inceledi.
 19 Mar 01:29 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Nerden başlasam bilemiyorum. Gelişine yazayım bütünü anlamlı olur diye düşünüyorum. Harikaydı. Haaaaarikaydı. Kitap ümmetin olduğu her yerden izler taşıyor. Ve bu izler birinci ağızdan aktarılıyor. Sanki bir kitap okumadım da aynı anda bir çok kitap okudum doluluğunda.

Çok ilginç değil mi Patanili öğrencilerin Seyyid Kutub'dan etkilenmesi, Malezyalıların Erbakan'dan(nam-ı diğer Necmettin dedem) etkilenmesi, Yemenlilerin iletişim halinde olması, hangi Müslüman coğrafyaya sorulduysa Türkiye'den razı olması? Türkiyeli olmakla bir kez daha gurur duydum. Çoğu zaman canım çok acıdı, keşke ülkelerin de suratları olsa da bir tane çarpabilsem diye. Ama yine o yolda da neler yapılabileceğini öğrendim. En çok etkilendiğim röportajlar;
Said Demir(Arakan)
Abdülhakim Belhac(Libya)
Emeğine, yüreğine, imanına, ayaklarına sağlık Adem Abi.

•••MERVE•••, bir alıntı ekledi.
17 Mar 09:59 · Kitabı okudu

Pas
Doğduğum kente gittimdi, bazı pasları silmeye
Yerinde görmeye bazı taşları, bazı oyukları v.b.
Saçlarımı yine uzun tuttumdu bir ağırlık olsun diye
Dışarlıklı bir pabuç giydimdi
Yitmesin gelişim diye tozda toprakta

Beni kentin dışında durdular karşılamaya
Çevirip yöremi ayrıladılar
Sanmazdım konuk olayım çocukluğuma
Geri göndermenin ilk adımı olsun hiç sanmazdım
Yengelerim için karşılama

Sanmazdım çocukları asfalta ve parka başlatsınlar
Oteller hanlar yapsınlar canım viraneliklere
Pastalar, vitrinler çiğdem pilavına karşı
Sanmazdım kar yerine buzdan dondurma
Bir tek Çapanoğlu kalmasın Yozgat'ta

Dedem ölmüş ninem ölmüş annem ölmüş
Giremedim eski evimize
Dedem ki karşı durmuştu yıllarca
Tütünün ve ağıdın yıkımına
Ninem ki karşı durmuştu yıllarca
Yokluğun ve dedemin yıkımına
Annem ki karşı durmuştu yıllarca
Onulmaz bir inceliğin yıkımın

Gülten'i Yozgatlı demesinler bundan böyle
Nerde ölürsem oralı olayım
Doğularda, yolsuz dağların
Soğuk suların başında öleyim.

Kırmızı Karanfil, Gülten AkınKırmızı Karanfil, Gülten Akın
Merve, bir alıntı ekledi.
11 Mar 18:54

“Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?“
Anlattı.

“Canım” demekmiş.
Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.

İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele...” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim….” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”

Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem.

Bakele, Sezgin KaymazBakele, Sezgin Kaymaz

Artık kendi ekmeğimi kendim kazanıyorum. Şehirde, ana cadde üzerindeki “Moda Ayakkabı Mağazası”nda çırağım.

Yeşile dönen kirli dişleri ve canlılığını kaybeden gözleri olan patronum; esmer, geniş suratlı, ufak tefek, tombul bir adam. Gözlerinin iyi görmediğini düşünüyor ve bunu daha iyi anlayabilmek için yüzümü buruşturuyorum.

Sert bir ses tonuyla, “Suratını öyle ekşitip durma!” diye sesleniyor. İfadesiz bakan bu gözlerin beni izliyor olması hiç hoşuma gitmiyor. Bu kadar iyi görebildiği duygusu beni ayrıca rahatsız ediyor. Acaba yüzümü buruşturduğumu sadece tahmin ediyor olabilir mi?

Kalın dudaklarını hemen hemen hiç oynatmadan, biraz evvelkinden daha yavaş bir şekilde bana tekrar bağırıyor:

“Suratını ekşitme dedim sana!”

Çok geçmeden kuru fısıltısını yeniden duyuyorum.

“Ellerini kaşıma! Şehrin ana caddesinde, birinci sınıf bir mağazada çalışıyorsun, bunu sakın aklından çıkarma! İyi bir çırak, kapının yanında bir heykel gibi hareketsiz, dimdik durur!”

Heykel dediği nasıl bir şeydir bilmiyorum. İki kolum da dirseklerime kadar uyuzdan kaynaklanan kırmızı benekler ve yaralarla kaplı olduğu için öylesine kaşınıyor ki onları kaşımadan duramıyorum. Patron ellerime bakarak; “Evdeyken ne iş yapıyordun?” diye soruyor.

Anlatıyorum. Gri saçlarla kaplı yuvarlak kafasını iki yana sallayarak; “Paçavracılık yapmak dilencilik yapmaktan da, hırsızlık yapmaktan da kötüdür.” diye homurdanıyor.

Gururla; “Hırsızlık da yaptım.” diye lafa giriyorum.

Bunu duyar duymaz kedinin tırnaklarını çıkardığı gibi, ellerini ceketin kolundan dışarı uzatarak, yazı masasının üstüne koyuyor. Ürkek ve boş bakan gözlerini yüzüme dikip, “Nee? Hırsızlık yaptım da ne demek?” diye tıslar gibi soruyor.

Nasıl hırsızlık yaptığımı ve ne çaldığımı anlatıyorum.

“Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakalım ama benden ayakkabı ya da para çalmaya kalkarsan, seni hapse attırırım ve ergenlik yaşına kadar oradan çıkamazsın.”

Bunları söylerken o kadar sakin ki, ondan iyice korkuyorum ve huzursuzluğum ikiye katlanıyor.

* * *

Mağazada ben ve patronum dışında kuzenim Saşa Yakavav ile işini bilen bir adam olan, yılışık baş tezgâhtar çalışıyordu. Saşa’nın üzerinde devetüyü renginde küçük bir ceket ve uzun bir pantolon olur, kolluk ve kravat takardı. Beni fark etmezmiş gibi, kibirli bir tavırla ortalıkta dolanırdı.

Dedem beni elimden tutup patronun yanına götürdüğü zaman, Saşa’dan bana işi öğretmesini ve göz kulak olmasını istemiş; Saşa, kurumlu bir tavırla kaşlarını çatarak; “Ama sözümden dışarı çıkmayacak!” diye ikaz etmişti.

Elini başımın üstüne koyan dedem bana doğru eğilerek; “Onun sözlerini dinle. O senden hem yaşça büyük, hem de deneyimli.” demişti.



Saşa gözlerini bana dikip, “Dedenin sözlerini sakın unutma!” diye tembihledi.

Bu olaydan sonra daha ilk günden başlayarak yaş ve deneyim olarak benden üstün olmasının bütün avantajlarını büyük bir keyifle kullanmaya başladı.

Patron ona dönerek, “Kaşirin, gözlerini öyle belertip durma!” dediğinde, Saşa başını öne eğerek:

“Ben bir şey yapmadım ki!” derdi. Ama patron onu rahat bırakmıyordu.

“Tos vuracakmış gibi başını öne eğme, müşteriler seni teke sanacaklar.”

Saygısız görünmemeye çalışan kırmızı suratlı tezgâhtar usulca gülüyor, patron dudaklarını garip bir şekilde uzatıyor, kıpkırmızı kesilen Saşa, tezgâhın arkasına saklanıyordu.

Bu konuşmalardan hiç hoşlanmıyordum. Zaten kelimelerin çoğunun anlamını bilmiyordum. Hatta bazen, bu insanların başka bir dilde konuştuklarını sanıyordum.

Bir kadın müşteri mağazaya girdiği zaman patron elini cebinden çıkarır, bıyıklarını düzeltir ve bu hareketin ardından yüzüne tatlı bir gülümseme yapıştırırdı. Gülümsediği sırada yanakları kırışıklıklarla dolar ama boş bakan gözlerinin ifadesi değişmezdi. Tezgâhtar göğsünde birleştirdiği kolları ile dimdik durur, saygıyla ellerini havaya kaldırır; Saşa, patlak gözlerinin saklamaya çalışırmış gibi ürkek bir tavırla gözlerini kırpıştırırdı. Ben ise kapıda dikilir, kimsenin dikkatini çekmeden kollarımı kaşıyarak satış törenini izlerdim.

Müşterinin önünde diz çöken tezgâhtar elleri titreyerek, sanki kadının ayağını kırmaktan korkar gibi büyük bir özenle ayakkabıları giydirip çıkarırdı. Hâlbuki kadının bacağı genellikle öylesine kalın olurdu ki, ters çevrilmiş yuvarlak bir şişeye benzerdi.

Bir keresinde kadının biri ayağını sallayıp kirpi gibi toplanarak, “Ah, beni nasıl da gıdıklıyorsunuz!” demişti.

Tezgâhtar telaşlı ve kendini korumaya çalışır gibi bir tavırla; “Nazik olmaya çalışıyorum efendim.” diye açıklama yapma gereği hissetmişti. Gelen kadın müşterilere karşı takındığı tavırlar beni her zaman çok güldürürdü. Başımı kapının camına yaslar, gülmemek için kendimi zor tutardım. Ancak, satış yapabilmek için müşteriye kene gibi yapışmasını ve yapmacık tavırlarını izlemekten de kendimi alamazdım. Ne kadar uğraşsam da elimi ve parmaklarımı onun gibi nazik bir şekilde kullanamayacağımı ve ayakkabıyı bir başkasının ayağına böylesine ustaca giydiremeyeceğimi düşünürdüm.

Patron sık sık Saşa’yla birlikte tezgâhın arkasında bulunan küçük odaya geçer, tezgâhtarla müşteriyi baş başa bırakırdı. Tezgâhtar bir keresinde, kızıl saçlı bir kadının bacağına hafifçe dokunduktan sonra, elinin üç parmağını bir araya getirerek öpmüştü.


Kadın iç çekip, “Ne kadar yaramazsınız!” deyince, tezgâhtar yanaklarını şişirerek; “Mm-uh!” diye garip sesler çıkarmıştı.

Bu sahne bana o kadar komik gelmişti ki, az kalsın gülmekten yere düşecektim. O sırada yere yuvarlanmamak için tutunduğum kapı kolu döndü ve kapı açıldı. Kafam hızla kapının camına çarptı ve cam kırıldı. Tezgâhtar zıplayarak üzerime yürürken, patron ağır altın yüzüğüyle kafama vuruyor, Saşa da kulağımı çekmeye çalışıyordu. Yetmezmiş gibi bir de akşam eve dönerken azar işittim:

“Bunda gülecek ne var anlamadım ki? Böyle şeyler yaparsan kapı dışarı edilirsin ona göre.”

Kadınların hoşuna giden bir tezgâhtarın, daha çok satış yapacağını anlatmaya çalıştı.

“Bir kadın ayakkabıya ihtiyacı olmasa bile, hoşuna giden tezgâhtarı görmek için ayakkabı alabilir. Senin kafan bunu almıyor! Çok işimiz var seninle!”

Bu söz beni incitmişti. Benimle ilgilenen kimse yoktu, Saşa da bunlara dahildi.

Aşçı kadın hasta ve sinirli biriydi. Beni sabahları Saşa’dan bir saat evvel uyandırırdı. Patronun, tezgâhtarın ve Saşa’nın ayakkabılarını ve elbiselerini temizler, semaveri yakar, bütün sobalar için odun taşır, öğle yemeği için tabakları yıkardım. Mağazaya gidince yeri süpürür, toz alır, çayı hazırlar, müşterilerin paketlerini teslim ettikten sonra, öğle yemeğimi yemek için eve geri dönerdim. Ben bu işleri yaparken kapıda bekleme işi Saşa’ya kalırdı. Bu işi yapmak gururuna dokunduğu için, “Tembel herif! Senin işini de biz yapıyoruz.” diye beni azarlardı.

Sabahtan akşama kadar Kanavino’nun kumlu sokaklarında, bulanık Oka nehri kıyısında, kırlarda, ormanlarda kendi başıma yaşamaya alışık olduğum için bu durum beni çok üzüyor, canımı sıkıyordu. Ninemi ve arkadaşlarımı özlüyordum. Konuşabileceğim kimse yoktu. Hayatın karanlık yüzünü görmek beni öfkelendiriyordu.

Bazen kadın müşteriler hiçbir şey almadan gider, o zaman üçü de kendilerini incinmiş hissederlerdi. Patron tatlı tatlı gülümsemeyi bir kenara bırakır ve “Kaşirin, ortalığı toparla!” diye emrederek küfürler yağdırmaya başlardı.

“Şu domuzun yaptığına bak! Dükkânın altını üstüne getirip hiçbir şey almadan gitti! Salak karı, evde canı sıkılınca mağaza mağaza dolanıyor. Ah, sen benim karım olacaktın ki, ben sana…”

İncecik, kara gözlü, koca burunlu karısı onunla konuşurken tepinir ve sanki uşağıymış gibi sürekli emirler yağdırırdı.

Bir kadın müşteriyi kibar bir şekilde selamlayıp, tatlı sözlerle uğurladıktan sonra, utanmadan arkasından demediklerini bırakmazlardı. İçimden, sokağa fırlayıp koşarak kadına yetişmek ve hakkında neler söylediklerini anlatmak gelirdi.

İnsanların birbirlerinin arkasından kötü sözler söyleyip, dedikodu yaptıklarını biliyordum. Ama bunlar sanki dünyanın en iyi insanlarıydı ve dünyayı yargılama görevi onlara verilmişti. Kıskanç oldukları için kimseyi övmezler, herkes hakkında arkalarından konuşacak kadar bir şeyler bilirlerdi.

Bir gün mağazaya kırmızı yanaklı, gözleri ışıl ışıl parlayan genç bir kadın gelmişti. Üzerinde, yakası siyah kürklü kadife bir manto vardı ve yüzü, eşi benzeri olmayan bir çiçek gibi kürkün üzerinde parlıyordu. Mantoyu sırtından çıkarıp Saşa’nın eline bıraktığında güzelliği sanki bir kat daha artmıştı. Kulaklarındaki pırlantalar göz kamaştırıyor ama gri mavi bir elbisenin sımsıkı sardığı zarif vücudunun yanında sönük kalıyordu. Masallardaki kadar güzel diye düşünmüştüm. Valinin karısı olmalıydı, bundan emindim. Kadını sanki bir tanrıçayı karşılarmış gibi önünde eğilip, tatlı iltifatlara boğarak, özel bir saygıyla karşıladılar. Üç adam mağazanın içinde oraya buraya koşuşturmaya başlamıştı. Dolapların camlarına yansıyan görüntüleri sanki tutuşup eriyor, başka başka şekillere dönüşüyordu.

Kadın oyalanmadan pahalı bir ayakkabı seçip gider gitmez patron, dudaklarını büzerek ıslık çalar gibi: “Kancık” dedi.

Tezgâhtar ise hor gören bir tavırla, “Tek kelimeye şırfıntı” diye söze girdi. Sonra birbirlerine kadının âşıklarını, gönül maceralarını anlatmaya başladılar.

Öğle yemeğinden sonra patron, mağazanın arkasındaki küçük odaya uyumaya gidince, ben de altın saatini açarak, içine sirke damlattım. Uyandıktan sonra, saatine bakarak şaşkınlık içinde homurdanmasını izlemek beni pek mutlu etti.


“Saatim nem yapmış! Bu hiç hayra alamet değil! Saatin durduk yerde nem yapması olacak şey değil! Başımıza bir uğursuzluk mu gelecek acaba?”

Mağazadaki koşturmaca ve evdeki işlerin çokluğu bile içimdeki ağır can sıkıntısını gidermeye yetmiyordu. “Mağazadan kovulmak için bir şeyler yapmalıyım” diye düşünmeye başlamıştım.

Üstleri başları kar tutmuş insanlar mağazanın önünden sessizce geçer sonra kaybolup giderlerdi. Sanki cenazeye geç kalmışlar, herkes ölüyü gömmek için onları bekliyormuş gibi aceleyle hareket ederlerdi. Atlar, kar yığınlarının üzerinden geçebilmek için uğraşır, sarsılarak hareket edebilirlerdi. Mağazanın arkasındaki kilisenin çanı her gün bir evvelki günden daha endişeli gelirdi. Büyük perhiz zamanında, çan her çaldığında, kafama yastıkla vuruluyormuş gibi bir hisse kapılırdım. Canım yanmazdı ama sersemler ve kulaklarımın sağır olduğunu hissederdim.

Bir gün mağaza kapısının önündeki avluda, yeni gelen malları sandıktan çıkarıp ayırırken yanıma kilisenin bekçisi geldi. İki büklüm duran ihtiyarın üzerindeki paçavralar sanki köpekler tarafından parçalanmış gibi yırtık pırtıktı.

“Bir çift lastik çalıp verir misin?” diye sordu.

Cevap vermedim. Boş bir sandığın üzerine oturup esnedi, ağzının önünde haç çıkardı ve tekrar sordu:

“Veremez misin?”

“Hırsızlık yapmak doğru değildir.” diye cevapladım.

“Ama yine de herkes çalıyor. Bu ihtiyarı geri çevirme!”

Birlikte yaşadığım insanlara hiç benzemiyordu, bu hoşuma gitmişti. O an benim hırsızlık yapabileceğimi anladığını hissetmiştim. Ona vitrinden bir çift lastik vermeyi kabul ettim. Hiçbir sevinç belirtisi göstermeden, sakin bir şekilde; ‘‘Tamam o zaman!” dedi. “Beni kandırmazsın değil mi? Ama bunu yapmayacağını görebiliyorum.”

Çizmesinin altındaki çamura bulanmış ıslak karları temizledi ve bir süre sessizce oturduktan sonra, kilden yapılmış çubuğunu yakarak tüttürürken aniden yüreğimi ağzıma getiren soruyu sordu:

“Ya ben seni kandırırsam? Patronuna gidip bu lastikleri bir rubleye bana sattığını söylersem, ne yaparsın? Bunların fiyatı iki rubleden fazladır ama sen bana yarı fiyatına satıyor, sanki hediye ediyorsun!”

Sesim soluğum kesilmişti, yüzüne baktım. O ise hiçbir şey olmamış gibi çizmelerine bakıyor, çubuğundan savrulan mavi dumanlar eşliğinde burnundan gelen bir sesle konuşmaya devam ediyordu:

“Patronun gelip benimle anlaşmış, git şu delikanlıyı dene bakalım, hırsız mı değil mi anlayalım demişse ne olacak?”

Çok kızmıştım, öfkeyle, “Sana hiçbir şey vermeyeceğim.” dedim. “Söz verdin bir kere! Artık geri dönmek olmaz.”

Elimden tutup beni kendine doğru çekti ve soğuk parmağıyla alnıma vurarak, ağır ağır devam etti:

“Nasıl oluyor da, böyle hiç düşünmeden ‘Al, buyur!’ diyebiliyorsun, ha?”

“Ama sen istedin.”

“Sen bana ne bakıyorsun, ben başka şeyler de isteyebilirim. Kiliseyi soymanı istesem soyacak mıydın? İnsanlara bu kadar kolay inanılır mı hiç? Ah, seni küçük budala!”

Beni iterek ayağa kalktı.

“Ben çalıntı lastik istemiyorum, bey miyim ki lastik giyeyim? Sadece şaka yapmıştım. Böyle saf bir kalbin olduğu için seni paskalya günü çan kulesine çıkarırım, çan çalar, şehri seyredersin.”

“Ben şehri biliyorum.”

“Çan kulesinden daha güzel görünür.”

Çizmelerinin ucu karlara batarak, ağır ağır kilisenin köşesinde gözden kayboldu. Arkasından bakarken korkmuş, düşünüyordum. İhtiyar gerçekten şaka mı yapmıştı, yoksa beni denemek için patron tarafından mı yollanmıştı? Artık mağazaya girmeye korkuyordum.

Aniden Saşa avluya fırlayıp bağırmaya başladı:

“Hangi cehennemdesin?”

Birdenbire öfkeden kudurmuş gibi elimdeki kerpetenle üstüne yürüdüm.

Tezgâhtarla birlikte mağazadan mal çaldıklarını biliyordum. Bir çift ayakkabı ya da terliği soba borusunun içine saklar, akşam çıkarken de paltolarının kollarına sokarlardı. Bundan hoşlanmıyor, patronun tehdidini hatırlayınca korkuyordum.


Saşa’ya, “Sen hırsızlık yapıyor musun?” diye sordum.

Sertçe; “Ben değil ama baş tezgâhtar yapıyor.” dedi. “Ben sadece ona yardım ediyorum. ‘Bana yardım et!’ diyor. Onu dinlemek zorundayım, yoksa bana kötülük edebilir. Patron her şeyin farkında… Kendisi de tezgâhtarlıktan mağaza patronluğuna yükselmiş bir adam. Yani çeneni kapalı tut!”

Konuşurken bir yandan aynaya bakıyor, bir yandan da tezgâhtarın yaptığı gibi parmaklarına garip şekiller vererek kravatını düzeltiyordu. Büyüklüğünü ve otoritesini her fırsatta göstermeye çalışıyor, tok bir sesle beni azarlıyor, midemi bulandıran bir hareketle kolunu uzatarak emirler yağdırıyordu. Ondan daha uzun boylu ve daha güçlüydüm ama hantal ve ince yapılıydım. O kısa boylu ve yağlı olmasına rağmen hareketleri çok çevikti. Ceketinin ve uzun pantolonunun içinde önemli ve ciddi biri gibi görünüyordu. Ne olursa olsun onda hoşuma gitmeyen, bana komik gelen bir şey vardı. Aşçı kadından nefret ederdi; tuhaf bir kadındı o da gerçekten, iyi mi kötü mü olduğunu anlamak mümkün değildi.

Kara gözleri çakmak çakmak olan bu kadın: “Hayatta en sevdiğim şey kavga dövüştür.” derdi. “Ne dövüşü olursa olsun benim için fark etmez; ister horoz, ister köpek, ister insan dövüşü olsun; benim için fark etmez!”

Avluda horozlar veya güvercinler dövüşürken işini gücünü bırakır, pencereden sakin sakin sonuna kadar onları izlerdi.

Akşam olduğu zaman Saşa’yla bana, “Çocuklar, boş boş oturacağınıza dövüşsenize!” derdi.

Saşa da; “Aptal karı, ben çocuk muyum, ikinci tezgâhtarım.” diye kızardı.

“Benim için öylesin işte. Bir erkek evlenene kadar çocuktur!”

“Odun kafalı, aptal karı.”

“Şeytan akıllıdır ama Allah onu dışlamıştır.”

Sürekli kullandığı atasözleri Saşa’nın sinirlerini bozar, ona sataşmadan duramazdı. Kadın da, göz ucuyla bakar ve nefretle, “Seni gidi hamamböceği, zavallı yaratık!” derdi.

Saşa birçok kez, kadın uyurken yüzüne ayakkabı boyası veya kurum sürmem ya da yastığına iğne batırmam için beni ikna etmeye çalışmıştı. Beni ne kadar zorlasa da, aşçı kadından korktuğum için onu hep geri çeviriyordum. Ayrıca kadının uykusu da hafifti, sık sık uyanır, lambayı yakar, gözünü bir köşeye dikip, yatağında öylece otururdu. Bazen ocağın arkasına, yanıma gelir, beni uyandırıp hırıldar gibi; “Uyuyamıyorum Leksey’ciğim, içimde kötü bir his var, haydi biraz konuşalım.” derdi.

Yarı uykulu bir halde ona bir şeyler anlatırdım. Oturduğu yerde sallanır, hiç konuşmadan beni dinlerdi. Sıcak vücudu günlük ağacı ve balmumu gibi kokuyordu. Yakında öleceğini düşünüyordum. Belki de hemen şimdi, şuracıkta yüzüstü yere kapaklanacak ve ölecekti. Bu hisse kapıldığımda içimdeki korkuyu bastırmak için sesimi yükseltirdim. Ama o beni ikaz ederdi:

“Yavaş! Ötekiler şimdi uyanacak, seni âşığım sanacaklar!”

Yanımdayken hep aynı şekilde, iki büklüm olmuş halde, sivri kemikli bacaklarının arasına soktuğu ellerini birleştirerek otururdu. Göğüsleri neredeyse yok gibiydi. Kaburga kemiklerini patiska gömleğinin altından bile görmek mümkündü. Bir fıçının etrafındaki çemberler gibi tek tek sayılabilirdi. Uzun süren sessizlikten sonra aniden; “Yaşamak dediğin böyle kasvetli bir şey olmasa gerek, böyle yaşamaktansa ölmek daha iyi.” diye fısıldardı.

Ya da sanki uzaklarda birine sesleniyormuş gibi yaparak, “Eeee, bunu da görüp yaşadın, ne oldu peki?” diye sorardı.

Lafımı yarıda keserek aniden ayağa kalkar ve “Uyu!” dedikten sonra hiç ses çıkarmadan bir hayalet gibi mutfağın karanlığında kaybolur giderdi.

Ekmeğimi Kazanırken, Maksim GorkiEkmeğimi Kazanırken, Maksim Gorki