• Beni merak ediyorsanız bu resimden bana bakın.
    https://www.dropbox.com/...zycdj/Mavis.jpg?dl=0


    Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış bir Maltepe sigarasından ibaret. Gerisi alabildiğine toz, toprak. Unuttular bizi, işe yarar yanlarımızı söküp bir boş tarlaya çektiler hurdamızı. Şimdi kurda kuşa yuva olduk. Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış Maltepe sigarası.

    Geçmişimiz çok başkaydı bizim. Boncuk Göz’ün yününden eğirdiler beni. Topak topak yünü Ehlizar hatun dizine vurdukça ipe çevirdi. Öreke fırfır döner de dönerdi dizinde. Asıl eğrilme amacım bir gözü karanın leçeğinde süs olmaktı lakin bir parçam direksiyona bir parçam ise koca otobüsün torpidosuna süs olmak imiş. Boncuk Göz’ün yününden tam tamına üç ip çilesi çıkarı verdi Ehlizar hatun. Gerisi ise kızların işiydi. Gerdiler hananın iplerini, hazırda durmalıydı. Dereden it üzümü de toplanmış kazana atılmış kaynatılıyordu. Kıvamını alınca usulca saldılar beni kazana, beyaz halim yavaş yavaş allanıyor it üzümü renginde koyulaşıyordum. Mora çalan bir renge bürünmeye başladım. Sonra uzunca odun kürek ile karıştırıp içime işlediler rengi. Kazanın suyu soğumağa başladı, aldılar içerisinden, kurumam için beni metre metre kestiler, serdiler yerlere. Üç gün kaldım gündüzün güneşi ve gecenin ayazında sonra iyice koyulaştı rengim. İstenilen kıvama gelmiş olmalıydım ki Ayfer Kız topladı beni yerden.

    Gergisi çekilmiş hananın başına geçtik, kirkit ise hemen yanı başınızda pırıl pırıl parlıyordu. Çok daha kısa ölçülere böldüler, metreler uzunluğunda eğrilen ben artık iki santimlik parçalar halindeydim. Ayfer hatun hana gergisini çekti, ince kemikli parmakları ile usulca diğer parçalarımdan ayırıp iki düğüm ile beni gergin iplere düğümlemeye başladı. Öyle hızlı bir şekilde yapıyordu ki işini, parmaklarını takip etmek ise çoktan zorlaşmıştı benim için. Her düğümde biraz daha şekilleniyor biraz daha hacmim artıyordu. Aklında bir sürü motif vardı ama o beni sadece tek bir renk yapmayı aklına koymuştu. Beş dakika içerisinde düğüm sayısı yüzlere ulaşmıştı. Sonra kirkite elini attı ve taraklı kısmı hanaya gelecek şekilde düğümlerime vurdu. Pek canım yanmadı ama o vurdukça düğümlerim daha da sıklaştı, kavi, mökkem oldu. Saatler ardı sıra ilerledi. Hacmim metrelere ulaştı, sonra bir güzelce beni hanadan ayırdı. Öylece saldı yere…

    “Ayfer gözlerine yazık kızımcan ne gerek vardı,” diye söze girdi Ehlizar hatun yere serilmiş beni gördüğünde.
    “Ana, Patom’a kurban olsun bu gözler,” diye karşılığını verdi Ayfer hatun.
    “Deli deli konuşma,” deyip, dönüp sırtını odadan çıktı Ehlizar hatun.

    Akşamın geç vaktinde yedi kardeşin ikincisi Nurettin geldi. Ayfer ise altı erkek kardeşin arasındaki tek kız kardeşti. Üç abisi, üçte kardeşi vardı Ayfer hatunun, evliydi bir oğlu ve birde kızı evlada sahipti. Ehlizar hatunun iki gözdesinden birisi Nurettin diğeri ise Ayfer’di. Ama olsundu diğerleri de evlattı, sevilirdi.

    Beni fark edince Nurettin hemen söze girdi. “Bacı bu nedir?”
    “Pato’m az önce hanadan söktüm, Zağlı’ya örteriz değil mi? Örteriz dimi?” diye heyecanla hızlı konuşmaya başladı Ayfer hatun.
    “Tamam, bacı ön camın kenarından, torpidoya kadar kapatırız bununla,” deyip bacısına sarıldı Nurettin. Diğer kardeşleriyle bu kadar iyi anlaşamayan abi kardeş birbirleri ile konuşmadan dahi anlaşabiliyorlardı.

    Sabahın ayazında serildiğim yerden Nüro ( Nurettin) bir hamlede aldı beni. Hiç eğilip bükülmeden sofadan çıkıp, soğuk bir esintiyle karşılaştım. Gün yeni yeni ağarıyordu. Uzun bir zaman düğümlerimde güneşi hissetmeye çalıştım, olmadı, hissedemedim. Sonra gözüme o sekiz metre uzunluğundaki mavimsi yarı demir yarı camdan oluşan tuhaf şeyi gördüm. İnsanlar bu tuhaf alete otobüs diyrolardı. Bundan sonraki yaşantım ise onun sırtında olacağına asla emin olamazdım. Fakat öyle oldu, yıllarca beni torpidosunun üzerinde taşıdı. Hem göze hitap ediyordum hem de koyulan ufak tefek eşyaları hareket halinde kaymasını önlüyordum. Bu “Zağlının Işıltısı’yla” ilk karşılaşmamızdı. Nüro direksiyonun başına geçti, yarı marşa aldı otobüsü, birden her yerde ışıklar yanmaya başladı, sanırsın ortalık bayram yeri. Birkaç ikaz sesinden sonra başka bir şey duymağa daha başladım. Birisi tarif edemediğim bir gayda ile acılı bir şeyler söylüyordu. Daha sonradan adını öğreneceğim Sabri Şimşekoğlu’ydu sesin sahibi.

    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫
    “Polatlı eller gocaldı, ağardı başın
    Vay bu hicran gocalttı, ben gocalmazdım of of
    Göylere savruldu toprağım, taşım
    Vay bu zaman gocalttı, ben gocalmazdım of of”
    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫

    “Ya Hayy,” diyerek jikleyi çekti, yarı olan kontak tam çevrildi ve homurtulu bir şekilde koca otobüs titremeye başladı. Gazı verdikçe bağırtısı karşı ki dağlarda yankılandı. Kafasını yana çevirdi ve beni hemen yanı başında gördü. Direksiyon başından kalkıp, beni uzunlamasına serdi koltuğa. Göz hesabı ile hem bana hem de öndeki konsola baktı. Beni kesmeye kıyamadığı kesindi. Usulca kaldırıp torpido üstü konsola uzattı beni. Elleri ile düğümlerim üzerinde gezerek bel veren yerlerimi düzeltti. Kenar kısımlarını tırnakları ile ütüleyip, konsol kenarına sıkıştırdı. Yeniden ellerini kullanarak iyice ütüledi düğümlerimi, kenar püsküllerimi düzeltti. Biraz gerileyip koridordan baktı. İlk defa gözlerinin ışıltısını orada gördüm. Yaklaştı, kül tablasını üzerime koydu hemen yanına yeşilimsi taşlı çakmağı ve Maltepe sigarası. Yeniden geçti direksiyon başına, motor ısı ikaz ışığına göz gezdirdi. Işık hala yanmaktaydı, ayağını gazdan geçip otobüsü rölantide çalışmaya bıraktı. Camı açıp elini Maltepe sigarasına uzattı. İçerisinden bir tane dal alıp, parmakları ile yumuşattı, ucundan kırdı. Dudaklarına götürdüğü gibi çakmağa uzandı ve ateşledi. Keyif ile günün ilk sigarasını tüttürdü. Otobüsün titremesi aniden kesildi. Motor artık ısınmıştı, artık yoluna bakıp ekmeğinin peşine koşabilirdi. İmdat indirdi, imdat indirilmesi ile küçük bir sarsıntı daha geçirdik. Vites kolu en sağa çekilip, yukarı itildi. Otobüs bir homurtu ile yola koyuldu. Yoldaydık…

    “Mavi,” diye bir ses duydum. Sağa sola bakarken ses yeniden yenilendi. “Hişş Mavi,” “sana diyorum, duymaz mısın?” yeniden etrafı kolaçan ettim, ancak sesin sahibini bulamadım. “Mavi benim, Zağlının Işıltısı,” deyince bana seslendiğini anladım. “Ben Mavi değilim ki,” dedim. “Ama rengin benim rengime benzer, bana da mavi derler,” dedi. “Evet, sen mavisin, ben ise maviden çok mora çalıyorum,” dedim. “Olsun sen Maviş ol,” dedi. Ve bizim hikâyemiz buradan sonra başladı.


    Zağlı kimi zaman ciddi ama genel olarak çok hoş sohbet bir duruma sahipti. Hiç duymadığım kişilerin sözlerini, şiirlerini bana okur, düşüncelerini yorumlardı. Hiç sıkılmadan sorduğum bütün soruları anlayabileceğim şekilde bana açıklar, bazı bazı saatlerce anlamam için uğraşırdı. Zağlı 1965 yılında İngiltere’nin Leyland kasabasında üretilmiş. Hiç kullanılmadan Gürcistan’a pazarlanmış. Gürcistan’da bir şirkete bağlı olarak çoğu kez ülkeler arası seyahatlerde kullanılıp, beli bükülünce de bir kenara itilmişti. Nasıl olduysa Nüro 1985 yılında Gürcistan’da Zağlı ile karşılaşmış, çok cüzi bir rakama satın alıp, ülkesine getirmiş. Mavi beyaz ve gerisin geriye paslanmış olan Zağlı Trabzon sanayisine sokulup, bir güzel sökülmüş her vidası. Koltukları yeniden kılıflanmış, boyası tazelenmiş, motoruna gerekli bakımlar yapılarak eskisinden daha iyi bir hale gelmiş. O vakitler Zağlı’yı görenler en az 10 yaş gençleştiğini dahi derlermiş. Sonrası ise vize işlemleri ve Zağlı’ya ruhsat. Zağlı en çokta ruhsatta yazan renk ismiyle çok övünürdü. Dünyadaki hiçbir araç kimliğinde “Can Mavisi” yazmaz derdi. Gerçi çok sonraları bunun neden Can Mavisi olduğunu öğrenip kahkahalara boğulduk.

    Dönemin vize memuru yeni atanmıştı karakola, İskilipliydi. Terekeme şivesine uzak, halim salim bir adamdı vize memuru. Uzun uğraşlardan sonra adam edilen Zağlı artık hüviyetine kavuşmalı diyen Nüro soluğu karşında almıştı. Evraklarını uzattı memura, memur on dakika karıştırdı sayfaları. Sonra kafasını kaldırıp “30 yaşında otobüs hala yürür mü?” dedi. “Yürümek nedir ağam rüzgârı da dalına aldı mı sanırsın uçar,” diye cevap verdi Nüro. “Aracı görmemiz gerek,” dedi memur. Araç başına geçtiler, bir takım işlemlerden sonra geçer notu aldı ve bilgileri işlenmek üzere ruhsata geçirilmeye başlandı. Bütün bilgiler tas tamam yazıldı. Son olarak aracın rengi yazılıp, imza ve mühürden sonra plaka için gün alınacaktı ki, rengin Cam kelimesini yazarken m’nin ikinci bacağını da tam aşağı indirmişti ki, açık olan camdan sert bir rüzgâr esip masanın altını üstüne getirdi. Birde bunun üzerine Karakol Büro Şefi’de odaya girince memurun iyice heyecanlanmasına yol açtı ve Can Mavisi olarak ruhsata işleyiverdi araç rengini. Ardından imza ve mühürde tam edilince, “Bir ay sonra gelip plakanı alabilirsin,” dedi vize memuru. Nüro evraklarını toplayıp, kaçarcasına hürmetle çıktı karakoldan.



    Zağlı sağa doğru yanaştı, durdu. Kapısı açıldı ve günün ilk yolcusunu aldı. Neler nelerle karşılaşmıştı Zağlı. Ne dertlere ne mutluluklara ortak olmuştu. “Sabahın hayır olsun Elbeyi Emmi, hayırola neyi dalına aldın yine öyle,” dedi Nüro. “Atam Rabat’taki bibimgilin gıdıl oğulu İstanbul’da, bir tuluğ istemiş, onların tuluğların hepsi satılıf, mâa dediler. Mende aindi tuluğu ora götürerem,” dedi Elbeyi Emmi.

    Zağlı yeniden hareket etti. Soğuğa meydan okurcasına ilerliyordu buzlu, çakıllı yolda. Çok daha ilerleyemeden yeniden sağa doğru yanaştı. Zağlı hemen seslendi bana. “Bak bu teyze, Toyuz Hala’dır, herifini geçen sene Napızar’a gömdü. Çok içlidir, çok dertli. İki öz oğlu ve bir de evlatlığı vardır. Ama nerde… Hepsi göçmüşler babaları ölünce, yalnız bırakmışlar kadıncağızı. Şimdi ne küçük evine sığabiliyor, ne de evlatlarının ocaklarına.” Dedi Zağlı ve bir süre sustu. Bu sefer sessizliği bozan ise Toyuz Hala’ydı. “Nüre Can meni Daşlı Tarla’da indiriver hemi Can oğul,” dedi. “Peki, Toyuz hala, senin evlatlık gelmiş dedilerdi, doğru mudur?” deyince Nüro, “Gelemez olasıca. Daşlı Tarla’ya göz koymuş, illa ana orayı satıf, şehirde iş kurayım diye gezinir eteklerimde,” diye hemen lafa girdi Toyyuz Hala. “Aindi beni bekler Daşlı Tarla’nın oyanında,” deyip inene kadar bir daha ağzını açmadı Toyyuz Hala.

    Zağlı önce Rabat’ta durdu, döktü yükünü, sonra devam edip Daşlı Tarla’ya bıraktı Toyyuz Hala’yı. Merkeze 10 kilometre vardı daha. Çıldır Gölü’nün yanı başında 3. Viteste 2500 devirle devam ediyorduk. Zağlı birden çevresini anlatmaya başladı. Gölün bu mevsimde buz tutuğunu, üzerinde atlar ile oyunların oynandığını, balıkçıların kalın buz tabakasını kesip ağlarını nasıl saldıklarını sıkılmadan anlattı bana.

    Söylediğine göre 1961 yılında Aydın Dede askerden dönerken gecenin zifiri karanlığında bu göle düşmüş, saatlerce uğraşıp çıkmayı başarmış, eve gelene kadar ise gagaç olmuş adeta. Sağlam bir zatürreye tutulmuş, yedi gün dayanabilmiş. Ardında ise Songül ve Gülbeyi diye bir ve iki yaşında iki yetim ve Gülyeter adında çiçeği burnunda bir kadın bırakmış. Songül Nüro’nun Sono’su ve Gülbeyi ise Ayfer’in Gülo’su olup çıkmışlar. Bir abi kardeş ile diğer abla kardeş berdel tarzında severek evlenmişler. Evlenmişler ama geri de yaşananları asla unutamamışlar. Aydın dede ölünce biçare Gülyeter kalakalmış. Babası çocuklarını bırak gel der, Gülyeter ise bunu kabullenemez. Yaşı daha yirmisindedir. Servinaz nene hemen konuya dâhil olmuş. “Evlatlarını bırakıp gidemezsin, bekâr halinle de bu köy yerinde yalnız kalamazsın,” deyivermiş. Olacak iş, Selahattin ile yani kaynın ile evleneceksin.

    Şıgıdı (Selahattin) o vakitler daha on beşinde sarımsı bir delikanlı. Okumak yok daha düzenlerinde ama çocukları olursa okutacağı belli, daha şimdiden bile eylemiş hayallerini. Tarladan tapandan kalan zamanını ise vadinin dibindeki çayda yüzerek, arkadaşları ile oynayarak geçirirmiş. Haber ulaşmış kendisine tez eve gelsin Selahattin diye. Üzerini acelece giyinip, evin yolunu tutuvermiş hemen. Dizilmişler karşına ve anlatmışlar kendisine yengesi ile evleneceğini. Zorluk ve yokluk yılları ardı ardına dizildiği vakit. Elinden bir şey gelmeyen Şıgıdı kabul etmek zorunda kalmış bu durumu. Etmiş gözü yaşlı, evlenmiş gözü yaşlı, baba olmuş gözü yaşlı, dede olmuş hala gözü yaşlı…

    Ben hikâyenin derinliğinde kaybolurken, aklımdan bin bir düşünce ile girdik merkez içerisine. Nüro Zağlı’yı Sukaralı’nın kahvesinin önüne çekti ve kontağı kapattı. İşte o vakit, kontak kapalıyken Zağlı’nın konuşamadığını, tepki veremediğini, Zağlı ile bir olmak için aracın çalışması gerektiğini kendi kendimle uzunca konuştuktan sonra anladım. Defalarca seslendim ama hiçbir tepki vermedi bana. Daha sonraları durumu kendisi de söyledi. “Kontak kapalıyken seni ne duyabilir ne de tepki verebilirim,” dedi Zağlı. Bu sebeple bütün zamanlarımızı hep gündüz vaktinde geçirip gittik. Gündüzleri Zağlı ile beraberdim, gece ise bir başıma. Bir süre sonra yalnızlığa da alıştım. Lakin sabah olmasını, Zağlı ile buluşmayı heyecanla beklemiyor da değildim. Ben gün geçtikçe Zağlı’nın bir parçası oluyordum. Bu şekilde kendi kendime düşünürken ne kadar zaman geçti bilmem ama Nüro gelip motoru çalıştırdı, rölantide bırakıp otobüsten indi.

    Ben işte o vakit ilk ve tek defa İsmet’i gördüm. Gecen sene İstanbul’a yitip gittiğini anlattı Zağlı. İsmet çok çekmiş buradaki hasım, hısım akrabadan. Evvela kendisine Gıdıl İsmet derlerdi. Boyu bir metreden az daha uzundu, kafasında kahverengi kalın iplikle dokunmuş külahı, etekleri yere uzanan gri ile yeşil arasında kalmış gocuğu ve siyah pantolonu… Kartpostallardan çıkmışçasına karşımda duruyordu kanlı canlı. Onu gören çocuklar hemen etrafına toplandı. Normalden farklı bir şey görmek insanlarda merak uyandırırdı, hiçte kaçırmazlardı insanlar öyle şeylerle ilgilenmeyi. Başladılar çocuklar İsmet ile eğleşmeye. Bir çocuk gelip gocuğunu çekiyor, diğer külahını çekiştiriyor. Bir diğeri ise cüce cüce diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İsmet bu sebeple kaçmamış mıydı İstanbullara? - Hani daha fazla okumuş kesimdi ya orası, cahili azdı ya. İnsanın kusurlarını yüzlerine vurmazdılar ya – O hayaller ile varmış koca şehre… Değişen hiçbir şey olmamış İstanbul’da da “hey cüce,” demeler, ardından taş atmalara, itmelere, kakmalara dayanamamış, gerisin geriye dönüvermiş memleketine.

    “Çocuklar bırakın adamı, Cüce sende gel taze çay var bir bardak iç,” diye seslendi Sukaralı. İsmet “bir şey diyecek oldu, ama biliyordu ki laf tesir etmez.” Sustu. Eğdi başını, önüne dahi bakmadan Zağlı’nın merdivenlerini bir bir çıkıp bir koltuğa ilişti. Gözlerindeki yaşı hissedebiliyordum, kavrulan içinin cızırtılarını duyabiliyordum. Yağmur yağdı, dolu değdi, kar düştü… Ailenin kaderiydi… Abisi Aydın’ı genç yaşında yitirmiş, diğer abisi Selahattin’in yengesi ile evlenmesine şahit olmuştu. Toplamda dokuz kardeştiler ama sadece ikisi kalmıştı hayatta. Gerçi kendisini yok sayıyordu ama olsun, ben Maviş’in ve Zağlı’nın gözünde İsmet tanıdığımız en gerçek insandı. Zağlı’nın dediğine göre köyün en aklı başında, hatta fikir danışılacak kişilerden biriydi İsmet. Anlamadılar, anlamak istemediler.

    Nüro geldi aniden. İsmeti görünce “İsmet abim hoş geldin, tez dönmüşsün İstanbul’dan, emmimler nasıllar, her şey yolunda mı?” diye seslendi. Tebessüm ederek baktı İsmet Nüro’ya. Sonra sessizce sorularını cevapladı. İsmet, Songül’ün öz amcasıydı, bu durum ise İsmet’i Nüro’nun amcası da yapıyordu. Elini cebine attı, bozuk birkaç lira çıkarıp uzattı, almadı Nüro. Zağlı yavaştan hareket etmeye başladı. Yol boyunca birçok kişi inip bindi. Herkesin ilk baktığı ve bakmakta devam ettiği tek şey İsmet’ti. - Allah vergisi bir duruma kulun burun kıvırması neydi – Hepimiz birer engelli adayı değil miydik bu dünyada? İnsanlar neden tebrikleri sessiz, hakaretleri yüksek sesle ederlerdi? Tuhaf yaratıklardı insanlar. Yol boyu düşünmekten neredeyse düğümlerim çözülecek oldu. Zağlı’da İsmet’in suskunluğuna, gözlerinin buğusuna dalıp gitmişti. Rabat’a yaklaşınca İsmet ayağı kalktı, kapıya doğru yürüdü. Nüro’ya dönüp “Allahaısmarladık,” dedi ve indi arabadan. Bu benim İsmet’i son görüşümdü. İlk ve tek görüşümdü. Diğer yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    O gece tedirginlikle sabah ettim. Bir yanımla soğuğa meydan okumaya çalışırken diğer tarafım ise İsmet’i düşünmekteydi. Zağlı’nın dediği gibi; insanlar, bizler gibi eşya gözü ile baksalar dünya daha yaşanılır hala gelir. Ayrıştırmasız, çıkarsız, olanı olduğu gibi kabul etme yeteneği alsalardı çok daha güzel bir dünyaya gözlerimizi açardık. Ah Zağlı ah, keşke şuan sorularımın cevaplarını bana versen. “Kar suyun dünyaya en yumuşak düşüş halidir.” der durursun Zağlı, bu coğrafya da kar neredeyse 9 ay yerden kalkmaz ki?

    Güne yeniden erken başladık, saat öğlene varıyordu neredeyse. İkinci servisimizdi ve merkeze varmak üzereydik. Rabat’tan geçerken kalabalığı gördük, jandarmalar bir yandan köylüler diğer yandan karınca sürüsü gibi toplanmışlardı. İki cemse asker köy yerinde hoş karşılanır durum değildi elbet. Zağlı’yı Rabat yoluna çevirdi Nüro. Sağa çekip, stop edip aradan indi. Zağlı ile bir kez daha iletişimiz kesilmişti. En çok lazım olan vakitler asla ulaşamıyordum kendisine. Zağlı bir gün kıpırdamadan kaldı öylece, ertesi gün öğlene doğru ancak hareket edebildik.

    Bir cenaze vardı. Birisi ölmüştü. Ben kesin tanımazdım öleni ama Zağlı, kesin tanırdı. Zağlı kulak kabarttı iyice ve olayı noktası noktasına öğrendi. Ölen İsmet’ti. Mereğe ipi germiş küçücük bedenini sallandırmıştı. Koskoca, 7 milyon cana ev sahibi olan İstanbul bir metrelik adamı basamamıştı bağrına… Boyu kadar kısa ömrü oldu İsmet’in. Ölüm sebebine intihar dediler, lakin ben biliyordum onu daha önceleri öldürdüklerini. Sahip çıkmaları gereken kendi türlerine sırt çevirmişler, hakaret ve onur kırıcı davranmış, alayla yakıp yıkmışlardı bir ömrü. Çok daha sonraları çok başka hikâyeler de öğrendim İsmet hakkında ama hiçbirisi şuan ki kadar gerçek değildi.

    Yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    Bu sadece başımızdan geçen ilk hikâyemizdi. Bu saatten sonra Zağlı bana kenetlenip, tek bir bedenmişçesine sahiplendi beni. Şimdi aradan yıllar geçti ve ben hala Zağlı’nın bana cevap vermesini beklerim. Bir gün belki bir gün… Nürolardan Serkan ya da Gökhan, belki de Gülbeylerden Tayfun… Ne bileyim ya da bir başkası…


    Akıbet-i Gerçek....

    *Zağlının Işıltısı: Ardahan ilinin Çıldır ilçesinin Garostav köyünde bir tarla içerisinde hala hurda yığını.

    *Maviş: En sevdiği, gönül dostu olan Zağlının Işıltısının enkazında hayatını devam ettiriyor. Bazı bazı Şeyh Galip’ten, Fuzuli’den ve Zağlı’nın en sevdiği Emrem Yunus’tan beyitler şiirler okuyor. Zağlı artık ona karşılık vermese de biliyor ki elbet bir gün yeniden eski anılarını beraberce yâd edecekler.

    *Nüro: Ayfer’in Pato’su iki bin on yılında apansız vuran tansiyon ile Cuma gecesi saat on ikiyi vurduğunda doğduğu topraklardan bin sekiz yüz elli kilometre ötede hayata gözlerini yumdu.

    *Ehlizar: Önce koca Temraz ağayı ardından oğlu Nüro’yu verdi toprağa. Son zamanlarında iyice hafızası silindi. Otuzdan fazla olan torunlarının isimlerini unuttu. Altı oğlunun isimlerini hatırlamakta zorlandı. Yedi gün süren yoğun bakım sürecinden mağlup olarak ayrılarak iki bin on sekiz senesinde hayata gözlerini yumdu. Gülbahçe mezarlığında eri Temraz Ağa ile aynı mezarda ebedi istirahate çekildi.

    *Ayfer: Doksanlarda İstanbul’a taşında. Doksan iki yılında bir kız bir oğluna kardeş olarak bir kız çocuğu daha dünyaya getirdi. Hacı olup Arabistanlara kadar gitti. Aşırı kilolarından mustarip, her sabah iki saat yürüyüş yapıyor ve ardından bir somun ekmeği hüp diye götürüyor.

    *Gülbeyi: İstanbul şehrinde kadını Ayfer ve çocukları ile devam ettirir hayatını. İşçi emeklisi.

    *Songül: Kocasını gömdükten sonra dört evladına sıkıca sarıldı. İstanbul’da evlatlarıyla devam eder hayatına.

    *Gülyeter: Aydın’dan iki, Selahattin’den dört çocuğu oldu. Ölü doğup toprağa verdiklerinin sayısını kendi de bilmez. İstanbul’da evlatları ile yaşamına devam eder.

    *Selahattin: Hala andıkça maziyi gözü çeşme misali akarda akar… İstanbul’da kadını Gülyeter ile evlatlarıyla beraber yaşar. Emekli.

    *Yolcular: Hala yolcular…

    *İsmet: …

    Sabri Şimşekoğlu – Men Gocalmazdım
    https://www.youtube.com/watch?v=mXERg34rcnw

    Can İsmet
    https://www.dropbox.com/...k6ljm/ismet.jpg?dl=0

    İsmet öldükten kısa bir süre sonra...

    - Zağlı bilir misin? İsmet kendini asmadan önce etrafındakilere intihar edeceğini söylemiş.

    - Bilirim elbet Maviş, bu hanenin yükünü ben 12 sene çektim.

    - Ya peki Ayfer Hatunlar İstanbul'a göçtüğünde, çocuklarını burada dede ve neneleri ile bıraktığını, çocukların annelerini 5 yaşından sonra gördüklerini ve anne demeye alışamadıkları için 9 yaşına geldiklerinde anne diyebildiklerini bilir misin?

    - Onu da bilirim elbet Maviş. Büyük olanın daha o yaşlarda "Bana İstanbul demeyin başım ağrıyor," değişini de bilirim.

    - Hadi uyan Zağlı. 30 sene oldu sesinden mahrum kalışım, bir 30 sene daha bekleyebilir mi düğümlerim bilmiyorum. Güneş iyice soldurdu rengimi, gövermeye başladım. Bir sen olup, bir kendim olup... Senin adına kendi sorularımı cevaplamaktan çok yoruldum. Zağlı, uyan artık...

    İleri ki bir zaman...

    Peki siz Servinaz’ı bilir misiniz? Dokuz çocuğunun yedisini toprağa veren Servinaz’ı… Zağlı bilir, bana da o anlatmıştı…

    Çocuklar aynı sünnet olur, sekiz erkek… Birde el kadar bacıları vardır.
    Sekiz erkeğin dört tanesi sünnet olduktan sonra o hafta içerisinde ağlayarak hayatlarını bitirirler.
    Geriye kalan kız çocuğunun kafasına bir komşuları tarafından tandır küreği vurulur ve el kadar olan kızcağız oracığa yıkılır. Yıkıldığı yerde yaşamı sona erer…
    Bir diğer erkek arpa kuyusuna düşer, anası Servinaz’da peşinden atlar, kuyu içerisinde sarar sarmalar çocuğunu ama çıkarmaya gücü yetmez. Kendi çıkar kuyudan, yardım çağırmaya gidip döndüğünde ise çocuk zehirden kapkara olmuştur.
    Bir diğer oğlu (Öz dedem olan) Aydın’ı Çıldır Gölü’ne verir.
    Hepsini birer birer toprağa serer. Bildiğim ise çok acılar çektiğidir. İsmi Tayfun ise sebebi de kendisidir.
    Servinaz 1986 yılının 11 Ekim’inde eri Abdüllatiften tam 5 sene sonra öldü.
    Gerisinde…
    İsmet…
    Selahattin…
    Öksüzlerini yetim bırakarak gitti.
    Zaten İsmet’te çok kalmaz anasından sonra ardı sıra gelir…
    Ben Maviş, Zağlı’nın hurdasında gelip geçen ömürlerin bekçisi..

    Bir keresinde Zağlı’ya “neden sana Zağlı” derler dedim. O ise uzunca anlattı ama benim aklımda kalan ise “bu kadar olaya, bu kadar yazgıya, bu ölümlere, insan değerinin olmayışına, insanın dert diye yandığının aslında ne kadar hafif olduğuna şahit oldumda ondan. Keskin, bilenmiştir benim adım…”

    Şimdi ben Zağlı’yı çok daha iyi anladım… Acılar insanı şekillendirir, keskinleştirir….


    Sakız Sardunya incelememden bir kesit.... #30207781

    "...Bu adam benim dedem olur, yani babamın amcasıdır. Boyu 1 metre vardı ya da yoktu. Hayal meyal hatırlarım. Hiç evlenmemiş ya da evlenemiş ama inadına çocukları sevmiş, sayısız iyilikler etmiş yine de gülmemiş bahtı. Boyunun kısa olması kendisine bir yükmüş gibi, bütün alayların konusu olmuş. Duramamış köy yerinde, göçmüş İstanbul’a babamların yanına. Kaderi, talihi burada da yakasını bırakmamış. İstanbul’ya bura... Ardından Ufak İsmet, Gıdıl İsmet ve en kötüsü de Cüce İsmet derlermişte dururlarmış. Nenem derdi ki; “Eyle zeki eyle zeki idi ki, köy yerinde onun gibisi yok imiş. Lakin hayat. Yedirememiş kendine. 7 milyonluk İstanbul herkese kucak açmışta 1 metrelik adamı bağrına basamamış. Dönmüş gerisin geriye baba toprağına. Mücadelesine kaldığı yerden devam etmeye çalışmış ama nafile. Germiş halatı damın direğine, sallandırı vermiş 1 metrelik adam dünyayı, ası vermiş nezaketi, öldürmüş hoşgörüyü, boğazlamış sevgiyi ve vurmuş insanlığın başını. Keşke biraz daha büyük olsaydık, keşke yaşımız beş değilde onbeş olsaydı. O vakit başımızda taşır boyumuzu boyu ederdik. Ama yetişemedik. Boynuna geçirdiği ip sadece kendi hayatına maal oldu. İnsanlık yine herkese kaldı, nezakette öyle ve hoşgörüyü hepimiz sahiplendik. Ölen ise sadece 1 metrelik bir adam oldu. Ondan kalan ise sadece sarı bir fotograf keresi. Bembeyaz karların üzerinde durmuş teni bronz, kara hafif kırmızıya çalan. Elinde deyneği, başında kahverengi kulahı, üzerinde haki gocuğu. Dim dik durmuş, ardında 3 metre gölgesi... Dedem İsmet. Yaşamak değil sana kısmet...."
  • Değerli Li-3 değerli Rastafaryan, sen de ben gibi Çerkes, Abhaz mısın? Öylesin galiba Yasinciğim. Öyleyse, öyle evet, bu iletim sana ithaf olsun. Sen anlarsın beni.

    Biz kendimizi hiç ifade edemedik galiba. Yok be ne alaka, biz kendimizi çok iyi ifade ettik aslında. Ettik de, insanlar değil atlar anladı. Sahi biz atları çok severiz di mi? Öyle, çünkü atları en güzel biz dans ettiririz. Olsun, ne çıkar ki? Anlayanlar sağ olsun. Atlar da. Hem, ben kendimi en güzel Türkçe'yle ifade ediyorum. Dolayısıyla ben Türküm diyorum. Gerçi karım bir Rus. Çocuklarım fifti fifti.

    Çoktan affettim Rusların bize yaptığını. Anamızı ağlatmışlar hem de. Neyse.

    Neyse, hele tıklayın bakalım şu linki. Açıldı mı, sağ tuş yapıp döngüyü tıklayın hele bir. Metin bitene kadar da dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MR15JMwrpbE

    Ben aksini hiç görmedim. Bizim sülalede hep erkekler gider ilk akşamdan. Kadınlar çok yaşar. Nenem kocası öldüğünde gencecikmiş. Gerçi dedemle aralarında helâlinden bir 25 sene yaş farkı varmış. Firavun, ben daha 15'indeydim, kaçırdı beni Nartlar. Bir görsen gözlerimi, yemyeşil, dersin ki iki firuze koymuşlar göz yuvarlarıma. İki turkuaz. Ağzım çatlamış nar. Birazcık bile açsam kırmızı nar taneleri dökülür, erkekler birbirini yerdi bir tanesini bile kapmak için. Evi sırtlanırdım da gık demezdim. Ben ağlatan kafe oynamaya çıktığım zaman, mızıka şaşırırdı. Böyle derdi kendini anlatınca. Kara gözlü, kara kaşlı. Elleri yaba gibiydi. Boynuzlarından tutar, yere yatırırdı koca danayı, diye dedemi anlatırdı. Sevdim ben o hınzırı. Ama o beni yalnız, tek başıma bıraktı. Bir türlü de gidemiyorum yanına. Kazık çaktım bu dünyaya. Hani haksız da sayılmazdı. Öldüğünde, yüzü devirmişti çoktan.

    Kafkas cevizi. "Kafkas cevizidir. Getiren komşu söylemiş. Çerkesmiş. Serttir ama en lezzetlisidir, demiş annene. Aklına geldikçe kırıp, yiyorsun. Aslında her aklına geldiğinde dolu dolu iki ceviz yemek niyetindeydin. Bir türlü olmuyor bu. Bazılarının içi boş, bazıları simsiyah, çürük çıkıyor. Her seferinde, bu son olsun, diyorsun, olmuyor, habire yeni bir cevizle uğraşırken buluyorsun kendini. Yemişin büyük kısmı sert kabuğun içinde kalıyor, çıkartamıyorsun. Sonra bir ceviz daha. Olmadı, bir tane daha...Bazıları aldığı darbeyle un ufak oluyor, etrafa saçılıyor." diye arada gönderme yapıyorum. Anlayana. Zor ama anlatmak. Olsun.

    Bir gün bir çerçi gelmiş köye. Dedem ıvır zıvır bakıyormuş. Bir toka almış eline çerçi, bunu da kızına al diye nenemi göstermiş. Tövbe bir daha girememiş köye. Zavallının kısmetini kestim, der yerlere yatardı gülmekten. Ben de, o bunları anlatırken, onun bal yanaklarını öperdim doya doya. Nasıl da tatlıydı.

    Babam bile hatırlamaz babasını. Oysa anası, nenem, benim büyük kızla bile oynadı. Onca yıl yalnız yönetti ya aileyi. Çocukları daha sabiyken elinde kaldı ya, dolayısıyla diktatördü. Bize, torunlarına değil elbet, gelinlere.

    En iyi diplomasi İngilizlerde olur. Yok ya! Alakası yok. Nenemdir o. Tarihin en büyük diplomatı Osmanlıdandır ve nenemdir. Sahi, o kadar dedim de ikna edemedim Atatürk'ün cumhurreis olduğuna. Ona göre son padişah Atatürk'tü, son halife de, onu yıkmışlar ve Türkiye bir daha iflah olmamıştı. Halifesiz müsülman mı olur ayol, al işte oynayın bokunuzla. Hep müsülman dedi, bir kez bile Müslüman dedirtemedim. Ben ona yanlışsın derken o benim dediğimi komik bulup gülerdi.

    Diplomatlığı torunlarına olan aşırı düşkünlüğünden. Asla kasten değil. Yaratılıştan. Çok severdi torunlarını. Torunları dediğim de itine dök, yüze yakın. Her birine ihtimamlı. Düşürmez elinden. Bu sebeple torunlar da çok severdi nenelerini. Anaları, nenelerinin aleyhinde bir laf mı etti, önce evlatları horozlanırdı analarına.

    En çok sevdiği torunu bir ben bir de bacımdı. Ben daha 6 aylıkken ayrılmışlar anamla babam ya, en küçük oğlunun bebesi olduğum için de ona, onun kollarına kalmışım. O büyüttü beni ta ilkokul dörde kadar. Sonra evlendi babam. Bacım doğdu sonra. Babalarımız bir. Nenesini ağzının ta içine oturttu. Yarabbim böyle mi sever bir insan nenesini. Daha ilkokuldaydı bacım. Nenem yaşlı ya, elli kere kalkardı tuvalete. Korkardı donuna kaçırmaktan. O minnacık kız, canım bacım benim, yanına düşer tuvalete götürürdü elli kere. Gönüllü. Kimse demeden. Bir de, nenem klozette otururken yanaklarından öperdi elli kere. Yahu derdi nenem, bu kadar da olmaz ki, muck muck öper mi adam, işiyoruz ayol. Seslerini duyardım yattığım yerden. Bacım güler, yine öperdi yanaklarını. Bense yattığım yerde, bu nasıl sevgi yarabbim diye, ağlardım. Üniversiteteydim o zaman.

    Bacımın anasına abla derim. Bu da nenemin icadıydı. İnsanın bir tek anası bir tek babası olur. Sen abla diyeceksin, dedi. Babam da itiraz edemedi. Kadın diktatör ayol. Sıkıysa karşı dur. Kaymakama bile elini öptürmüş. Allah uzun ömür versin ablama, çok emeği var üstümde. Kendi oğluna bir lokma verirse, bana iki verirdi. Öyle merhametli. Abla dediğimi duymasalar, kimse demezdi ki o benim üvey anam.

    Zamanında iyi hizaya sokmuş onları ama nenem. Gelinlerini yani. Nenem odaya girince ayağa kalkar, selam dururdum. Maksat ablamı kızdırmak. Müşerref Nart, en küçük gelinin, Kayseri, Pınarbaşı, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım, derdim. Ablam zavallı, en munis gelini oydu. Gelir yanağımı öper, eşşek sıpası, sen geç dalganı bakayım, derdi. Ben ablamdan çok memnunum, Allah da ondan memnun olsun.

    Yengelerim nenem onlar hakkında ne düşünüyor diye çok merak ederlerdi. Söz verdirir, nenemi sorguya çektirir, dinlerlerdi. Hani benle en rahat dertleşir ya nenem. Ondan.

    Kör olmuştu son on yılında gözleri garibimin. Ama asla satmadım onu. Elini tutar sorardım. Kulağı da ağır işittiğinden, bağırırdım. Nene, Sevgi yengem nasıl bir kadın, söyle Allah aşkına. Serbest bıraksam, giydirmeye hazırdı. Firavun karı, diye başlardı. Ama ben buna meydan vermez, tuttuğum baş parmağını iki kere sıkardım çaktırmadan. Bu, dikkat nene, ajan var odada anlamına gelirdi. İhtiyar, öyle kurt ki, hemen ağız değiştirir, Sevgi, Sevgi mi dedin dodo, pek iyi bir kadındır. Melek desem melek gücenir. Saçını süpürge etti. Bir de akıllı ki, der, sallardı bol bol. Allah allah, dağda kurt mu öldü. Meğer bu ihtiyar severmiş beni, yanılgısına kapılırlardı.

    Zaten Sevgi yengem de öldü. Nasılsa okuyamaz bu ifşaatlarımı. Şimdi ben de dodo diyorum en küçük kızıma. Bu aralar biz Leyla'yla, dodoyla yalnız kalıyoruz. Anası, ablaları, abisi TC'de. Yazlıktalar. Ben, malum çalışıyorum. İşteyim. O jimnastik kursunda. Kampları var. Ablam arıyor habire, ne zaman vuslat diye. Yakında abla, sık dişini.

    Şimdi uyuyor o. Asla öptürmüyor vicdansız. Her hamlemi boşa çıkarıyor. Alnını gösteriyor. Buradan öp diyor. Bense cayır cayır yanıyorum. Her aklıma geldiğinde koşuyorum yanına. Uyuyor ya, yanaklarından öpüyorum. Uyanıyor, tekmeyi yapıştırıyor. Ben canıma minnet ayaklarını öpüyorum. Ayakları ve yanakları en tatlı yerleri.

    Yarabbim, artık çok da ilgilenmiyorum varlığınla, ama varsan, benim ömrümden al, çocuklarımın ömrüne kat lütfen. Diyorum. Sonra da katıla katıla gülüyorum. İnsancıklar ne garip yahu, üstümü çırparken söyleniyorum, bir beş saniye uçtum ya havada, aklıma bakın neler geldi.
  • Yazar: inci
    Hikaye Adı : Askıda Hürriyet ...
    Link: #31551113
    Müzik Parçası : Stationary Traveller

    https://youtu.be/TKW9rIQwHCY

    Mutlu bir şekilde güne başladik.Annem her zamanki gibi tatilin de etkisiyle mükellef bir sofra hazırladi.En sevdiğim patates kızartması ve pizza ohh miss masadaki yerlerini almıştı bile, midemi senlendirmeyi bekliyorlardi.
    Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalıydi.En çok da annem ,babam ve ikiz kardeşimin birlikteligiyle donatılan sofranın lezzeti bir başkaydı.Aile değil miydi ki mutluluklarınızı pay edip bölüstügünüz; kırıklıklarınızı,sevinclerinizi tek çatı altında toparlayan,sevgisiyle sarıp sarmalayan,huznuyle huzunlendiginiz ,nesesiyle neselendiginiz,nefesiyle nefes aldığınız sıcacık bir yuva.Erkek kardeşimle afacanlikta üstümüze yok.Annemi çok yoruyorduk.Eeee kolay değildi ikiz erkek annesi olmak.Annem bir yandan etrafı toparlayıp duzenlerken, biz de pesinden kardeşimle gizli ittifak edercesine dağıtıyorduk hunharca.Enerjimizi atamiyorduk bir türlü.Ev tüm genisligine rağmen dar geliyordu sanki bize.Öğleden sonra sinemaya,alışveriş merkezine gitmek için hep beraber yola çıktık.Arabayı henüz yeni öğrenen annem kullanıyordu.Normal seyir halinde trafikte devam ederken, annem birden panikleyip frene basacagi yerde gaza basarak kontrolü elinden bıraktı.Önümüzdeki araca hızla çarptı.O şokun etkisiyle sert bir şekilde sarsildik.Hepimiz çığlık çığlığa,neye uğradığımızin şaşkınlığı icerisindeydik.Annem donmus kalmıştı.Babamın alnında süzülmekte olan kan izleri.Kardeşimle beraber kollarimizda ve bacaklarimizda sancı vardi.
    Ambulans,siren sesleri,basimizda uçuşan kalabalıklar derken hastanede soluğu aldik.Şükürler olsun gerekli tedbirlerle, hepimiz ufak siyriklarla atlatmistik.Ciddi bir durum yoktu.Atlatmistik atlatmasina ama öndeki aracın sahibi olan genç kız ise ağır yaraliydi.Kan kaybediyordu sürekli.Doktorlar hastayı kurtarmak için seferber olmuşlardı adeta.

    Hastanedeki islemlerimiz bittikten sonra kapıda cikisimizi bekleyen iki polis memuru,bizi durdurup demir kelepceleri uzatti annemin bileklerine.Kelepceler takıldı anneme.Neye ugradigimin saskinligiyla gözlerimden akan yaşa mani olamıyordum.Annem,kardesim ve ben sûkutun içli bağrına sığınıp ağlıyorduk.Sanki o kelepceler kalbime takılmıştı da kalbimin boynuna asılmış ip misali boğazını sıkıp, nefesini kesiyordu.Annemin yokluğuyla eksilmistim.Tadı yoktu onsuz bir hayatın.Varlığıyla geçirdiğimiz günlerin kıymetini bilememişim.Meğer sukredecek ne kadar çok şeyim varmış.Canım annem... Üşüyordum.Sarıp sarmalayacak,
    üstümü örtecek sinesiyle ısıtacak yüreğinin şefkatli kordonu sıcaklığını cekmisti yüreğimden.Canı kesilmişti içimin adeta.Hasretiyle kaskatı kesilmiştim.
    Üşüyordum.Hiç olmadığım kadar yorgun,hic olmadığım kadar üzgündüm.Üşüyen gariban yüreğimi ısıtacak o şefkatli el çekmişti ellerini üzerimden.Kalbim inzivaya çekmişti adeta kendisini.Annemsiz hiçbir gönüle değmemeye yeminliydi.Hayatımdaki planlarımı,neşemi,enerjimi annemin geleceği güne, hep ileri bir tarihe ertelemek zorunda kaldım.Saatim annemden uzakligim nispetinde ayak diretiyordu adeta mutluluğa gec kalarak.Aramızdaki en güçlü duranimiz babam.Babam herşeye rağmen metanetli bir şekilde davranarak hem annemi hem de bizleri teselli etmeye çalışıyordu.

    Annem hakkındaki sorgulamalardan sonra haksız görülüp cezaevine yatırılmisti.İşte o kabus dolu günden sonra hiçbir şey tat vermemeye başladı.Erkek kardeşimle, o eski afacan bizi görseniz taniyamazdiniz yani.Tarifsiz bir durgunluk,tarifsiz bir suskunluk cöreklenmisti sanki vucudumuzun her bir zerresine.Enerjimiz sanki elektrik süpürgesiyle çekilip ,torbaya atılmıştı.Kimildayacak takati bulamiyorduk kendimizde.Evin her karesi annemi hatırlatıyordu.Yediğimiz yemek,izlediğimiz film,oynadığımız her oyunda annem vardı.Her gece dualar ediyordum Rabbim'e; annemin bir an önce eve gelebilmesi için.Annemin yokluğu çok ağır geldi yüreğime.Yeri asla doldurulamiyordu.Biz de onsuzlukla sanki ayrı bir zindandaydik.
    Karanliktaydik.Güneş adeta perdelerini toparlayıp eteğini çekmişti hanemizden.Gecenin yalnızlığında inzivaya çekilip ,gökteki asılı yıldızlarla dertlesip onlardan ürkek yuregime ışık topluyordum.Keder, lokmalarimizin önünü tikiyordu.Insan sevdikleriyle beraber olunca gönlü gül gülistan oluyormuş meğersem.Canım annem dinmeyen özlemim,kalp ağrım..Evet kalbim ağrıyordu.Sol yanım evet sol yanım çok acıyordu.Bu nasıl bir acı Rabbim.Ne olur annem bir an önce gelse? Eski günlerdeki gibi yarım bıraktığımız mutluluğa kaldığımız yerden devam edebilsek.Geç kalmisliklarimizin yaralarını gelisiyle beraber sarabilsek.Canım annem hadi gel artik.Dindir şu yüreğimin sancilarini.Sensizliğimin feryatlarini duymuyor musun taa derinden,ciğerimden sağır edecek neredeyse kalbimi.Hadi gel artık lutfeenn...

    Babaannem, dedem ve halam annem gideli bizim evimize yerleşmişlerdi.Kardeşimle beni mutlu etmek için ellerinden geleni yaparak, binbir türlü kılığa giriyorlardi.Maddi ve manevi desteklerini esirgemiyorlardi.Yüzümüzdeki en ufak bir tebessümün hatrına herkes ayrı bir mücadele icerisindeydi.Günler,haftalar,aylar geçmişti.1yıl olmuştu annem halen yoktu.Görüş günlerinde annemle buluştuğumuzda o hissiz camekanlari ve yüreğimize saplanıp kanatircasina dikilen telleri ellerimle duvardan duvara yoklayip aşamayinca; anneme bir türlü dokunamamak ,
    kucaklayamamak sizisiyla tortullasiyordu kalbim.Gürültüler arasında hasretimizle hallesecegimiz tenha bir yer arayisindaydik.Ziyarete gelen herkesin yüzünde buruk bir sevinç vardi,gizlediği binbir surat,vuslatin tutsakligina bedel soğuk bir duruş.Sevdiklerine kavuşmak için herkes aralarina barikat kurulan tellere beraberinde getirdikleri özgürlük dolu yasamlarindan 'askıda hürriyet' birakiyordu gözyaşlarıyla mendillerini ıslatarak.Görüş günlerinde binbir ümitle ziyaretine gidip eve annemle beraber dönmenin hayallerini kurarken ,onu demir kapılar ardında bırakıp her defasında yalnız bırakıp dönmek sarsıyordu adeta yüreğimi.
    Eve dönünce babaannem ,halam,dedem ve
    kardeşim içimizde çığlıklar koparan sûkutun koltuğuna yığılıp,bakışlarımızı birbirimizden kaçırarak öylece oturduğumuz yerde kalakalıyorduk.Bir sure atlatamiyorduk,
    cirpiniyorduk yuvasında annesinin yüreğinden lokma bekleyen kuşlar misali.Babaannem elinde tesbihi dualar cekerek içli içli ağlıyordu.Kardeşim ağlıyor,ben ağlıyordum.Allahım ne ağır günler.Insanın annesi, yavrularindan koparilir miydi ?Sefkatinden,kokusundan mahrum bırakılır miydi?

    Her gün bir ümit bekleyiş icerisindeydik.Her kapı tikirtisinda,her telefon calişinda bir rüzgar esintisiyle bile yüreğimizi ayağa kaldiran umutla,heyecanla bekliyorduk.Annem halen yoktu aramızda.Bugün doğum günümüz kardeşimle.Ama sıradan bir gün.Sevdiklerinden ayrı olunca insan doğduğuna bile sevinemiyordu ki.Evet bugün doğum günümüz.Kardeşimle 11 yaşımıza girdik.Geride bıraktığımız pürüzsüz geçen yılların tüm yükü sanki şu bir yılda omuzlarimiza çökmüş ,belimizi bükmüstü. Annem yoktu.10 yıl annemle,1 yıl annemsiz geçmişti.Ama o bir yıl on yıla bedeldi,günler geçmek bilmiyordu.Halamlar bizleri sevindirmek için doğum günümüzü kutlama hazırlığı içerisindeydi.Birkaç akrabamız daha davet edilmişti evimize senlik getirsin,kalabaliklarda kaybolsun hüznümüz diye.Cehremizdeki gülücükler uğruna halam canhiraş kutlama icin çabalıyordu.Beraberce balonları şişirdik.Süsleri, aksesuarları yerleştirdik.Kardeşimle buruk bir heyecan icerisindeydik.Tüm hazırlıklar tamam.Sadece pasta yoktu.Babami ve dedemi bekliyorduk pastayı getirmesi için.Halam çok sevdiğimiz spider man konseptli pastanin siparişini vermişti bizim için.Babamlar da beraberinde getirecekti.Ahh...Keşke annem de yanımızda olsaydı.Yoktu ama.Onsuz geçen ilk doğum günümüz.Halam pencereden babamın arabasının geldiğini işaret edip kapıya doğru hızla panikle koştu.Mercekten bakip gelip gelmediklerini kontrol ediyordu sürekli.Evdeki herkes kapıya yigildik pastayı karşılamak için büyük heyecanla.Halam pasta gelene kadar kapıyı acmamizi istemiyordu.Kapının önünde dikilip nöbet tutuyordu adeta.Kardeşimle o an'lik bile olsa pastanın heyecanına kapılıp kahkahalar atıyorduk.Çok merak ediyorduk pastayi.
    -Halacığım hadi ama gelmediler mi açalım şu kapıyı ?
    Halam ;
    - Pasta gelmedi henüz ...
    Biz;
    -Hala hadii aç şu kapıyı lütfen,çok bekledik.Çok merak ediyoruz su pastayı.Hadi getirsinler artık.
    Halam mercekten tekrar tekrar kontrol ederek anlamsız bir espiriyle;
    -Çocuklar pastanın yarısı gelmiş ,diğer yarısını bekliyoruz.Yarısı daha gelmemiş.
    deyince kapıya yigilan herkes kahkahalarla ,nasil olur dercesine bakışıp gülücükler sacmaya devam ediyorduk.Kardeşimle hadi ama gelsinler artık deyip sabirsizlanip yerimizde duramiyorduk.En son halam işte pasta geldi deyip kapıyı açınca şok olduk kardeşimle beraber gördüğümüz manzara karsisinda.Gözlerimize inanamadik.Annemdi.Evet annemdi gelen.

    -Anneeeeee,Anneeeeee,Canım anneeemmm çok özledik seni.Nerede kaldın güzel annem ?
    diye haykırarak neye ugradigimizin saskinligiyla sarılıp kucaklastik, hıçkırıklarla ağlaşmaya basladik.Annemdi gelen nasıl ağlıyorduk az evvelki attığımız kahkahalar yerini sevinç gözyaşlarına bırakmıştı.Annem ağlıyordu,kardeşim ağlıyordu.Dakikalarca hiç kopmamacasina durduğumuz yerde oylece kucaklasip sadece ağlıyorduk.Bizimle beraber herkes bu tablo karşısında gözyaşlarına engel olamiyordu.Allahım ne büyük mutluluk.Evimize neşe geldi.Canımıza can kattı.Beraberinde götürdüğü o tarifsiz huzur asıl vatanına kavuştu.Canım annem artık yanımızdaydi.Şükürler olsun.

    Mahkeme genç kızın iyileşmesi vesilesiyle,sikayetini geri almasıyla beraatine karar vermişti annemin.Hayatımın en güzel doğum günü sürpriziydi.Dünyalara bedeldi.
  • https://youtu.be/TKW9rIQwHCY

    Mutlu bir şekilde güne başladik.Annem her zamanki gibi tatilin de etkisiyle mükellef bir sofra hazırladi.En sevdiğim patates kızartması ve pizza ohh miss masadaki yerlerini almıştı bile, midemi senlendirmeyi bekliyorlardi.
    Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalıydi.En çok da annem ,babam ve ikiz kardeşimin birlikteligiyle donatılan sofranın lezzeti bir başkaydı.Aile değil miydi ki mutluluklarınızı pay edip bölüstügünüz; kırıklıklarınızı,sevinclerinizi tek çatı altında toparlayan,sevgisiyle sarıp sarmalayan,huznuyle huzunlendiginiz ,nesesiyle neselendiginiz,nefesiyle nefes aldığınız sıcacık bir yuva.Erkek kardeşimle afacanlikta üstümüze yok.Annemi çok yoruyorduk.Eeee kolay değildi ikiz erkek annesi olmak.Annem bir yandan etrafı toparlayıp duzenlerken, biz de pesinden kardeşimle gizli ittifak edercesine dağıtıyorduk hunharca.Enerjimizi atamiyorduk bir türlü.Ev tüm genisligine rağmen dar geliyordu sanki bize.Öğleden sonra sinemaya,alışveriş merkezine gitmek için hep beraber yola çıktık.Arabayı henüz yeni öğrenen annem kullanıyordu.Normal seyir halinde trafikte devam ederken, annem birden panikleyip frene basacagi yerde gaza basarak kontrolü elinden bıraktı.Önümüzdeki araca hızla çarptı.O şokun etkisiyle sert bir şekilde sarsildik.Hepimiz çığlık çığlığa,neye uğradığımızin şaşkınlığı icerisindeydik.Annem donmus kalmıştı.Babamın alnında süzülmekte olan kan izleri.Kardeşimle beraber kollarimizda ve bacaklarimizda sancı vardi.
    Ambulans,siren sesleri,basimizda uçuşan kalabalıklar derken hastanede soluğu aldik.Şükürler olsun gerekli tedbirlerle, hepimiz ufak siyriklarla atlatmistik.Ciddi bir durum yoktu.Atlatmistik atlatmasina ama öndeki aracın sahibi olan genç kız ise ağır yaraliydi.Kan kaybediyordu sürekli.Doktorlar hastayı kurtarmak için seferber olmuşlardı adeta.

    Hastanedeki islemlerimiz bittikten sonra kapıda cikisimizi bekleyen iki polis memuru,bizi durdurup demir kelepceleri uzatti annemin bileklerine.Kelepceler takıldı anneme.Neye ugradigimin saskinligiyla gözlerimden akan yaşa mani olamıyordum.Annem,kardesim ve ben sûkutun içli bağrına sığınıp ağlıyorduk.Sanki o kelepceler kalbime takılmıştı da kalbimin boynuna asılmış ip misali boğazını sıkıp, nefesini kesiyordu.Annemin yokluğuyla eksilmistim.Tadı yoktu onsuz bir hayatın.Varlığıyla geçirdiğimiz günlerin kıymetini bilememişim.Meğer sukredecek ne kadar çok şeyim varmış.Canım annem... Üşüyordum.Sarıp sarmalayacak,
    üstümü örtecek sinesiyle ısıtacak yüreğinin şefkatli kordonu sıcaklığını cekmisti yüreğimden.Canı kesilmişti içimin adeta.Hasretiyle kaskatı kesilmiştim.
    Üşüyordum.Hiç olmadığım kadar yorgun,hic olmadığım kadar üzgündüm.Üşüyen gariban yüreğimi ısıtacak o şefkatli el çekmişti ellerini üzerimden.Kalbim inzivaya çekmişti adeta kendisini.Annemsiz hiçbir gönüle değmemeye yeminliydi.Hayatımdaki planlarımı,neşemi,enerjimi annemin geleceği güne, hep ileri bir tarihe ertelemek zorunda kaldım.Saatim annemden uzakligim nispetinde ayak diretiyordu adeta mutluluğa gec kalarak.Aramızdaki en güçlü duranimiz babam.Babam herşeye rağmen metanetli bir şekilde davranarak hem annemi hem de bizleri teselli etmeye çalışıyordu.

    Annem hakkındaki sorgulamalardan sonra haksız görülüp cezaevine yatırılmisti.İşte o kabus dolu günden sonra hiçbir şey tat vermemeye başladı.Erkek kardeşimle, o eski afacan bizi görseniz taniyamazdiniz yani.Tarifsiz bir durgunluk,tarifsiz bir suskunluk cöreklenmisti sanki vucudumuzun her bir zerresine.Enerjimiz sanki elektrik süpürgesiyle çekilip ,torbaya atılmıştı.Kimildayacak takati bulamiyorduk kendimizde.Evin her karesi annemi hatırlatıyordu.Yediğimiz yemek,izlediğimiz film,oynadığımız her oyunda annem vardı.Her gece dualar ediyordum Rabbim'e; annemin bir an önce eve gelebilmesi için.Annemin yokluğu çok ağır geldi yüreğime.Yeri asla doldurulamiyordu.Biz de onsuzlukla sanki ayrı bir zindandaydik.
    Karanliktaydik.Güneş adeta perdelerini toparlayıp eteğini çekmişti hanemizden.Gecenin yalnızlığında inzivaya çekilip ,gökteki asılı yıldızlarla dertlesip onlardan ürkek yuregime ışık topluyordum.Keder, lokmalarimizin önünü tikiyordu.Insan sevdikleriyle beraber olunca gönlü gül gülistan oluyormuş meğersem.Canım annem dinmeyen özlemim,kalp ağrım..Evet kalbim ağrıyordu.Sol yanım evet sol yanım çok acıyordu.Bu nasıl bir acı Rabbim.Ne olur annem bir an önce gelse? Eski günlerdeki gibi yarım bıraktığımız mutluluğa kaldığımız yerden devam edebilsek.Geç kalmisliklarimizin yaralarını gelisiyle beraber sarabilsek.Canım annem hadi gel artik.Dindir şu yüreğimin sancilarini.Sensizliğimin feryatlarini duymuyor musun taa derinden,ciğerimden sağır edecek neredeyse kalbimi.Hadi gel artık lutfeenn...

    Babaannem, dedem ve halam annem gideli bizim evimize yerleşmişlerdi.Kardeşimle beni mutlu etmek için ellerinden geleni yaparak, binbir türlü kılığa giriyorlardi.Maddi ve manevi desteklerini esirgemiyorlardi.Yüzümüzdeki en ufak bir tebessümün hatrına herkes ayrı bir mücadele icerisindeydi.Günler,haftalar,aylar geçmişti.1yıl olmuştu annem halen yoktu.Görüş günlerinde annemle buluştuğumuzda o hissiz camekanlari ve yüreğimize saplanıp kanatircasina dikilen telleri ellerimle duvardan duvara yoklayip aşamayinca; anneme bir türlü dokunamamak ,
    kucaklayamamak sizisiyla tortullasiyordu kalbim.Gürültüler arasında hasretimizle hallesecegimiz tenha bir yer arayisindaydik.Ziyarete gelen herkesin yüzünde buruk bir sevinç vardi,gizlediği binbir surat,vuslatin tutsakligina bedel soğuk bir duruş.Sevdiklerine kavuşmak için herkes aralarina barikat kurulan tellere beraberinde getirdikleri özgürlük dolu yasamlarindan 'askıda hürriyet' birakiyordu gözyaşlarıyla mendillerini ıslatarak.Görüş günlerinde binbir ümitle ziyaretine gidip eve annemle beraber dönmenin hayallerini kurarken ,onu demir kapılar ardında bırakıp her defasında yalnız bırakıp dönmek sarsıyordu adeta yüreğimi.
    Eve dönünce babaannem ,halam,dedem ve
    kardeşim içimizde çığlıklar koparan sûkutun koltuğuna yığılıp,bakışlarımızı birbirimizden kaçırarak öylece oturduğumuz yerde kalakalıyorduk.Bir sure atlatamiyorduk,
    cirpiniyorduk yuvasında annesinin yüreğinden lokma bekleyen kuşlar misali.Babaannem elinde tesbihi dualar cekerek içli içli ağlıyordu.Kardeşim ağlıyor,ben ağlıyordum.Allahım ne ağır günler.Insanın annesi, yavrularindan koparilir miydi ?Sefkatinden,kokusundan mahrum bırakılır miydi?

    Her gün bir ümit bekleyiş icerisindeydik.Her kapı tikirtisinda,her telefon calişinda bir rüzgar esintisiyle bile yüreğimizi ayağa kaldiran umutla,heyecanla bekliyorduk.Annem halen yoktu aramızda.Bugün doğum günümüz kardeşimle.Ama sıradan bir gün.Sevdiklerinden ayrı olunca insan doğduğuna bile sevinemiyordu ki.Evet bugün doğum günümüz.Kardeşimle 11 yaşımıza girdik.Geride bıraktığımız pürüzsüz geçen yılların tüm yükü sanki şu bir yılda omuzlarimiza çökmüş ,belimizi bükmüstü. Annem yoktu.10 yıl annemle,1 yıl annemsiz geçmişti.Ama o bir yıl on yıla bedeldi,günler geçmek bilmiyordu.Halamlar bizleri sevindirmek için doğum günümüzü kutlama hazırlığı içerisindeydi.Birkaç akrabamız daha davet edilmişti evimize senlik getirsin,kalabaliklarda kaybolsun hüznümüz diye.Cehremizdeki gülücükler uğruna halam canhiraş kutlama icin çabalıyordu.Beraberce balonları şişirdik.Süsleri, aksesuarları yerleştirdik.Kardeşimle buruk bir heyecan icerisindeydik.Tüm hazırlıklar tamam.Sadece pasta yoktu.Babami ve dedemi bekliyorduk pastayı getirmesi için.Halam çok sevdiğimiz spider man konseptli pastanin siparişini vermişti bizim için.Babamlar da beraberinde getirecekti.Ahh...Keşke annem de yanımızda olsaydı.Yoktu ama.Onsuz geçen ilk doğum günümüz.Halam pencereden babamın arabasının geldiğini işaret edip kapıya doğru hızla panikle koştu.Mercekten bakip gelip gelmediklerini kontrol ediyordu sürekli.Evdeki herkes kapıya yigildik pastayı karşılamak için büyük heyecanla.Halam pasta gelene kadar kapıyı acmamizi istemiyordu.Kapının önünde dikilip nöbet tutuyordu adeta.Kardeşimle o an'lik bile olsa pastanın heyecanına kapılıp kahkahalar atıyorduk.Çok merak ediyorduk pastayi.
    -Halacığım hadi ama gelmediler mi açalım şu kapıyı ?
    Halam ;
    - Pasta gelmedi henüz ...
    Biz;
    -Hala hadii aç şu kapıyı lütfen,çok bekledik.Çok merak ediyoruz su pastayı.Hadi getirsinler artık.
    Halam mercekten tekrar tekrar kontrol ederek anlamsız bir espiriyle;
    -Çocuklar pastanın yarısı gelmiş ,diğer yarısını bekliyoruz.Yarısı daha gelmemiş.
    deyince kapıya yigilan herkes kahkahalarla ,nasil olur dercesine bakışıp gülücükler sacmaya devam ediyorduk.Kardeşimle hadi ama gelsinler artık deyip sabirsizlanip yerimizde duramiyorduk.En son halam işte pasta geldi deyip kapıyı açınca şok olduk kardeşimle beraber gördüğümüz manzara karsisinda.Gözlerimize inanamadik.Annemdi.Evet annemdi gelen.

    -Anneeeeee,Anneeeeee,Canım anneeemmm çok özledik seni.Nerede kaldın güzel annem ?
    diye haykırarak neye ugradigimizin saskinligiyla sarılıp kucaklastik, hıçkırıklarla ağlaşmaya basladik.Annemdi gelen nasıl ağlıyorduk az evvelki attığımız kahkahalar yerini sevinç gözyaşlarına bırakmıştı.Annem ağlıyordu,kardeşim ağlıyordu.Dakikalarca hiç kopmamacasina durduğumuz yerde oylece kucaklasip sadece ağlıyorduk.Bizimle beraber herkes bu tablo karşısında gözyaşlarına engel olamiyordu.Allahım ne büyük mutluluk.Evimize neşe geldi.Canımıza can kattı.Beraberinde götürdüğü o tarifsiz huzur asıl vatanına kavuştu.Canım annem artık yanımızdaydi.Şükürler olsun.

    Mahkeme genç kızın iyileşmesi vesilesiyle,sikayetini geri almasıyla beraatine karar vermişti annemin.Hayatımın en güzel doğum günü sürpriziydi.Dünyalara bedeldi.
  • Gönül sukut-u âlem ister yıkılsa da âlem
    Yenilmişim, yenilmişim, üstüne bir daha ha gayret
    N'eyleyim gölgesini bir sandalın
    bu sabah tüm bileklerimden ayrı uyandım
    Canım diz kapaklarım ve yazmakta olduğum tümcem
    Nasıl telaffuz edecek o canımı bir bilsen!
    Zavallı ilhamım, yazmaktan utandım.
    Şimdi kaç mevsim ötesindeyim içinde bulunduğum yazın
    Ulaşırsam mabedime beni muttakilerden yazın
    Ziyanından bana ne geri kalmışlığın
    Ben kendi adımlarımın dahi arkasındayım.
    Döviz kurları, halkalı küpem ve cehennem
    Siyasi iktidarsızlık bu kalbimdeki
    Demokrasinin sövgüsüne Teokrasinin övgüsüne teslimiyet
    Teslimiyet ah bendeki
    Eğriye doğruya hepten
    Sırf portakal çiçeğim açsın diye tüm gülümsemelerim.
    98 baharında teyzemin kapıdan çıkarken beline bağlanmış kırmızı kuşağın
    Utancı ile yaşamaktayım bürokratların
    Ve omurgalarım
    Çok yüklendi size omuzlarım
    Yaşamak dediler adına, sancılıyım.
    Kırılmış bir ceviz kabuğunun faydasıyım
    Yanmak kondu heybeme
    Yanmaktayım paralel evrende.
    Koşu takımlarım, kuantum fiziği ve maden
    Kahrolsun Martin Eden
    A priori sarı saçlı mavi gözlü Kürt dedem
    Horasan göçmeni adama kızını veren
    Yaşamak düşürdün bağrıma, sancısını yaşamanın
    Yaşayamamanın sancısını hepten.


    Sümeya Samıkıran
  • ahh, kalmayacaktım kimsenin kimseye bir tespih kadar olmadığı günlerde
    yalnız yüzümün karışlarına kanıp o devlete asla surat asmayacaktım
    kandım, kaldım ve anladım
    önümde beş öğün yangın, sonumda sivas’ı dökülmüş ülke
    herkes en çok kendine diğeri, kendi kendine surat
    şaş dedim son dedim
    şaş! ve olma zurnası kırık babamın davul eli
    sonunda annem, elinde onun vasiyet tefi
    vur haa! vur haa! vur haa…
    ahh, sonra pişman pişman
    annem annem
    yüzüm gözüm birer birer
    beni vur! vurma cinnet ikizlerimi

    aslında sadece bunu diyecektim, burdayım ve bu bir oyuk
    burdayım, burası hâlâ ve öylesine ağırlandığım durak günleri
    dalgın yarımda şüphe, bıraktığı bıyıkta sebep arayan dedem
    yanımda annem yanımda cinnet ve cinayet ikizlerim
    yanımda savruk bir çift kabadayının dağılmış tespih taneleri

    sorma, sadece oraya gidecektim, kötü çekilmiş bir fotoğrafa
    o kimsenin kimseye bir devlet kadar kasrı yok günlerde
    duası ezber, avluları dar ve toz
    çeşmeleri ısrarla bozuklu çocukluğumun
    orada değil, aslında durmadan burdayım burası çatık zamanda ısrar
    burası özenle pişman, iki karış yüzümde terleyen telaş
    sordum: sır kızıl, devlet unutkan, gördüğüm her surat tenha
    sordum: törenler giz, zamanlar az, şakayla karışık:
    hâlâ severken öldürülen o yavruya mı benziyor aşklar

    ben buraya aslında kal diyen her yerden çıkıp geldim
    şaştım, geçerken hiçbir hayata taşınmadan kaldım
    taş attım kendime, kuyu kazdım
    özendim kaldım geçerken uğrayan babanın çocuğuna
    durmadan kendime geçtim, geçmeye devam
    ben ısrarla uğrayanı özenle sevdim, sevmeye devam
    elbet kendi kendine sağanak
    elbet babadan kalma bir yağış biçimi
    yine de ahh: gümüş ömürlerin altınkesimi
    canım canım
    teker teker
    tane tane söyle babadan kalma oyuk günleri

    aslında sadece bunu diyecektim. burdayım!
    burası dövülmüş bir yüzün yüz üstü düşme hâlleri