• “Ben sana kimseyle oynamayacaksın demedim mi!” diye bağırdı. Kükremesinden tüylerim diken dilken olmuştu. Cevap vermesem bir dert, versem başka bir dert. Beklenen son kaçınılmazdı. Ne kadar çabuk biterse, o kadar iyiydi bu. “Nihat Amca dediği için… sen de bir şey demediğin için oynadım,” diyebildim yanağımı tutarken. “Ben sana sözümü söylemiştim. Tekrar mı duymak istedin orada? Benim sözümden döndüğümü ne zaman gördün?” Bir tokat daha attı. Gözlerindeki öfkeyi görebiliyordum. Gözümden akan bir damla yaşı görünce, “Erkek adam ağlar mı lan?” diyerek bir tokat daha attı. Vurdukça vurası geliyordu. En çok erkek adam ağlar, demek isterdim aslında ama bunu cümle yapacak zekâ kapasitesine sahip değildim o zamanlar. O zekâya sahip olsam da dillendirecek cesarete sahip değildim. Ancak olay bittiğinde, konu kapandığında, yatağımda düşünürken, hayalimde söyleyebilirdim bunu babama.
    Annem telaş içinde, “Ne yapıyorsun?” diyerek araya girmeye çalışırken babam onu itti. Annemi tutmaya çalıştım, gücüm yetmediği için beraber yere düştük. Bizi yerde görünce bu sefer anneme el kaldırdı. “Hep sen şımartıyorsun bu çocuğu.” Yerden kalktığım gibi, “Anneme vurma, bana vur,” diyerek karşısına diklendim. Korkuyordum. Çok korkuyordum hem de. Anneme şiddet uygulamasına gururum el vermezdi. Kaldırdığı eline baktı, sonra arkasını döndü, kapıyı çarparak odadan çıktı.
    Annem ağlıyordu. Boynuna sarılıp, “Canım yanmadı annem, lütfen ağlama. Vallahi canım hiç yanmadı. Ben daha fazla vurmasın diye ağladım. Vallahi canım hiç yanmadı,” derken bir yandan annemin gözyaşlarını silmeye çalışıyordum.
    İşte tam o an anlamıştım. İster güzel bir eğlence olsun, ister mutsuz bir gece. Hayatta her şeyin bir bedeli, bir karşılığı vardı. Babam küçük yaşta bana bunu öğretti.
  • Ülkenin mevcut kanunlarının tüm halkı koruması gerekiyor. Kanunlar üzerinden ayrımcılık da nedir?
    Kadınları ayıralım daha iyi koruyalım, çocukları ayıralım daha iyi koruyalım, hayvanları ayıralım daha iyi koruyalım. Geriye kim kalıyor: Erkekler.
    Erkekler de insandan sayılmadığı için bu yetersiz kötü kanunlarla idare etsinler, deniyor anladığım kadarıyla.
    Eğer kanunlar yetersizse kanunları yenilesinler. Devlet eliyle cinsiyet ayrımcılığı yapılmasın.

    Şu anda mevcut kanunlarda kızlar 6284 ten faydalanarak ailelerini şikayet etmeye başladılar. Geçen haftalarda çıkan haberlerden birkaç misal:
    “Evde 19 yaşındaki kızını erkek arkadaşı ile yakalayan baba kızına bir tokat atıyor. Kız babayı şikayet ediyor ve babaya 740 lira para cezası veriliyor.”
    “Tarlada çalışmak istemeyen kız, babasına cinsel istismar iftirası atıyor ve babasına 23 yıl verilince iftira olduğunu itiraf ediyor.”
    “Kredi kartını vermeyen hasta babasına cinsel saldırı iftirası atan kız, babasına öfkelendiği için bu yola başvurduğunu ve pişman olduğunu itiraf ediyor mahkemede.”
    Bunlar pişman olup itiraf edenler. Bir de itiraf etmeyen, boşanma sırasında anne ısrarı ile babaya iftira atan yüzlerce örnek var. Kızlarının iftirası ile hapiste çürüyen babalar var.
    Babalarına iftira atan kızlar kanunlarımızın ve feministlerin eseri.

    İnsan inanmıyor “yok canım öyle şey mi olur diyor” ama oluyor. 6284 ile fiziksel şiddet uygulamadığı halde yüzbinlerce erkek psikolojik şiddet bahanesi ile evden atıldı. Kadın putuna secde etmedikleri için.
    Sıra şimdi 6284 ün haksızlığını görmezden gelen “erkeklerde bunları hak ediyor” diyen kadınlara gelecek. Annelik üzerinden cezalandırılacaklar. Çocuk putuna yeterince tapmadıkları için.Zira zulmün ateşi, gün gelir sessiz kalanı da yakar.

    (Sema Maraşlı)

    Bizler suskun kalmaya devam edelim!

    Vekillerimizi, idarecilerimizi uyarmayalım.

    Feministler yakında birkaç çocuk istismarı ve cinayeti üzerinden çocuk hakları kanununu da çıkartmayı başarırlar. Sonra da idarecilerimiz “olaylar sonrası büyük tepki oluştu, halk istedi, biz de kanun çıkardık” deyip işin içinden çıkarlar.
    İşin kötüsü idarecilerimizin “halk” deyip sözlerini ciddiye alıp kanun çıkardığı kişiler; feministler, din ve devlet düşmanları.
    Gerçek halkın çok az bir kısmı hataları görüp idarecileri uyarıyor fakat ses az çıktığı için duymazdan geliniyor.
    Halkın çoğunluğu konulardan habersiz uyuyor, bir kısmı gördüğü halde susuyor, bir kısmı da idarecilerin her yaptığı hatada bir hikmet arıyor. Allah sonumuzu hayr etsin.

    (Sema Marmara)
  • Her şeyin bikarşılığı bedeli var.bu düzeni bazen sen sağlıyorsun bazen hayat.kendine tokadı atan sen olsan bile diğer yanağını dönmek yerine daha güçlü bir tokat at.hiçbir canın seni ezmeye, hakkını çalmaya,canını yakmaya hakkı yok,olamaz.kimse senin serbestliğini almak,hayatına müdahale etmek,seni görmezden gelmek hakkına sahip değil.bunu yapanalara karşı dik durmak zorundasın.öncesinde başkalarından beklediğin her ne isr sendr olup olmadığına bakacaksın.dürüstlük istiyorum.ben dürüstmüyüm,bir özür beklerken ben adilmiyim,sevgiyi göstermelerini isterken ben sevgisini gösterebilen miyim.Unutma ki içindeki savaş dindiğinde ancak dik durabilirsin
    ......Geçmişi temizleyerek yürüdükçe yeni sayfalara başlayabilirsin.intikam soğuk yenen bir yemektir derler ama bu cesaretsizliğin bir avuntusu olabilir.hakkım çalındığında hakkımı aramıyorsam kendime değer vermiyorum değer vermiyorum demektir.bazı şeyleri Allaha havale edebilir,hukuka bırakabilirim ama önce ayağa kalkmalıyım.ayağa kalkmadıkça üzerime çullanan vampirlerin sayısı aratacak.hakkım alındığında,adalet kaybolduğunda,canım yandığında susmak bir erdem değil suç ortaklığı olur.vuran daha sert vurmaya başlarken sen vuranın işini kolaylaştırırsın. bir köşeye sinip geciken sonu beklemek yerine yanlışı düzeltmek için kalem,karanlığı yok etmek için ışık olabilirsin.bunu yapmadığında kendine saygısı törpülenir insanın.duvarları arkasına saklandığın için güneşi görmediğini fark et.sanma ki güneş zaten doğmuyor.güneş doğdu bile sen duvarın arkasındasın sadece. Yazık ki duvarın arkasına saklanan,karanlıktan korunduğunu sanıyor hep
  • Böyle yaşamak mı olur canım? Sen bana bir küfür savur, ben sana iki küfür savurayım, ben sana bir tokat atayım, sen bana iki...
  • Bu ses de neyin nesi? Nereden geliyor ki?
    Ah! İşte oradan, şu sokaklar ne kadar da dar ve biçimsiz, dön dön doğru yola çıkamıyorsun.
    Bir çocuk var orada, neden bu saatte dışarıda oturuyor ki?
    Yanına yaklaşayım biraz.
    Ne kadar da bana benziyor, tıpkı beş yaşım...
    Ama neden ağlıyor ki, kulaklarını elleriyle kapatmış, dizi üstünde hıçkıra hıçkıra ağlıyor... O da ne, yukarı bir kattan bağrışma sesleri geliyor, kafamı kaldırayım. Perdeden yansıyan yansımalar ne garip, o adam neden sürekli elini havaya kaldırıp indiriyor, - yanında olmalı- o kadın neden 'yeter!' diye bağırıyor. Sesi kısılmış. Adam habire ağza alınmayacak küfürler savuruyor etrafa "senin ben s...., or...", habire elini kaldırıp indiriyor, neler oluyor ki yukarı da?
    Yeniden çocuğa çevireyim bakışlarımı, bu çocuk o sesleri duymamak için mi kulaklarını minicik elleriyle kapatıyor, o kadın için, o adamın yaptıkları için mi hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
    Biraz daha yaklaşayım.
    Yaklaşamıyorum!
    Ben yaklaştıkça daha fazla benden uzaklaşıyor...
    İşte, adam pencereyi açtı, "çık lan yukarı p*ç", çocuk yaşlı gözlerini kaldırıp bakıyor ve kalkıyor oturduğu merdivenden. Kapıdan korkar adım içeri giriyor.
    "Dur" diyorum, "Gitme!" ama beni duymuyor.
    Biraz daha yaklaşayım.
    Yaklaşamıyorum!
    Çocuk adamın yanına varmış olmalı, adamın dilinde yine o iğrenç küfürler, adamın elleri yine bir havada, bir...

    ...

    Sevgili Günlük,
    Bugün senin bu sayfalarını son kez karalıyorum, son kez 'o çocuk'tan bahsedeceğim, yıllardır bıkmış olmalısın sende. Hem bu gece burada son günümmüş, müdire hanımının odasının yanından geçerken duydum bu sabah,
    "Dün bir aile geldi, onun yaşlarında bir çocuk istediklerini söylediler, ben de onun adını söyledim. Bahçede otururken onu gösterdim, kabul ettiler. Yarın tekrardan gelip onunla konuşacaklar.
    Orta hallice bir karı-koca, çocukları olmamış hiç, bir kaç kere tüp bebek denemişler, o da olmamış. Son çare buraya gelmişler ve kesin kararlıymışlar, yarın olsun bakalım onunla konuşsunlar, tanışsınlar. " dedi, telefonda konuştuğu birine.

    Koşarak uzaklaştım odasının yanından, gün boyunca yorganımın altından kafamı çıkarmadım, şimdi acıktım biliyor musun, akşam yemeği yemedim çünkü.

    Seni son kez yazarken bir şey itiraf etmek istiyorum. Bence sende çok merak ediyorsundur. Hani yıllardır seni 'o çocuk, o çocuk' yazıyorum. İşte 'o çocuk' benim, ta kendim. Yaşadığım çocukluğumu yazmak bir kenera, aklıma bile getiremedim...
    Hep 'o çocuk' dedim. Çünkü ben 'o çocuk' olmayı hiç istemedim.
    Anneme kalkan, babam olacak o adamın elleri, mahalle parkındaki salıncakta beni sallasın istedim. O kocaman elleriyle ellerimi tutsun hiç hesap etmeden saatlerce yürüyelim istedim. O ağzından iğrenç küfürler duymak yerine, 'canım oğlum', 'biricik karım' laflarını duymak istedim. Bir çizgi filme çok özenmiştim bir kere, çocuk babasıyla birlikte balık tutmaya gitmişti göle, izledikten sonra hemen annemin yanına koşmuştum, "ben babamla balık tutmak istiyorum anne" diye. Annem ağlamaya başlamıştı, yüzümü okşayıp kocaman bir öpücük kondurmuştu yanağıma "sakın bunu babanın yanında söyleme olur mu?" demişti. Ben de suratımı düşürüp, küsmüştüm ona...
    ...
    Babam olacak o adam, o gün annemi de beni de siniri geçene kadar tekme tokat dövdü. Hatırlamıyorum ondan sonrasını, gözlerimi açtığımda yataktaydım, korkarak kalktım, doğruca mutfağa koştum, annem ayakta peynir dilimliyor. Geldiğimi duymuş olmalı ki yüzünü döndü, taptalı gülümsüyor bana, dudağı patlamış, gülümserken acımış olmalı yüzünü buruşturdu. "Hadi koş yüzünü yıka."
    Hiçbir şey söylemeden tuvalete koştum. Yüzümü yıkadıktan sonra, hemen tişörtümün önüne arkasına siliverdim elimi yüzümü, yeniden koştum mutfağa. Hiç konuşmadan yaptık, zeytin peynir kahvaltımızı.

    Birkaç gün sonra annem fenalaştı, çok ağladım o gün, ambulans geldi götürdüler annemi, babam olacak o adamda her nereden gelmişse o da gitti hastaneye. O gece eve gelmediler. Sonra gelip beni de annemin yanına götürdüler. Annemi ilk kez hareketsiz yatarken görüyordum. O odanın pencere kenarına dayadım kollarımı annemi seyrettim. Doktor amcanın biri gelip babam olacak o adamın kulağına hafifce eğilip "başınız sağolsun" dedi. Babam olacak o adam sadece doktor amcanın yüzüne baktı. Sonra doktor amca benim yanıma geldi, tuttu omuzlarımdan "Annen çok uzaklarda bir yere gitti, uzun bir zaman göremeyeceksin" dedi.
    Ben anlıyordum oysa, biliyordum 'ölüm' ne demek, uzaklığı ne demek...
    Babam olacak o adam o gün akvaryumumu kırdığında mavi balığımın çırpınışlarını seyretmiştim gözümü kırpmadan, annem söylemişti artık onun olmadığını, 'öldüğünü'...

    Doktor amcalar annemin ölüm nedeni için 'kalp krizi' demişler. Oysaki ben biliyordum annemi 'babam olacak o adam' öldürmüştü. Tek nedeni oydu annemin ölmesinin...

    Mezara gittiğim o günü unutamıyorum, bembeyaz 'elbisesinin' üzerine toprak atarken tanımadığım amcalar, en sevdiğim oyuncağımı bırakıverdim elimden o çukura, o da annemin yanına gitsin istedim. Babam olacak o adam iğrenerek baktı sanki, yüzüne bile bakmadım o gün.
    Sonra beni buraya getirdi, elime de bir kaç tane boyama kitabı, kalem ve bir araba tutuşturdu, ağlamamam için yaptı, öyle düşünüyorum. Beni de bir daha aramadı.
    Kimseyle konuşmuyorum burada, tek başıma kaldığımda bazen annemin en sevdiği şarkıyı söylüyorum,
    "Dağlar kardan geçti, bağlar nardan geçti, gönül yardan geçmiyor..."
    Geceleri beni uyutmak için, saçlarımı okşayarak söylerdi bu şarkıyı. Çoğu gece uykum gelmediği halde "anne uykum geldi" der ve tutar elinden yatağıma götürürdüm, uykum gelip uyuyana kadar bu şarkıyı söylerdi, gözlerimi ayırmadan izlerdim yüzünü, gözümü açtığımda sabah olmuş olurdu ne zaman uyumuşum da annem son öpücüğünü kondurup yanağıma, yanımdan gitmiş anlamazdım bile...

    Son satırların seninde Sevgili Günlük, sen de bak dayanamadın da dinlemiyorsun artık beni. Sana küsmem ama, yıllardır 'o çocuğu' satırlarında taşıdın. Yarın giderken burdan, seni de yanıma alayım, sonra da gidip denize atayım. Sende küsme ama bana 'o çocuk' denize gitmeli...
    Anlıyorsun değil mi?..

    Bir de biliyor musun, keşke o gün, o kahvaltı masasında 'anne seni çok seviyorum.' deseydim anneme, sarılsaydım boynuna sımsıkı belki o zaman, duyduğum kokusunu daha keskin duyardım şimdi, kendi de bana 'ben de seni canım oğlum' derdi, sesini şimdi daha canlı işitirdim...

    Üç noktalık bir yerin kaldı bak seninde, benim hayatım gibi.
    ...
  • Ben (İlhan Bardakçı) ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani. Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim, 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan. O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

    Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy... İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi... Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil.

    Öyle bir şey, işte.

    Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

    Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim.

    Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz.

    Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

    Kan mı çekti nedir?

    Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim

    Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

    - Aleykümüsselâm oğul..

    Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...

    - Kimsin sen, baba? dedim.

    Anlattı ki ben de size anlatacağım.

    Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

    Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

    - Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden...

    Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

    - Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli

    Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım...

    Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi...

    Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

    - Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?

    - Elbette, dedim, buyur hele...

    Konuştu:

    - Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki...

    Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

    - O’na de ki gönül komasın. Ona de ki “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı

    Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi” dersin...

    Öleyazdım.

    Sonra yine dikeldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.
    Talha Uğurluel
    Sayfa 341 - İlhan Bardakçi' nin 1972 tarihli yazısından alıntıdır.
  • "Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

     Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar. Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor. 

    Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise... Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki. 
    Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım. 

    ‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’ dedim içimden. Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum. Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu. 

    Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım. Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim. “Ben...” dedi titreyen bir sesle. “Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

    Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır. Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler.

    Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi. 
    Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi. 
    Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: “Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?” dedi. ‘Elbette’ dedim. Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.” ‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.

    Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim. 

    Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.” "