• Ebook olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...%A7...%20A5.pdf?dl=0

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, rutubet evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için 1 ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından adam atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça şeklindeki yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime bata bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya atım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısı oldum. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni evine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesiz yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donuna da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekice burnumdan iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırması bir oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu döndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazı geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ise ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafanı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler iyice nefessiz bıraktı beni. Sonra elimden tutarken sürükleyip, kapının önüne kaldırıp attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu yeniden. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kan gölüne döndü. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip, beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyordu. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa soktu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına oturdum. Açlığın verdiği uyku ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da bir çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark ettim. Usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip hedefime yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp altı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Büyük bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin buram buram kokusu esiyordu mağara eşiğinden doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Öğrenciyken kaldığım evde iki arkadaşım var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve doğru Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnunuzu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâye var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riski bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım zemindeki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen ses kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Çıkmak için çok yüksekti. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istediğim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Oda bulunan tekli koltuğa oturdu gelen iri adam. Kumaş bir lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi “Yaşar’a kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın acısıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza geçme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğru siyah perdeli pencerenin ardında. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat hayatlarımızı bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar ismet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettin, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti çiçekler hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısınız.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılındı Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim artık bile. Kitap okumaya bile başlamıştım. Çiftlikçe kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinon bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. “Diretmedi, yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan elemanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasını oynattı. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktılar. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturur haldeydi. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğim ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı kim bilir kimlerde, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşük zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiikoşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • 1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır. Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz… Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…
    Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni. Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim paraya ihtiyacım yok” der.
    Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek “Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”
    Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları… Eve gider düşünür uzun uzun… Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.
    Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için… Dönemin mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni kaleme alır. Sonra kulağına gider bu müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti zamanında kendisine acıdığı için para vermek isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.
    Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara… Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu dünyadan… Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;
    “Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,
    Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum
    Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,
    Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”
    “Ölümün titrettiği elle kalemini kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam. Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın”
    Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur. Ha, ne mi olur? Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son… O da göçer gider bu dünyadan.
    “Müzisyen” diye anlattığım kişi Neyzen Tevfik’tir. Ona acıdığı için para vermek isteyen delikanlı ise meşhur Şair Can Yücel’in babası; Köy Enstitüleri’nin açılmasını sağlayan, klasikleri dilimize çeviren, en uzun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’dir.

    Persephone’un Çiçekleri *
  • 1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır.

    Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz…

    Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…

    Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni. Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim paraya ihtiyacım yok” der.

    Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek “Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”

    Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları…
    Eve gider düşünür uzun uzun…
    Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.

    Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için…
    Dönemin mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni kaleme alır. Sonra kulağına gider bu müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti zamanında kendisine acıdığı için para vermek isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.

    Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara…
    Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu dünyadan…

    Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;

    “Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,
    Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum
    Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,
    Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”

    “Ölümün titrettiği elle kalemini kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam. Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı;

    “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın”

    Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur.
    Ha, ne mi olur?
    Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son…
    O da göçer gider bu dünyadan.

    “Müzisyen” diye anlattığım kişi Neyzen Tevfik’tir. Ona acıdığı için para vermek isteyen delikanlı ise meşhur Şair Can Yücel’in babası; Köy Enstitüleri’nin açılmasını sağlayan, klasikleri dilimize çeviren, en uzun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’dir.

    Yazar Tolga Aydoğan,
  • Bir adam. Hukukçu, akademisyen, hassas, saygılı, nazik, deli gözleri olduğunu düşünsem de kesinlikle iyi bir dinleyici, duyguyu anlayan, hisseden ama onlara karşı olan saygısını kaybetmeyen ve bunları iyi bir şekilde ifade etme yeteneğiyle donatılmış. İnsanlar ne kadar çok konuşursa, o kadar kendisini gizliyordur diyor bir televizyon programında, belki de bu yüzden öykü ya da şiirle ifade etmeye çalışıyor kendisini.

    Elimdeki kitabı, ödül almamış tek öykü kitabı. Buna rağmen büyüleyici, sarsıcı, sadeliğiyle tunçtan bir yumruk midenize, boğazınıza ve vicdanınıza vurulmuş gibi hissettiren, belki aykırı, belki bilindik, belki yabancı ancak hepimizin kendisinden bir parça bulabileceği hikayelere sahip harika bir kitap. Türk öykücülüğü neymiş böyle, ne yazarlarımız varmış, neler kaçırıyormuşum! Kesinlikle benim ayıbım ve kesinlikle benim ayıbım.

    Yazar, kendisiyle yapılan bir söyleşide yazdığı öykülerin/kitapların isimlerine ve sonlarına çok önem verdiğini söylüyor. Gerçekten öyle. Kitabın adı Dokunma Dersleri ya mesela, evet kitabı genel olarak değerlendirdiğinizde, kitabın ismi içindeki bir öyküden esinlenerek konulmuş değil: Kitabın tamamını kapsayan bir isim. Dokunma derken aklımıza neler gelir? Fiziksel temas mı sadece ya da ruha dokunmak mı? Bu kadarla kalır mı dokunmak? Kalmazmış, kalmamalıymış. Bir hayata, bir insana, bir adamın/kadının bir kadına/adama, bir ruha, bir hayale, bir fanteziye, bir anıya, bir yaraya, yabancı bir duyguya, tanıdık yabancılara ve bilindik sırlara.. Nelere dokunulabiliyormuş aslında..

    Kitap beni çok etkiledi, aklıma hiç gelmeyen konularda, gerçek olduğuna inandığım öyküler okudum. Gerçek olduğuna inandığım kısmına ayrıca vurgu yapmak istiyorum. O kadar hayattan ki, "yaaa sırf öykü yazacağım diye kurgunun dibine vurmuş, böyle şeyler var mı canım, a a" diyemedim. Ki emin olun, çokça derim bunu. Aile hayatı, erotizm, eşcinsellik, ayrımcılık, kadın olmak, erkek olmak, insan olmak, yabancı olmak, tanıdık olmak, açıklanamaz hislere ya da çıkıntılıklara sahip olmak.. Hepsi 120 sayfalık kitaba sığdırılmış, 120 sayfaya!

    Anadilimde böyle bir kitap okumak beni öyle heyecanlandırdı ki, kendimi çok şanslı hissettim, çok gururlandım. Yazarın var olanları dile getirirkenki naifliğini ise kelimelerle yeterince ifade edebileceğimi sanmıyorum. Özellikle erotizmi ve eşcinselliği öyle bir anlatış şekli var ki, birçok yazarın düştüğü hataya düşüp bu iki durumu ne yüceltiyor, ne aşağılıyor ve ne de yazdıklarını ucuzlaştırıyor. Belki bu durum başka bir söyleşisindeki şu soruya vermiş olduğu cevabıyla alakalıdır:
    "S: Hüzün: Edebiyatın olmazsa olmazıdır hüzün. Ancak sizin metinlerinizde adeta elle tutulur, gözle görünür – hatta kimi tokat atan – bir hüzün var. Acının ve hüznün arabesk yanının sizi ilgilendirmediğini biliyoruz; bize hüznün öykülerinizdeki rengini, ağırlığını anlatır mısınız?

    C: Hüznü duygu sömürüsünden ve aylaklıktan ayırarak, olduğu gibi karşılama, karşısında dimdik durabilme taraftarıyımdır. Hüzne saygı duyuyorum ben, onun bir şeylere katık edilmesinden hoşlanmıyorum. Öykülerim de benimle aynı fikirdedir, öyle sanıyorum."

    Yabancı kelimeleri elimden geldiğince kullanmamaya çalışsam da, Türkçe karşılığını bulamadığımdan kitap ve yazar hakkındaki son ve en genel yorumumu yaparken affınıza sığınıyorum: "WOW"!

    Umarım okur ve okutursunuz.
  • Zandra'ya dönerken gözlerini kıstı. "Sen seyredilmeyi sorun eder misin?""Hayır." Zandra şehvetli bir gülümsemeyle ona baktı. "Ben Millie olacağım. O izlenmekten keyif alıyormuş. Ama sen almıyorsan, oyunu hemen burada sonlandırabiliriz."
    Remy gözlerini onun üzerinde gezdirerek göz alıcı dekoltesini ve derin yırtmaçlı eteğini süzdü. "Sen sorun etmiyorsan, ben de etmiyorum," diyerek başını iki yana salladı.
    Zandra memnuniyetle gülümsedi. "Uslu çocuk."
    Remy'nin gözlerinden neşeli bir parıltı gelip geçti. "Sen saraylı fahişeysen," diye mırıldandı. "Ben kimim peki?"
    Zandra'nın gülümsemesi iyice genişledi. "Sen İngiliz ordusunda cesur, atılgan bir yüzbaşısın."
    "Ordu mu?" Remy yüzünü astı. "Kraliyet Donanması olsa olmaz mı?""Şu işe bak. Şimdiden emirlere karşı gelmeye başladın," diye söylendi Zandra kızgınlıkla.Remy güldü. "Üzgünüm. Ama biliyorsun ki donanmayı tercih ederim."
    "Hey, seni asker yapmak zorunda bile değildim. Hem bunun benim fantezim olması gerekiyor. Sen böyle çıkıp da - aman, boş ver." Zandra bıkkınlıkla yenilgiyi kabul etti. "Pek kıymetli Kraliyet Donanması'nda olabilirsin, tamam."
    "Teşekkürler," dedi Remy, abartılı bir kibarlıkla.
    "Zaten fark etmez." Zandra baştan çıkarıcı bir tavırla dudaklarını yaladı. "Bu akşam sadece benim kölem olacaksın."
    Remy'nin gözleri parıldadı. "Demek öyle."
    "Hı-hı," diye mırıldandı Zandra, onun göğsünü okşayarak. "İtaatkâr olabilirim dedin. Seni bir denemeye tabi tutalım madem."
    "Hiç durma."
    "Pekâlâ." Zandra parmağını uzattı. "Kıyafetlerini çıkar."
    Remy hınzırca sırıttı. "Zevkle."
    Zandra kendisini seyrederken çabucak soyunmaya başladı. Gömleğinin düğmelerini çözdü, botlarını ve çoraplarını çıkardı, sonra kot pantolonunu fermuarını açıp uzun, güçlü bacaklarından indirdi.
    Gözlerini Zandra'nın gözlerinden ayırmadan koyu renkli külotunu ağır ağır kalçalarından aşağı kaydırdı. Bütün iriliğiyle çıplak kaldığında ise, onun ne kadar sertleşmiş olduğunu gören Zandra'nın iştahı kabardı.
    Remy'nin gözleri parıldadı. "Sırada ne var, kraliçem?"
    Zandra güçlükle yutkundu. "Yatağa uzan."
    Remy talimatını yerine getirirken Zandra da diz çökerek yatağın altına uzandı ve yetişkin mağazasından almış oldukları oyuncakların durduğu küçük, kırmızı torbayı çekti. Deri kelepçeleri çıkararak ayağa kalktı ve Remy kendisini süzerken kışkırtıcı bir tavırla yatakta emekleyerek onun yanına ilerledi.
    "Millie bu yatağın en çok nesini seviyormuş, biliyor musun?" diye mırıldandı.
    Remy başını iki yana salladı.
    "Beraber olduğu erkekleri bağlayabilmesini." Zandra, Remy'nin kucağına otururken incecik eteğinin altından onun sertliğini hissetti ve kendi bedeninin tepkisini duymamaya çalışarak deri kelepçeleri Remy'nin bileklerine bağladı. Zandra'nın zinciri yatağın ağır demir direklerine bağlamasını seyrederken Remy'nin yüzüne tatlı, keyifli bir gülümseme yayıldı. Zandra onun hiç çaba sarf etmeden kendisini kurtarabilecek denli güçlü olduğunu biliyordu. Bu yüzden buna kalkışmaması için ona bir sebep vermesi gerektiğini düşündü.
    "Kendini çekip kurtarmaya çalışma," diye uyardı. "Yoksa yatağa zarar verirsin. Antika bu, bir servet değerinde. Hiçbir zarar görmesini istemiyorum. Beni anladın mı?"
    Remy'nin gözleri yaramazca yanıp söndü. "Evet, hanımefendi."
    Zandra bir kaşını kaldırdı.
    "Evet, kraliçem/' diye düzeltti Remy itaatkâr bir şekilde.
    "Bu daha iyi." Zandra adamın kucağından kayarak yatağın başlığına bağlı halini beğeniyle süzdü. Olanca er-keksiliğiyle Remy kendisine aitti.
    "Mmm. Seni daha sık böyle bağlamalıyım."
    "Belki de bir dahakine ben seni bağlarım?" diye zarf attı Remy.
    Zandra ona sert bir bakış fırlattı. "Küstahlık mı ediyorsun sen?"
    "Hayır, Ekselansları."
    "Etmesen iyi olur."
    Zandra yataktan kayarak yerden torbayı alıp komodine koydu ve eline ten rengi, yapay bir penis aldı. Dükkanda parlak renkli olanları es geçmiş ve amacına uyması açısından gerçek görünümlü bir tane seçmiş olduğu için memnundu. Dönüp tekrar yatağa çıkarak dirseklerinin üzerine uzanırken botlarını örtüye yasladı. Remy kendisini izlerken eteğini sıyırarak yavaşça bacaklarını açtı ve kendisini onun için için yanan koyu renkli gözleri karşısında çıplak bıraktı. Remy irkilerek inildemekten kendisini alamadı.
    Onun tepkisinden memnun kalan Zandra, oyuncağı yavaşça kendisinde gezdirdi. Duyduğu arzuyla bedeninin sızladığını ve ıslandığını hissediyordu. Oyuncağı içine kaydırırken Remy'nin ıstırap dolu homurtusu kendi iniltisine karıştı. Kendisini izlerken yüzünün nasıl gerildiğini görebiliyordu. Bilekleri yatak başlığına bağlıyken biraz olsun rahatlamak için kendisini okşaması mümkün değildi. Zandra inleyerek oyuncağı içinde hareket ettirirken elinden sadece öfkeyle, için için yanarak onu seyretmek geliyordu.
    "Kahretsin," diye homurdandı Remy, nefesi hızlanırken göğsü inip kalkarak. "Beni öldürmeye çalışıyorsun sen."
    "Hiç de değil. Ölü halinle işime yaramazsm ki." Zandra doğruldu ve eteğini yırtarak iki parçaya bölerken dizlerini ayırarak yaptığı şeye devam etti.
    Bir an Remy'nin çıldıracağını düşündü.
    "Zandra," diye homurdandı Remy, kalçalarını hareket ettirirken. "Kahretsin. Kahretsin."
    "Bana böyle konuşma," dedi Zandra ters ters. "Ben senin kraliçenim, unuttun mu?"
    "Hayır... Ekselansları."
    "Ne oldu?" diye sataştı ona, hınzırca. "Beni başka bir şeyin üzerinde görmekten hoşlanmadın mı? Ha? Senin-kinin yanından bile geçemez ama Zandra bir an durarak inildedi ve " - o kadar iyi geliyor ki," dedi.
    Remy gözlerini yumarak okkalı bir küfür savurdu.
    "Aç gözlerini, köle," diye emretti Zandra. "Beni seyretmeni istiyorum."
    Zandra onun bakışlarındaki açlığı görünce hızlandı ve göğüsleri sıkı korsenin üzerinde hoplarken nefesi sıklaştı. Gözlerini Remy'den alamıyordu. Öyle sertleşmişti ki, etten kemikten değil, çelikten yapılmış gibiydi. Üzerinde kalın bir damar hızla atıyordu ve ıslanmaya başlamıştı.
    Zandra arzuyla dolup taşarken oyuncağı fırlatıp atarak bedenini onun üzerine bırakmamak için kendisini zor tuttu. Kalçalarım ileri geri hareket ettirmeye devam ederken giderek daha fazla ıslandığını hissetti. Doruğa ulaşmaya yaklaşmıştı ki, Remy deri kayışları çekelemeye başladı.
    "Ah, ah, ah," diye azarladı Zandra onu nefes nefese. "Özgür kalmaya çalışmak konusunda ne demiştim ben sana? Sen benim tutsağımsın. Canım ne zaman isterse o zaman bırakırım seni."
    Remy'nin gözlerinden şimşek gibi bir memnuniyetsizlik ifadesi gelip geçti ama hareket etmeyi kesti.
    "Uslu kölem benim." Zandra ona şehvetli bir gülümsemeyle baktı. "Beni istiyor musun?"
    Remy'nin burun delikleri titreşti. "İstediğimi biliyorsun."
    "Ne kadar çok istiyorsun?"
    "Çok," diye homurdandı Remy. "O kadar çok ki"
    Zandra memnuniyetle gülümsedi. "Alacaksın o zaman. Hem de nasıl istersen."
    Zandra iyice ıslanmış olan oyuncağı ağır ağır havaya kaldırırken Remy'nin gözleri beklentiyle doldu. Zandra gözlerini onunkilerden ayırmadan plastik oyuncağı ağzına götürerek gözlerini yumdu ve şehvetli bir inleme koyuverdi. Remy'nin boğazından bastırmaya çalıştığı bir ses yükseldi. Yarı işkence dolu bir homurtu, okkalı küfürlerle dolu bir ses...
    Zandra keyifle gülerek oyuncağı diliyle iyice temizledikten sonra eğilip komodine koydu. Remy'ye dönerek, "Aşağı kay," diye işaret etti. Remy bir an bile düşünmeden kendisini aşağı iterken kaslı kolları başının üzerinde gerildi. Zandra arkasını vererek onun üzerine oturdu. “Hiç durma."
    Bu emir daha ağzından çıkar çıkmaz, Remy dudaklarını onun bacaklarının arasına bastırdı. Zandra keyifle haykırmamak için dudağını sertçe ısırmak zorunda kaldı. Remy dilini gezdirirken Zandra bacaklarının titrediğini hissetti ve korsenin üzerinden kendi göğüslerini avuçladı. Kalçalarını Remy'ye doğru hareket ettirirken onun dilinin her hareketiyle bedeninin zevkle yanıp tutuştuğunu hissetti. İnlememeye çalışmasına rağmen aldığı zevk karşısında kendisine engel olamıyordu. Remy ölümcül bir silahtan farksızdı. Birkaç saniye geçmeden Zandra doruğa ulaştı. Bedeni ardı ardına kasılırken nefes nefese kalmıştı. Nihayet rahatladığını hissederken kontrolsüzce titremeye başladı. Gözlerini yumarak başını geri atıp, oyununu sürdürmeye devam etmek için kendisini toplamaya çalıştı. Yavaş yavaş kendisine gelerek gözlerini açtı.
    "Çok güzel, kölem," demeyi başardı sakin bir sesle. "Seni yanımdan ayırmasam iyi olacak."
    "Teşekkürler, kraliçem." Remy'nin sesi öyle boğuktu ki, kendisini zor tuttuğu belliydi. Zandra bunun sebebinin farkındaydı. Kendisi de dönüp ona doğru eğildi.
    "Seni emmemi ister misin?" diye mırıldandı hınzırca.
    Remy'nin bedeninden bir titreme gelip geçti. "Hem de nasıl!"
    Zandra dudak büktü. "Hem de nasıl, ne?"
    "Hem de nasıl, Ekselansları."
    Zandra gülümsedi. "Zevkle yaparım."
    Onu parmaklarıyla kavrarken Remy'nin irkildiğini hissetti. Zandra dudaklarını aşağı yukarı hareket ettirdikçe
    Remy daha da sertleşiyor ve ıslanıyordu. Zandra eğilerek dilini onun üzerinde gezdirdi. Remy başı geri düşüp yastıklara gömülürken boğuk bir sesle inledi. Zandra onu tamamen dudaklarının arasına alırken titreyerek kaslı baldırlarının iyice gerildiğini hissetti.
    Remy titreyerek yüksek sesle okkalı bir küfür savurdu.
    Zandra saçını bir omzundan atarak başı aşağı inip kalkarken hiçbir noktayı ihmal etmeden dilini gezdirmeye devam etti. Remy kalçasını iyice yukarı iterek kendisini daha ileri bastırırken ayak parmaklarının kıvrıldığını hissetti. Boğazından yükselen sesler Zandra'nın arzuyla dolup taşmasına sebep oldu.
    "Kraliçem..." diye inildedi Remy, şehvet dolu sesi Zandra'nın tüylerini ürperterek. "Ah, kahretsin..."
    Nefesi iyice hızlanırken Zandra onun her an kendisini bırakabileceğini anladı. O yüzden Remy bir anda başını yastıktan kaldırıp dilini bacaklarının arasında gezdirince, buna hiç hazırlıklı olmadığından onunla beraber doruğa çıktığını hissetti. Geri çekilerek nefes nefese, zevkle titreyen Remy'nin kaslı bacağına uzandı. İkisi de uzun bir süre tek kelime edemedi.
    Zandra nihayet konuşma kabiliyetini geri kazandığında, omzunun üzerinden dönüp sert bir tavırla, "Sana dilini tekrar bana değdirme iznini kim verdi, köle?" diye sordu.
    Remy alçak sesle güldü. "Buna altmış dokuz deniyor, Ekselansları. Belki sizin kullandığınız başka bir terim vardır ama iki insan bu pozisyondayken genel fikir karşılıklı zevk sağlamaktır."
    Zandra gülmesini bastırmaya çalıştı. "Bilmiş bilmiş konuşma."

    "Benim hatam, Ekselansları."

    "Aynen öyle. Çok fenasın. Ama ben sana merhamet göstermeye karar verdim." Zandra onun üzerinden inerek deri kelepçeleri çözdü.
    Tutsaklığından bir anda kurtulan Remy doğrularak ona doğru bir hamle yaptı. Ama Zandra elini göğsüne yaslayarak onu durdurdu. "Acele etme bakalım, köle. Burada emirleri hâlâ ben veriyorum."
    Remy'nin gözleri ışıldadı.
    Zandra, bu söylediklerinin tehlikeli, kana susamış bir kurda "Otur" demekten farksız olduğunu fark ederek titrerken, güçsüzce Remy'nin üzerine atılmasını bekledi. Ama Remy onu şaşırttı.
    "Pekâlâ," dedi yumuşak bir sesle.
    Zandra'nın yüzüne onaylar bir gülümseme yayıldı. "Uslu çocuk."

    "Seni öpebilir miyim?"

    Zandra'nın karnında kelebekler uçuştu.
    Dudağını ısırarak başıyla onayladı.
    Remy eğilerek dudaklarım onunkilere bastırdı. Yavaş, yumuşak bir öpücüktü bu. Üstlendikleri rollerin erotik havasına ters düşen, öyle tatlı bir öpücüktü ki, Zandra'nın içi sızlarken gözlerine yaşlar doluştu. Eğer Remy'yi sevdiğini daha önce kendisine itiraf etmemiş olsaydı, o anda bunu kabullenmemesi imkânsızdı.
    Remy yavaşça geri çekilirken Zandra'nın dudakları onunkileri bırakmadı. İkisi birbirlerine baktılar. Remy, daima Zandra'nın içini eritmiş olan o sevecen, seksi gülümsemesini takındı.
    "Torbadan göğüs kıskaçlarını çıkar," diye fısıldadı Zandra.
    Remy'nin gözleri ışıldadı. "Hay hay, kraliçem."

    O kendisine söyleneni yaparken Zandra onun sıkı kalçalarına hayranlıkla baktı. Bu adam erkeksi kusursuzluk ve güzelliğin eşsiz bir örneğiydi.
    Remy yanma döndüğünde, Zandra ona arkasını döndü. "Korsemi çöz."

    "Zevkle"

    Remy, parmakları sırtında gezinerek çabuk çabuk kopçaları çözerken Zandra saçlarını kaldırdı. Remy işi bittiğinde korseyi bir yana fırlatıp Zandra'yı omuzlarından kaldırarak kendisine çevirdi. Göğüslerini avuçlaya-rak zevkle sızlamalarına sebep olana kadar parmaklarını uçlarında gezdirdi ve arzuyla inildedi. "Tanrım, göğüslerin öyle güzel ki Zan - Ekselansları," diye son anda kendisini düzeltti.
    "Teşekkürler. Şimdi kelepçeleri tak."
    "Tabii, hanımefendi."
    Zandra nabzı hızlanarak onun dikkatle kelepçeleri göğüs uçlarına sarmasını seyretti. Hissettiği acı duyduğu zevkle harmanlanırken inledi.
    "İyi misin?"
    Zandra gergince başıyla onayladı.
    Remy eğilerek sızısını dindirmek için dilini onun göğüslerinde gezdirdi. Zandra tüylerini ürperten zevk duygusuyla bedeninin arzuyla kıvrandığını hissetti.
    Remy'nin yüzünü avuçlarına alırken bakışları onunkileri buldu. "Arkamdan yapmanı istiyorum," diye fısıldadı.
    Remy'nin dudaklarında hınzır bir gülümseme belirdi. "Zevkle."
    "Popomdan demek istiyorum."
    Remy bir an duraksarken gözleri onun yüzünü inceledi. "Emin misin?"
    Zandra bir kaşım kaldırdı. "Emrimi mi sorguluyorsun?"
    "Hayır, kraliçem," dedi Remy, boğuk bir sesle. "Sizinle nasıl isterseniz sevişirim."
    Zandra'nın kalbi duracak gibi oldu.
    Göğüsleri kelepçelerden ötürü sızlarken komodine uzanıp torbadan dün Remy bakmıyorken gizlice sepete attığı kayganlaştırıcıyı çıkardı. Remy ağırlaşan göz kapaklarınm ardından Zandra'nın kremi eline yayarak kendi sertliğine sürmesini seyrederken duyduğu arzuyla titredi.
    Remy yataktan fırlayarak Zandra'yı kenara çekip çizmelerini yere yasladı. Zandra bacaklarım açarak öne doğru eğilip kalçasını havaya kaydırırken Remy beğeniyle mırıldanarak elini onun üzerinde gezdirdi. Zandra omzunun üzerinden dönüp bakarak onun parmağını yalayıp hazırlamak amacıyla içine doğru kaydırmasını seyretti. Ama biraz bastırdığında içgüdüsel olarak kendisini kastı. Remy durdu.
    "Biraz iri sayılırım," diye mırıldandı, sesinde en ufak bir kendini beğenmişlik olmaksızın. "Canını yakmak istemem."
    Zandra onun düşünceli tavrı karşısında kalbinin eridiğini hissetti. "Yakmazsın."
    "Emin misin?"
    "Kesinlikle/ Zandra ağır ağır kalçalarını kıvırdı. "Hadi. Durma."
    Remy bir eliyle onun poposunu iki yana ayırarak diğeriyle kendisini içeri itti. Zandra onun hareketini hissederken gözlerini yumarak dudağını sertçe ısırıp gevşemeye çalıştı.
    "Canını yakıyor muyum?" Remy'nin sesi sıkıntılıydı.
    Zandra başını iki yana salladı. "Devam et," dedi yalvarırcasına.
    Remy kendisini daha da ileri iterken onun hassas dokularını zorladığını hissetti. Aniden titreyerek durdu ve, "Ahh... çok sıkı. Öyle... güzel geliyor ki/' diye bir nefes koyuverdi.
    Zandra inildedi. "Durma. Lütfen durma."
    Remy kalçalarını ileri geri hareket ettirmeye başlayarak onun bacaklarının arasına uzanıp elini gezdirdi. Zandra zevkle titrerken ipek yatak örtülerine yapıştı. Remy hızlanarak kendisini iyice ileri bastırmaya başlayınca Zandra gözlerini yumarak dudağını kanatacak denli sert ısırdı. Kendisini kontrolsüz, oyunbaz hissediyordu. İnanılmaz bir şekilde şehvet yüklüydü.
    Remy onun saçını bileğine dolayıp başını kendisine çekerek kulağına fısıldadı. "Sizi memnun edebiliyor muyum, Ekselansları?"
    "Hmm..
    Remy onun kalçasına bir şaplak indirince Zandra zevkle haykırdı. Remy bu sefer daha sert bir tokat vurunca Zandra, "Evet!" diye bir hıçkırık koyuverdi.
    Remy zaferle dolu, karanlık bir kahkaha attı.
    Zandra çok geçmeden rol yapmayı da, cam duvarın öbür tarafından gizlice kendilerini seyreden gözleri de unuttu. Her şeyi kafasından çıkartarak kendisini içinde bulundukları ana bıraktı.
  • Yazar: Esther. Sema
    Hikaye Adı : Kaza
    Link: #32172072
    Ressam : Klimt

    Tablo: http://hizliresim.com/b6L0W8

    “-Gökhan! Gökhan! Ne olursun aç gözlerini. Lütfen! Bak ben buradayım. Kendine gel ne olursun!”
    Bu ağlayarak bana seslenen kişi halam. Ancak ben ona cevap veremiyorum. Gözlerimi bile açamıyorum. Gözlerimi açmaya çalıştıkça, daha çok kapanıyor sanki. Ayaklarımı da hissetmiyorum. Neler oluyor böyle? Neredeyim ve ne oldu bana?

    Korkuyorum. Karanlıktan hep korkardım. Çünkü karanlık bana o geceyi anımsatır. Beş yaşındayken anne ve babamı trafik kazasında kaybettiğim o gecede, ben de arabadan savrulmuştum. Her yer karanlıktı. Ağlıyordum çığlıklar eşliğinde. Gözlerimin ağlamaktan şişmesiyle birlikte, hiçbir şey göremiyordum. Sonunda polis abi beni bulmuş, ambulansa getirmişti. Hastanede halacığım bana anne ve babamın çok uzaklara gittiğini, benim artık onunla kalacağımı söylediğinde çok sinirlenmiştim. Beni nasıl bırakabiliyorlardı? Bensiz nasıl giderlerdi? İçimde onlara karşı hep öfke vardı öldüklerini anlayana kadar. Zaten hep bu kızgınlıklarım yüzünden geliyordu ne geliyorsa başıma. Esra’ya da en son tokat atmıştım. Sonrasında Murat ile buluşmaya gittim. Ya sonra? Hatırlayamıyorum sonra ne olduğunu.

    Esra benim sevdiğim kadın. Onu o kadar çok seviyorum ki. Hayatta ailemden sonra en çok bağlandığım kişi. Anımsayamadığım bir şeyden dolayı sinirlenip kendimi tutamadım ve tokat attım. Ona vurduğum ellerim de hareket etmiyor. Hak ettim ben bunu. Nasıl kıydım ah nasıl?

    Halam vedalaştı benimle ben bunları düşünürken. Bir adamla konuşuyordu biraz uzaktan geliyordu sen:
    “ Bunu size nasıl söylesem bilemedim ama dolandırmamak en iyisi galiba. Beyin kanaması çok yaygın. Kalçasında da parçalı kırık var bacağa doğru. Yaşama şansı çok düşük yüzde üç ancak. Kendinizi hazırlayın her şeye.”
    Ne? Ben şimdi ölecek miyim? Hayır, ama olamaz! Ah duyun beni! Gözlerimi açabilsem belki anlarsınız duyduğumu ve sizi anladığımı. Neler olduğunu bana anlatırsınız belki o zaman. Yanımda bir alarm öttü. Hastanedeyim onu anladım doktorun konuşmasından sonra. Bacağım istemsiz bir biçimde hareket ediyordu. Canım çok yanmaya başladı. Ağrıdan dolayı baygınlık geçirdim ve uyudum.

    ******

    “ Hasta kanamadan dolayı nöbet geçiriyor. Kalçasındaki kırık yüzünden de nöbet geçirirken, bacağı sanki ikiye ayrılıyormuş gibi hareket ediyor. “ dedi bir hemşire nöbet teslim ederken bir arkadaşına. “Teslimi kime yapacağım?” diye sorarken uyanmıştım. Başıma gelenleri de böylelikle öğrendim.
    “Bir arkadaşıyla motor kazası yapmışlar. Ceplerinde ise esrar varmış. Beyin kanaması, doktor bey yaşama şansının düşük olduğunu söyledi. Yaşı 19…”

    Kaza yapmışız Murat’ın motoruyla. Sürekli gezerdik birlikte. Esra hiç sevmiyordu onu. Ona tokat atma sebebimi de hatırladım böylelikle. Murat ile dışarı çıkacağımı söylediğimde tartışmaya başlamıştık. Esrar da ilk ondan sonra almıştım Murat’ın ısrarıyla. Zaten çıkmazda hissettiğim için kendimi, çok zor olmadı kabul etmem. Bu dünya katlanılmazdı…

    “ Gökhan!” bir ağlama ve bağırış sesi… Esra gelmişti. Ellerimi öpüyordu. “Sana Murat ile arkadaşlığını bitir artık demiştim. Dinlemedin beni.” Gözyaşları, ona vurduğum ellerimi ıslatıyordu. Onu üzdüğüm için çok pişmandım. Gözlerimi biraz aralayabildim. Esra görmedi ona baktığımı öyle güzeldi ki… O da benim gibi yalnızdı. Yok hayır! Ölemezdim. Ondan özür dilemeden, onu böyle üzgün ve yalnız nasıl bırakabilirim? Yaşayacaktım…

    ******

    Birkaç gün sonra tekrar tahlillerime ve tomografime baktılar. Başımda konuşurlarken duydum ki kanama durmuş mucize bir şekilde! Boğazımdaki tüpten dolayı akciğerimde enfeksiyon oluşmuş. Beni farklı bir odaya aldılar, izolasyon odasıymış burası. Tek başınaydım ve karanlık burası. Karanlıktan korkuyorum ben anlamıyor musunuz? Neyse ki ışığı açtılar. Günlerce bu odada kaldım. Bir gün kalçamdaki kırık için ameliyata aldılar beni. Uyandığımda bacağımı kaplayan kocaman telden kafes vardı. Görünce kendimi kaybettim. Gerçi zaten kendimde olduğum da söylenemezdi.

    ******

    Kazanın üzerinden iki ay geçmişti. Ayağımdaki teli çıkardılar sonra da boğazımdaki tüpü. Kendim nefes alabilecekmişim, makineye gerek kalmadı artık. Esra da ne zamandır gelmiyor. Neden gelmiyor ki? Oysa benim sadece ona ihtiyacım var. Konuşmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Dudaklarımı zorlukla oynatabiliyorum. Bir sabah hemşire odaya girince “ Gökhan gece sayıkladın hep. Esra diye seslenip durdun. Onu çok sevdiğini anlıyorum. O da seni çok seviyor. Kapıda bekliyor seni her gün ve bizlerden bilgi alıyor. İçeri girmeye korkuyor çünkü dayanamıyordu seni öyle görmeye. Şimdi çok daha iyisin ve iyi olacaksın.”
    Sonra ardından Esra geldi. Gülebildim ona. Ellerimi ve ayaklarımı artık hareket ettirebildiğimi gördüğünde çok sevindi. Sonunda sesimi çıkarabildim. İlk kelimem tabi ki “Esra” oldu. Artık her gün geleceğini söyledi, onu görünce daha iyi olduğumu anlayınca. İyileşmeye başlıyordum hızla. Böyle böyle bir ayı daha devirdik. Oturabiliyor ve rahatlıkla konuşabiliyordum. Sonra daha iyi hissettiğim bir gün Esra ve hemşirenin yardımıyla ayağa kalktım. Yoğun bakımdan çıkma vakti gelmişti. Yürüyebilmem için Fizik Tedavi servisine sevk edildim. Esra ise yanımda her zaman olduğu gibi.

    ******

    Yaşadığım bu anları yazıyorum şu anda. Esra ise koltukta kıvrılmış uyuyor. Gülümseyerek ve onu izleyerek yazmayı sürdürüyorum. Yaşama şansı neredeyse olmayan ben, şimdi koskoca bir yaşama kucak açıyorum. Yapmış olduğum kötü davranışları geride bırakarak dopdolu bir hayata koşacağım. Evet, daha doğru dürüst yürüyemiyorken koşacağım. Olmadı uçarım. Hayat her an, hiç ummadığın bir şekilde bitebilecekken, yine ummadığın bir şekilde devam edebilir. Küçücük bir umut ışığının sızdığı delik varsa eğer, ona iğne sokarak yavaş yavaş genişletip, sonrasında çekiçle kırarak tamamen karanlığı aydınlığa çevirebilir insan. Nasıl mı? Pes etmeden sevgiye tutunarak. Sevgi hayattır…

    *** Hikayeyi yazmamda etkili olan tabloya ilk bakıp, ne anlama geldiğini öğrenince, aklıma geçmişteki bir hastamız geldi. Hikayenin bazı kısımları bu sebepten gerçek.
  • KAZA

    Tablo: http://hizliresim.com/b6L0W8

    “-Gökhan! Gökhan! Ne olursun aç gözlerini. Lütfen! Bak ben buradayım. Kendine gel ne olursun!”
    Bu ağlayarak bana seslenen kişi halam. Ancak ben ona cevap veremiyorum. Gözlerimi bile açamıyorum. Gözlerimi açmaya çalıştıkça, daha çok kapanıyor sanki. Ayaklarımı da hissetmiyorum. Neler oluyor böyle? Neredeyim ve ne oldu bana?

    Korkuyorum. Karanlıktan hep korkardım. Çünkü karanlık bana o geceyi anımsatır. Beş yaşındayken anne ve babamı trafik kazasında kaybettiğim o gecede, ben de arabadan savrulmuştum. Her yer karanlıktı. Ağlıyordum çığlıklar eşliğinde. Gözlerimin ağlamaktan şişmesiyle birlikte, hiçbir şey göremiyordum. Sonunda polis abi beni bulmuş, ambulansa getirmişti. Hastanede halacığım bana anne ve babamın çok uzaklara gittiğini, benim artık onunla kalacağımı söylediğinde çok sinirlenmiştim. Beni nasıl bırakabiliyorlardı? Bensiz nasıl giderlerdi? İçimde onlara karşı hep öfke vardı öldüklerini anlayana kadar. Zaten hep bu kızgınlıklarım yüzünden geliyordu ne geliyorsa başıma. Esra’ya da en son tokat atmıştım. Sonrasında Murat ile buluşmaya gittim. Ya sonra? Hatırlayamıyorum sonra ne olduğunu.

    Esra benim sevdiğim kadın. Onu o kadar çok seviyorum ki. Hayatta ailemden sonra en çok bağlandığım kişi. Anımsayamadığım bir şeyden dolayı sinirlenip kendimi tutamadım ve tokat attım. Ona vurduğum ellerim de hareket etmiyor. Hak ettim ben bunu. Nasıl kıydım ah nasıl?

    Halam vedalaştı benimle ben bunları düşünürken. Bir adamla konuşuyordu biraz uzaktan geliyordu sen:
    “ Bunu size nasıl söylesem bilemedim ama dolandırmamak en iyisi galiba. Beyin kanaması çok yaygın. Kalçasında da parçalı kırık var bacağa doğru. Yaşama şansı çok düşük yüzde üç ancak. Kendinizi hazırlayın her şeye.”
    Ne? Ben şimdi ölecek miyim? Hayır, ama olamaz! Ah duyun beni! Gözlerimi açabilsem belki anlarsınız duyduğumu ve sizi anladığımı. Neler olduğunu bana anlatırsınız belki o zaman. Yanımda bir alarm öttü. Hastanedeyim onu anladım doktorun konuşmasından sonra. Bacağım istemsiz bir biçimde hareket ediyordu. Canım çok yanmaya başladı. Ağrıdan dolayı baygınlık geçirdim ve uyudum.

    ******

    “ Hasta kanamadan dolayı nöbet geçiriyor. Kalçasındaki kırık yüzünden de nöbet geçirirken, bacağı sanki ikiye ayrılıyormuş gibi hareket ediyor. “ dedi bir hemşire nöbet teslim ederken bir arkadaşına. “Teslimi kime yapacağım?” diye sorarken uyanmıştım. Başıma gelenleri de böylelikle öğrendim.
    “Bir arkadaşıyla motor kazası yapmışlar. Ceplerinde ise esrar varmış. Beyin kanaması, doktor bey yaşama şansının düşük olduğunu söyledi. Yaşı 19…”

    Kaza yapmışız Murat’ın motoruyla. Sürekli gezerdik birlikte. Esra hiç sevmiyordu onu. Ona tokat atma sebebimi de hatırladım böylelikle. Murat ile dışarı çıkacağımı söylediğimde tartışmaya başlamıştık. Esrar da ilk ondan sonra almıştım Murat’ın ısrarıyla. Zaten çıkmazda hissettiğim için kendimi, çok zor olmadı kabul etmem. Bu dünya katlanılmazdı…

    “ Gökhan!” bir ağlama ve bağırış sesi… Esra gelmişti. Ellerimi öpüyordu. “Sana Murat ile arkadaşlığını bitir artık demiştim. Dinlemedin beni.” Gözyaşları, ona vurduğum ellerimi ıslatıyordu. Onu üzdüğüm için çok pişmandım. Gözlerimi biraz aralayabildim. Esra görmedi ona baktığımı öyle güzeldi ki… O da benim gibi yalnızdı. Yok hayır! Ölemezdim. Ondan özür dilemeden, onu böyle üzgün ve yalnız nasıl bırakabilirim? Yaşayacaktım…

    ******

    Birkaç gün sonra tekrar tahlillerime ve tomografime baktılar. Başımda konuşurlarken duydum ki kanama durmuş mucize bir şekilde! Boğazımdaki tüpten dolayı akciğerimde enfeksiyon oluşmuş. Beni farklı bir odaya aldılar, izolasyon odasıymış burası. Tek başınaydım ve karanlık burası. Karanlıktan korkuyorum ben anlamıyor musunuz? Neyse ki ışığı açtılar. Günlerce bu odada kaldım. Bir gün kalçamdaki kırık için ameliyata aldılar beni. Uyandığımda bacağımı kaplayan kocaman telden kafes vardı. Görünce kendimi kaybettim. Gerçi zaten kendimde olduğum da söylenemezdi.

    ******

    Kazanın üzerinden iki ay geçmişti. Ayağımdaki teli çıkardılar sonra da boğazımdaki tüpü. Kendim nefes alabilecekmişim, makineye gerek kalmadı artık. Esra da ne zamandır gelmiyor. Neden gelmiyor ki? Oysa benim sadece ona ihtiyacım var. Konuşmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Dudaklarımı zorlukla oynatabiliyorum. Bir sabah hemşire odaya girince “ Gökhan gece sayıkladın hep. Esra diye seslenip durdun. Onu çok sevdiğini anlıyorum. O da seni çok seviyor. Kapıda bekliyor seni her gün ve bizlerden bilgi alıyor. İçeri girmeye korkuyor çünkü dayanamıyordu seni öyle görmeye. Şimdi çok daha iyisin ve iyi olacaksın.”
    Sonra ardından Esra geldi. Gülebildim ona. Ellerimi ve ayaklarımı artık hareket ettirebildiğimi gördüğünde çok sevindi. Sonunda sesimi çıkarabildim. İlk kelimem tabi ki “Esra” oldu. Artık her gün geleceğini söyledi, onu görünce daha iyi olduğumu anlayınca. İyileşmeye başlıyordum hızla. Böyle böyle bir ayı daha devirdik. Oturabiliyor ve rahatlıkla konuşabiliyordum. Sonra daha iyi hissettiğim bir gün Esra ve hemşirenin yardımıyla ayağa kalktım. Yoğun bakımdan çıkma vakti gelmişti. Yürüyebilmem için Fizik Tedavi servisine sevk edildim. Esra ise yanımda her zaman olduğu gibi.

    ******

    Yaşadığım bu anları yazıyorum şu anda. Esra ise koltukta kıvrılmış uyuyor. Gülümseyerek ve onu izleyerek yazmayı sürdürüyorum. Yaşama şansı neredeyse olmayan ben, şimdi koskoca bir yaşama kucak açıyorum. Yapmış olduğum kötü davranışları geride bırakarak dopdolu bir hayata koşacağım. Evet, daha doğru dürüst yürüyemiyorken koşacağım. Olmadı uçarım. Hayat her an, hiç ummadığın bir şekilde bitebilecekken, yine ummadığın bir şekilde devam edebilir. Küçücük bir umut ışığının sızdığı delik varsa eğer, ona iğne sokarak yavaş yavaş genişletip, sonrasında çekiçle kırarak tamamen karanlığı aydınlığa çevirebilir insan. Nasıl mı? Pes etmeden sevgiye tutunarak. Sevgi hayattır…

    *** Hikayeyi yazmamda etkili olan tabloya ilk bakıp, ne anlama geldiğini öğrenince, aklıma geçmişteki bir hastamız geldi. Hikayenin bazı kısımları bu sebepten gerçek.