• KENDİME GETİREN TOKATLAR

    O gün biraz canım sıkkındı. Yorgunluk ta üstüne tuz biber ekince çıktım
    iş yerinden ve doğru kuaföre attım kendimi...
    Uzun zamandır gittiğim kuaförde ikinci kez karşılaştığım manikür yapan
    arkadaşa “Hadi bir de ellerim hafiflesin” diyorum. Biraz acelesi olduğu
    dikkatimi çekiyor.
    Zaten canım sıkkın gelmişim, biraz da üzgünüm, onun gerginliği bana da
    yansıyor. Gözleri sürekli saatinde ve telefonunda. En sonunda dayanamayıp
    soruyorum;
    - Evli misin? Evde bebeğin mi var?
    - Yok ben bekarım.
    - Ailenle mi yaşıyorsun?
    - Evet
    - Geç mi kaldın eve?
    - Aslında bu saate kalınca biraz merak ediyorlar beni
    - Saat daha sekize çeyrek var. Annen, baban bilmiyorlar mı çalıştığını?
    Ya da senin de bir hayatın olduğunu söylemiyor musun?
    1.TOKAT
    - Benim annem, babam rahmetli oldular.
    “Eyvah! Pot mu kırdım?” diyorum kendime ve devam ediyorum konuşmaya.
    - Başın sağolsun. Evdekiler kim?
    - Kardeşlerim var evde. Ben gitmeden yemek yemezler de
    - Küçükler mi?
    - Yooo aslında büyükler.
    Konuşurken gözlerine dikkat ediyorum. Işıl ışıl ve gülümseyen bakışlara sahip.
    Adını sordum o arada. “Serap” dedi. Diğer anlamı illüzyon…
    İsimlerin, insanların yaşamlarında çok etkili olduğunu düşünmüşümdür yıllardır.
    Öylece dalıyor gözlerim. Sonra konuşmaya devam ediyorum;
    - Ben biraz fazla sordum. Rahatsız ediyor muyum?
    - Hayır estağfurullah. Bir an önce bitirmek için ve dikkatimi kaçırmamak için
    kesik kesik cevap veriyorum. Kusura bakmayın.
    - Peki diyorum ama bir şey var sanki kızda. Benim duymam gereken bir şey. İçim kıpır kıpır oluyor, daha fazla meraklanıyorum.
    O arada telefonu titriyor.
    - Bakın işte yine arıyorlar.
    - Sen telefonuna bak lütfen. Benim işim kalsa da olur (Artık daha temkinliyim)
    2.TOKAT
    - Yok bakmıyım. Şimdi nerdesin diye soracaklar nasıl olsa.
    Benim iki kardeşim de özürlü. Biri diğerinden daha iyi. Bana çok düşkünler.
    Bensiz oturmazlar sofraya.
    Ne? Nasıl yani falan diyorum kendi kendime. Anne, baba yok. İki kardeş var
    ve özürlüler. Kızın yaşı çok genç ama sırtındaki sorumluluğa bak, diyorum içimden. Sonra soruyorum tekrar;
    - Senden başka özürlü olmayan kardeşin var mı?
    - Var diyor çok şükür. Erkek kardeşim var.
    - O nerde?
    - O da iş yerinde. Kahvede çalışıyor da biraz geç gelir eve. Biz onunla birlikte
    bakıyoruz kardeşlerimize.
    - Kaç yıldır? Sesim artık çıkmıyor sanki.
    - Altı yıl oldu diyor.
    - Kaç yaşındasın?
    - 26…
    3.TOKAT
    “Ben mutluyum”diyor müthiş bir kabullenmişlikle. Kendi gerçeğini,
    illüzyonunu yaşıyor. “Sadece biz değiliz ki böyle yaşayan. Çok insan var “
    diyor ve gülümsüyor bana.
    Serap daha ne desin?
    İşi bitiyor ve koşarak çıkıyor evine, kardeşlerine doğru.
    Ben ise kalakalıyorum.
    Canımı sıkan olayları düşünüyorum. Hastalık haberini ilk aldığım “an”ı
    tekrar hatırlıyorum ve yine yine yeniden şükran duyuyorum yaşamıma.
    Kızıyorum kendime. Aynada bakıyorum yüzüme ve şımarıklık bu seninkisi
    diyorum. Kocaman bir şımarıklık.
    Hayatın içinde her şey var.
    Kader dediğimiz şey, kontrolümüzde olmayan, karşılaştığımız olaylar değil mi?
    Peki biz bu olaylar karşısında ne yapıyoruz?
    Nasıl duruyoruz?
    Nereye bakıyoruz?
    Ne görüyoruz?
    Mesele problemlerde değil ki!
    Problemler karşısındaki çözüm üretebilme becerimizde.
    Çözüm üretebilmek için ise kabullenmek lazım.
    Kaçmadan, acıdan geçebilmek lazım yani.
    Yaşam nasıl da öğretiyor insana.
    Ya da öğrenip unuttuklarını tekrar hatırlatıyor (hatırlamak isteyorsak eğer).

    alıntı

    hayatınızda size emeği geçenlerin kıymetini bilmeniz
    her zaman ve zeminde halinize şükür etmeniz duasıyla

    #Şiirsever
  • Mazlum`un Renkleri

    Biliyorum, “ne çirkin bir adam” diyeceksiniz benim için.. Kiminiz alay edecek, kiminiz ürperecek, kiminiz acıyacaksınız belki de. Ne derseniz deyin, nasıl düşünürseniz düşünün hakkımda; ben renkleri anlatacağım size, ruhumun renklerini…

    “Yıllardır çıkmıyorsun köyden, seni şehre götüreyim Mazlum” dedi bir komşum. “Gökyüzü, toprak ve dere yeter bana” dedim. “Yeni bir randevu evi açılmış, kadınların hepsi taş gibiymiş” dedi ve ekledi, “bir kez olsun seviş be adam!” Duymazdan geldim ve dalıp gittim öylece. Annemi düşündüm. Dört yaşındayken ben, koca dayağından bezmiş annem. Benden büyük üç kardeşimi alıp gitmiş bir gece yarısı köyden. “Aslında bir çocuk alabilirim ama kıyamadım diğer ikisine. Mazlum fazla gelir bana, o da nasiplenir bir gün elbet” demiş. Dört yaşımdan beri annemim kokusunu hayal ediyorum; her seferinde burnumun direği sızlıyor. “Tamam” dedim komşuma, geleceğim seninle şehre.” “Ha şöyle, yaşın geçti zaten, bir kez olsun kanıtla erkekliğini!” dedi gülerek. Sustum. Kamyonetiyle şehre götürdü beni ertesi gün. Randevu evinden girdik içeri. Bir salona aldılar bizi ilk önce. Tam altı kadın vardı salonda. Hepsi bana baktı bir anda, “müşteri mi lan bu!” dedi bir kadın şaşkınlıkla. “Sevişmek onun da hakkı” dedi komşum. Beş kadın gençti, biriyse ihtiyar. İhtiyar olan dedi ki, “gel benimle bakayım, seninle yatağa girmek sevaptır!” Güldü diğer kadınlar. “Helal sana Hicran Abla, cennetliksin ayol!” dediler. Küçücük, karanlık, rutubetli bir odaya girdik. Çift kişilik kir pas dolu bir yatak, sararmış iki yastık, belki de aylardır yıkanmadığı belli olan bir çarşaf vardı. Soyunmaya başladı Hicran. “Soyunma” dedim. “Başka fantezilerin mi var bebişim?” dedi kahkaha atarak. “Yatalım beraber, sarıl bana sadece “ dedim. “Ne yani, boşalmayacak mısın?” dedi. . “Sarılalım” dedim yine, “bir saat boyunca sarılalım. “ “Kafa mı buluyorsun benimle?” dedi öfkeyle. “Hayır” dedim, “seninle uyuruz belki de…” “Bana bak” dedi , “tarifede indirim yapmam , ona göre!” “Ne istediğimi söyledim sana “ dedim. Uzandık yatağa ikimiz de. Yanağını okşadım Hicran`ın. Sonra saçlarını okşadım usulca. “Ne ayaksın sen?” dedi. “Sarıl biraz” dedim. Sarıldı boynuma. Birkaç dakika içinde, benimle alay eden kadın gitti, yerine anne kokulu, şefkatli, naif bir kadın geldi. Annemi hayal ettim ona baktıkça. “Bana kimse böyle sarılmadı” dedi, “ne sevgililerim, ne de babam…” Sustum. “Anlat hikâyeni” dedi. “Annem…” dedim getiremedim gerisini.. “Kıyamam sana “ dedi. Bir saat boyunca sustuk birbirimize kederle bakarak ve sımsıkı sarılarak. “Gitme, biraz daha sarılalım” dedi. İki saat oldu, üç saat… Kapıyı vurmaya başladılar dışarıdan. Komşumun alaycı sesi duyuldu. “Mazlum ömrü hayatında ilk kez sevişiyor, yılların açlığı var tabi” dedi. Kadınlar bağırdılar, Kız Hicran Abla, adam seni parçalamadı değil mi?” İyiyim” dedi Hicran. “Biraz daha işimiz var.” Gülüşmeler, alaylar, iğnelemeler…Biraz daha sarıldık birbirimize. “Kalkalım Mazlum” dedi Hicran.. “İstediğin zaman gel, sarılırız birbirimize.” Cüzdanımı çıkardım arka cebimden. “Sakın ha” dedi, “bendensin…” Hicran`ın kara gözlerine baktım. Kara gözlerini öptüm onun, bir babanın yavrusunu öpmesi gibi. “Sana bir şey söyleyeceğim Mazlum” dedi. “Söyle” dedim. “Benim gerçek adımı kimse bilmez” dedi. “Ben ruhunu bildim senin” dedim. “Benim adım Nebahat” dedi. “Adının anlamı ne?” diye sordum.. “Şeref” dedi, “bu işi yapıyorum diye şerefsiz bilme beni”. Benim renklerimden biri, şerefli bir fahişenin gözlerinin karasıdır. Bunu o biliyor sadece, siz de öğrenin istedim…

    Babam üç kadınla evlendi annemden sonra, üçü de imam nikahlıydı. Toplam dört annem ve sekiz kardeşim oldu. Annelerimden birinin adı Fadime`ydi. Sekiz yaşındaydım. Bir gün dedi ki bana, “seni öz oğlum kadar seviyorum Mazlum”. İnanamadım duyduğuma. “Allah razı olsun” dedim. “Ama her gece ıslatıyorsun altını” derken kızgındı sesi. “Kusura bakma “ dedim. “Artık kendi çamaşırını kendin yıkayacaksın, yoksa döverim seni” dedi bağırarak. Korktum ben.“Babandan gizli döverim ve babandan daha çok yakarım canını” dediğinde bir kor düştü ruhuma. Babam alenen döverdi beni. Diğer annelerime ve onların çocuklarına vurduğunu bilmem. Sanırım bakılmak istiyordu babam ve onlara kızdıkça bütün hıncını benden çıkartıyordu. Sekiz yaşında başladım kendi çamaşırımı yıkamaya, kendi aşımı pişirmeye, kendi elimden tutmaya, kendi yolumda gitmeye… Sekiz yaşındaki bir çocuğun donundaki sarılıktır benim renklerimden biri de…

    İlkokulu dışarıdan bitirdim tam on dokuz yaşımda. Evet, zeki biri değilim! Bütün çiçekleri, bütün ağaçları, bütün yıldızları biliyorum. Bunu bir zeka belirtisi olarak görmedi babam, öğretmenlerim, köylüler, imam, muhtar ve köyümüze bir kez gelen kaymakam. On beşimdeydim kaymakam köye geldiğinde. Muhtara dedi ki, “yazıktır, diploması olsun bu garibanın.” “Okuması var ama derslere kafası çalışmıyor” dedi muhtar. “Dikdörtgenin çevresi nasıl hesaplanır, söyle bakalım Mazlum” dedi kaymakam. “Dünyanın en yaşlı ağacı 9500 yaşında, İsveç`te ve adı “Yaşlı Tijkko, üstelik büyümeye devam ediyor.” dedim. Bir süre herkes bakakaldı yüzüme. Bana tokat attı muhtar. “Kafan çalışsa dikdörtgenin çevresini öğrenirdin” dedi. Kaymakam hiddetlendi. “Dikdörtgenin çevresi” dedi, “bu yaşında öğrenememek, eğer geri zekalı değilsen, affedilir gibi değil!” Yaşlı Tijkko`yu düşündüm. 9500 yaşında olup, hâlâ büyüyen bir ağacın o bitimsiz güzellikteki yapraklarının yeşilliğidir benim bir diğer rengim…

    On sekizimdeydim. Köyde yaramazlık yapan çocukları, anne babalar benimle korkutuyordu, “uslu durmazsan seni Mazlum`a veririz” diye. Kaçıyordu çocuklar beni gördükleri yerde ve bu beni çok incitiyordu. Köye ilçeden bir kitapçı geliyordu hafta sonları. Adı Garo`ydu. Ermeniydi Garo. Köy okulunun kitaplığına bağış yapıyordu. Daha ilk gelişinde dost olduk onunla. Kimse ilgilenmemişti kitaplığa bağış yapışıyla. Adını sorana “Ali Osman” diyordu. Beraber kitapları sevdik Garo`yla, sevip okşayarak o güzelim Küçük Prens`i, Martı Jonathan`ı, Pinokyo`yu beraber dizdik raflara. Sırlar verdik birbirimize, sırlar tuttuk. “Köydekiler hor görüyor beni, sen sevdin” dedim. “Kokluyorsun kitapları Mazlum” dedi, “kitap kokuyorsun sen”. “Sen de kitap kokuyorsun” dedim. “Güvercin” dedi Garo, “ne çağrıştırıyor sana?” “Tedirginlik” dedim. “Sen beni anlıyorsun” dedi. “Sen de beni anlıyorsun” dedim. Her hafta sonu, köy okulunun küçücük sıralarında Garo`nun getirdiği kitapları okudum bir başıma. Bir gün kızıyla geldi köye Garo. Dokuz yaşındaki kızına dedi ki, “ Mazlum Amcan benim kardeşimdir, senin de öz amcandır.” Nasıl sevindim, bir bilseniz. Bir avuç beyaz leblebim vardı ikram edebileceğim o körpecik cana. Leblebiyi alıp, üçümüze eşitçe pay etmesi bir tanemin, bana sarılması, beni öpmesi “amcacım” diye… Ah, nasıl anlatmalı bunu size. Bir güzelim kız çocuğuna ikram ettiğim leblebideki beyazlıktır bilmeniz gereken renklerimden biri de…

    Yirmi ikimde aşık oldum ilk kez. Köydekilerden birinin akrabaları gelmişti yurt dışından. Gelenlerden biri yirmili yaşlarda bir kadındı. Köyün içinde yürüyüş yaparken gördü beni. “Sen Mazlum musun?” dedi. “Evet” dedim. “Ben de Songül” dedi. “Merhaba “ dedim. Gülümsedi. “Çok anlatıyorlar seni” dedi. “Umurumda değil” dedim. Elini uzattı gülümseyerek. “Tokalaşalım mı?” dedi. Tokalaştık. “Kitap okumayı seviyorsun değil mi?” dedi. “Beni böyle anlatmazlar ki” dedim. “Ben duyumsadığımı söylüyorum” dedi, “anlatılanları değil.” Duygulandım o anda. Elimi uzattım Songül`e. “Bir daha tokalaşalım mı?” dedim. Gülümsedi yine. Küçük Prens üzerine saatlerce konuşup yedi sekiz kez de tokalaştık Songül`le. “Seni öpmeme izin verir misin Mazlum?” dedi. “Sahiden öpecek misin beni?” dedim. “Sen cansın” dedi bana, “iyi ki varsın canım benim” dedi ve yanaklarımdan öptü. Birkaç kez daha görüştük Songül`le. Köydekiler demiş, “kendi halindedir Mazlum, ama dikkat et yine de.” Bunun üzerine şakalar yaptık birbirimize. Dedim,“kendi halimdeyim ama Cervantes`i doğum gününde, -29 Eylül`de-, bir tek ben anıyorum Don Kişot`tan pasajlar okuyarak köyde!”. Elini omzuma attı Songül, “Ben de kendi halimdeyim aslında “ dedi. “Ama Peter Pan` ın, Guliver`in, Heidi`nin olduğu hayaller kurmak seninle, tarifsiz bir huzur” Gözlerim doluverdi birden. Çantasından bir defter çıkardı. Bir hatıra defteri, mor renkte. “Kabul edersen sevinirim Mazlum” dedi. Sesim titredi teşekkür ederken. “Canımsın sen” dedi, öptü yine yanaklarımdan. Yanaklarımda bir ıslaklık kaldı Songül`den; birkaç damla yağmur damlası gibi. Yurt dışına döndükten iki ay sonra evlenmiş. Ona özlem dolu mektuplar yazdığım defterin rengidir, mordur benim ömrüme işlenmiş bir diğer rengim, Songül`ü düşündükçe düşlerime yağan yağmurun rengi…

    “Kadersizsin Mazlum, erken ihtiyarladın” diyorlar bana, İhtiyar görünmekle birlikte, otuzumdayım. Renklerle, doğayla, evrenle barışığım, ama çok küsüm insanlara. Hiç sevişmedim, evet; ama birçok ağaca hayranlıkla baktım. Altıma kaçırmıyorum da artık, sonbahar yapraklarının sarılığı da bir mucize benim için. Dikdörtgenin çevresini öğrenmeyi reddediyorum; bir kurbağanın tenindeki yeşillik üzerine şiirler yazabilirim. Garo`nun kızına, -yeğenime- beyaz leblebi ikram etmemin yanı sıra, ona yaptığım uçurtmaların beyazlığı da mutlu ediyor beni. Songül`ün hediyesi mor renkli deftere, şarap rengi, eflatun, lila ve turkuaz dolusu mektuplar yazıyorum…

    Siz beni deli belleyin en iyisi; ben kendi dünyamdaki bir dolu renkle, sizin yozluklarla, kıyıcılıklarla, sevgisizliklerle dolu dünyanızdan, aldım başımı gidiyorum…

    Yazan: Ergür Altan
  • TÜRKİYE'DE HER BİR İLİN KENDİSİYLE ÖZDEŞLEŞMİŞ 81 UNSURU...

    1. ADANA - Adana Kebabı Pamuk
    2. ADIYAMAN - Nemrut Dağı
    3. AFYONKARAHİSAR - Afyon Kaymağı
    4. AĞRI - Ağrı Dağı
    5. AKSARAY - Ihlara Vadisi
    6. AMASYA – Elma
    7. ANKARA - Anıtkabir
    8. ANTALYA - Düden Şelalesi
    9. ARTVİN -Kafkasör Şenlikleri
    10. ARDAHAN – Çıldır Gölü
    11. AYDIN - İncir
    12. BALIKESİR - Höşmerim Tatlısı
    13. BARTIN - Amasra Kalesi
    14. BATMAN - Hasankeyf
    15. BAYBURT - Sırakayalar Şelalesi
    16. BİLECİK - Ertuğrul Gazi Türbesi
    17. BİNGÖL - Yüzen Ada (Turnalar Gölü)
    18. BİTLİS - Büryan Kebabı
    19. BOLU - Abant Gölü
    20. BURDUR - İnsuyu Mağarası
    21. BURSA - İskender Kebabı
    22. ÇANAKKALE - Gelibolu Şehitliği
    23. ÇANKIRI - Taşmescit
    24. ÇORUM - Çorum Leblebisi
    25. DENİZLİ - Denizli Horozu
    26. DİYARBAKIR - Diyarbakır Karpuzu
    27. DÜZCE - Saklıkent ve Aktaş Şelaleleri
    28. EDİRNE - Selimiye Camii
    29. ELAZIĞ - Çaydaçıra Halkoyunu
    30. ERZİNCAN - Tulum Peyniri
    31. ERZURUM - Cağ Kebabı
    32. ESKİŞEHİR - Lületaşı
    33. GAZİANTEP - Antepfıstığı ve Baklava
    34. GİRESUN - Fındık
    35. GÜMÜŞHANE - Pestil, Köme
    36. HAKKARİ - Ters Lale (Ağlayan Lale)
    37. HATAY - Künefe
    38. IĞDIR - Kayısı
    39. ISPARTA - Gül
    40. İSTANBUL - İstanbul Boğazı
    41. İZMİR - Kordon
    42. KAHRAMANMARAŞ - Dondurması -Biber
    43. KARABÜK - Safranbolu Evleri
    44. KARAMAN - Karaman Koyunu
    45. KARS - Kars Kazı
    46. KASTAMONU - Taşköprü Sarımsağı
    47. KAYSERİ - Kayseri Pastırması
    48. KIRIKKALE - Silah Müzesi ve Fabrikaları
    49. KIRKLARELİ - Dupnisa Mağarası
    50. KIRŞEHİR - Ahi Evran Heykeli
    51. KİLİS - Kilis Yorganları
    52. KOCAELİ - Pişmaniye
    53. KONYA - Mevlana Türbesi
    54. KÜTAHYA - Kütahya Çinisi
    55. MALATYA - Malatya Kayısısı
    56. MANİSA - Mesir Macunu
    57. MARDİN - Kaburga Dolması
    58. MERSİN - Tantuni
    59. MUĞLA - Bodrum ve diğer turistik ilçeleri
    60. MUŞ - Malazgirt Ovası
    61. NEVŞEHİR - Peri Bacaları
    62. NİĞDE - Aladağlar
    63. ORDU - Fındık
    64. OSMANİYE - Yer Fıstığı
    65. RİZE - Çay
    66. SAKARYA - Islama Köfte
    67. SAMSUN - Atatürk Anıtı
    68. SİİRT - Siirt Fıstığı
    69. SİNOP - Tarihi Sinop Cezaevi
    70. SİVAS - Kangal Köpeği
    71. ŞANLIURFA - Çiğ Köfte
    72. ŞIRNAK – Hz. Nuh Kabri
    73. TEKİRDAĞ - Tekirdağ Köftesi
    74. TOKAT - Asma Yaprağı
    75. TRABZON - Trabzon Ekmeği
    76. TUNCELİ - Munzur Vadisi Milli Parkı
    77. UŞAK - Uşak Battaniyesi
    78. VAN - Van Kedisi
    79. YALOVA - Termal Kaplıcaları
    80. YOZGAT - Testi Kebabı
    81. ZONGULDAK - Kömür Madenleri

    Canım Ülkem Türkiye’m.
    Ülkemizin her ili birbirinden güzel.
    Bölüşürsek VAR oluruz.
    Bölünürsek YOK oluruz.
  • başkaları söylemekten vazgeçtiğinde
    bildim, yetişemeyecektim hiçbir zaman onlara
    öyleyse ne işim vardı aralarında?
    bir bildiği vardır elbet allah'ın, amenna
    benim yok!

    kırlarınızdan, masalarınızdan ve yalanlarınızdan
    sıkılıp her eve dönmek istediğimde
    tokat gibi vurdu yüzüme gerçek
    her yer deplasmanken bana
    ev nere?

    ellerimle alçı çekerken içime
    parkta soyut kuşları kutu birayla sularken
    yoktunuz hiçbiriniz
    şimdi bu kalabalık
    niye
    eve dönmek istiyorum
    ev yok!
    niye?

    oysa bir zamanlar herkes kadar güzeldim
    evim diye girerdim kovulduğum her yere

    kimin ahını aldıysam n'olur çıksın ortaya
    alsın omuzlarımdan bu ağrımak yükünü
    anladım, mümkün değil başka türlü eve dönmek
    bir azatlık canım kaldı söyleyin
    helal etsin hakkını.
  • Aah Livaneli aahh bir kitabın da beni mahvetmesin, allak bullak etmesin, nefesim darala darala arada derin nefesler ala ala okumayayım. Bir röportajında "Yazarken canım çok yandı" demişsin. Ya benim? Ya bizim?
    "Okur romanın hikayesini sürdürecek, kafasında kaybetmeyecek, hem de o yoğunluk ve derinlik duygusunu yitirmeyecek. Onu yapabilmek çok zor." Demişsin. Zor da olsa en iyi şekilde başarmışsın. Amacına da ulaşmışsın yine. Hala kafamın bir yerlerinde yaşıyor, mücadele ediyorlar.
    Üsluba, akıcılığa, sürükleyiciliğe zaten laf yok.
    Kültürler, kuşaklar, coğrafyalar arası çarpıcı, günümüz gerçeklerini yüzümüze tokat gibi çarpan bir yolculuk.
    #34932463
    şu sözlerin üzerine ne denebilir ki zaten. Ayakta alkışlanmalık.
    Filler tepişir, çimenler ezilir sözüne "tarumar" (çünkü senin olduğun kadar ben de tarumar oldum İbrahim) edici bir yolculuk.