Bir gün, bu panik atak rutinlerinin birinden sonra kilisede durmadan
yürümeye devam ettim ve daha önce fark etmediğim bir
binanın önüne geldim. Rubin Sanat Müzesi'ydi; Doğu dinlerinden
sanat ve dokuma eserleri sergiliyordu. Binanın üzerinde "Günleri
hatırlamayız, anları hatırlarız" yazılı bir tabela vardı. Bu kısa
cümle dikkatimi çekti.
Eve dönünce, bu alıntıyı Google'da araştırdım (yirminci yüzyılda
yaşamış olan İtalyan şair Cesare Pavese'ye ait çıktı); bu beni
şimdiki anın gücü hakkında bir sürü okumaya yöneltti.
Sevdiklerime bağlı ve yanlarında
kendimi mevcut hissediyorum ve yolculuğumun aktif katılımcıları
olmayanlara sınırlar çekebiliyorum. Yetişkin hayatımda ilk defa
bilinçliyim. Dibe vurduğumda bunu göremiyordum. Bir yıl sonrasında
da göremiyordum. Bugün biliyorum ki umutsuzluğumun
derinliklerine varmasaydım bu kitabı yazıyor olmayacaktım..
Hiç kimsenin kendisi olamayacağını
bir daha hiç unutulmayacak kesin bir bilgi gibi
öğrenmiştim artık: Bir otobüs durağında kuyruk olmuş kalabalık
içinde kendi dertlerine gömülmüş olarak gördüğüm
ihtiyarın, hala yıllar önce yerinde olmak istediği bazı 'gerçek'
kişilerin hayaletlerini içinde canlı tuttuğunu bilirdim. Bir kış
sabahı parka çocuğunu güneşlendirmeye çıkarmış o güçlü
sağlıklı ananın, çocuğunu parka çıkaran bir başka ananın
suretinin kurbanı olduğunu bilirdim. Sinemalardan dalgın
dalgın çıkan kederlilerin, kalabalık caddelerde, gürültülü
kahvehanelerde kıpır kıpır kıpırdanan mutsuzların, yerine
geçmek istedikleri asıllarının hayaletleriyle sabah akşam huzursuz
edildiklerini bilirdim.
Uzun bir günün, hatta akşamın ardından insanın
yalnız başına kalıp, kendi koltuğuna oturup kendisi olabilmesi,
yıllar süren uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra
yolcunun kendi evine dönmesine benziyor…