Altın; antik dünyada tanrıların tapınaklarını, Mısır’da firavunların, Küçük Asya’da soyluların mezarlarını süslerdi. Toplumların simgesel sermayesi haline geldi. Bir metal olmaktan çıkıp, iktidarın meşruiyet belgesi oldu.
Freud için altın, bilinçaltında ölümsüzlük arzusunun nesnesiydi. Jung ise kolektif bilinçteki arketiplerden biri olarak gördü. Nietzsche için altın puttu, insanın zincirlerinden biriydi. Ona göre üstinsan, altını da petrolü de aşmalıydı. Çünkü değerler insana değil, insanın ürettiği simgelere bağlandığında, kölelik yalnızca yeni zincirlerle devam ederdi. Weber’e göre altın toplumsal hiyerarşinin simgesel sermayesiydi. Kim altını biriktirirse, iktidarı da biriktirirdi.
Bu konuda ben en çok Dostoyevski’yi seviyorum çünkü ona göre insan kendi putlarını yaratır, sonra önünde diz çöker. İnsan onları çıkarır, işler, saklar, sonra da kendi yarattığı nesnelere köle olur, özgürlüğünü yitirir. Bu düşünceyi sadece altınla bağdaştırmak eksik kalır, nicelerini her gün deneyimliyoruz.