cantabile

cantabile
@cantabile
77 okur puanı
Temmuz 2017 tarihinde katıldı
"The idea is that you have to take risk to get ahead, but no risk that can wipe you out is ever worth taking. The odds are in your favor when playing Russian roulette. But the downside is not worth the potential upside. There is no margin of safety that can compensate for the risk. Same with money. The odds of many lucrative things are in your favor. Real estate prices go up most years, and during most years you’ll get a paycheck every other week. But if something has 95% odds of being right, the 5% odds of being wrong means you will almost certainly experience the downside at some point in your life. And if the cost of the downside is ruin, the upside the other 95% of the time likely isn’t worth the risk, no matter how appealing it looks. Leverage is the devil here. Leverage—taking on debt to make your money go further—pushes routine risks into something capable of producing ruin. The danger is that rational optimism most of the time masks the odds of ruin some of the time. The result is we systematically underestimate risk. Housing prices fell 30% last decade. A few companies defaulted on their debt. That’s capitalism. It happens. But those with high leverage had a double wipeout: Not only were they left broke, but being wiped out erased every opportunity to get back in the game at the very moment opportunity was ripe. A homeowner wiped out in 2009 had no chance of taking advantage of cheap mortgage rates in 2010. Lehman Brothers had no chance of investing in cheap debt in 2009. They were done."
"Sonunda nihayet odasının aralık olan kapısının önüne vardığında, bedeninin yardım olmaksızın içeriye giremeyecek kadar geniş olduğunu fark etti. Babası içinde bulunduğu ruh hali nedeniyle Gregor’un rahatça içeri girebilmesi için kapının diğer kanadını açmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Kafasındaki tek düşünce, Gregor’un mümkün olduğu kadar çabuk odasına girmesiydi. Gregor’un toparlanmasına ve bu şekilde kapıdan girebilmesi için ihtiyacı olan bir sürü hazırlığa izin vermeye ise hiç mi hiç niyeti yoktu. Tam aksine, sanki Gregor’un o daracık aralıktan geçebilmesi için hiçbir engel yokmuş gibi onu büyük gürültüyle içeri sokmaya çalıştı; Gregor’un arkasında çınlayan bu ses sanki sadece babasının değil de birçok kişinin sesiydi; ve Gregor –ne olursa olsun– kapıdan girmeye çalıştı. Bedeninin bir bölümü yükseldi, kapının ağzına yan dönmüş bir şekilde sıkıştı, böğrünün bir kısmı yara bere içinde kalmıştı, beyaz kapıda iğrenç lekeler oluşmuştu, derken tamamen sıkıştı ve tek başına hareket etmesi olanaksız hale geldi, bacaklarının birkaçı havada çırpınıyordu, birkaçı da ağır bedeniyle zemin arasına sıkışmış, acı içinde kıvranıyordu – tam o sırada babası arkasından öyle bir kuvvetle vurdu ki Gregor sıkıştığı yerden kurtulup kanlar içinde odasının içine adeta uçtu. Üstüne bir de bastonla kapı kapatıldıktan sonra içerisi derin bir sessizliğe gömüldü."
"Eğer ameliyat yapmak yerine her akşam dairemde koroyla birlikte şarkı söylemeye başlarsam, yıkım gelir, beni bulur! Eğer tuvalete gittiğimde, ifademi bağışlayın, klozetin yan tarafına işersem, üstelik Zina ve Darya Petrovna da aynısını yaparsa tuvalette yıkım ortaya çıkar. Bundan hareketle, yıkım klozette değil, kafalardadır! Bu bariton sesliler “Vuralım yıkıma!” diye bağırdığında gülüyorum. (Filip Filipoviç’in yüzü öyle bir ekşidi ki, ısırıklının ağzı açık kaldı.) Yemin ederim, bana komik geliyor bu! Çünkü bundan her biri kendini bir güzel pataklamalı sonucu çıkar! Dünya devrimini, Engels’i ve Nikolay Romanov’u, ezilen Malayları ve benzeri halüsinasyonları ağızlarından tükürüp asıl işlerine, yani kümeslerin temizliğine başladıkları zaman yıkım kendiliğinden ortadan kalkar. İki tanrıya kulluk edilmez! Aynı anda hem tramvay yollarını temizleyecek, hem de pasaklı İspanyol çocuklarının kaderini tayin edeceksin. Bunu kimse beceremez, doktor, hele ki Avrupalıların iki yüz yıl gerisinden gelen, pantolonunun düğmesini bile doğru dürüst ilikleyemeyen insanlar hiç beceremez!”
"Roughly speaking, losing something makes you twice as miserable as gaining the same thing makes you happy. In more technical language, people are “loss averse.” How do we know this? Consider a simple experiment. Half the students in a class are given coffee mugs with the insignia of their home university embossed on it. The students who do not get a mug are asked to examine their neighbor’s mugs. Then mug owners are invited to sell their mugs and nonowners are invited to buy them. They do so by answering the question “At each of the following prices, indicate whether you would be willing to (give up your mug/buy a mug).” The results show that those with mugs demand roughly twice as much to give up their mugs as others are willing to pay to get one. Thousands of mugs have been used in dozens of replications of this experiment, but the results are nearly always the same. Once I have a mug, I don’t want to give it up. But if I don’t have one, I don’t feel an urgent need to buy one. What this means is that people do not assign specific values to objects. When they have to give something up, they are hurt more than they are pleased if they acquire the very same thing."
"Çaya oturdular, aynı masanın etrafında aynı insanlar - ne çok bir araya gelmişlerdi! Emma'nın gözleri korudaki aynı fundalara ne çok takılmış, batan güneşin aynı güzel etkisini ne çok seyretmişti! Ama hiçbir seferinde böyle bir ruh hali içerisinde değildi, buna benzer bir ruh hali içinde bile değildi; evin özenli hanımı, hatta özenli kızı olmak için eski benliğini geri çağıracak gücü kendinde zor buldu."