• ''Bazen sandalyeye oturmak için kendini zorluyordu ve artık yeter diyordu. Ancak hemen ardından o düşünce geliyordu aklına: Belki Leonard da bir yerlerde çaresizce yatıyor, birinin kendisine bir bardak su getirmesi ve terini silmesi için kapıya gözlerini dikmiş bakıyordu. Bunun üzerine hemen alev alev yanan ayak tabanları ve yorgun bacaklarıyla ayağa kalkıp tekrar oda oda dolaşıyordu; bunu yapınca sanki Leonard'ı koruyup gözetiyormuş gibi hissediyordu, sanki bunu yapınca gerekiyormuş gibi. Leonard oradaki herkesti. Herkes ona Leonard'ın gözleriyle bakıyordu, ister Ukraynalı ister Leh çiftçi olsun, hepsinde onun bakışı vardı. Ve burada farkında olmasalar bile insanlar Clarissa'yı seviyorlardı, onun zayıf çaresiz hali karşılıksız kalmıyor, uzaktan gelen bir tür saf sevgiyle ödüllendiriliyor, kurtardığı herkesle Leonard'ı kurtarıyordu. Yardım ettiği herkesle ona yardım ediyordu. Tükenene kadar çalışıyordu, hatta tükenmenin de ötesine geçiyordu, bunu kendi bedeninin ötesindeki bir güçle yapıyordu. Yıkılmamasına kendisi de şaşırıyordu. Orada doktorların, hasta bakıcıların arasında sağlıklı kalmak kendisine de inanılmaz geliyordu. ''Kendinize dikkat etmelisiniz,'' demişti Tirollü sevimli yaşlı köy doktoru. ''İnsan kendisini de düşünmeli.'' Clarissa kendini unutup Leonard'ı düşündüğünde daha güçlü hissediyordu.''
    Stefan Zweig
    Sayfa 101 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • " Yalnız kalmak gibi ne kadar olanaksız şey varsa hepsini yapmak için bir yol ararsınız. Sonunda yine çaresizliğiniz açığa çıkar. Gönül ölümden başka bir şeyi istememeye başlar. İnsan, yatağına yorganına, çarşafına bakar da, kefenden, topraktan bir farkını göremez. Sonunda kendini öldürmek ister. Ona da kıyamaz, çaresiz sonucu beklemeye karar verir, değil mi? "
  • bir adama bir kadın katmak
    her adımda iki adım atmak
    her adıma bir adım daha katmak
    her hüzne, yaş dolu karalardan
    bir bulut daha katmak
    iki ele, iki el daha aramak
    diz dize olmayı beklerken
    elden ayaktan kesilmek
    her an yüreği ağzında aşkının
    dudaklarını avucuna konduramamak
    yanımda bir dermanım varken
    gönlümde iki dert taşımak
    yüzümde beliren mutluluğa
    iki gözümden birini katamamak
    hep eksik kalmak
    tedirgin, ürkek,çaresiz olmak
    bir tebessümün ile
    yorgunluklarımı, yaralarımı
    çektiğim çilelerimi unutan, beni
    bir çuval bedeninin içindeki yüreğini
    hep sırtında taşıyan beni,
    her seferinde
    sana umutla sarılan, beni
    bırakıp gittin
    kavgasını verdim aşkın, demek isterdim
    senin, kafasını gözünü kırdığın kalbimin
    anıları geldi aklıma

    Aşkım,çok dayağını yedim ben aşkın
    bırakıp gittin,
    arkandan yüreğime bakakaldım

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • Eski zamanlarda Dünya’nın ıssız bir köşesindeki bir ada da birbirlerinden habersiz dört ayrı kabile bulunuyordu. Bu kabileler adaya çok uzun zaman önce gelen bir adam aracılığıyla ateş ile geç de olsa tanışmışlardı.

    Bir bilge ve öğrencileri bu adayı incelemek amacıyla gezi düzenlemişlerdi. Bir gemiyle zor da olsa adaya ulaşmışlar, ilk olarak birinci kabile ile karşılaşmışlardı.

    Bu kabilede ateşin kontrolü sadece rahiplerdeydi. Ateşin kullanma hakkının kendilerine verilmiş bir kutsal armağan olduğuna kabiledekileri inandırmışlardı. Sadece rahipler ısınıp, sıcak yemek yerken, kabiledekiler üşüyor ve yemeklerini pişirmeden yiyordu.

    Öğrencilerinden biri öne atıldı:

    – Ben bu kabiledeki herkesin ateşten yararlanmasını sağlayacağım. Onun için burada kalacağım.

    Bilge ve diğer öğrenciler onu orada bırakıp yollarına devam ettiler, ikinci kabile ile karşılaştılar.

    Bu kabilede ateş yakan kimse yoktu. Ateşi çok eskiden görmüşler. Ateş yakmaya yarayan tüm araçlara tapıyorlardı. Ateşin ilahi bir güç olduğuna inanıyorlardı.

    Bir öğrenci daha öne atıldı:

    – Ben de burada kalıp, herkese ateşi nasıl yakacaklarını öğreteceğim.

    Onu orda bırakıp diğerleri yola devam edip üçüncü kabilenin yaşadığı yere ulaştı.

    Bu kabilede ise bir zamanlar ateşi adaya getiren adamın totemlerini yapmışlar, her yere yerleştirmişler ve ona tapıyorlardı. Ateşi getiren adamın tanrı olduğuna karar vermişler, çok uzun zaman önce ateşi görmüşler. Ama sonra kimse ateş yakmayı denememişti.

    Öğrencilerden biri daha atıldı:

    – Ben de burada kalıp, bu kabileye ateşi nasıl kullanacaklarını öğreteceğim.

    Diğerleri adayı gezmeye devam edip, dördüncü kabilenin köyüne vardılar.

    Dördüncü kabile de ateşin kendisi tanrı yerine konulmuştu. Ateş yakmayı yine bilmiyorlardı. Ama hep ateşin gücü, kutsallığı hakkında konuşuyorlardı.

    Başka bir öğrenci de bu köyde kalmak istedi. Bilge ve öğrencileri adayı biraz daha gezip dört köyde kalan öğrencileri almak için tekrar aynı yolu izleyerek geri döndüler.

    Birinci köye vardıklarında öğrendiler ki; öğrenci ateşi herkesin kullanabileceği söyler söylemez, rahiplerce suçlanmış, rahiplerin kışkırtmasıyla bir yabancının sözlerine inanmak yerine kendi rahiplerine inanan kabiledekiler de öğrenciyi yakalayıp rahiplerinin ateşiyle yakmıştı…

    İkinci köydeki öğrenciyi almaya gittiklerinde, buradaki öğrenci halkın tapındığı aletleri kullanarak ateş yakar yakmaz halk korkmuş, tapındıkları nesnelerin böyle kullanılmasına tepki göstermiş ve öğrenciyi öldürmüşlerdi.

    Üçüncü köydeki öğrenci, önemli olan ateşi yakmanız, bir insanın totemine tapmak doğru değil diye söze başlayınca hemen onu da öldürmüşlerdi.

    Dördüncü köydeki öğrenci de ateşe tapmanın doğru olmadığını, önemli olanın ateşi kullanmak olduğunu, ateşin aslında ne olduğunu anlatmaya başladığı anda öldürülmüştü.

    Bilge ve kalan diğer öğrenciler çaresiz gemiye döndüler, adadan uzaklaştılar. Bilge başlarına gelen acı durumdan çıkarılacak ders için öğrencilerine dedi ki:

    – Cahiller bildiklerini doğru zanneder, onlara yeni bilgiler öğretmek istediğinizde size direnirler. Yeni bilgiler cahiller için huzursuzluk kaynağıdır. Bu cahillere herhangi bir şey öğretmek de çok zordur. Gerçekten bilgili insanlardan nefret ederler. Onları yakarlar ve kendilerine göre cezalandırırlar.



    Hayat akarken her zaman yeni şeyler öğreniriz, bu yeni öğrendiklerimiz eski bildiklerimizle çeliştiğinde huzursuz oluruz. Şimdiye kadar bildiklerimizin yanlış olduğunu kabul etmek istemeyiz. Bilge bir insan şu an bildiklerine şüphe ile yaklaşır, bilgilerini sorgular, yeni bilgilere açık olur. Cahil insan ise ilk olarak ne öğrendiyse onlarla yetinir. Bilgilerinin doğruluğunu sorgulamayıp körü körüne inanır. İnsanı diğer canlılardan ayıranın akıl olduğunu unutur yalnız duygularıyla hareket eder.

    alıntı
  • Ölümün derin mahzenlerindeki kelebeklerin kanatlarını kırmak gibi korkutucu. İpi kopmuş uzaklaşan bir uçurtmaya veda etmek gibi acı verici. Boynuzlu bir atı gecenin bağıran sessizliğinde görmek kadar enteresan. Gerçekçi, acımasız ve hayret verici. Minik bir devin ayakları altında kalmak kadar insanı çaresiz bırakan bir anlatı türünde roman. En önemli tarafı da yazarın bu kitabı yazdıktan sonra intihar etmesi.

    Kitabın son cümlesi sizi yerinize pıhlamaktan çok, ayağınıza bağladığı bir prangayla denize atıyor. Sessizlik içinde biten bu romanın son cümlesi kitabın ismi kadar ürkütücü. Kelimeler senfonisi içinde siz bir tarlanın ortasından geçerken, Baragan'ın Dikenleri kollarınızı çiziyor... Beni bu kadar çok betimleme yapmaya zorlayan bu kitabı okumanız çok iyi olur. Sevgiyle...
  • 21
    Sevmek Yeter Sandınız!

    Bu, büyüme sancıları içinde olan oğlunuzun, siz anne ve babasına hitaben karaladığı bir mektuptur. Belki de son mektubudur. Bilmiyorum:

    beni tanımıyorsunuz.
    tanıma çabanız ise size öğretilenlerden ibaret
    veya, kendi ailenizden gördüğünüz kadar işte.
    yeterli değil ve siz farkında değilsiniz!

    en acı veren taraf ise,
    tanıdığınızı sanıp bana hep doğruları söylemeniz.
    kendi doğrularınızı.
    onlar da nedense hep yapmamam gerekenler.
    ve o kadar çoklar ki!

    ben sanırım büyüyorum.
    kafam karışık.
    kim olduğumu anlamaya çalışıyorum.
    neden nefes aldığımı!

    okulda aldığım notlardan mı ibaretim ben?
    bana o notu veren hoca kim, ne kadar tanıyor ki beni?
    boğuluyorum ve siz farkında değilsiniz!

    biri bana iyi bir laf etti mi mutlu oluyorum mesela.
    ne garip ki, bu da internette oluyor en çok veya sokakta.
    ve ne acı ki, tanımıyorum bile çoğunu!

    göstermemeye çalışsam da kırılganım esasında.
    neye kızdığım da değişiyor sürekli.
    anlık işte her şey!
    ve yoksunuz siz o anlarda.
    biliyorum, olamazsınız da.
    dedim ya, kafam karışık.
    sorularım basit, cevaplar ise o denli yetersiz!

    çok şey değişiyor bende.
    vücudum, kimyam, zevklerim...
    çok yakın bir iki arkadaşım anlıyor esasında beni
    ancak bana nasıl cevap versinler ki,
    onlar da aynı şeyleri kendilerine soruyor.
    çaresiz hissettiğim anlar çok.
    sadece bilmiyorsunuz!

    siz iyi niyetlisiniz, farkındayım,
    başıma kötü bir şey gelmesin istiyorsunuz.
    en çok da adam olmamı.
    sizin gözünüzde adam olmak her ne ise, işte onu.
    kendi gözümde ise adam olmak hayali bir şey.
    ben önce ben olsam, gerisi kolay!

    bazen tek başıma dünyayı değiştirebileceğimi sanırken,
    bazen de kolumu kaldırmaya enerjim olmuyor.
    köşeme sindiğim anlar var ya,
    hani en çok yalnız kalmak istediğimi söylediğim.
    işte sizi en çok aradığım anlar, o zamanlar esasında
    ama siz, farkında bile değilsiniz.
    esasında siz ya da başkası, kim anlarsa,
    zayıf anlarım onlar, büyüdüğüm!

    ha bu arada, bir de şeytanlar var içimde,
    bana keyif alacağım şeyleri söyleyip duruyorlar.
    arada kaçamak yapıp deneyince dediklerini,
    yalan yok, haklılar.
    gerçi o anlarda da, bir şeyler oluyor hep içten içe rahatsız eden.
    hissediyorum, ama engelleyemiyorum!

    ancak ne var biliyor musun, pişman da olmuyorum.
    eminim siz de benim yaşlarımdayken yaptınız ve
    unutmayı seçtiniz sonra
    bir şey söyleyeceğim, unutmayın onları n'olur.
    çünkü siz, yaşanılan her şeye rağmen,
    bugün hâlâ benim annem, babamsınız!

    sizi belki ileride daha iyi anlayacağım.
    ama ilerisi yok ki benim için.
    bir anlasanız, ütopya o bana!

    dedim ya, kafam karışık benim.
    sakın psikolog falan demeyin.
    sizin yıllarca yapamadığınızı,
    parayla üç beş seansta yapacağını söyleyen
    biri hiç değil aradığım!

    tek dileğim ne biliyor musunuz,
    bu yaşadığım sancıları hiç unutmamak.
    ve kendi çocuklarımla,
    o şeytanlar daha çıkmadan piyasaya yaşamak hayatı birlikte.
    tıpkı beni anlayan o yakın bir iki arkadaşım gibi.
    ancak bu sefer, cevapları da bilerek.
    becerecek enerjim yoksa da,
    baştan hiç doğurmamak!

    söylesene bana baba,
    annemle evlenirken hiç dedin mi,
    işte bu hatundan olsun istiyorum çocuğumu?
    veya anne sen,
    babamla evlenirken hiç dedin mi,
    işte bu adamdır çocuğumun babası?
    yoksa o günün şartlarında siz,
    birbiriniz için en iyi alternatif miydiniz?
    deli gibi yürekten severek mi evlendiniz,
    yoksa zamanı mı gelmişti imza atmanın?

    söylesenize,
    ben gelene kadar kaç kardeşim gitti çöpe?

    tesadüfler sonucu bugün nefes aldığımın farkındayım da,
    en çok ağırıma giden,
    sizin tesadüfler eseri anne baba olmanız.

    bana bir desene baba,
    o müthiş sülalemizin devamı için mi gerekliydim ben?

    en çok da ne üzüyor beni biliyor musunuz,
    bana iyi niyetle kötülük yapıyorsunuz.
    seviyorsunuz tamam da,
    beni ben olduğum için değil,
    sizin çocuğunuz olduğum için!

    siz o "ben"i tanımıyorsunuz bile.
    hayalinizdeki çocuk değilim işte ben.
    istemiyorum da artık oyuncağınız olmayı!

    siz kendi hayatınızda yapamadıklarınızı denediniz üzerimde,
    hep isteyip de olamadıklarınızı.
    anlasanıza,
    kendi hayallerinizle sınırlı bir gelecekti o.
    benim hayallerimi anlamaya ise ne vaktiniz vardı,
    ne de enerjiniz.

    çünkü siz
    sevmek yeter sandınız hep!
    elinizden fazlası gelmiyor, tamam.
    o zaman n'olur huzur verin, akıl değil.
    akıl sizin aklınız,
    yaşamsa benim!

    beni sevdiğinizi biliyorum.
    başka seçeneğiniz olmadığını da!

    başıma gelen hem en büyük şans, hem büyük felaketsiniz.
    farkında değilsiniz,
    kayıp gidiyorum ellerinizden.
    Tunç Kılınç
    Destek Yayınları
  • Bazen susarsın söylemek istediklerini. Söyleyince de bir anlamı olmayacaktır çünkü. Bazen çaresiz olursun. Öyleymiş gibi hissedersin. Evet, aslında öyle değildir de...İşte elini kolunu bağlayan vardır. Çekip gitmek gelir içinden, çok uzaklara, ne görenin ne duyanın olsun istersin. Tam ayağa kalkar anahtara sarılırsın ki...Bir şey durdurur seni. Yapamazsın. Hep ordan dönersin işte, hep orda bırakırsın o anahtarı.

    Şu dünya üzerinde her insanın vardır yenik düştüğü birileri, bir şeyleri. Öyle "gitmek istiyorum uzaklara" gibi laflar duyarız ya şarkılarda, onlar hiç de itibar edilecek laflar değil be. "Gitmek kolay olandı, sen kolayı seçtin." Böyle de replikler duyarız ya hep. Yaa öyle değil işte. Bazen de gitmek en zor şey oluyor. Kalmak kolay mı ki? O da ondan zor...