• "Çinliler, bir gün çaysız kalacağına üç gün aç kal, derler."
    Khaled Hosseini
    Sayfa 292 - Everest Yayınları
  • Bir dervişe mahallesinde bir evde yangın çıktığını söylerler. O da kendi evi olabilir endişesiyle: "Kimin evi acaba?" diye sorar. Haberi getiren kişi: "Azizim sizin ev değil!" deyince bizim derviş: "Elhamdülillah" der. Fakat bu şükür ifadesi için, uzun yıllar boyunca tövbe eder; Allah'tan af diler. Söylediği şey ne ayıptır, ne de günah; sonuçta Allah'a şükretmiştir. Fakat tövbe etmesinin bir sebebi vardır: Başka birisinin evi yanarken, bunun kendi evi olmayışına bencil bir şekilde sevindiğini düşünmüştür.
  • geçici ayrılık benimkisi
    ilkyaz çiçeğine gebeyim
    ağıtlar yakmayın adıma
    ben ölmedim ölmeyeceğim

    sıcak saklayın gecelerimi
    karlar altından çıkıp geleceğim
    düşlerinizin ateşinden
    ılık bir rüzgar gibi eseceğim

    demlice bir çay koyun üstüne
    aç çocuk gibi besleyin sobayı
    nasıl tütüyorsanız gözlerimde
    öylece tütsün buharı

    uzunca serin yatağımı
    boyunca uzansın ayağım
    el aman deyince gece
    usulca kıvrılır yatarım

    can canım canlarım
    hazır mı koynunuzdaki yerim
    gün olur gecikmiş çocuk gibi
    bağıra çağıra gelirim ...
  • "Bazılarının aklına gece deyince uyku gelir," dedi Gece.
    "Onlar geceyi bilmeyenler..." dedim.
  • “1954 seçimlerine giderken doların resmi kuru 280 kuruştu ama piyasada 20 liraya fırlamış, çivi, çay, kahve sıkıntısı çekiliyordu.
    Menderes, İzmir’de köylülere yaptığı seçim konuşmasında: ‘Evet, hazinede altın yok ama biz o altını hazinden çıkardık ve karınızın gerdanına taktık!’ diyordu.
    Paranın değerinin düşmesini ise köylüye şöyle izah ediyorlardı: ‘Karının boynundaki, beşibirliğin değeri 1950’de kaç idi?’
    Köylü saf saf, 450 lira...
    Şimdi kaç lira? 750 lira... Deyince, ‘Size nasıl kazandırdığımızı gördünüz mü? Diyor, köylü de onları alkışlıyordu.”
    Cihad Baban
    Sayfa 148 - TİMAŞ
  • Önümde boş bir kâğıt, hayalimde bir zeytin bahçesi.

    İki kelimeyi bir araya getirmeyi ölümcül bir meseleye dönüştüren biri için bu sayfayı yazıyla doldurmak, bir sayıklama anlamına gelecek biliyorum. Hele de o yazı Kudüs için olacaksa.

    Ama olsun. Ben ismimi bir kâğıda Kudüs’le yan yana yazayım da nasıl olursa olsun.

    Öyle olsun ki “Son bir yazın kaldı yazacak” deseler konusu Kudüs olsun. Öyle dağıldım ki yazdığım her satırda, Kudüs özetim olsun.

    Çok cümle söyledim, hepsi de yarım. En iyimser imlâyla üç nokta koydum sonlarına. Kudüs nokta olsun. Mürekkebim tükendi, varsın kanımla olsun.

    Çünkü ben Kudüs’ü özledim. Ben Kudüs’ü, vuslatına ermiş de hasretine düşmüşler gibi özledim.

    Oysa ben Kudüs’e uzaktan bakmıştım sadece, o da bir kere. Aramızda Ölü Deniz’in suyu, eteklerimde tuz, gözlerimde bulanık perdeden bir bakış vardı.

    Biz bize olalım bu defa. Ben ve Kudüs. Yabancı olmasın, Ölü Deniz girmesin aramıza. Bu kez lebâleb olsun.

    Kudüs’ün haritası arş-ı alâ katında. Dünya sınırları olmaz olsun. Olacaksa bile razıyım pasaportuma vurulacak damgaya. Bedeli neyse öderim. Yeter ki olsun. Eğer ezel gününden bir esinti beni bulacaksa feda edilecek her şey o ân-ı seyyaleye feda olsun.

    Bu kadar “Olsun!” nidasından sonra arş ihtizaz etmez mi? “Âşıkların âhı, zahidlerin duası olmasa felekler dönmez” derler. Ben âhımdan geçtim çoktan. Âh bir görsem Kudüs’ü, duam olsun. “Ol” deyince oluverir. Olsun.

    Hz. İsa’nın yolunu, durunu durağını; Allah'ın selâmı onun üzerine olsun, Hz Muhammed’in makam-ı miracını, Hz. Süleyman’ın duvarını, Hz. Davud’un saltanatını göreyim. Öyle bir seyahat nasip et ki bana ya Rab, güzergâhım sadece mekânda değil zaman içre de olsun.

    Ne ilkbahar ne sonbahar, zamansız olsun. Aynı anda ilk ve son olsun. Ama ilk ve sonlukta her zaman olsun.

    Dürülmüş mekân gibi dürülmüş zamanı da aç önümde. Dün ile bu gün bir arada olsun. Şark ile garp, cenup ile şimal bir araya toplanırken Kudüs bir nokta olsun. Noktadır çünkü Kudüs Be’nin altında. Bir kez de Nûn’un bağrında olsun.

    Öyle bir olsun ki ilk kez görür gibi, dönüp de geriye son kez bakar gibi olsun.

    Rabbim Kudüs’e vardır beni. Ben ki bu gün var yarın yokum. Öleceğim, ölmeden olsun.

    Üzerimde bir çarmıh ağırlığı, başımda zeytin ağaçlarının gölgesi. Delinmiş ellerimin ayası benim de. Sağ böğrümde derin bir mızrak yarası. Ey Âlemlerin Rabbi, dindir acımı.

    Sırtımda bir çanta, ellerim bomboş, Kudüs’ü gördüğümde yüzümde bir on sekiz yaş benliği olsun. Kurusun dudaklarım ondan sonra, tırnaklarım yarılsın. Dünya nimetinde gözüm yok ama bir zeytin ağacının gölgesinde bir bardak çay olursa olsun.

    Ya Rabbi “Gülmedim ömrümde,” diyemem ama bu kadarcık bahtım olsun. Kudüs’ü göreyim, rûz-i kıyameye kalmasın. Dünya gözüyle olsun.

    Dünya gözü yetmez. Gördüğüm her şey uyku ile uyanıklık arasında, yakaza olsun. Gözlerimdeki perdeyi kaldır. Bende de Süleyman ordularına yol veren karıncayı görecek bir bakış olsun.

    Zor, biliyorum. Ama nasipte varsa açılır yollar. İzin ver, yolum açık olsun.

    Ben Kudüs’ü özledim, arz ü sema şahid olsun. Gelgeç olmasın bu gör-üş-me. Aramızda bir gül bağı olsun.

    Su üzerine yazılmış yazı olmasın. İzi kalsın, alnımda yazı olsun.

    Ben Kudüs’ü göreyim Kudüs beni görsün de varsın kıyametim kopsun. Ondan sonrası olursa sessizlik olsun.