• Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
    Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
    Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
    Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

    -Senegalliler dahil değil

    Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
    Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
    O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
    Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

    -Yoksa seni rahatsız mı ettim?

    Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
    Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
    Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
    Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

    -Freud diye bir şey yoktur.

    Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
    Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
    Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
    Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

    -Haydi iç de çay koyayım.

    Ah Muhsin Ünlü
  • Fatih’te Osmanlı’dan kalma bir çok yapı bulunur eski külliye sistemine mensup yapılarda ihtiyaç sahipleri önemli bir yer tutar,karnı aç bakıma muhtaç olan kadınlı erkekli bir sürü insana ev sahipliği yaparlar.Bizim insanımız misafirperverdir,yardım etmeyi çok sever mesela Haliç’e yakın Ali abinin deliler kahvehanesi vardır,toplumun dışladığı anormal gördüğü çoğu insana kucak açmıştır.Hem kim normal kim değil bunun ölçüsünü belirleyen nedir?!

    Bu yerlerden biride Aşıkpaşazade sokağın aşağısındaki adil beyin kahvehanesidir.Zabitlikten emeklidir Adil bey,çok yer görmüş,okumuş,hiç evlenmemiş,kendisine bir uğraş ararken tanıdıkları aracılığıyla bulmuştur burayı.Oldum olası kahve kültürünü sevmez Adil bey,hep aslına hizmet etmeli burası insanları uyandırmalı boş vakit geçirmek için kimse gelmemeli,bir amaçla hizmet etmeli düşüncesiyle kendi kitaplığını içerinin en görünen yerine koyarak,kitap okuyana çay,kahve yarı fiyatına diye ilan asmıştır dükkanın camına,buranın önce adını değiştirmeli aynen Piri Reisin fırtınalar burnu ismini Ümit burnu olarak değiştirdiği gibi,bu yüzden kültür evi ismini uygun görmüş,Fatihteki diğer yerler gibi yardıma ihtiyacı olan herkese kapısını sonuna kadar açmıştır.

    Tabi buranın müdavimleri kendisi gibi hali vakti yerinde çoğu emekli olmuş kimisi çeşitli yerlerde görevlerine devam eden belirli bir sosyal düzeye erişmiş insanlardır,zaten kitap ile ilgisi olmayana sıcak bakmaz Adil bey,çoğu gelen yeni yetmeler kendilerini hemen belli ederler,Dayı bi çay versene mekanda güzelmiş,gençler önce adap öğrenin,en son hangi kitabı bitirdiniz?galiba cin Ali yok Teksas ha ha ha ha ,adil bey her zamanki sakin tavrını koruyup Tolstoy okumadan çay yok hadi güle güle,ne biçim yer arkadaş deyip başları önlerinde çıkarlar dışarı,mekanın müdavimlerinden Murtaza efendi ;böyle yaparsanız başınıza bela edersiniz uymayın efendim,olur mu öyle şey sizde deyip Güler geçer Adil bey,Birgün kapının önünde kırklı yaşlarda birisi belirir buğulu camlardan çok seçilmesede üstü başı çok da düzgün olmadığı anlaşılan sırtında ceketi eğreti duran bu adam ilgi uyandırır oradaki herkeste ,elinde bir kitap köşeye çökmüş okurken Adil bey elinde bir bardak çay belirir,Aralık ayının soğuk ve güneşli bir akşamında kızıllığıyla insanın içini ısıtmasada yavaş yavaş akşamın o kendine has dingin huzuru şehre çökmek üzeredir,birazdan hoca ezanı makamında okuyup,insanların yavaş yavaş evlerine çekilmeye başlamaları, sokakların ıssızlaşması yalnızlık ve sessizlik hakim olur semte.Evlat neden burada oturuyorsun içeri niye gelmedin,Abi zahmet vermeyeyim insanlar benden çok haz etmezler iyiyim böyle ,olur mu öyle kalk bakayım içeri geç otur şuraya karnın aç mı? benimkide soru,sana kaşarlı bir tost yapayım da anlat bakalım nesin necisin......

    Anadolu’nun bir köyünden gelmiş adı Ahmet’miş aslında yetimhanede büyümüş oradakiler koymuş adını,bu insanların hikayeleri hep aynıdır,yoksulluk,işsizlik ya da zengin olma hayalleri düşleyip tası tarağı toplayıp gelirler koca şehre tabi çoğunluğu hüsranla biter,Ahmet’te Ali beyin yerine gitmiş çoğunlukla aş evinde konaklamış,mendil sakız satmış üç beş kuruş kazanmış tâki buranın önünden geçene kadar,camdaki yazı takılmış gözüne kitap okuyana her şey yarı fiyatına,çok severmiş kitap okumayı Adil bey gibi değişimin okuyarak olacağına inanalardanmış zaten yaradanın ilk emri oku değil mi?! İnsanı oku doğayı oku,kimsin nesin bu dünyadaki amacın ne önemli olan bunların cevabını bulmak değil mi?!

    Adil beye yardımcı lazımdı,Bak Ahmet burayı tek başına idare edemiyorum bana efendi biri lazım buraları toplayıp,düzenleyip kimseyle dalaşmadan işine bakan ne dersin olur mu? Abi Allah razı olsun ben ne diyeyim,tamam tamam hadi bakalım çok işimiz var.Zaman geçtikçe alışıyor Adil bey ve mekanın müdavimleri Ahmet’e çok fazla kalabalık değiller zaten yalnız bir huyu var Ahmet’in ,çok fazla hayal kuruyor,Birgün çok zengin olup yatlar katlar sahibi bir iş adamı olacağını,başka Birgün dünyayı gezen bir gezgin başka Birgün milletvekili,bakan mebus....Ahmet evladım biraz destekli atsan daha güzel olmaz mı?Murtaza amca,siz hayallerinizi ne zaman kaybettiniz ,en son düşlediğiniz neydi ? Evlat hayaller güzeldir ve gerçekleştirebileceğin hayaller muhteşemdir.Sanki biraz desteksiz atıyorsun derken kapıdan takım elbiseli otuzlu yaşlarda saçları dökülmüş birisi girdi,amca çay verirmisin ,hoş geldiniz buranın çayı güzeldir asıl ortamı,evet bende onu farkettim,Kitaplar çok hoş bakabilirliyim,sorman hat tabiki,Bana Ahmet derler buranın sorumluluğu bendedir tabi patron Adil bey,ne güzel ben ali borsa işi yapıyorum bankaya yatırım yapmaya gelirken gördüm burayı....

    Usta bu borsa nasıl bir şey ,çayından bir yudum alıp; belirli hisselere para yatırıp garanti altına alıp daha fazla kazanıyorsun,zarar etme şansın yok mu? Olur mu canım sen garanti şirketlere yatırmazsan tabikide zarar edersin amaç doğru şirketi bulmak bak bana şimdi servetime Servet katıyorum,hadi ya varsa bir miktar ispat edeyim,zenginlik hayalleri ile dolu olan Ahmet kaçırır mı! Ne kadar miktar lazım ? Şimdilik üç beş yeter,bekle bir dakika,küçük bir keseyle geri döner Ahmet’in altı aylık birikmişi alın teri vardır burda,gel benle bankaya kadar gidelim sana önce bir hesap açalım sonra gerisini burda anlatırım,usta biz bir bankaya kadar gidip gelelim,e gidin bari,çok da gözüm tutmadı bu durumu Murtaza sen ne dersin,bilmemki karar onun Adil bey karışmak istemem,Bankadan geri dönen iki kafadar borsa hakkında aydınlatıcı bir konuşmaya başlarlar tabi etraftakilerde kulak kabartır bu olaya merakla ,tamam mı Ahmet kardeş ben yarın gelip ne kazandık ne kaybettik bakıcam hadi eyvallah ,Ahmet yüzünde bir mutluluk ertesi günü zor eder ,Taki Ali kapıdan girene kadar,merhaba beyler nasılsınız,iyidir bunada şükür,bir çay istemeye kalmadan Ahmet yetişir iki bardak çayla ,ben sana demedim mi kardeş bak bugün iki katı para kazandın, al bunlar senin payın,gözlerinin içi parlar Ahmet’in ;abi gerçek mi bunlar,ha ha ha tabi kardeş yarın dört katı yapıcaz İnan bana ,ertesi gün kazanç dört katı sonraki günler sürekli katlanıp muazzam bir paraya dönüşür,Ahmet’in giyimi kuşamı hali tavrı değişir daha bir asalet gelir üstüne,mekandaki diğer insanlar yanlarına gelip bizde katılabilir miyiz derler,tabi geç bile kaldınız,doğru bankaya hesap açmaya.....

    Bir hafta kadar sürede bu iş böyle gider gelir diğerlerinin verdiği paralar ikiye üçe katlanır,baktılar gerçekten iyi para geliyor ellerinde ne var ne yok getirip yatırırlar bankaya tabi vekalet Ali’de ,herkesin aklında hayaller yüzünde tebessüm bir sarhoşluk hali alır ki sorma gitsin......

    Zaman geçer Ali uğramaz olur millette bir telaş aman paraları alıp kaçmış olmasın eyvahki eyvah zaten gözüm tutmamıştı bu adamı ulan Ahmet hep senin ve hayallerin açtı bu işi başımıza ,dangalak Ahmet,sersem Ahmet,hayalci Ahmet,abi ben ne yapayım benimde gitti paralarım,bir iki gün sonra Ahmet’te kaybolur ortadan o zaman anlaşılır bunun bir tezgah olduğu meğerse bizi iyi kafalamışlar.....

    Bir zaman sonra ikiside çıkagelir ansızın,Adil bey toplar mısın insanları buraya ellerindeki yüklü çantayı masanın üzerine bırakırken arkalarındaki kamera dikkati çeker,herkes kızgın öfkeli bir homurtu alır başını gider,sessiz olun da konuşsunlar dedi Adil bey,arkadaşlar biliyorum bize çok kızgınsınız işte tüm paranız burada bizler size sosyal deney yaptık ne kadar iyide olsanız çok fazla para kazanma hırsı gözünüzü bürüdü böyle giderse çok kazık yersiniz Ahmet aslında bir tiyatro oyuncusu biz bu işe en iyi onu layık gördük,aranıza çok rahat karıştı,gömleğinin üzerindeki düğmelerden biri kamera,sizi belirli zamanlarda hep gözlemledik hakkınızı helal edin....

    Defolup gidin elimizden bir kaza çıkmadan deneymiş kobay faresimiyiz biz arkadaş ,Alel acele kaçarlar mekandan dayak yemeden

    Bir ay kadar sonra üstü başı perişan elinde eski bir kitap taşıyan birisi abi çay verir misin der içeriye,Adil bey ;biz burda yabancıları sevmeyiz kaybol diye bağırır,Neden acaba.....
  • Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu) 
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü; 
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?

    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler? 
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı) 
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.) 
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
    Sohrab Sepehri
  • Bir kadın ne kadar güzel, kültürlü,

    Zarif, dürüst ve hoş olursa olsun

    Hırçın, huysuz ve asabiyse son derece iticidir

    Hangi erkek böyle bir kadınla birlikte olmak ister?

    Yanınızda lüzumsuz el, kol hareketleriyle

    Asabi mimiklerle dişlerini sıkarak konuşan

    Her an patlamaya hazır bir bomba ile

    Ne kadar huzurlu ve mutlu olabilirsiniz?

    Şık giyinmek de önemlidir ama zerafet daha önemlidir

    İnsan yaradılış itibariyle hantal olabilir

    Öyle ölçülü öyle güzel yürüyen toplu hanımlar vardır ki

    Onların yürüyüşlerini bile izlemek ruha huzur verir

    Hele onlarla yürüyüşe çıkmak ne kadar mutlu eder insanı

    Yere basışlarındaki yumuşaklık

    Adımlarındaki acelesiz huzurlu tempo ruhu rahatlatır

    Zerafet kadını şiirleştirir..

    Ne kadınlar vardır tesettürlü de olsalar

    Süzülür gibi dans eder gibi yürürler

    Bir bardak su verirken bardağı değil dünyaları uzatırlar insana

    Hizmet önemli değil, sunuş önemlidir

    Yumuşak, hoş bir hareketle, gözlerinin içi gülerek

    Saygı ve sevgi dolu bir bakışla

    Uzatılan bardağın içindeki her ne ise mutluluğa dönüşür

    Daha içmeden huzur, mutluluk ve yaşama sevinci yayılır ruha

    Sunulan suysa

    Su da hayatsa

    Bu su ab-ı hayattır

    Günaydın aşkım, canım.. demeseler bile

    Öyle bir tebessümle gelirler ki yanınıza

    Hangi kötü ruh halinde olursanız olun

    O anda gülümser, huzur duyar, bütünleşiverirsiniz

    Bir demet çiçek gibidirler

    Cıvıl cıvıl bir kuş, berrak akan bir su, gün ışığı gibidirler

    Uzaktan duyarsınız sıcaklığını

    Ona doğru yaklaştığınızın farkına bile varamazsınız

    Mıknatıs gibi kendilerine çekmişlerdir sizi

    Demir tozları gibi yapışır kalırsınız

    Zaman durmuştur, mekan orasıdır

    Dünya o kadarcıktır

    Kalabalığın sayısal değeri bire inmiştir

    İkiye çıkmasına da lüzum yoktur

    Şiir gibi yürürler, şiir gibi dolanırlar etrafınızda

    Şiir gibi konuşur, en güzel melodiler gibi gülerler

    Ağlayışları da hiçbir kadının ağlayamayacağı kadar güzeldir

    Hiçbir kadın senin kadar güzel ağlayamaz

    Bir yıldız yağmurudur senin gözyaşların der ümit yaşar oğuzcan

    Film de onlardır, şarkı da hayat da..

    Dokunmaya kıyamazsınız, bakmaya doyamazsınız

    Birkaç ömür daha istersiniz yaradandan

    Okşasanız saatlere düşman olursunuz

    Dünyanızı cennete değişmezsiniz

    Dansedercesine yaşamaktır onunla günlük hayatı yaşamak

    Gülümseyerek uyanırlar

    Müzikte dansedercesine çay yapmaya giderler

    Telaşsız, cıvıl cıvıl güne başlayan sevimli kuşlar gibidirler

    Geyşalar gibidirler

    Onların tüm amaçları erkeklerini mutlu etmektir

    Onları mutlu ederek, mutlu olurlar

    Bir de hizmetçi ruhlu kadınlar vardır

    Sabah sabah oflaya puflaya yataklarından kalkarlar

    Söylene söylene takır tukur temizliğe başlarlar

    Kafanıza çarpar gibi kurarlar sofrayı

    Mükellef bir kahvaltı sofrasında bile çekilmezler

    SADECE BAYANLARIN MI ROMANTİZMDEN HOŞLANDIKLARINI SANIYORSUNUZ

    YA DA SEVİLMEKTEN

    ERKEKLERİN DE ROMANTİZME, SEVGİYE, İLGİYE İHTİYAÇ DUYDUĞUNU DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?

    ONLAR SEVDİKLERİNE İNANDIKLARI, DOYA DOYA SEVGİ ALDIKLARI ZAMAN KAHVALTILARINI YAPMIŞ OLURLAR

    O KONUDA AKŞAMA KADAR ACIKACAKLARINI

    BAŞKALARINA İHTİYAÇ DUYARAK AVUÇ AÇACAKLARINI, SEVGİ DİLENECEKLERİNİ DE SANMIYORUM

    Akşam da aynı sıcaklıkla karşılarım

    Aynı huzur ortamına çekildiklerinde onlardan mutlu kimse olmaz

    Kovsanız da yanınızdan ayrılmaz,

    Ne kadın ne erkek kimseye ihtiyaç duymazlar

    O sizindir

    İmza ile kanun ile değil

    Bir köle gibi seve seve

    Artık herkes onu sizden kıskansın

    Sahabeden birisinin hanımı ekmeğini, suyunu güneşe koyar

    Sıcak su, kuru ekmek yermiş

    Kocası işinde öyle yiyor diye

    Eşini, erkeğini kendinden önce düşünür zarif olan kadın

    Onu ana gibi şevkatle sarar

    Abla gibi kanat gerer üstüne

    Kardeş gibi yanında canında taşır

    Arkadaş gibi omuz verir paylaşır

    Eşi olarak da tüm yüreğiyle çok sever,herkesten üstün tutar

    Sahip çıkar kardeşim, sahip çıkar..

    Evde ne huzur veriyorsunuz da dışarıdakilerden kıskanıyorsunuz

    Herşey iyi gidiyorsa onlar neden kendini dışarıya atıyorlar

    Arılar bal dolu kovanlırını neden terkediyor

    Acı yok, tatlı yok, evde duranın aklı yok

    Kalıp gibi kolalı kadın olmayın

    Sinirden tirtir titreyen, söylenen,

    bağırıp çağıran, kavgazan, fettan, fetbaz bir kadın olmayın

    Önce sakin olun

    HUZUR BULUN, HUZUR VERİN..

    Sonra zarif olun, daha sonra da duygusal olun

    Akıllı olun akıllı

    Unutmayın ki; onların herkesten önce

    Size ihtiyaçları var...
  • Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
    Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
    Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
    Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
    -Senegalliler dahil değil
    Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
    Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
    O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
    Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
    -Yoksa seni rahatsız mı ettim?
    Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
    Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
    Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
    Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
    -Freud diye bir şey yoktur.
    Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
    Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
    Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
    Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
    -Haydi iç de çay koyayım.
  • Senin sesin güzeldir; iki çay söylesene bize...