• 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Abartma tozu 2020/5
    Arkadasım @özlem sparisi idi aslında merakettim Bi göz atim dedim baktım bitmiş Sermin Başverdi okuduğum ilk kitabı #okudumbitti
    Abartıyor muyuz gerçekten? Konu aslında gluten alerjisi olan bir çocuğun gözünden anlatılıyor . Bir gün uyandığında bütün kasabanın her şeyi abarttığını görüyor. Sonunda da bu abartmaların sebeplerini çözüyor olayı bitiriyor fakat bütün o yol boyunca yasadıkları bakıs acısı hayatımızda olup biten ‘normal’ olayları öyle bir ele almış ki ben de mi evet ben de diye benzetmeler yapıyorsunuz ister istemez . Değindiği konular ince ince göndermeler... hikayenin içinde tam olarak bir çocuğun anlayabileceği netlikte ve sadelikte. Üstelik bir sürü güncel konulara değinmiş. Benim gibi #alerjikbebekannesi olanlar için de alerjik bir çocuğun yasadıklarına farkındalık olusmus bu kısımda hoşuma gitti.
    savurganlığı, abartıyı, bencilliği güzel bir dille anlatıyor kitap
    Demem o ki basit yaşamak lazım hayatı. Abartmadan
    Basit yaşayacaksın hayatı çay simit peynirle....
    Alıntı
    Okulda sırasında kımıldayan çocuğa, anında hiperaktif dediler. Sağa sola bakınana, "Dikkat eksikliği var bunun" dediler. Konuşan geveze, konuşmayan içe kapanıktı. Robot gibi insanlara dönüştürdüler.

    Bozulma böyle bir şey işte Tevfik abi. Bir kişi yanlış konuşursa herkes yanlış konuşmaya başlar

    Güzelmiş özlem aksam uğra al cnm benim
  • 236 syf.
    ·10/10
    Kitabın ismini ilk olarak Uğur Canbolat’tan duymuştum. Kadim dost “Mutlaka okumalısın.” dedi. Timaş Kitap Kafe’de “Eğitimde Şefkat ve Merhamet” konulu bir programım vardı. Program arasında gördüm ki yazarımız da arkalarda oturuyor. Program sonrasında saygı ve muhabbetlerimi sunmuştum kendilerine. Aynı gün çay sohbeti esnasında Uğur yine kitaptan bahsedince, bulamadığımı söyledim. Sohbetteki Aşkın Geçgel Hanımefendi “Kitabı sizin için ayarlayabilirim.” deyince çok sevindim. Ve birkaç gün sonra kitabı hem de Şerif Aydemir ağabeyimizin imzasıyla masamda bulmuştum. Aşkın Hanım’a buradan teşekkürlerimi bir kez daha yineliyorum.

    Kitap deneme türünde yazılmış. Mahalli Ağın Haber gazetesinde yayınlanmış yazılardan oluşuyor. İçerik daha çok Ağın’la ilgili. Ama ben yazıları sadece Ağın’la ilintilendirmedim. Çünkü anlatılanlar bugün birçok yöre için geçerli.

    Yazılar duygu doluydu. Dertliydi çünkü yazan. Söylenenler üst perdeden değil. Daha çok mütevazı hallerden. Yazılanlarda özdeyişler, türkülerimiz, Ağın’ın Harput’un türküleri çokça yer bulmuş. Bazılarını okuduktan sonra açıp dinlemedim değil. Ne çok unuttuğum türkü varmış dedim. Kitabın çok yerinde yazarın hatıralarıyla karşılaştım. Biraz hayıflanmış. Geleneğin gittikçe göz ardı edilmesi yazarımızı dertlendiriyor. Yazarımızın izlenimleri insan üzerine. Yaşayış üzerine. Kültür ve sanat üzerine. Sanatçılar ve yazarlar üzerine. Şehirlerin de bir hayatı var. Doğuyorlar, büyüyorlar ve ölüyorlar. Şehrin devamını o şehrin insanları sağlıyor. Bunu da kültürle sanatla, şehre bir şeyler katmakla yapıyorlar. Terk etmekle değil. Terk edilen her şey yerinde durmuyor, gidiyor.

    Bu kitapta okuduğumda beni etkileyen hadise kendi kendisini yetiştiren, Ağın’lı Abdullah Lütfü Efendi’nin edinmek istediği bir kitap için İstanbul’a üç ay boyunca yürümesidir. Bir kitabın peşinden koşmak. Üstelik herhangi bir düzenli eğitim almamış, kendisini yetiştirmiş biri tarafından. Allahım nasıl bir duygu. Anlatılmaz.

    Yazarımızın babası çerçi. Bu sebeple o köy senin bu mezra senin dolaşıyor. Bu dolaşmalarda yazarımız da yer alıyor. Bu gezmelerde yazarımız hep gözlüyor. İnsanları, hayatı, gelenekleri, âdetleri. Ve de bunların hepsini özümsüyor. İşte bu özümsediklerinı yazılarına konu ediyor.

    Şehir kitaplarını seviyorum. Tanpınar’ın Beş Şehir'ini bugünlerde okudum. Ahmet Turan Alkan’ın Sivas’ı anlattığı Altıncı Şehir’ini de yıllar önce okumuştum. Şimdi gördüm Özkan Yalçın’ın Amasya’yı anlattığı Yedinci Şehri de varmış. Okumadım. Ama Amasya’yı bu yakınlarda ziyaret etmiş ve çok etkilenmiştim. Oraya yeniden gitmeyi ve birkaç gün kalmayı planlamıştım. Şimdi gitmeden önce Yedinci Şehri okumak farz oldu. Ağın’ı da merak ediyorum. Bir gün oraya Allah izin verirse yolumu düşüreceğim. Giderken yanımda Şerif Aydemir Ağabeyimizin “Yazık Olmuş Yârsız Ömrü Geçene” kitabını da yanımda götüreceğimden eminim.

    Şimdi okuma sıramda yazarın Ötüken'den çıkan ve kütüphanemde bulunan Mendilim Sende Kalsın ve Çiçekten Harman Olmaz kitapları var.
  • 328 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kendinden kaçtın kaçtın kaçtın..öyle bir kaçtın ki, bir baktın kocaman bir uçurumdan yuvarlanıyorsun. Etrafındaki boşluk,kuş gibi hissettirdi sana kendini.
    Gönlünün bütün yükünden sıyrılmış gibi.

    "Kaçtın da kaçabildin mi bari?"
    İşte orası şüpheli biraz.

    Sonra alçaldın alçaldın ve kondun, bir akşam vakti, eski evlerden oluşan şirin bir sokağa. Müstakil, ahşap, bakımsız, iki katlı bir evin avlusuna.
    Neresi mi?
    Uzunharmanlar, Ruşen Sokak, 14 numara.

    Anahtarınla açtın kapısını yeni kiraladığın evin. Her yer tertemiz, düzenli, mis gibi. Oysa böyle değildi sanki, sen bu evi kiralarken.. Buz dolabında çeşit çeşit yemekler, kıyafet dolabında tam bedenine göre, paketi hiç açılmamış kıyafetler, gaz ocağına yerleştirilmiş bir çaydanlık, alt dolapta paket paket Seylan çayı, reçeller turşular..

    Aklın karıştı, değil mi?
    Minnet duydun belki de ve biraz da korku..

    Korku mu dedim?:))
    Birazdan lambalar kendiliğinden yanıp sönmeye başlayacak haberin olsun. Ayak sesleri duyacaksın, gıcırtılar..Mesela ocaktaki demliğin altı yanmaya başlayacak birden ya da bir odada bıraktığın kitabını diğerinde bulacaksın.

    KAYBETTİĞİN KADAR BULACAKSIN, DENKLEM BU..

    Peki çayı sever misin?
    Demlisi demsizi, şekerlisi şekersizi, mis gibi kokanı, abdest suyu gibi olanı..bol bol çay içeceksin bu kitapta.

    Horoz Rıza 'dan Erzurumlu Teyze'ye, Beyabi 'den Kirkor Usta 'ya, Bakkal Mustafa 'dan Taksici Sabri 'ye kimlerle tanışacaksın. Hepsinden çok daha fazlasını bildiğini sanacaksın. Oysa sonra, çok sonra anlayacaksın ki bilmeyen tek senmişsin içlerinde.

    BİLDİKÇE BİLMEDİĞİNİ ANLAYACAKSIN, DENKLEM BU..

    Sonra nihayet tanışacaksın davetsiz misafirinle. Ona göre sen misafirsin ama, sana göre de o. Çirkef, şirret, patavatsız ama olağanüstü, ahu gözlü, benzersiz..
    Kim mi?
    Leyla, Leyla ..Aspendos Leyla. :)

    Hayalet mi,gerçek mi?
    Ölü mü, diri mi?
    Düğüm mü çözüm mü, sen çöz bundan sonrasını.

    Defalarca tuşa geleceksin, ters köşe olacaksın. Sevgi mi nefret mi derken..

    NEFRETİN KARŞISINA SEVGİYİ KOYACAKSIN, DENKLEM BU..

    Ölümü sorgulayacaksın sonra, toprak kokusunu, yağmuru, mide bulantılarını, insanları, insanların sakladıklarını, anlattıklarını, hayatı, kaçtıklarını, bulduklarını, dönüş yolunu..

    Bir tarafta yaptıklarının sonuçları duracak, diğer tarafta yapamadıklarının pişmanlıkları.

    BİLDİKLERİNİ BİLMEDİKLERİNLE TARTACAKSIN, DENKLEM BU..

    Neyi ne kadar istediğini ölçerek, sırf susadın diye sana sunulan okyanusun ortasında hiç durmadan çırpınarak, yaşamayı öğrenmeye çalışarak, yani bir nevi alternatif maliyetini ödeyerek sahip olduklarının..

    Amaaan salla gitsin!
    Çay içer misin?:)


    Çok eğlenceli, derinleşen özelliğiyle asla sıkılmayacağınız ve kahkaha atarken bile sorgulayan yanınızı sivriltebilen on numara bir kitap.

    Benim en değer verdiğim ölçülerden biri, okuduğum kitap biterken, yazarın bir başka kitabını okumak için içimde duyduğum arzudur.
    Son cümleyi okuyup kitabın kapağını kapattığımda,iki kitabını birden sipariş ettiğim Sezgin Kaymaz, kalbimdeki özel yerine şimdiden kuruldu diyebilirim.

    Bazen
    ANLADIKÇA SEVER, SEVDİKÇE ANLARSIN, DENKLEM BU..




    Keyifli okumalar..:)
  • 126 syf.
    Sanki ütopik bir kavramın gerçek olduğuna inanmaya çalışıyordum.
    Şiraha suskun halime bakarak aniden eliyle yüzünü kapattı. Hapşıracak herhalde diye bekledim; tam o sırada parmaklarının arasında su damlası dökülüverdi. Ağlamaya başladığını o an fark ettim. Yolun ortasında müşterilerin görmesi sıkıntı yaratır diye ”Her neyse haydi gidip bir yere girelim” diyerek Şiraha'nın kolunu yakaladım ve yakınlardaki bir aile restoranına yöneldim.

    ”Bu dünya yabancı maddeleri kabullenmez. Ben sürekli bunun sıkıntısını yaşadım” dedi Şiraha, restoranın içecek büfesinden aldığımız poşet yasemin çayını içerken.
    Yasemin çayını yerinden kımıldatamayan Şiraha'nın yerine ben doldurup verdim. Sessizce oturduğu için önüne koyduğumda teşekkür bile etmeden içmeye başladı.
    ”Herkesin hizaya girmesi gerekiyor. Neden otuzlu yaşların ortasında yarı zamanlı çaışıyorsun? Neden bir kez bile aşk yaşamadın? Cinsel deneyiminin olup olmadığını bile sıradan bir şeymiş gibi sormaya kalkarlar. Parayla yaptığın eğlenceleri sayıya dahil etme gibi lafları gülerek eder o tipler. Kİmseyi rahatsız etmediğim halde, yalnızca azınlıkta kalanlardanım diye herkes yaşamımın ırzına geçiyor.”
    Olanlardan sonra Şiraha'nın cinsel suçlu sınırına yaklaşmış bir insan olduğunu düşünüyordum. Rahatsız edilen yarı zamanlı kadın çalışanları, kadın müşterilerin halini düşünmeden, kendi bunalımını rahatlıkla ırza geçme sözüyle ifade edebiliyordu. Mağdur edilmişlik hissi böylesine güçlüyken, mağdur eden olabileceği aklının ucundan bile geçmiyordu ve bu bende hayret uyandırmıştı.
    Kendine acımanın Şiraha'nın bir alışkanlığı olabileceğini düşünerek ”Hım... Bu hayli zor olmalı” diye gelişigüzel bir ifadeyle başımı salladım. Ben de buna benzer korkuları hissediyordum ama kendimi özel olarak savunmamı gerektirecek bir durum yoktu ortada, bu yüzden Şiraha'nın neden bu kadar kafasına taktığını anlamıyordum. Aklımdan ”Dayanmakta bir hayli güçlük çekiyor olmalı” diye geçirirken önümdeki sıcak suyu içtim.
    Tadı olan bir sıvı içme ihtiyacı hissetmediğimden sıcak suyu poşet çay koymaksızın öylece içerim.
    ”İşte bu yüzden ben de evlenip o tiplerin laf etmeyeceği bir yaşam sürmek istiyorum” dedi Şiraha. ”Paralı biri iyi olur. İnternet sektörüyle ilgili fikirlerim var. Çalınmasını istemediğimden ayrıntısına giremem gerçi. Bunun için yatırım yapacak bir kadın mükemmel olur. O fikrim mutlaka başarıya ulaşacak, öyle olunca da kimse bana laf edemeyecek.”
    ”Yani, yaşamına karışan insanlardan nefret ediyorsun ve buna rağmen laf etmesinler diye yaşamını onlara göre belirleyeceksin?”
    ”Artık yoruldum” deyince Şiraha, başımı salladım.
    ”Yorulmak çok mantıksız. Laflar evlenince kesilecekse bu hızlı ve mantıklı bir çözüm.”
    ”Söylemesi kolay. Sadece evlenmek lafların kesilmesine yetmez. Kadın değilim ki ben. Topluma karışmamışsan işe gir derler, işe girince daha fazla kazan derler, diyelim ki kazandın, evlenip çoluk çocuğa karış derler. Sürekli dünyanın cezalandırmasına maruz kalırsın. Kadınların işi kolay, aynıymışız gibi konuşma.”
    Şiraha keyfi kaçmış gibi konuşunca ”İyi de, bu durumda her şey çözümsüz kalır. Anlamsız sanki” dedim. Şiraha söylediğime aldırış etmeksizin coşkuyla konuşmayı sürdürdü.
    ”Dünyanın ne zamandan beri böylesine yanlış bir hal aldığını öğrenmek ,için tarih kitapları okudum. Yakın çağ, yeni çağ, orta çağ... Ne kadar geriye gidilirse gidilsin dünya yanlışlardan ibaret. İlkel çağlara gidilse bile.”
    Şiraha kendini kaptırınca masayı salladı. Yasemin çayı fincandan döküldü.
    ”İşte o zaman farkına vardım. Yaşadığımız dünya ilkel çağlardan hiç farklı değil. Köyün işine yaramayan insanlar silinir gider. Ava çıkmayan erkekler, çocuk doğuramayan kadınlar... Günümüz dünyasına bak. Sürekli bireyselliğe vurgu yapılır ama köye aidiyet göstermek istemeyen insanların yaşantılarına karşı çıkılır önce, sonra zorlamalar gelir, en sonundaysa köyden kovulurlar.”
    ”Şiraha, ilkel çağlarda konuşmayı çok seviyorsun.”
    ”Sevdiğim falan yok. Hatta nefret ediyorum. Fakat bu dünya modern toplum maskesi taksa da ilkel çağda yaşıyor. Büyük av yakalayıp getiren güçlü erkeklerin çevresinde kadınlar toplanıyor ve köyün en güzel kadını gelin oluyor. Ava katılmayan, ava katılsa bile güçsüzlüğü dolayısıyla işe yaramayan erkekler hakir görülüyor. Şemada hiçbir değişiklik yok.”
    ”Hım...”
  • 240 syf.
    ·10/10
    Yazdan çıktık. Eylülü geçtik. İşte ekimin son günlerindeyiz. Aslında bu aralar olmak istediğim yer, sonbaharın tüm renklerinin serapa sergilendiği Abant’tır. Düşünsene elinde Hilmi Yavuz’dan Hüzün ve Ben, masanda dumanı üstünde köpüklü kahven. Etrafında uçuşan sarı kırmızı ağırlıklı rengârenk yapraklar. Ve belki de kitaptan başını kaldırdığın anda uzaktan gelen ses Yıldırım Gürses: “Her sonbahar gelişinde/ Sarı sarı yapraklarla/ Kuru dallar arasında / Sen gelirsin aklıma.” Düşündüm sadece, ne şimdi Abant’tayım, ne de yanımda kahve var. Bütün bunlara bedel sadece Hüzün ve Ben var.

    Kitap yedi bölümden oluşuyor: “Zamansız bahçeler kucakladım”, “Geçiyorum mevsim gibi kapından.”, “Havz-ı hayalin sularında”, “Ah bellek, acı bellek.”, “Hayali cihan değer”, “Ölüler ölmemişti daha”, “Hüzün ki en çok yakışandır bize” Daha ilk sayfasında ilk paragrafta bir cümle dikkatimi çekiyor: “Anneniz öldü. Annemin ölümü! Beklemiyordum ki.” Kim annesinin ölümünü bekler ki. Kimse. Ne yalan söyleyeyim belki ben beklerdim. En azından bir yerlerde hayatıma dokunurdu. En azından bekleme duygusunun ayırdına varacağım zamanlar kadar annem olurdu. Hilmi Yavuz anneyi lirik olarak tanımlıyor.”Evet, lirik! Onu kesinliyorum şimdi. Derûnî ve mistik olanı annemle yaşadım. Babam konuşarak, annem susarak dönüştürdüler tinimi.” Ah işte kendim de belki annesizlikle, şefkat ve merhamet hasretiyle dönüştürmüşümdür tinimi. Kimbilir?

    “Annemle karanlık geceler bazı çıkardık. Başları beyaz tülbentli kadınlar, güzel yüzlü ıtırlı kadınlardı; birbirlerine bakarak söze gerek yoktu, anlamayı bilen kadınlar! Bir dokunuşta dönüştürmüşlerdi sözleri, öyle onaylıyorlardı birbirlerini, derin ve gizemli bakışlıydılar. Bembeyaz tülbentler, ıtırlıydılar ve onlar o kadar ferah ve aydınlıktılar ki, o odalarda çiçek işlemeli gaz lambasının ışığından daha fazlası vardı, -tülbentlerin aydınlığı…” Ben de hatıralardayım işte. Bir komşu evde ağlıyorum belki de ağlatılıyorum. Kulağımda cümleler “Hani sen de analığına bir tülbent alsan, onun gönlünü etsen.”

    Tamam, bugünlük bu kadar hüzün yeter. Bıraktım kitabı yanıma. Kalktım. Biraz dolaşmaya ihtiyacım vardı.

    Ertesi gün. Çay kokuları odamı dolduruyor. Hilmi Yavuz’un kar düşüncelerini okuyorum. Gençlik yıllarında karların birikmesinden zevk duyarken, olgunluk zamanlarında karların erimesinden hüzün duyuyor. Yazarlar, şairler, şiirler, hikâyelerden kesitler, bir taraftan çayın kokusu, dalıp gidiyorum Hilmi Yavuz’la. İlk okumalar, Bursa, Emir Sultan, Erguvan Bayramı. Anton Çehov. Yahya Kemal. Geçmiş Yaz Defterleri. Ve bir şiir: “her şey nasıl da bütündü bir zaman/ şimdi bahçe eksik, güllerse yarım/ kar yağar, hüzün bile yok ve nerdesiniz,/ âh evet, nerdesiniz, yok saydıklarım?”

    İşte kitabın son sayfasından bir alıntı: “Bir şiirimde, ‘hüzün ki en çok yakışandır bize’ diye yazmıştım, adım o günden bu yana ‘hüzün şairi’ne çıktı. Yanlış anlaşılmak istemem, benimki sadece bir saptama… Bizim kültürümüz bir ‘hüzün kültürü’dür; hüzün sanki kimliğimizin ‘olmazsa olmaz’ bir parçasıdır, demek istemiştim ben.”

    Aslında ben Hilmi Yavuz’dan ilk defa bir kitap okuyorum. Kitabını öyle özellikle de sorup almışlığım yok. Tüyap Kitap Fuarı’nı geziyordum. Baktım şairimiz oturuyor tek başına, hüzünle. Önünde kitapları. İşte günün anısı olarak öylece seçmiştim Hüzün ve Ben’i. Konuştuğumuzu değil ama, tebessümleştiğimizi hatırlıyorum. Lutfedip yazdı: “Çok sevgili kardeşim ‘Sait Köşk’ içün. Hilmi Yavuz. Muhabbetle. Tüyap: 2 Kasım 2013” İki yıldır okunacaklar arasında bekledi kitap. İşte bugüneymiş kısmet. Okudukça anladım ki, bir büyük yazarı daha geç tanımışım. Şimdi masamda onun iki kitabı daha var. Birincisi hatıralarını içeren denemeleri “Geçmiş Yaz Defterleri&Bulanık Defterler” Diğeri ise şiirlerini içeren “Toplu Şiirler 1969-2012 Büyü’sün Yaz”

    Hüzün ve Ben’de yazar daha çok kendini anlatıyor. Yürüdüğü yolları, okuduğu kitapları, arkadaşlarını, uçurtmalarını, ilk aşk ilk heyecanını. İlk yazıda annesinden bahsediyordu ya, işte son yazısında da soruyor: “Yaş Yetmiş Beş Yolun Neresi Eder?”

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:
    *Hüzünden, acıdan ve merhametten geçmeyen bir ‘zaman’ın anlamı var mıdır;-yoktur!
    *Lumpen kültürün, her şeyi görünmeye, görünür olmaya endekslediği bir dünyanın sirke; o dünyada yaşayanların da sirk hayvanlarına, zebralara benzemelerinden daha doğal ne olabilir?”
    *Büyük şiirler, uçurum gibidirler, baş dönmesi verirler insana.
    *İyi okurlar, belki de yalnız çocukların arasından çıkıyor. Kimbilir?
    *Türk insanını anlamak, onun hüznünü anlamaktan geçiyor.
    *Yapılacak hiçbir şey kalmadığında, bu dünyaya katlanmanın büyülü yollarından biridir hüzün. Bir muhalefettir.
    *Bir mesleği sevmek, onu iyi yapabilmenin ön koşuludur.
  • 207 syf.
    ·Puan vermedi
    Bugün ne geldi başıma! Bacanağıma uğradım öğleden sonra...Akşamüzeri saat altı sularında evime gideyim,dedim.Yarı yoldaydım.Daha önce de hep gördüğüm ve içindeki kitapları karıştırdığım tablada durdum.İlk defa tabladaki tüm kitaplara bakacağım tuttu.İnsan ne yapar kitap tablasının başına gelince? Bir kaç kitaba bakar,bir ikisini eline alır;bazısının sayfalarını şöyle bir karıştırır,,,değil mi? Tablada yedi veya sekiz sıra kitap vardı.Ben her sıradaki kitapların adlarını tek tek okumaya başladım.Sizler de görmüşsünüzdür kitapçılarda ucuz,az sayfalı olanları koyarlar dükkânlarının önüne.Ben üç tanesi beş liraya etiketli olanlarını çok gördüm son zamanlarda.Kitapların sağ sırasından başlamış ve her birine baka baka tablanın ortasındaki sırayı geçmiştim ki sağıma bir kadın yanaştı.O esnada telaşlı hareketlerinden kitapçı olduğunu tahmin ettiğim bir bey tablaya doğru seğirtti.Henüz tablaya üç adımlık mesafesi vardı ve işte geliyor kitapçı! sinyali gönderdi gözlerim zihnime. Sizlere de de oluyor mu bilmem ama bana oluyor! Şimdi size bunu yazıyorken daha da belirgin gözümün önüne geliyor kitapçı dükkânlarının önündeki o ânlar.Ne kadar çok yaşamışım benzer ânları! Kitaplara bakmak üzere dükkânın önünde durduğumuzda veya rafların arasındayken başka müşteriler de gelir geçer yanımızdan,öyle değil mi? Kitapçının geldiğini hemen hemen her defasında anlamış olduğumu şimdi daha net bir şekilde anlıyorum.Bakın yazının faydalarına!..Salt kendimizi ifade etmekle kalmıyoruz kendimizi de tanıyoruz! Sizce de yazmanın faydalarından biri de kendimizi tanımak değil midir? E,işte o bey dükkânın sahibiymiş.Nasıl anladım adam bana doğru gelirken bilmiyorum.Ya da nasıl anlıyorum gelenin dükkâncı olduğunu kitapçıları tavaf ederken bilmiyorum.Bu tespiti nasıl yapabildiğimi izah edebilmek isterdim ama konu hakkında ilerde daha dikkatli olacağım ve bu sırrımı çözmeye gayret edeceğim(!). Size de oluyor mu acaba? Kitapçılardayken, dükkâncılardan birinin geldiğini diğer müşterilerden ayırdetme hassası çalışıyor mu sizde de? Kaldırım tarafındayız biz.Biz dediğim kitaplara bakan kadından ve kendimden bahsediyorum.O bey de geldi tablanın arkasında bize hiçbir söz etmeden durmaya başladı.Müşteri rahat rahat kitaplarıma baksın duruşunda...Nihayet bir iki kitaba el atıp benim ihtimaldir ki sırasını bozduklarımı düzeltmeye başladı. "Ben geldim bir şey soracaksanız buradayım" el atışı bu kitaplara. Psikoloji kitabı var mı,psikoloji? diye sordu kadın.Nasıl bir kitap arıyorsunuz? diye sordu adam. Psikoloji kitabı işte... diye cevapladı kadın.İyi de psikolojinin hangi konusunda? diye tekrar sordu kitapçı.Sanki adamın elinde yığınla psikoloji kitabı var, diye düşündüğümü hatırlıyorum aynı zamanda kadının hırçın ses tonundan her an arıza çıkarabilecek biri olduğunu sezmiştim.Kadın,Psikoloji hakkında kitap işte canım, dedi.Kitapçı cevap vermedi;ellerini tablaya daldırıp kitapları eşelemeye başladı.Tablada konusu psikoloji olan bir kitap bulunmayacağından emindim ben ama kitapçı emin değildi.İsterseniz içerde daha fazla çeşidimiz var,bakabilirsiniz,dedi kadına hitaben.Ben de ilk defa alıcı gözle baktım o esnada adama.Beyefendi görünüşlüydü.Yaşı benden büyüktü.Baktığımı görünce bana hitap ederek son sözlerini tekrarladı.İçerde kitapçı dükkânı mı var,diye sordum.Evet efendim dükkânımız var,ben sahafım,buyrun bakabilirsiniz,dedi.Şaşırıp kaldım adamın bu cevabı üzerine.Allah Allah yoksa bu pasajda bir kitapçı dükkânı mı var sahiden, diyeydi şaşkınlığım.Şu kitap tablasını iki yıldır görüyordum.Bir keresinde dahi tablada okuyabileceğim bir kitaba denk gelmemiştim ve kitaplarla ilgili görünen birini de tabla başında hiç ama hiç görmemiştim.Demek bu pasajda bir kitapçı dükkânı var öyle mi? Nasıl olur yahu! Evimin bu kadar yakınında bir sahaf var ve ben bunu bilmiyorum. Ama kabahat bende değil.Hiçbir levhası olmayan bir kitap tablası var kaldırımda ve ben bu tablayı herhangi bir dükkâncının öylesine evden getirdiği eski, okunmuş kitapları sanıyorum.Daha pasajdan içeriye beş on adım yürümüştüm ki gördüm dükkânı.Gerçekten de kaldırımdan geçenlerin göremeyeceği bir kitapçı dükkânı daha doğrusu sahaf vardı...Son yıllarda hiç bu kadar şaşkınlığa uğradığım bir olay geçmedi başımdan.Dükkân boştu. İçeriye girip bakınmaya başladım.İki üç dakika içersinde geldi kitapçı da.Hoş geldiniz,dedi. Hoş bulduk,dedim.İlgisi rahatsız etmedi beni.O beylik sorulardan da hiçbirini sormadı:Hani hangi kitabı aradığını sorarlar ya insana daha kapıdan içeri giriyorken.Beni rahat bıraktı.Oradan buradan konu açıldı.Yahu iki yıldır dükkânınızın önünden geçiyorum aklıma burada bir sahaf olacağı aklıma gelmedi,dedim.Beyim kabahat bizde,burayı açtığımız iki yıla yakın oluyor ama hiç tanıtım çalışması yapmadık,dedi.Emekliymiş.İki yetişkin kızı kendisine yardımcı oluyormuş.İlk aylar iki yüz lira kadar kazanıyordum ama şimdilerde Allah bereket versin çok daha iyi.Gün geçtikçe daha çok yeni yüz görüyorum kitap satın alanlar arasında,dedi.Listemi çıkardım bir ara ve tek tek saymaya başladım aradığım kitapları.Hiçbiri yoktu.Vaktiniz varsa bir çay ısmarlamak isterim size,dedi.Memnuniyetle kabul ederim,dedim.Çay söyledi.Çaylar gelirken,Buyrun oturun lütfen,dedi.Oturdum.Anlatmaya başladı. Emekliymiş. Aslında kitapçılıkla hiç ilgisi alâkası yokmuş.Kitap okumayı sevdiği için böyle bir dükkân açmak istemiş;biriktirdiği iki bin lirasıyla bu işe girmiş.Çok şükür kazandığım yetiyor bana.Misal kızlarımdan biri kitap almaya gitti bugün;çok yardımcı oluyorlar bana sağ olsunlar,dedi.Kirası uygunmuş; geçen ay zam yaptım bakalım mal sahibim kabul edecek mi ödediğimi, dedi.Dükkân sahibim çok iyi bir insan ne verirsem onu kabul ediyor,dedi.Çaylarımızı içtik.Siz bakın kitaplara ben biraz kapı önüne çıkayım müsaadenizle,dedi.Epeyce kitap vardı dükkânda.Adamın kitap işinden fazla anlamadığını kendisi itiraf etmişti ya ben de anlamıştım anlattıklarından bu işi bilerek yapmadığını.Epeyce arandım okuyabileceğim bir kitap bulmak için.Bir iki kitap satın almadan çıkmak istemiyordum dükkândan.Dükkânda bakmadığım kitap kalmadı ve nihayet John Steinbeck'in SARDALYE SOKAĞI adlı romanını buldum.Komşum olan emekli Erdem Ağabeyimin kitaplardan bahsettiğimizde devamlı sözünü ettiği romanlardan biriydi bu.Bu kitabın yanında Sir Arthur Conan Doyle'nin ilk eseri olan KIZIL DOSYA adlı romanı buldum sonra.Sahaf arkadaşla çaylarımızı içiyorken neler yaptığımı sormuş o ara kartvizitini de uzatıvermişti.Benimle tanıştığına epeyce memnun görünüyor üstelik her zaman çay içmeye,sohbet etmeye gelmemi rica ediyordu.Gelirim tabii,fırsat buldukça uğramaya çalışırım,ben de çok memnun oldum,diyordum.Ben bunları alacağım diye uzattım iki kitabı Veli Bey'e.Uzunca bir süre hesapladı ne ödemem gerektiğini;hiç acele etmiyordu.Dokuz lira ediyor bu iki kitap,dedi sonunda. Cüzdanımı çıkarıp ödememi yaptım.Hararetle el sıkıştık.Ayrıldım kitapçıdan. Tam da bugün bir arkadaşımla Kadıköyü'ndeki sahaflara gidecektik.Arkadaşıma ulaşamadım,tek başıma gitmek istemediğim için biraz buruktum...İyi geldi bir sahafın evimin yakınlarında olduğunu öğrenmem. Sanıyorum bundan böyle hususi uğrarım bu sahaf dükkânına...Dükkâncı arkadaş yaşını başını almış olgun bir adamcağız;bu gidişle uğrak noktalarımdan biri olacağına hiç şüphem yok.Bu hadisenin etkisiyle olacak epeyce sevinçliyim şu an bile.Kızıl Dosya adlı romanın ikinci bölümüne kadar da okudum bu akşam. Cumartesi,11 Mayıs 2013

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

    Az önce devrettim Kızıl Dosya adlı bu polisiye romanı.Doyle bu işin ustası;has bir polisiye yazarı olduğunu gözler önüne seriyor âdeta.Hem bu Kızıl Dosya adlı romanı üstadın ilk romanı olması hasebiyle de önemli.Güzeldi.İntikam peşinde olan bir adalet arayıcısının iki kişiyi öldürmesiyle sonuçlanan bir olaylar zincirinin Doyle'nin dünyaca meşhur kahramanı Sherlock Holmes tarafından aydınlatılmasını yazıyor.Kitap iki bölüm olarak kurgulanmış.İkinci bölümde intikamını almadan yüreğinin onmayacağını anladığımız fakat bir yandan da sevdiğimiz karakterin her şeye rağmen yanlış bir yol izlediğini fark ettim.İnsan intikamını kendi almaya kalkarsa adalet bozulur;mafyacılık güçlenir.Kitabın verdiği mesaj bu değil.Zaten Yazarın böyle bir mesajı yayma gibi bir isteği de yok.Dedim ya güzel bir romandı.Romanın sonu şu cümleyle bitiyor: Populus me sibilat,at mihi plaudo ipse domi simul ac nummos contemplor in arca. Anlamını araştırıp buldum fakat ikna olmadım.Bu lisanı bilen bir arkadaşım şu satırları okuyacak olursa kendisinden ricam olabilir mi acaba? Bu her ne demekse Türkçesini yazabilir misiniz?

    Pazar,12 Mayıs 2013

    XXXXXXXXXXXXXX

    Konu Dışı Bilgilendirme Notumdur: Arkadaşlar İstanbul Bayrampaşa semtimizde ufacık bir sahafımız varmış.Hemen Demirkapı Caddesinde... Dükkâncı da kitaplara gönül vermiş beyefendi bir ağabeyimiz.Pazar olmasına rağmen dükkânını açıyor biz kitapseverlere.Uğradım öğleüzeri ve müşterileriyle konuşmalarına şahit oldum.Dört lira istediği bir kitaba,o kitabı satın almak isteyen genç kızımız iki lira vereyim buna da,bak bozuk param da var... dedi.Bir başka kitaba beş lira verip almış idi o esnada bu kız.İki lira olmaz,bak benim bundan kazanacağım para birbuçuk lira.Ama al oku para vermene gerek yok lütfen iki gün sonra getir,olur mu,dedi sahaf ağabeyimiz.İşte böyle ağabeylerimiz var.Ne yapayım paraları yetişmeyince özellikle öğrencilere para almadan kitabı veriyorum,dedi.Hiç geri getirmeyen olmamış;herkes ödünç aldığı kitabı geri getirmiş...Kitap okuyan insanın, ödünç aldığı kitabı sözleşilen tarihte geri getirmesi bence okumanın şanındandır.Kitap okuyan insanı,insanları seviyorum.Başta babamı seviyorum;seksen sekiz yaşında bir kitapkurdudur benim babam.Kitap okuyorken babamı daha da çok seviyorum.
  • 296 syf.
    ·30 günde·Beğendi·10/10
    MESNEVİDEN PEDAGOJİK TELKİNLER

    Keyifle okuduğum kitaplar arasında bu kitap. Hani çok sevdiğiniz bir çaycıda hergün içtiğiniz bir çay gibi. Az az, keyifle ama hergün. Bazı kitaplar elimde böyle uzun kalır ama maalesef bitti.
    Yazarı Doç Dr. Süleyman Doğan. Kendi dilinden bu kitap şöyle; “bu hikâyeler halkta bir karşılık bulursa pratik hayatta müyesser olur, etkili olur. Birincisi, bu hikâyeleri okuyanlar model görürler, “Bunu ben de yapabilirim, tam bana göre.” diyebilir, modelleme olur, telkin olur. İkincisi de ayna olur; yani okuduğunda, “Tam beni anlatıyor.” der, âdeta şifa bulmuş gibi bir bilgi dağarcığına ulaşmış olur.” Her ikisine de katılıyorum. Okuyarak çevremdekilere okuduklarımının model olmasını istiyorum çünkü insan olarak doğabilirsiniz ama insan olarak kalmak hüner ister, emek ister. Okuduklarımı anlamaya çalışarak da “hayatımı anlamlandırmaya” çalışıyorum. Varşova’da bir Türk marketi var buranın entelektüel, ressam bir çalışanı var. Her gittiğimde bir hikaye okurdum, çok severdi. En çok o üzülecek.
    Kitaba gelirsek; “Her bir kuş tek başına bir inciri yutamaz.” Bir serçe, inciri tek başına yutabilir mi? Parçalaması lazım. Bir leylek belki yutabilir. Onun için, hepsine anlayacağı bir lisansla, anlayacağı bir dille, kabiliyetine göre anlatır. İşte kitap herkese kendi seviyesine uygun örneklerle, hayatın kullanma kılavuzun veriyor. Kim mi istifade edemez bu kitaptan. Kibirliler. Çünkü onların başkalarından alacakları bir şey yoktur.