• “Yeter lan..” diye kalktı oturduğu masasından. Çay bardağını devirdiğinin farkında bile olmadı. Masasının üzerinde iki yana açılmış gazete sayfaları ıslanmıştı. Kafedeki herkes sus pus olmuş ona bakıyordu. Ortalık bir anda buz kesti. Az önceki neşeli kalabalık uğultu şimdi yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı.

    Kalktığı yere çöktü.
    Titreyen ellerini başına götürdü. Sinirden kıp kırmızı olmuş yüzünü sım sıkı kapattı. Kol dirsekleri, masanın üzerine mıhlanmıştı adeta. Mevcut ortamın tamamen dışında bir dünyaya kitlenmişti sanki. Siyah düz ve uzun saçları parmaklarının arasından fışkırıyordu.

    Gazetesinin kıvrık kenarlarından mavi kot pantolonun alelade yırtık dizlerine koyu kahve rengiyle damlayan çayı umursamayacak kadar şoktaydı.

    “Olamaz!” diye bağırdı. “Aman Allah’ım bu nasıl olur?”

    Kokoşların ve züppe tiplemelerin karma olduğu bu mekanda şimdi sessizlik bozulmaya başlamıştı. Hafif mırıltılar, meraklı bakışlar arasında alabora oluyordu.

    “Noolmuş ki kıı?.”
    “Ay ne bilim ben. Ödüm koptu valla”
    “Telefonda acı bi haber almış olmalı.”
    “Hükümlü müdür nedir? Bi kaç gündür görüyorum ben bu yabancıyı burada.”
    “Tolga olum. Bu adam iyi değil lan.”
    “Yazık ya. Bi derdi olmalı. Sevgilisi mi terk etti acaba.”
    “Kanka bu adamı tanıyo musun sen.”
    “Hasta filan mı acaba?”
    “Hee hasta canım. Kafadan hasta. Böle hasta mı olur salak. Psikopat resmen. Yeni görüyorum ben bu adamı buralarda. ”
    “La havleee. Arkadaş sabah sabah noluyoz ya.”

    Az ilerdeki yuvarlak kırmızı absürt masanın etrafında kızlı erkekli oturan grup nargile çekiyordu.

    Uzun siyah saçlarının arasına manyakça mavi renk serpiştirilmiş iri omuzlu, orta yaşlı, orta boylu, siyah boncuk gözlü, spor giyimli genç kız, siyah ojeli uzun tırnaklarıyla alnının ortasından aşağı sarkan saçlarını geriye doğru sıvazladı. Nargilesinden derin bir nefes çektikten sonra tekrar bu zavallı adama döndü baktı. “Ay yazık ya. Noldu ki acaba?” dedi.

    Masanın üzerinde duran neskafesinden bir yudum aldı. Kahvenin hemen yanında içi izmarit dolu küllüğe doğru elini uzattı. Yarım kalmış sigarasını söndürdü.

    Karşısında oturan, kıvırcık kızıl saçlı, iri yanaklı, tombul suratlı üç aşağı beş yukarı 40 yaşlarındaki kadın, ağzındaki cikleti cakırdata cakırdata “Kızıım. Geri zekalı kızım. Geberecen geberecen. Bir elinde nargile, diğerinde sigara. Bir taraftan da bol şekerli kahve. Öl de kurtulalım. Manyak kız.”

    Fazla oralı olmak istemedi genç kız. “Amaaan anne. Yaşayacağız da ne olacak. Boş versene..” dedi. Nargilesinden derin bir nefes daha çekti. Ciğerlerinin iyice nargile dumanıyla dolu olduğuna emin olduktan sonra yanaklarını şişirip havaya doğru hohladı.

    Nargileyi bırakıp oturduğu yerden kalktı. “Ben şu adama bi bakıp gelecem anne. Sen biraz otur. Arkadaşlarla takılırsın.”

    “Ama kızım..” diyecek oldu annesi. Fakat öylece sustu. Amaçsız, hedefsiz, umursamaz ve öylesine yaşayan züppe görünümlü bu kızın bir türlü adam olmayacağını düşündü. Yapabileceği fazla bir şeyi olamazdı zaten böyle durumlarda. Bu kız kafasına taktığı şeyi yapıyordu. Başına buyruktu.
  • Şimdi, diyorum.
    Şimdi
    Bir deniz, denizde vapur
    Gökyüzünde martı
    Semaverde çay olmalı
    Bir de çaya yaren.

    Cemal Süreya
  • İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben 
    İşte şu begonya, işte yalnızlık 
    İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda 
    İşte yok oluşumdan doğan kent 
    Hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız 
    Ben dediğim koskocaman bir oyuk 
    Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda 
    Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda 
    Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki 
    Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi 
    Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim 
    İyi 
    Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu 
    Salıyı gösteriyor. 
     
    Salondaki büyük saati sattım 
    Saatin ölçebileceği 
    Herhangi bir zaman parçası yok 
    Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim 
    Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama 
    Ne gereği var ki saatin 
    Balkona çıkıyorum sürekli 
    Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece 
    Bir semtin ilk rengini alıyorum 
    Örneğin Ümraniye’de bir çay bahçesindeyim 
    Bazan 
    Anılardan anılara bir yol 
    Ve 
    Anılardan anılara sallanan bahçe 
    Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor 
    İyi. 
    Yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah 
    Bu sabah bu sabah 
    Oralı olmadı kimse –pazartesi miydi– 
    Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde 
    Nasıl? 
    Güllerse güller içinde yani 
    Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki 
    Deniz şuralarda bir yerde olmalı 
    Çıt yok evin içinde 
    Deniz şuralarda bir yerde olmalı 
    Çıt yok 
    Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı 
    Ve göklerden tepelere inen bir sokak 
    Ya da bir akarsuyum ben 
    Denizse 
    Şuralarda... 
    Yok önemi bir iki gün kaldı –martı– 
    Balkonda 
    Deniz de öldü sonra, martı da 
    İyi iyi. 
     
    Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi 
    Günler –seni anımsadığım zaman– 
    Birden Kurtuluş’tan Taksim’e giden bir tramvay görüntüsü 
    Mavi bir elektirik çakımı tellerde 
    Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı’ndayız 
    Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında 
    Besbelli Gümüşsuyu’ndayız, Rus lokantasındayız 
    –Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz– 
    Şarap içmişiz, üşüyoruz 
    Dışarda dünya silinmiş 
    İkimiz ikimiz ikimiz 
    Böyle birkaç defa ikimiz 
    Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey 
    Nasılsa 
    Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa 
    Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben 
    Üşümüyorum da 
    Bende herkes var, diyen bir kızın titrek 
    Sesleri dökülüyor kucağıma 
    Dudaklarım kan mavisi bugün. 
    Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz 
    Biz burda kırk yaşındayız hepimiz 
    Dördümüz bir kişiyiz de ondan 
    İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan 
    Onu bekliyoruz bir kişi olmak için 
    Evet evet, yanılmıyorum ben 
    Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim 
    Doğrusu ya 
    Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor 
    Duvardaki vitray, begonya 
    Begonya, vitray 
    Kurtuluş’la Asmalımescit birbirine geçiyor 
    Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım 
    Karanfil kokuyorsa biraz 
    Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben 
    Saçlarım soğuk ve uzun. 
     
    Ne diyordum? yağmurlar, evet 
    Üşümüyorum ürperiyorum sadece 
    Biçimini zorlayan bir kedi gibi 
    Dur biraz 
    Kapı çalındı, hayır, telefon 
    Telefon kapı telefon 
    İkisi birden mi yoksa 
    Yoksa 
    Ne telefon ne kapı 
    Bir şimşek sesi hiç olmazsa 
    O da değil 
    Ses filan duymadım ki ben 
    Yuvarlandıkça büyüyen 
    Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki 
    İki sesi taşıyan bir ses 
    Neden olmasın 
    Biraz önceki gibi 
    üstümden biri kalkmıştı –yok canım– 
    Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi 
    Yer değiştiren gezgin bir gölge 
    Bahçedeki ceviz ağacından 
    İçeri sürüklenen.
  • Taze ekmek kokusuna doğru yol almalı kuşlarla birlikte ve taze haber kokan gazeteye... O gün hep iyi haber olmalı gazetelerde: yeni buluşlar, insanlık adına. Savaş, korku, özlem yok, acı yok ;umut var. Dönersin eve ;çay, ekmek, peynir... Birde kırmızı domatesler sofrada, köy tadında... Taze bir gül koymuş sevdiğin, masanın bir başına, kokusu karışır şiir tadında yaşamaya
  • Şimdi diyorum şimdi
    Bir deniz, denizde vapur, gökyüzünde martı
    Semaverde çay olmalı
    Bir de çaya dost...
  • Şimdi, diyorum. Şimdi Bir deniz, denizde vapur Gökyüzünde martı Semaverde çay olmalı Bir de çaya yaren.



    Cemal süreya
  • O zaman paravanı açalım lütfen. (duygusal ve aynı zamanda hareketli bir müzik. kız ayağa kalkmış erkek elinde bir buket gül. Ama güllerin sayısı tek olmalı. kız sayınca aa burda tek sayıda gül var. Ben karşımdaki adam için demek ki tekim, bulunmazım diye düşünmeli ve sonra paravan açılır. Kız elini uzatır. Erkek elini sıkar ve kızın gözlerinin içine bakar. Sunucu sorar kıza. kız, bir çay içmek istiyorum der ve sonra kenara otururlar. Kamera arkasındaki mardinli bilal kızla oğlana iki bardak çay getirir. Bilal o an düşünür acaba ben de mi katılsam şu programa ya. Yaşım .... oldu hala bekarım. Belki beni de beğenen biri olur der. çayını verip kameranın önünden eğilerek geçer ve ortadan kaybolur. Kızla oğlan konuşurken yeni bir çift paravanın sağına ve soluna yerleşmişler ve 55 yaşındaki şükran teyze 68 yaşındaki mehmet amcaya sorular soruyordur. Mehmet beycim, eviniz arabanız emekli maaşınız var mı? Mehmet amca aşka inanmıştır. yok der hiçbiri. kuru bir emekli maaşım var. ben sizi beğendim de geldim.....)