Cemal Süreya
Şimdi, diyorum.
Şimdi
Bir deniz, denizde vapur
Gökyüzünde martı
Semaverde çay olmalı
Bir de çaya yaren.

#Seher Vakti#
Mesela sevinçlerimiz olmalı bizi mutlu edebilecek, Mutlu olmak icin sebepler peşinde koşmamali bir bardak çay ilede mutlu olmasını bilmeli hele birde yanında ucuzundan Arap çarşafı ile sarma bir sigarada tüttürdün müydü yüzünü güneşe , aya , gökyüzüne dönüp avazın çıktığınca bağırmali... MUTLULUK... diye.

Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı. Evet, kitabın adı bize uzun bir yaşam iksiri vadediyor gibi. Ama tam olarak öyle değil. Araştırmalara göre Dünya nüfusunun çok çok az bir kısmı bir asırı geçkin hayat sürüyor. Bu sayı resmi verilere dayanmamakla birlikte 300 ila 450 arası. Bunun da yaklaşık yüzde yetmiş beşinin gerçek yaşı doğrulanabiliyor. Bu sayının dünya genel nüfusuna kıyasla ne kadar istisnai bir durum olduğu aşikar. Hal böyle olunca kitabın bize de bunu vadetmesi manidar.
Ancak genel anlamda hayatta bizi mutlu edecek ve biraz daha rahat bir yaşlılık dönemi geçirmemizi sağlayacak birkaç güzel tüyo var elbette. Söze Ikigai terimiyle başlayalım: Ikigai, genel anlamda hayatta amaç edinme anlamına gelir. Yani bir amacınız olsun bu hayatta kesinlikle. Ve bu amacınıza tutkuyla bağlanın. Sizi ömür boyu aktif tutabilecek işlerle ilgilenin diyor kitap. Asla emekli olmayın diyor mesela. Ki bu çok çok önemli bir durum ve benim kitaptan ders aldığım önerilerden biri. İnsan ilişkilerinizde sosyal kalmayı elden bırakmayın. Erken yat, erken kalk kuralı da gözardı etmememiz gereken diğer bir husus.
Yeme içme üzerine '80 kuralı' diye uyguladıkları bir yöntem var. "Hara hachi bu" dedikleri, yani midenin yüzde seksenini doldur anlamına gelen bu cümle, yeme alışkanlıklarının temelini oluşturur. Amaç doymaya başladığınızı hissettiğiniz an yemeyi bırakmaktır. Yiyeceklerinizin büyük bir kısmını yeşillikler oluştursun. Ve küçük küçük porsiyonlarda yemeyi tercih edin. Bu beyninize çok yemek yedim hissi uyandırır ve yemeyi kesip az yemiş olursunuz. Çay olarak yeşil çay (yasemin çayı) için.
   Bunlara ek olarak vücudu hareketsiz bırakmamak gerek. Bundan kasıt spor salonlarında saatlerinizi geçirmek değil, aksine hareket halinde olmak, çok oturmamaktır. Kendinizi yormadan vücut egzersizleri ve olmazsa olmaz yürüme eylemi günlük rutinleriniz olmalı. Her gün muhakkak en az yarım saat yürümek de ihmal edilmemeli.
Kitapta tabiki bu anlattıklarımdan daha fazlası var ama benim hoşuma giden ve uygulayabileceğim tavsiyeler bunlar. Umarım siz okurlar da kitaptan kendinize sağlıklı yaşam için başka tüyolar yakalarsınız. İyi okumalar...

“Şimdi diyorum.
Şimdi.
Bir deniz,
denizde vapur,
gökyüzünde martı,
semaverde çay olmalı.
Bir de çaya yaren.”
Cemal Süreya

Irmak zeyneppp, bir alıntı ekledi.
15 May 11:52 · Kitabı okuyor

Niye geleyim ki? Birkaç saatliğine gelmem, senin aklını karıştırmaktan başka neye yarar? Köyde sürekli yaşamaya alışamam... Ben şımartılmış bir adamim, bunu iyi bilirsin. Benim bulunduğum yerde rahat bir karyola, güzel bir çay, kibar konuşmalar olmalı. Oysa senin köyünde yoksulluktan ve pislikten başka ne var? Ben orada bir gün bile yaşayamam. Seninle yaşamam gerekirse, ya evi yakarım, ya da kendi canıma kıyarım!!!! Ne yapayım öyleyim işte...

Düşünür, Anton ÇehovDüşünür, Anton Çehov

#ŞiirSever
Şimdi diyorum
Bir deniz
Denizde vapur
Gökyüzünde Martı
Semaverde çay olmalı
Bir de çaya yaren

Fırat Mişe, bir alıntı ekledi.
14 May 00:42 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Denizse Şuralarda...
Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok evin içinde
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok
Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
Ve göklerden tepelere inen bir sokak
Ya da bir akarsuyum ben

Bezik Oynayan Kadınlar, Edip CanseverBezik Oynayan Kadınlar, Edip Cansever
Ahmet Biçer, bir alıntı ekledi.
12 May 16:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

- Neden geleyim ki? Birkaç saatliğine gelmem, senin aklını karıştırmaktan başka ne işe yarar? Köyde devamlı yaşayamam... Benim şımartılmış biri olduğumu iyi bilirsin. Bulunduğum ortamda rahat bir karyola, güzel bir çay, kibar konuşmalar olmalı. Oysa senin köyünde fakirlik ve pislikten başka ne var? Ben orada birgün bile yaşayamam. Seninle yaşamam gerekirse, ya evi yakarım, ya da kendi canıma kıyarım! Ne yapayım ben böyleyim işte...

Düşünür, Anton Çehov (Sayfa 26 - Prof Kitap)Düşünür, Anton Çehov (Sayfa 26 - Prof Kitap)

Şimdi, diyorum.
Şimdi
Bir deniz, denizde vapur
Gökyüzünde martı
Semaverde çay olmalı
Bir de çaya yaren.
Cemal süreya

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 2
Yazar: Şimal
Hikaye Adı : Yeşil Flüt
Link: #29336624

Kaçınızın çocukluğuna dair önemli anılarının bir parçası olan özel ufak tefek eşyaları vardır? Bir oyuncak araba, sürpriz yumurtadan çıkan bir kurşun asker, arkadaşınızdan üttüğünüz kocaman mavi bir misket, oyuncak bebeğinize yalancıktan ÇAY içirdiğiniz tabağı kendine yapışık pembe minik bir fincan ya da ne bileyim size özel küçük bir parça… Dolabınızı yerleştirirken elinize geliveren, ‘’bu kutuda da ne vardı ki’’ diye içindekileri unuttuğunuz yıllardır açmadığınız bir kutucuğu açtığınızda yüzünüze gülüverip anında sizi o yıllara götürüveren sizden bir parça…

Sizi bilmem ama benim yeşil bir flütüm var. Daha daha küçükken de kolları ve ayakları birbirine yapışık, sarı ile yeşil arası bir renk plastikten yekpare bir oyuncak bebeğim vardı. Annem almıştı tuhafiyeden. Çok oynadım onunla. Bebeğimle benim evimiz, evdeki tek masanın altıydı. 50*70 cm masa şimdi küçük geliyor ama o zamanki bana 3+1 daire kadar büyük gelirdi. Her seferinde kundak yapmak zorunda kaldığım yapışık yekpare bebeğim için kolları neden ayrı değil diye ağlamaz, annemden yenisini istemez onunla güzel güzel oynardım. Ben büyüdükçe ne ara kayboldu işte onu hatırlamıyorum.. Bakmayın bu anlattığıma geçenlerde annem ve ablama ‘’ ya ben çok da yaramaz bir çocuk değildim dimi’’ dediğimde hemen bana amcamın kızının kafasını nasıl yardığımı anlattılar. Hafızam işte.. silmiş o kısımları güzeeelce..

Geçenlerde dolabımı yerleştirirken işte o, yani yeşil flütüm bir kenardan bana göz kırptı ve anında da hayalen açılan bir pencereden o günleri seyran ettirdi.. Ortaokula başlarken müzik dersimiz için aldığımız ilk enstrümanım.. Yan flüt filan sanmayın haa.. bildiğiniz plastik okul flütü.. Babamla ayaklarımıza kara sular inene kadar nereleri gezip almıştık bugün gibi hatırlıyorum.. Babamın benden çok heveslendiğini, hatta ‘’ çalıyor mu bakiim’’ diye kaç kere ‘’ tüüü tüüüü’’ diye öttürdüğünü.. Şimdilerde beş bilemedin on lira olan nereye gitti gelmez bir para olan flüt o zamanlar epey para etmişti.. belki yine ucuzdu da bize çoktu o para varın siz düşünün.. Derslerim ilerledikçe evde bana ‘’ doo bir küüüülah dondurmaaa….ree masmavi bir dereeee……’’ yi çaldırdığı hala kulaklarımdadır. ‘’ mii denizde bir geemii….. faa denizde bir tayfaaa….soool papatyalı bir yooool….. la güneşten bir damlaaa……’’

İyi bir müzik kulağımın olması muhtemelen babamın genlerinden anlayacağınız.. Babama kimden geçmiştir işte o muamma.. dedelerden ya da nenelerden biri olmalı muhakkak .. Çok küçükken teybe ses kaydı filan da yapardı babam.. hele de köyümüzde bir piknik günü ayağında kundurayı söylediğini hala unutamayan, bahsi geçtikçe hüzünle anlatan akrabalarımız var.. sonradan çok aradım o kaseti ama muhtemelen babamla hatıraları benim kadar iyi olmayan ablamın marifeti alıp çöpe basmak babamın ardından..

Müzik dersi en sevdiğim derslerdendi.. Resim de.. aslında tüm dersleri çok severdim ben.. Beden dersi hariç.. yaşıtlarımdan daha erken boyum uzadığı için hep utanırdım o derste ve nefret ederdim şu baş belası takla, köprü ve kasadan atlamadan..Okula koşa koşa giden, belki de diğer arkadaşlarımın inek dediği tiplerdendim..Benimkisi kitaba deftere gömülü bir ineklik sayılmazdı aslında.. dersi çok iyi dinler, bir de ödevlerimi yapardım o kadar.. yedi yirmidört ders çalışmazdım yani.. zaten üç göz evimizde oturduğumuz odada aynı zamanda yattığımız için buna imkanım da olmazdı.. kalma tehlikesi geçirdiğim tek ders olan bedenden de dönem ödeviyle yırtardım.. Okulumuz kenar mahallede olmasına rağmen resim ve müzik derslerinde atölyeye ve müzik sınıfına giderdik sınıfça.. Müzik öğretmenimizin görmez tarafından ömrümüzde ilk defa gördüğümüz bir köşedeki PİYANOnun bir iki tuşuna korka korka basar, hoca yakalayacak diye ödümüz kopardı.. Hocamız, ara ara bazı şeyler çaldığı bu kutsal enstrümanı, koro seçmelerinde ara sesleri çıkarabiliyor muyuz diye bizleri denemekte de kullanırdı. Tahmin ettiniz değil mi koroda olduğumu..

Evet üç yıl boyunca koronun sabit elemanlarındandım.. Lisede ise yakamı zor kurtarmıştım müzik hocamdan.. MF dalında ilerlemek istediğimden müzik kariyerim!! başlamadan bitmişti.. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda vs. banttan çalınan istiklal marşını duyanların o an ne yapıyorsa Allah ın emriymiş gibi put gibi donduğu okul törenleri.. küçüğü büyüğü yaşlısı genci marş bitene kadar her ne haldeyse öyle donan insanlar.. geç kalıp okulun arkasından dolaşan üç beş çocuk bile kimse görmediği halde anında taşlaşırdı sesi duyunca .. hatırladıkça hala gülerim.. işte bize yani okul korosuna çok işler düşerdi o günlerde.. koronun üç beş parçası olurdu kesin.. Bir de solo söylenen birkaç parça.. Derslerim ve korodaki disiplinim iyi olmasına rağmen muhtemelen silik sinik bir profilim vardı ki soloya seçmezdi hoca beni.. fakat günlerden bir gün yine bir okul töreninde koroya epeyce bir iş düşmüştü. Hocanın repertuarına aldığı bir türküde hem erkek hem kız sesine ihtiyaç vardı solo olarak.. Düet gibi yani.. Hocamız başladı bizi çalıştırmaya .. Tek tek seslerin uyumuna bakarken zaten sayıları az olan erkek öğrencilerin hiçbiri işi kotaramadı ve erkek ses mecburen hocamız olacaktı. İş böyle olunca kızlara da bir heyecan geldi ki sormayın.. Hoca ile düet.. sıra geldi denemelere.. Bir .. iki.. üç.. dört.. derken denenen hiçbir kızın sesi hocanın sesiyle uymuyordu birtürlü.. Bense diyorum ya biraz silik olduğumdan kül kedisi gibi sesi en son denenen kişi olmuştum.. Sesimin denenmesiyle ‘’ Aranan kan bulunmuştur’’ diye hocamızın sevinç nidasını hiç unutmuyorum.. Türküde ‘’ beni bu dertlere garkedeeeeen ‘’ diyen hocanın ardından ‘’ sen sen sen…. Sen sen sen ‘’ diyecek olan ben.. Günlerce yapılan hazırlık, prova vs. den sonra tam bir fiyasko solo.. Neden mi.. elimdeki mikrofonun sesini açmamışlar da ondan.. Gerçi ikinci nakaratta açtılarsa da ilk nakaratta hocamızı yalnız bırakmıştım.. Tabiri caizse dertlere garketmiştim anlayacağınız.. Aslında bu olaydan daha ziyade beni şok edense eve geldiğimde olayları anlatırken ‘’ mikrofonun sesini açmamışlar kimse duymadı benim ‘’ sen ..sen .. sen.. dediğimi’’ diyince babamın ‘’ ben duydum’’ demesiydi.. ‘’ baba sen orda mıydın gerçekten’’ ‘’ nerdeydin ben görmedim ki seni..’’ ‘’ güzel söyledim mi ‘’…. Artık sevinçle, gözler faltaşı şeklinde sorulan soruların bini bin para.. Sonradan öğrendim ki babam solo söylediğim için değil koroda olduğum için beni dinlemeye hep gelmiş.. Benimle birlikte o heyecanı bir köşeden hep yaşamış.. Alkışları diğer alkışlara karışmış.. ve sessiz sedasız bir köşede seyredip gururlanmış da bir güne bir gün ben şımarmayım diye bana hiç söylememiş..

Kimbilir daha neler neler söylemedi ve ben duymadım yıllarca.. Şehir dışına okumaya gönderirken otobüs hareket ettiğinde elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm de bir de işte o zaman hayatımda çok şeyler değişti.. Bazı şeylerden dolayı zihnimde kavga etmeyi bıraktım onunla.. Zaten o da birkaç ay sonra bizi bıraktı ebediyyen.. Meçhule giden bir gemi misali sessizce bu limandan ayrıldı.. RIHTIMda kalan bizlerde gah elemli, gah kahırlı, gah sıradan günlerle yaşamaya devam edip gittik.. Size söylemedim değil mi.. flütümden başka bir de mızıkam olduğunu.. ama onu hiç çalamadım babam gibi.. Ablam değerlidir belki diye atmamış olacak ki çekmecede yerinde bulabilmiştim onu.. İşte burda flütümün yanında duruyor.. babamdan bir nefesle saklı o kırmızı kadife kutusunun içinde..