• Şamanlardan Hayatınızı Değiştirecek 18 Tavsiye

    1.Sevebilmek dünya üzerindeki en değerli yetenektir. Sevebilmeyi öğrenin, sevin, çok sevin, düşmanlarınızı bile!


    2. Tanrı bir tanedir. İstediğinize dua edebilirsiniz ancak şu emirleri unutmayın: dürüst yaşa, atalarına saygı göster, ve sev!

    3. İletişime kadar sessizliğe de ihtiyacınız var. Günde en az bir saati kendinizle iletişiminize, sessizliğe ayırın.

    4. Eğer sevdikleriniz size suçlu olmadığınız bir şey için kızdılarsa onlara sıkıca sarılın ve onlar yatışıncaya kadar da onları sakın bırakmayın.

    5. Ruhunuzda bir sıkıntı, bir tükenmişlik hissediyorsanız şarkı söyleyin. Kalbiniz hangi şarkıyı söylemek istiyorsa.. Bazen o da konuşabilmek ister.

    6. Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik! Kötülük içinse bu kötülüğü yok saymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yok saydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.

    7. Kalbinizde bir baskı hissetmemek için, rahat nefes alabilmek için ağlamayı öğrenin.

    8. Kendinizi bir şey hakkında üzülüyorken bulursanız, vücudunuzu düzgün ve akıcı hareketlerle bir dans formunda hareket ettirin. Kötü enerjinizi yoluna sokup, zihninizi çektiğiniz acıdan arındıracaksınız.

    9. İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın. Rahatlamak için hamama gidin, eğlence için şarkı söyleyin, iletişim ve ortak bir dil bulabilmek için çay için, ve bir kadını daha iyi tanımak için ona şeker verin!

    10. Hayatta herkes hakettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme. Böylelikle problemler vücuduna da ulaşamayacak.

    11. Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlayabilir. Diğerleri hakkındaki tüm kötü düşünceleriniz size geri dönecektir. Kıskançlık da… Buna neden ihtiyacınız var? Sakin ve ölçülü yaşayın. Kıskanç olmak iyi bir şey değildir ve hiç gerek de yoktur. Bu adamın büyük bir arabası varsa bu onun yüzünü daha güzel yapmayacaktır. Altın aslında kirli bir metaldir. Kıskanç olmaya ihtiyaç yoktur. Daha fazla gülümsediğinizde göreceksiniz, yabancılar da size gülümseyecek, hem de sevdikleriniz ve tüm hayatınızla beraber!



    12. Veren eli kısıtlı görme! Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.

    13. Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt ya da para atabilirsiniz.

    14. Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensibinize sıkıca sarılın. Şöyle düşünün: “Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.”

    15. Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır. Eğer ilk defada başaramadıysan, ümidini kaybetme. Her küçük zafer seni daha büyüğüne yaklaştırır.

    16. Nehirlerden taş topla. Onlarda büyük güç ve enerji vardır.

    17. Yolda yürürken bulduğun bir kuş tüyünü eve getirip, bir vazoya koyabilir, asabilir yada rafta bulundurabilirsin. Bu cennetten sana gelmiş güçlü bir tılsımdır. Bu tarz ruhlardan size verilen işaretleri fark etmelisiniz.


    18. Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir. Gökyüzü oradadır, bazen bulutlarla kapanmış olsa bile.. Bazen biraz çaba göstererek, mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!
  • “(…) Japon teknisyenleri ilerde bir evin ihtiyacı olan bütün âletleri yatağın başucuna yerleştirilecek bir kutuya sığdırabilecekleri iddiasındalar. Bu kutuda evin radyosu, televizyonu, telefonu, çalar saati bulunacak. Kahvaltının ekmeğini kızartıp çay ya da kahvesini de bir iki dakikada hazırlayacakmış gene bu kutu. Japonlar bunu da başarırlarsa, galiba, hani o peri masallarının sihirli yüzüğü gibi, aklımızdan geçeni hemen önünüze getirme mucizesi gerçekleşmiş olacak.” (1970)
    Yaşar Nabi Nayır
    Sayfa 190 - Varlık Yayınları
  • İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben 
    İşte şu begonya, işte yalnızlık 
    İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda 
    İşte yok oluşumdan doğan kent 
    Hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız 
    Ben dediğim koskocaman bir oyuk 
    Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda 
    Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda 
    Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki 
    Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi 
    Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim 
    İyi 
    Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu 
    Salıyı gösteriyor. 
     
    Salondaki büyük saati sattım 
    Saatin ölçebileceği 
    Herhangi bir zaman parçası yok 
    Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim 
    Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama 
    Ne gereği var ki saatin 
    Balkona çıkıyorum sürekli 
    Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece 
    Bir semtin ilk rengini alıyorum 
    Örneğin Ümraniye’de bir çay bahçesindeyim 
    Bazan 
    Anılardan anılara bir yol 
    Ve 
    Anılardan anılara sallanan bahçe 
    Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor 
    İyi. 
    Yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah 
    Bu sabah bu sabah 
    Oralı olmadı kimse –pazartesi miydi– 
    Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde 
    Nasıl? 
    Güllerse güller içinde yani 
    Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki 
    Deniz şuralarda bir yerde olmalı 
    Çıt yok evin içinde 
    Deniz şuralarda bir yerde olmalı 
    Çıt yok 
    Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı 
    Ve göklerden tepelere inen bir sokak 
    Ya da bir akarsuyum ben 
    Denizse 
    Şuralarda... 
    Yok önemi bir iki gün kaldı –martı– 
    Balkonda 
    Deniz de öldü sonra, martı da 
    İyi iyi. 
     
    Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi 
    Günler –seni anımsadığım zaman– 
    Birden Kurtuluş’tan Taksim’e giden bir tramvay görüntüsü 
    Mavi bir elektirik çakımı tellerde 
    Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı’ndayız 
    Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında 
    Besbelli Gümüşsuyu’ndayız, Rus lokantasındayız 
    –Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz– 
    Şarap içmişiz, üşüyoruz 
    Dışarda dünya silinmiş 
    İkimiz ikimiz ikimiz 
    Böyle birkaç defa ikimiz 
    Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey 
    Nasılsa 
    Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa 
    Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben 
    Üşümüyorum da 
    Bende herkes var, diyen bir kızın titrek 
    Sesleri dökülüyor kucağıma 
    Dudaklarım kan mavisi bugün. 
    Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz 
    Biz burda kırk yaşındayız hepimiz 
    Dördümüz bir kişiyiz de ondan 
    İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan 
    Onu bekliyoruz bir kişi olmak için 
    Evet evet, yanılmıyorum ben 
    Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim 
    Doğrusu ya 
    Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor 
    Duvardaki vitray, begonya 
    Begonya, vitray 
    Kurtuluş’la Asmalımescit birbirine geçiyor 
    Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım 
    Karanfil kokuyorsa biraz 
    Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben 
    Saçlarım soğuk ve uzun. 
     
    Ne diyordum? yağmurlar, evet 
    Üşümüyorum ürperiyorum sadece 
    Biçimini zorlayan bir kedi gibi 
    Dur biraz 
    Kapı çalındı, hayır, telefon 
    Telefon kapı telefon 
    İkisi birden mi yoksa 
    Yoksa 
    Ne telefon ne kapı 
    Bir şimşek sesi hiç olmazsa 
    O da değil 
    Ses filan duymadım ki ben 
    Yuvarlandıkça büyüyen 
    Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki 
    İki sesi taşıyan bir ses 
    Neden olmasın 
    Biraz önceki gibi 
    üstümden biri kalkmıştı –yok canım– 
    Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi 
    Yer değiştiren gezgin bir gölge 
    Bahçedeki ceviz ağacından 
    İçeri sürüklenen.
  • Çay biraz da ölüm gibidir saati vakti yoktur her dem baş ucunda durur.
  • “Sen gerçekten tuhaf bir çocuksun.”
    “Annem hep fazla normallik sıkıcı olmanın bahanesidir der.”
    Kolektif
    Sayfa 33 - Ayça Erkol
  • “Kadınlar bunu yapabilir. Kalplerini neye isterlerse ona çevirirler.”
    Kolektif
    Sayfa 31 - Ayça Erkol
  • Dolmuşta işe kaç dakika geç kalacağımı ya da ne yaparsam kıl payı yetişeceğimi hesaplarken omzumdan hafifçe dürttü biri. Arkamı döndüğünde saçlarındaki beyazlara bakarak yaşlarını tahmin edemediğim bir çift, 20 yaşında yeni sevgililer gibi el ele oturuyorlardı. Ruhları mı genç sevgileri mi acaba diye düşündüm bir an. O arada omzuma dokunan kadın saatin kaç olduğunu sorunca telefonun tuşuna bastım. Saat sabahın 07:45 ini gösteriyordu. Adama dönüp “yetişebilir miyiz ki ?” dedi telaşla. “Gerçi az kaldı. Birazdan ineriz” dedi. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Suçluluk hissettim bir an. “Teyzecim bu saat yanlış “ dedim. “12 dakika ileri bu saat.” Yüzende gerilmiş kırışıklıkların gevşemesinden rahatladığını anladım. Nasılda güzeldi teni.. Evet buruşmuştu cildi. Zaman değmişti yanaklarına. Ama hayat fışkırıyordu teninden öyle canlıydı, öyle güzeldi. “Yanlış olduğunu biliyorsun da neden değiştirmiyorsun” dedi gülümseyerek. Hayatta farkında olduğumuz her yanlışı değiştiriyor muyuz diye sormadım tabi bende ona. “Her yere geç kalırım. O yüzden ben ileri aldım saati” dedim. “Bilerek yanlış yaptın yani” dedi. “Haydaaaa” dedim içimden. Ben daha uyanmamışım. Kafamı yastıktan kaldırmışım ama aklımın bir parçası o yastığa kafasını gömerek uyumaya devam ediyor. Niye böyle soğuk su etkisi yapıyorsun teyzecim sabah sabah. “Evet” dedim aklımdan geçenlerinde etkisiyle gülümseyerek. Arkama dönerek konuşmaktan boynum ağrıdığı için tam önüme dönecektim ki “ neden tam 10 dakika değilde 12 dakika ileri aldın saati” dedi bu sefer kadın. Kısık bir sesle ve yaramazlık yapmış bir çocuğun bakışlarıyla bakarken kadına “kızı rahat bıraksana Gülderen” dedi adam. İsmide çok güzeldi kendi gibi. “Sorun değil” dedim adama. Kadına döndüm sonra. Madem onlar bu sabah yataktan yaramaz çocuklar olarak kalkmışlardı. Madem Gülderen teyze uğraşmak istiyordu benimle, bende eşlik edebilirdim onlara. “Kafam karışsın diye öyle yaptım. Eğer tam 10 dakika ileri alırsam hazırlanırken bunu hesaplayıp oyalanmaya devam ediyorum nasılsa daha bir kaç dakikam daha var diye. Ama 12 dakika ileri aldığımı unutuyorum çoğu zaman. Hazırlanmaya çalışırken durup onu hatırlayamıyorum ya da hesaplayamıyorum. Aslında küsuratlı olduğu için unutuyorum çoğu zaman kaç dakika ileri aldığımı. 12 dedim size ama 11 ya da 14 de olabilir emin değilim” dedim. “Anladım” dedi Gülderen teyze. “Zamanla sorun yaşıyorsun yani ?” “Evet çok fazla” dedim. Neredeyse kahkaha atacaktım. Grup terapisi gibi bir şeydi yaşanan. “Zamanla çekişmeyi bırak kızım. Yüzme bilmeyen insanlar gibi boğarsın kendini. Oysa çırpınmasalar boğulmazlar” dedi bu seferde. Şimdi yüzme bilmiyorum sudan da korkarım desem.. Yok en iyisi dememek. Demedim. Konuyu değiştirip önüme dönmekti en iyisi. “ Nerde inecektiniz” dedim. “Ecir’de” dedi. “Benden sonra ineceksiniz inerken hatırlatırım size” dedim ve önüme döndüm.

    Kulaklığı kulağıma taktım. Ama onları dinliyordum. Adam kadına “kalbi kırılmış olabilir” dedi. “Kimseyi kıracak bir şey söylemedim” dedi Gülderen teyze kararlılıkla. “Gülüyordu hem, gözlüğünü evde unutmasan sende görürdün. Dudağı yamuluyordu gülerken onu da görmedin. Şimdi başka yerde görsen gülerken tanıyamayacaksın ama ben tanıyacağım. Nasıl güldüğünü gördüm çünkü” dedi. Adam inatla kısık sesle, kadın inatla yüksek sesle konuşuyordu. Tatlı, aksi, inatçı bir ihtiyardı. “Tamam biraz sessiz ol. Bir daha görürsen bana da göster” dedi kıs kıs gülerken. Resmen yaramaz çocuklardı ikisi de :)

    Müzik listeme döndüm. Listeyi karışık çalması için ayarlayıp arkama yaslandım.
    Müziğin kulağıma ulaşmasıyla bir kitabın sayfaları geriye doğru hızla çevrildi sanki. Gözlerimin önünden görüntüler hızla aktı, aktı, aktı. Bir yerde durdu sonra. Bir yerdeyim. Karşımda uzun biri, tavla oynuyoruz. Tavlayı ondan öğrenmiştim. Hayır tavlayı biliyordum. Acımasız hamleler yapmayı ondan öğrendim. Neredeyiz ? Sevdiğim bir yer olmalı. Bu şarkıyı ilk duyduğum yer. Hızlı hızlı geçiyor herşey gözümün önünden. Masada tavla, pulları zarlarıyla, sigara paketleri çakmaklar, Didem Madak’ın Grapon Kağıtları kitabı, bu kitapta en çok “Mutsuza Kim Bakacak?”şiirini seviyorum (bu masadaki mutsuz kim? O. Çünkü beni mutlu etmeye bu şiir yeter. Onu mutlu etmeye yetmez ama) başka ne var masada “iki çay, biri açık”, sonra ellerimiz. Onun elleri küçük. Elleri küçük erkekler gerçek üstüdür hep. Şarkının sözlerine girince ben cebimden telefonu çıkarıp notlara şarkının sözlerini yazıyorum. Gürültüden şarkıyı duymaya çalışıyorum. Elleri küçük adam zarları atıp pulların yerlerini değiştirmeye devam ediyor. Bana uzatıyor zarları. Hızla atıp düşünmeden hamle yapıyorum. Şarkının sözlerini yakalamaya devam ediyorum bir yandan. Oyun bitiyor. Şarkıda bitmek üzere. Ne diyorsun bana elleri küçük adam bir dakika bekle şarkıyı duyamıyorum. Duyabildiğim son sözleri de yazdıktan sonra elleri küçük adama dönüyorum. Tavlayı bana uzatıyor. “Ben sana böyle mi öğrettim. Şarkıya daldın bak kaybettin işte oyunu “ diyor. “Tebrik ederim” dedim. “Oyunu sen kazandın. Şarkıyı ben. Bunun hangi şarkı olduğunu sana asla söylemeyeceğim :D” Güldük ikimizde. Ne güzel dişleri vardı, ne uzun kirpikleri.. Elleri küçük en çok onu hatırlıyorum. Birde elleri küçük adamların gerçek üstü olduğunu. Hepsi bu.. Şarkı kısılarak sonlanıyor kulaklarımda. Bir açlık hisseder gibi o şiiri okumak istiyorum. Kitabın yanımda olması gerekmez her zaman. Telefonumda da kitaplarım var. Sayfayı buluyorum. En sevdiğim yerini arıyor gözlerim.. Tamam. İşte tamda burası. “Bilir misin, büyüler bile ninniyle büyür
    Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası...
    Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
    Bilir misin maviş anne?
    Ben çekildiğim her fotoğrafta
    Defolu bir kelebek gibi çıkarım...”


    Telefonu çantama kaldırıp dolmuştan inmek için hazırlanırken yine Gülderen teyzenin sesini duydum. “Kafası karışık kız indi mi Celal ? Biz ondan sonra inecektik” dedi. Sonunda yaramaz bakışlı amcanında ismini de öğrendim. Kafası karışık kızda oldum :D “Bu çok ayıp oldu ama Gülderen” dedi yüzünü asarken. “Ayıp olmaz Celalim gözlüğün yok diye oluyor hep bunlar. Gülüyor hiç kızmıyor” diyor. Ayağa kalkıyorum oturduğum yerden. Gülümseyerek onlara bakıp “Şimdi iniyorum. Köşeyi dönerken de siz ineceksiniz” diyorum. “Sağol yavrum iyi günler” derken ikiside “Sizde sağolun. İyi günler :)” dedim. Dolmuş yavaşlarken göz ucuyla onlara baktım biraz önce Gülderen teyzenin dokunduğu omzumun üzerinden. Bembeyaz olmuş bir kaç tel saçını düzeltiyordu Celalinin. Adımı mı asfalta atarken kulaklığı kulağıma taktım. Aynı şarkıyı açtım hemen. Sayfalar geri doğru çevrilip ben yine o masaya dönerken kafamın içinde, gözümün önünden hızla geçen resimlerin arasında ele ve yaramaz çocuklar gibi muzipçe gülen Celal amca ve Gülderen teyze de geçiyordu. İstemsizce gülümsedim. Aşk olsun kafası karışık olmayana ve zamanla sorunlarını çözmüş olana dedim. Biraz daha açtım şarkının sesini. Biraz daha. Başka hiç bir şey duymak istemiyordum. Çünkü ben bu şarkı karşılığında elleri küçük adama yenilmiştim. Sadece bunu duymalıydım.. Adımlarım hızlandı. Yine geç kaldığım için değil. Şarkı hızlandırıyordu sanki her şeyi. Onun ritmine uymazsam kaçıracaktım bir şeyleri. Sonra işin yoksa zamanla çekiş.. Ne dedi yılların tecrübesi “zamanla çekişme” dedi. Zamanla çekişmiyorum ki şarkıyı başa alıyorum :)

    https://youtu.be/UYv4TycFt0o