• Ona çay ısmarladım çay bahçesinde. Kafede kahve ısmarlasaymışım, öyle dediler. Ama çaydır. Kahve nedir, çaydır. Lafladık biraz. O zaman çok güzeldi. Güzeldi, bana bulaşıyordu, yolda yürürken, evde onu düşünürken . Güzelleştim çok hızlı. Bir yıl sürdü. Hep güzelleştim.
  • "... her yıl üç defa kesilir; ilk hasadı kuvvet bakımından en güzel ve kalitesidir ki krallara mahsustur; ikinci hasadı orta kuvvetlidir ki vali ve memurlara mahsustur; üçüncü hasadı ise o ülkelerin diğer sakinlerine mahsus olarak yabancılara satılan ve tüccarlar tarafından satın alınarak diğer ülkelere götürülen çaydır."
    Seyyid Mehmed İzzet Efendi
    Sayfa 35 - Eşik Yayınları, 1. Baskı, 2014
  • ESKİDİM...

    Çay kaç kuruş? İnsanların hayata katlanabilmeleri için verdikleri küçük molalar vardır. Bunun adı bizim topraklarda çaydır. Adamlar çayı, ve dahası içine atacakları şekeri bir mesele gibi görmek zorunda kalmışlar. Fukara için adım attığı meseledir...

    Bir kitap nasıl bu kadar acıklı olabilir? Bir insan hüznü nasıl bu kadar hissettirebilir? 22 Haziran tarihli, Makar Devuşkin'in, Varvara Alekseyevna'ya sürekli gönderdiği mektupların birinde, fakir bir ailenin yaşadığı ızdırap dolu bir sahne var. Zaman zaman ''Bunu tarif etmeye kelimeler yetmez.'' deriz ya bu söz mutluluk için de olabilir, üzüntü için de. Öyle değilmiş. Bu, bizim beceriksizliğimizmiş meğer. Dostoyevski kaleme aldığı her sahneyi öyle bir tabloyla ortaya koymuş ki, siz kameranın ta kendisi oluyor, ne eksik ne fazla her şeye şahit oluyor ve yüreğinizdeki hissetme kabiliyeti kadar da sarsılıyorsunuz... (Mutluluğa sıra pek gelmedi...) Kitap boyunca kalbim göğsümde, Makar Devuşkin'in epriyip yırtıldığı için dirsekleri gözüken ceketi gibi darmadağın ve delik deşik oldu. Eskidim. Örselendim. Midem taş oldu. Parça parçayım, rüzgar esse alıp götürür beni, ayağımı yere dimdik basmaya takatim kalmadı. Sanki biri yüzüme binlerce tokat atmış gibi, yüzümün etleri sarktı. Yaşlandım.

    Kitap iki uzaktan akrabanın mektuplaşması üzerine yazılmış. Varvara da Makar da yalnız yaşayan insanlar. Makar elindeki üç kuruş parayı tüm gücüyle ayakta kalmaya çalışan Varvara'ya destek olmak için harcar. Bizde bir tabir vardır, yokluk için kullanılır: Ağzını açsa canı çıkacak. İkisi de bu durumdaydı. İkisine de kızdığım çok oldu. Makar Devuşkin sürekli kendini kötü olarak nitelendiriyor, kendisini mankafa, aptal, yetersiz, basit bir adam olarak görüyordu. Hemen her mektubunda bir şekilde kendisiyle ilgili bunları söyleyip diğer konulara geçti. Ne acı. İyi olmak, elindeki ''yok''u paylaşmak bu kadar BASİT BİR ŞEY mi? İyi insanların da bu zavallı bakış açısı bizi bitiriyor. Dün izlediğim bir dizide tam cümleyi hatırlamıyorum, şöyle bir replik vardı: ''Kötülerin cesarete ihtiyacı yoktur. Cesarete ihtiyacı olanlar asıl iyilerdir.'' Doğru. İyiler daha çok susuyor. Peki, bu her zaman; it ürür, kervan yürür anlamına geliyor mu? Bu da hayır. Aslında Makar'ı bu duruma itenlere kızdım ben, onun özgüveniyle oynayanlara, onu resmen intihara itenlere kızdım. Yapıp ettikleri başka ne anlama gelebilir ki? Bir insan üstündeki eski kıyafetler yüzünden sürekli horlanır mı?! Allahın cezaları! Pislik, adi, deli kovalayasıca, ----------ler, ---------lar! Açık açık yazamadım. Baktıkça boşluklara neler geldiğini ben bilirim nasıl olsa! Şu cümlelere bir bakar mısınız?: ''Kinci yaratıklar görünüşümün bile çirkin olduğunu söylüyorlar ve benden iğreniyorlardı.'' Bakın bunu yapan --ler iş arkadaşı. Var da almıyor -----! ADAM OL DA ''KARDEŞ İHTİYACIN VAR GİBİ AL ŞUNU'' de, destek çık -----! Yooo. Ama yetmez. Bir de lakap takın! Ezin. Hor görün daha fazla! İslamiyet'te lakap takmak haramdır. Kim lakabı olmasından hoşlanır ki? Üstelik lakapların çoğu dalga geçmek için vardır. İnsanlar acı vermekten, acıya sebep olmaktan neden hoşlanırlar? Yoruldum yoruldum.... Bu kitaptakileri hissetmekten yoruldum. Bu acımasızlık tahammül edilecek gibi değil. Bizimkiler de burda bira olan mekana oturmam diyenlere tahammül edemem diyor. Hey Allahım ya! Meseleye bak meseleye bak. Herkesin derdi ayrı tabi. Neyi dert ettiğin de ne neye dert olduğun da önemli. Biz de burda ''herkesin hayatına kimse karışamaz'' diye düşünelim. Ama bunu ağzına dolayanlardan uygulama farkı ile ayrılalım.

    Dönelim tekrar Makar Alekseyeviç Devuşkin'e, el dediğin insanı birkaç kere teselli eder, sonra da ''konuştuğu gibi görür.'' İnsan kendini ne övmeli ne de gömmeli. İnsan kendinin farkında olmalı, iyi özelliklerinin de kötü özelliklerinin de. İyi olmak zaten olması gerekendir. Kötü olmak da kötü hissettiren de düzeltilmesi gerekendir. Sürekli kendisini aşağılaması bir yerden sonra insanı üzmekten ve empati yapmaktan alıkoydu. Ah Makar Alekseyeviç! Sizi dirseklerinizdeki yırtıklardan, parmaklarınızın gözüktüğü çizmelerden ötürü aşağılayanlar kim köpek be! Siz az veren candan, çok veren maldan hesabı bir insanken, varınızı yoğunuzu paylaşırken, kendinizi nasıl olur da basit ve aptal bir adam olarak görürsünüz? Kaç insan sevdiği kişi hastalandığı, paraya ihtiyacı olduğu ve kendi cebinde para olmadığı için ceketini satar?

    Knut Hamsun'un Açlık'ı ile bu kitap çok uyumlu. Onu okuyanlar bunu, bunu okuyanlar da onu mutlaka okuyun. Ondan sonra da gidin intihar falan edin. Yürek kaldırmaz zaten.

    Aslında inceleme/ yorum burda bitti. Uzun zamandır gündemimde olan çeviri konusuyla ilgili bir şeyler yazacağım. Bu kitabı iki ayrı çeviriden okudum. Öteki Yayınevi'nden Serpil Demirci ve Can Yayınları'ndan Sabri Gürses. Basılı olarak elimde Serpil Hanım'ınki vardı. Kitap çok güzel, üstelik ciltli. İnce de bir eser olduğu için çok kıymetli bir görüntüsü var. Ama asıl önemli nokta çevirisi, o kadar iyiydi ki. Cümleler su gibi aktı gitti. Sabri Bey başlarda bana sanki daha gerçekçi çevirmiş gibi geldi. Ama sonrasında şüpheye düştüm. Ve bana Serpil Hanım'ınkinin daha hitap ettiğini fark ettim. Metin Amca da sağolsun çeviri konusunda bizleri aydınlattı. Meğer Sabri Bey biraz atmalı tutmalı çevirmiş :) Kötü değil ama cümleleri duyguya sokmuyor insanı. Serpil Hanım'da altını çizdiğim yerlere baktım, Sabri Bey'de çizesim gelmedi. Serpil Demirci'yi gözü kapalı öneririm. Su gibi akıyor.

    Bu kitap acı dolu olsa da okuyun... Lütfen okuyun...
  • Bizim içtiğimiz çay da çaydır.
    Şehirlerden çok güneş vardır o çaylarda
    O çaylar dağları bin parça eder getirir.
    Yaşamayı çağıl çağıl getirir
  • Bir fincan kahve; loş bir odada, yarı kapalı gözlerle içilen, kokusu içe işleyen bir sigara... Hayattan bu gerçeklikten başka talebim yoktur, bir de düşlerimden.. Az mı bu? Bilmiyorum. Hem az nedir, çok nedir, onu biliyor muyum?